Tülay Gürler Kurtuluş

Tülay Gürler Kurtuluş

-

Bora’nın kitabı

26 Ekim 2012

Ayşe Kulin kısa bir zaman sonra, kendini çok özletmeden kitap raflarına yeni bir kitap armağan etti bile. Bayramın son günlerinde, insan hikayelerine dalmak için bulunmaz bir fırsat bu kitap. Toplumun son zamanlara kadar çok da kolay söz edemediği hemen her konuyu alıp ince bir farkındalıklar ve hassasiyetle işleyen, son dönemlerin en başarılı ve en çok okunan yazarlarından Ayşe Kulin.Bu romanında hem Anadolulu olmanın hem de şehir yaşamının içinde, hemcinsine aşık yaşayan bir gencin hikayesini anlatıyor.Aile içi şiddeti yaşayan, bundan ve gördüğü her türlü acı verici işkenceden kaçıp kurtulmak isteyen bunu bazen başarabilen bazen de başaramayan gençlerin hikayelerine dikkat çekiyor.Geçmişin ne olursa olsun insanın peşini asla bırakmadığını, kurduğu yepyeni hayatlar içinde bile zihninin kıvrımlarında sinsice gezdiğini, gecmişten tamamen alınabilmek için onunla muhakkak yüzleşmek gerektiğini bu gencin yaşadıkları üzerinden anlatıyor. Herkesin bir hikayesi vardır.Kimi ipekler üstüne doğar, kimi toprak üstüne.Kimi şehrin göbeğinde ekmeğin kaç para olduğunu bilmeden büyür, kimi okumayı sökmeden tarla sürmeyi ve o ekmeğin yolculuğunu öğrenir.İnsanların her birinin yaşadığı ayrı bir roman konusudur muhakkak.Sonra, hayatın kolayını, zorunu, güzelini, iyisini, kötüsünü görmüş bir kadın yazar çıkar bunları tek tek anlatır.Acaba kadınlar erkekleri, erkekler de kadınları daha mı iyi anlatıyor diye düşünmüşümdür hep.Bu romanda da genç bir adamın yaşam mücadelesini, acı dolu çocukluğunun izlerini silme kavgasını, kendini, önce kendine sonra da başkalarına anlatma çabasını her zamanki yumuşak ve samimi üslubuyla çok güzel anlatmış yazar. Bu hikayede de aynı tanıdık rahatlık ve bildik tavır kendini gösteriyor.Ayşe Kulin ve onun gibi roman yazarlarının en güzel tarafı aynı ses tonuyla farklı hikayeler anlatmaları...Yazarın alıştığımız sesiyle bize tanımadığımız kişilerin başından geçenleri tasarlayarak anlatması, gizemli bir yolculuk yapmak gibi...Kitaptaki her bölümün başında Ayşe Kulin’in kendi dizeleri de bu yolculuğa eşlik ediyor. Şiirin o kendine has, damıtılmış ve sır dolu kitabın yeni bölümü için bir ön hazırlık oluyor adeta.Son romanında geçmişle kavgaları, hemcinse tutkuyla bağlı olmayı, ölümü, sevinci, kederi, acıyı harmanlayan ve Gizli Anların Yolcusu’ndan tanıdığımız Bora’nın öyküsünde birleştirmiş.Bazıları hep yazmalı.Yazmalı ki edebiyat sadece edebiyat tarihi içinde kalanlardan ibaret olmasın.Yazmalı ki taze, genç, dinamik ve üretkenlik yazarların adı da edebiyat tarihi içinde yer alsın.Kadınlar kadınları, kadınlar erkekleri, erkekler kadınları ve erkekler erkekleri anlatsın.Biz de hayal gücünün, tasarı becerisinin ve yaratıcılık yeteneğinin tadına bu kadın ve erkeklerin yarattığı hikayeleri okuyarak varalım.Edebiyat zevkimiz gelişsin.Edebiyat zevki ancak okuyarak gelişir.Ödev olarak verilen kitaplara değil, gençlerin kendi yapacakları seçimlerle anlam bulur.Okumanın neredeyse boş zaman geçirme aracı olduğu, o boş zamanın da hiç bulunamadığı şu hızla akıp giden günlerde Ayşe Kulin gibi dokunulmaza dokunan, Elif Şafak gibi bizi gizemli yollarda yürüten, Can Dündar gibi yaptığı araştırmalara kendi cümlelerini ekleyen yazarlara şiddetle ihtiyacımız var...Hele günlerden pazarsa...Bir de bayramsa...

Devamını Oku

Çağdaş edebiyatın güçlü sesi

19 Ekim 2012

1926’da Osmaniye’nin Kadirli ilçesine bağlı Hemite köyünde başlamış Yaşar Kemal’in hikayesi.Anadolu gerçeğinin en sağlam satırları onun kaleminden dökülmüş, eserleri kırktan fazla dile çevrilmiş, kaleminin sağlamlığı yüzünden başına zaman zaman olmadık işler açıldıysa da o, dünya görüşü ve yazarlık sevdasından hiçbir zaman vazgeçmemiştir.Meşhur dörtlemenin son kitabı Çıplak Deniz Çıplak Ada kitap raflarında yerini aldı.Yaşar Kemal okurları da bu kitabı hemen kendi kütüphanelerinin rafına ekledi.Benim gibi.Bir günde okudum kitabı.Bir Ada Hikayesi dörtlüsünün son kitabı olan bu eser, Yunanistan’a gönderilen Rumların ardından onların yaşadığı adaya yerleşmeye çalışan insanların umut dolu yaşam mücadelelerini anlatıyor.Bu hikayeyi başkaları da anlatabilirdi belki ama Yaşar Kemal’in dilindeki sahici tat, benzetmelerindeki bizdenlik, bakış açısındaki doğruluklar, üslubundaki yumuşak, yakıcı, umutlu ve tanıdık taraf hikayeyi gerçek anlamda keyifli kılan en önemli özelliklerden yalnızca birkaçı. Türkiye’den Yunanistan’a; Balkanlar’ın farklı bölgelerinden, farklı zamanlarda ve farklı sebeplerle topraklarını yok pahasına satıp savarak, varını yoğunu, hatıralarını yanlarına alıp ama isteyerek ama istemeyerek yollara düşen yüz binlerce insanın hikayesi saklıdır bir yerlerde hâlâ...Çıplak Deniz Çıplak Ada da buradan Yunanistan’a göçmek zorunda kalan Rumların hazin ve ümit dolu hikayesini zaman zaman masalsı bir gizemle zaman zaman da can yakan bir gerçekçilikle Yaşar Kemal’in Yaşar Kemalce anlattığı bir eser. Aslında bizim gibi genç kalemlerin Yaşar Kemal gibi çok büyük bir ustayı yazılarına konu edip övmeleri ne kadar hadde düşen bir iştir bilmiyorum.Ama sağlam bir okur kitlesi yaratmak, düşünen bir gençlik oluşsun diye çalışmak, insanları edebiyat yoluyla bilinçlendirmek için bu büyük ustaların eserlerini anlatmak, kitaplarına dikkat çekmek gerek diye düşünüyorum.Yoksa bir Yaşar Kemal olmak için kaç kere dünyaya gelip Yaşar Kemalleri, Nazım Hikmetleri, Aziz Nesinleri okumak lazımdır, neler yaşayıp neler görmek, yaşayıp gördüklerini, okuyup biriktirdiklerini başkalarıyla sonsuza kadar yaşayacak bir biçimde paylaşmak gerekir bilmiyorum.Şanslıyız ki bu ustalar hayattayken onların yazdıklarını taze taze okumak, onların söyleşilerine katılmak, yorumlarını bire bir dinlemek gibi olasılıklarımız var.Edebiyat başka bir dünya.Olanı, tanık olunanı, olandan yola çıkılarak hayal edileni bize sunan, insanlığımızı, düşünme gücümüzü, hayat görüşümüzü geliştiren bir sanat...Ona sadece sanat demek onun anlamını kısıtlamak gibi sanki... Sanatın tüm değeri ve sonsuzluğunun yanında edebiyatın ondan daha bilinmez, daha farklı, daha tanımsız bir yanı var gibi. Her kalemde başkasının olan, her ifadede inanı yeniden yeniden düşündüren, ona insanlığını, insan olanın güzelliğini, özelliğini yeniden anlatan bir şey...

Devamını Oku

Takvim yapraklarının peşinde

12 Ekim 2012

Eskiden saatli maarif takvimi her eve girerdi. Yılbaşı olmadan yenisi alınır. 1 Ocak’tan başlanarak takvimin yaprakları her gün sırayla koparılır, namaz vakitlerine, günün ne kadar kısaldığına ya da uzadığına, bugün tarihte neler oldu bölümüne bakılır; hayat oradan takip edilirdi. Her evde ve ellerde telefon olmadığı için ev hanımları bugün ne pişirsem sorusunun cevabını bu yaprakların arkasındaki önerilerde ararlar, bebek bekleyen annelerse isim önerilerini değerlendirirlerdi. Ev hayatını kolaylaştıracak küçük ipuçları yine bu sarı, eski yüzlü, dost sayfaların ardına gizlenmişti. Takvimin yaprakları bazen birikir, annelerin en büyük dinlencesi evlerinden arta kalan zamanlarda bu birikmiş sayfaları okumak olurdu.Bu takvimler meraklısı için hâlâ var ama onu alıp gün gün okuma sabrını gösterecek bir nesil kalmadı artık. Onun yerini internet sayfaları ve bilgiye daha kolay ulaşılabilen portallar aldı. Eskiyi seven ve nostaljiden keyif alanlar için bir köşe hazırlamak istedim bu hafta. Takvim yapraklarının birikmiş bilgileri gibi tarihin içine sızıp kalmış olanlara şöyle bir göz gezdirdim:1657’de Osmanlının en büyük bilim adamlarından Cihannüma’nın yazarı Katip Çelebi aramızdan ayrıldı. 5 Ekim 1911’de İtalyanlar Gelibolu’ya girdi.Yıllar sonra 1962’de dünyayı yaptıkları müzikle alt üst edecek Beatles''ın ilk çıkış yapan şarkısı ''''Love Me Do'''' piyasaya çıktı ve müzik dünyasını salladı. 10 Ekim 680''de Hazreti Muhammed''in torunu İmam Hüseyin, Kerbela''da şehit edildi. Aynı gün 1995’te, Garry Kasparov, rakibini bir ay süren satranç turnuvası sonucunda yendi. 1924 yılında dört yıllık TBMM yeni binasına taşındı. 29 Ekim’de Cumhuriyet Bayramı''nın ilk kutlama töreni bu binada yapıldı. Ekimin ilk on günü farklı yıllar ve yüzyıllarda bambaşka sonuçları, bambaşka başlangıçları getiren olaylarla hareketlenmiş ve günler dünyanın kaderini değiştirecek; kişilerin, ülkelerin tarihlerine geçecek olaylarla kayda geçmiş. Üstelik bu saydıklarım, olan bitenin sadece birkaçı...Ekim 2005’te ünlü şairimiz Attila İlhan’ı da kaybettik Ekim sarı yazı, pastırma sıcaklarıyla şairlere daha sıcak, daha dingin, daha kendilerine ait bir dünyayı armağan eden bir ay... Attila İlhan’a da Taksim’de eski Marmara Kafe’de, kafenin kapısından girdiğinizde karşınıza çıkan en uzak masada otururken rastlardınız. Başında kasketi, elinde kalemi, gözünde sizi görmeyen bakışıyla, aklındakileri önündeki beyaz kağıda dökerdi. Sizin ona baktığınızı fark ederse size kibar bir tebessümle cevap verirdi. Takvim yapraklarının ucunda küçük edebiyat köşeleri de olurdu bazen. Böyle değerli şairlerin bir beyti, bir dörtlüğü ya da ünlü bir düşünürün özlü sözü okuyanları bir kez daha düşündürürdü hayata dair... Takvim yapraklarının peşine takılmaya alışık bir nesil olarak, en güzel alıntıların da yine bu sayfalara yakıştığını düşünüyorum. Attila İlhan’ın Sen Benim Hiçbir Şeyimsin başlıklı şiirinin son bölümü bu yazının son satırları olmalı. Sizi bu ılık ve serin ekim günlerinde hayata ve aşka dair dair bir kez daha düşündürmeli. Bir takvim yaprağının arkasındaki son dizler gibi: Sen benim hiçbir şeyimsin Yabancı bir şarkı gibi yarım Yağmurlu bir ağaç gibi ıslak Hiç kimse misin bilmem ki nesin Uykumun arasında çağırdığım Çocukluk sesimle ağlayarak Sen benim hiçbir şeyimsin.

Devamını Oku

Sevgiliye “Sen bir şarkısın” demek

5 Ekim 2012

Çünkü aşk zorla hissedilme, özlem de acı da... Altın Kelebek Ödülleri gecesinde ödül alan pop müzik sanatçısı Göksel, çok doğru bir noktaya değinmişti:“Aşık oluyorsunuz, acı çekiyorsunuz, şarkı yazıyorsunuz, ödül alıyorsunuz.” Doğru. Çünkü sahiden içinde düşülmüş bir aşk, sahiden çekilmiş bir acı, sahici şarkılar yazdırıyor insana. Bunu da en çok o aşka düşen, o acıyı çekenler anlıyor ve hiç tanımadıkları bir söz yazarıyla o sözlerde bir araya geliyor. Şarkı sözü yazmak, bu kadar mucizevi ve büyülü bir şey... Bu büyülü sözleri kulağımıza yıllardır fısıldayan Berkant’ı bu hafta içinde son yolculuğuna uğurladık. İnsanlar aramızdan ayrılırlar, ama sesler ve sözler sonsuza kadar yaşar. “Dudaklarımızdan yıllarca düşmez.” Bir kadına övgüler düzen İngilizce şarkı “Oh Lady Mary”, David Alexander Winter’ın ve Dalida’nın sesinde hayat bulmuş, bir dönemin klasikleri arasına gireri. 1967 yılında Berkant’a ‘Çok güzel bir parça var, okur musun’ diye sorduklarında sanatçı, Samanyolu’nun sözü ve müziği ile gerçekten o dönemin her yaş grubuna hitap edecek nitelikte olduğunu görür. Teklifi kabul eder ve şarkının düzenlemesini yapar. Samanyolu da sevgiliye “Bir şarkısın sen...” diyen tek şarkıdır, pop müziğimizde. Sevgili, sevdiğinin gönlünde bir şarkının güzelliği, kalıcılığı, yumuşaklığı, samimiyeti ile sonsuza kadar yaşayacaktır.Sanatçılar şarkıları kendileri için yazarBir aşkın sonsuzluğunu, bitmeyen bir şarkıya benzetmek, ne kadar ince bir hissin ürünüdür.Şarkıların sözleri, tanımadığımız insanların bizim yaşadıklarımız için, bizim hissettiklerimiz için, bize söyledikleri sözlerdir. Onlar şarkıları önce kendileri için yazarlar. Şarkı söylensin, çalınsın kaygısından çok, şarkı hayatı, sen’i, ben’i, insan’ı anlatsın duygusuyla yazıldığında “ömür boyu sürer.” Berkant’ı bize bu kadar çok sevdiren beyefendiliği, aile yapısı, aldığı terbiye, sahip olduğu görgü ve şarkı söyleyişindeki asaletle, şarkılarındaki sahiciliktir. Çünkü bu toplumun insanı gerçek olanı sever.İster pop müzik olsun, ister halk, ister sanat müziği, hatta adına arabesk denen ve pek çok çevrenin de adına karşı çıktığı müzik olsun, içlerinde seçilmiş ve dillerden düşmeye şarkıların en temel gerçeği, gerçek oluşlarıdır. Özlemi, acıyı, sevgiyi, ayrılığı, aşkı sıradanlaştırmadan anlatan şarkılar; müzik, ritim ve teknik kaygıları bir yana bırakarak dinleyiciyi söz ve müzikle aynı anda buluşturan şarkılar sonsuza kadar yaşıyor.Bu sebeple Berkent gibi, Fecri Ebcioğlu gibi, Fikret Şeneş gibi, sevilen müziklere, nabız tutup Türkçe ile yeniden can veren, dili bir nakış gibi işleyen, kabalaştırmayan, yozlaştırmayan, bozmayan, ona yepyeni anlamlar yüklemeyi başaran, sade bir şahanelik katan yorumcular ve söz yazarları da sonsuza kadar yaşarlar.

Devamını Oku

Ana sütü gibi temiz türküler

28 Eylül 2012

Neşet Ertaş’ın yaşama veda edişiyle bir yıldız daha kaymış oldu Anadolu’dan. Yirmi birinci yüzyılın sosyal medya gençliği, bu kaybın ne kadar farkındadır bilmiyorum. Yine de arkadaşlarıyla bir araya geldikleri mekanlarda farklı seslerden onun olduğunu belki de hiç bilmedikleri türküleri dinlemişlerdir. Ya da Köroğlu’nun, Karacaoğlan’ın, Erzurumlu Emrah’ın, Aşık Veysel’in adını edebiyat derslerinde sınavlarda sorulacak diye akıllarında tutmuşlardır. Türküleri unutur olduk. Ne zaman ki böyle büyük kayıplar yaşıyoruz o zaman aklımız başımıza geliyor, türküler üstüne konuşmak istiyoruz. Türkülerden Türklerin yaşadığı coğrafyaları, sahip olduğu gelenek ve görenekleri, yaşam tarzını, hayata bakış açısını; aşkı; ölümü, yiğitliği ve kahramanlığı nasıl algıladığını, bunları nasıl yaşadığını, yüreğinde nasıl taşıdığını öğreniriz. Bebeklerini nasıl uyuttuğunu, gelinlerini baba evinden nasıl aldığını, ölülerinin arkasından nasıl ağladığını, sevdalısına diyeceklerini nasıl dediğini... 17. yüzyılın en önemli saz şairlerinden Karacaoğlan, çapkınlığı ile bilinen, gittiği hemen her yerde ardında gözü yaşlı bir sevdalı bırakan bir halk ozanı olarak bilinir. Hepsi için ayrı güzellikte dörtlükler bırakmıştır geriye. Güzellemeleri koşma nazım şeklinin belki de en güzel örneklerindendir:“Ala gözlerini sevdiğim dilber, Sana bir tenhada sözüm var benim, Kumaş yüküm dost köyüne çizildi, Bir zülfü siyaha nazım var benim”Köroğlu’nda ise isyanın, sitemin, kırgınlık ve kızgınlığın tok sesi saklıdır. Onda bir dosta, doğaya, sevgiliye, en önemlisi de Anadolu erkeğinin en büyük değerlerinden biri olan ata karşı duyduğu sevginin izleri saklıdır:“Kıratı sorarsan yedidir yaşı İridir gövdesi, ufaktır başı Dizgini çekende un eder taşı Estir Kıratım es, yare gidelim Dost, düşman içinde sıla edelim”Anadolu toprağında yetişmiş, yirminci yüzyılın en önemli ozanlarından biri de hiç şüphesiz Aşık Veysel’dir. Dünyayı iki kapılı bir hana benzettiği, hayatı da gece gündüz yürünen bir yol olarak anlattığı eseri, içindeki kocaman felsefesiyle bizi düşündürür. Ve bu yüzyıla damgasını vuran Neşet Ertaş... Onun eserleriyle oynadık düğünlerde, onun eserleriyle ağladık ayrılıklara. Spikerlerin ağzından, “Bir Neşet Ertaş türküsü” diye duyduğumuz cümle, bugün daha da anlamlı. Türk halk müziğine gönül veren sanatçılara sahip çıkmak gerekiyor. Anadolu insanının özünü bize söyledikleri türküde yeniden hatırlatıyorlar. Burnumuza çiçek kokuları geliyor, güzel, ılık bir rüzgar tenimizi okşuyor, dost bir el gözyaşımızı siliyor, bir başkası sırtımıza dokunuyor gayret verircesine... Çünkü türkülerimiz sahici. Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun dediği gibi: “Zifiri karanlıkta gelse şiirin hasıAyak seslerinden tanırımNe zaman bir köy türküsü duysamŞairliğimden utanırım”Neşet Ertaş’a ve ozanlara saygıyla...

Devamını Oku

Sonbaharda sarı sayfalar

23 Eylül 2012

Hava hafif hafif bırakıyor elimizi, yağmurlar göz kırpıyor, bulutlar şehrin üstüne yığılıyor, sırtımızda bir şal, ruhumuzda yeni cümleler ihtiyacı... Sonbahar, tatlı, ılık ve sarı bir mevsim... Bu mevsimde yeni çıkanlarla beraber sayfaları sararmış eski kitapları da çekiyor insanın canı. Hatta okuduklarını yeniden okumak, başka bir gözle yorumlamak, araya giren yılların yarattığı farka bakmak istiyor. Eylüle en çok yakışacak romanlardan biridir Mehmet Rauf’un Eylül romanı. Türk Edebiyatının ilk psikolojik romanı olarak edebiyat tarihine geçen bu eser, teknik olarak başarılı olmamakla beraber, sonbahar tasvirleri söz konusu olduğunda muhteşem ayrıntılar saklar. Süreyya Bey, karısı Suat’la babasının evinde oturmaktadır. Yaşlı, huysuz ve otoriter babadan çok sıkılırlar. Suat Hanım babasına ilaç gibi gelecektir. Ve Suat aslında daha romantik, daha derin ve beklentileri olan bir eştir. Bu düzen kısa bir süre sonra ona yetmemeye ve onu gizliden gizliye mutsuz etmeye başlar. Necip ve Suat’ın hikayesiNecip, ailenin dostu ve uzaktan akrabasıdır. Yalıda onlarla beraber yaşamaya başlamıştır. Kısa bir süre sonra Suat’la Necip arasında adı asla konmamış ve konmayacak olan, dile getirilemeyen, ama yok da sayılamayan bir bağ oluşur. Necip bu durumdan kurtulmak için elinden geleni yapsa da başarılı olamaz. Çareyi onların yanından ayrılmakta bulur. Yalıdan ayrılırken Suat’ın eldivenlerinden bir tanesini gizlice hatıra olarak alır. Kısa bir süre sonra tifoya yakalanır. Aile bireylerinden biri yastığının altında bir eldiven bulur ve bunu Necip’i ziyaret etmek için evine gelen Suat’a gösterir. Suat, tam anlamıyla büyük bir dehşete kapılmıştır. Sessizlik ve utanç içinde kalakalır. Aynı temiz ve masum utanç Necip için de geçerlidir. Bu utancın gerisinde bu iki genci, birbirlerine itiraf edemeseler de hayata bağlayan büyük bir ümit saklıdır. Suat, daha çok gülümsemekte, Necip de her geçen gün kendini daha iyi hissetmeye başlamıştır. Sonbahar bütün haşmetiyle gelmiştir. Sarı yapraklarla dolu korularda saatlerce tek kelime konuşmadan kendi sessizliklerinin çığlığı içinde yürürler. Bu sessizlik en samimi ilan-ı aşktan daha güçlüdür. Aldıkları terbiye, yaşadıkları çevre ve önce kendilerine verdikleri söz, onların yasak aşkına engel olmaktadır. Bir gün evde çok büyük bir yangın çıkar. Herkes canını zor kurtarır. Etrafına korkuyla bakınan Süreyya karısını göremez. Suat, içerde dumanlar ve alevler arasında bir yerdedir. Ama nerede? Necip, hiç kimseyi dinlemeden kendini alevlerin arasında bulur. Suat’a ulaşacakken tavan çöker ve ikisi de çöken tavanın altında kalarak hayata veda ederler. İşte tam da bu bölüm, edebiyat tarihçilerince çok ciddi bir biçimde eleştirilir. Durağan, tasvir ve tahlillerle dolu bir omanın son bölümünün bu kadar aksiyonla dolu olması okuyucuyu şaşırtmaktadır. Belki doğrudur bu eleştiri. Ama aşk denilen duygu, bastırılmaya, yok sayılmaya, yaşanmamaya ne kadar dayanabilir ki?

Devamını Oku

Körkütük

2 Eylül 2012

Varlığın sorun olmuyor, yokluğun fark etmiyor.’ Aşık bir kadının karşısındaki erkekten duymak isteyeceği en son cümle bu olsa gerek.Aşk, insanoğlu insan olduğunu fark ettiği günden beri kalbine çöreklenmiş ve binyıllar boyu insanın adeta genlerine sirayet ederek kendini anlattırmayı, söyletmeyi, yaşatmayı başarmış bir durum. Bütün şarkılar ondan, onun yaşatacağı başka duygulardan söz eder, bütün güçlü romancıların,en sağlam şairlerin kaleminin ucundan önce o dökülür.Aşık olmadım, diyenlere acır aşk ateşinde yananları anlarız. Aşkımıza kavuşamamışsak bir tarafımız yarım kalır, bazen de ulaştığımızda onun zaten aşk olmadığını anlarız.Aşka inanmanın, sırf bu inanç yüzünden etkilendiği ilk adamın adını aşk koymanın, onu bu hikayenin baş kahramanı yapmanın, dünyayı onun etrafında döndürmenin, sonra da günü gelince bütün bunları yazanın da yaşayanın da kendisi olduğunu fark etmenin toplamıdır aşk... Güzelliği zaten buradadır.Olmayanı var saymanın tuhaf ve gizemli yolculuğunda, bütün kuralları koyan ve sonra da bunları büyük bir kararlılık ve rahatlıkla yıkan, istediği hayali yaratıp istediği sürece onun içinde yaşayan, tasarlayan, uygulayan, uman ve tutkuyla bağlanan kişi olmak, muhteşemdir.İnsan, içindeki tanrısal gücü aşık olduğunda daha çok fark eder. Bütün hikaye, kişinin kendisine yaptığı yolculuk içinde saklı olandır. Baş kahraman karşıdaki değildir aslında, hayata anlam yükleyen, karşısındakine aşk demeyi seçen kişinin kendisidir. Körkütük, yeni çıkanlar rafında, dünyanın en eski konularından birini, çok yalın, çok sıcak ve tanıdık bir üslupla anlatıyor, aşkı... Tanıdık bir ses var bu satırların gerisinde.Gerçek bir hikaye anlatılıyorMerve Küçüksarp, gazetemizin hafta sonu eklerinde röportajları yayımlanmış bir kalem...Adına ‘Körkütük’ dediği kitabında aşktan körkütük sarhoş olup doğruları önce görmeyen sonra da görmezden gelen, aslında güçlü olan ama güçsüzlüğü bilinçli bir biçimde seçen, yanlışlara bile bile sürüklenen kadınların adına konuşuyor. Üstelik, bunu gerçek bir hikayeden yola çıkarak ya da esinlenerek yazdığı belli. Kitabın en başında Başlamadan Önce adlı bir bölüm var ki okuyucuya çok tanıdık ve çok samimi geliyor. Okuyacağı satırlarda aynısı olmasa bile yazanlara yakın durumları yaşadığından emin, çeviriyor sayfaları:‘Nereden başlasam ki?Sahi nereden başlanır? İnsan hatırlarken, anlatırken en başa döner ya;en başı neresidir?İnsanın çığlığıyla başlayan,gün ışığı gibi canlı,fakat zahiri bir devinim içinde kapkara odalar kadar cahilliğimden, dingin sular gibi ermişliğime doğru, bir yolculuk halinde, bir dalga gibi, ardıllarımla omuz omuza, ama yine de yapayalnız giderken, ben nereden başlamıştım kabarıp köpürmeye?’Kabarıp köpürmeye başladığımız zaman ne zamansa, işte o zaman aşkı daha iyi anlatmaya başlıyoruz galiba. Her yazarın, her şairin, her bestecinin, söz yazarının, yönetmenin, oyuncunun aşkı anlatma biçimi farklıdır, tıpkı yolda yürüyen her insanın bir şoförün, bir sıva ustasının, bir doktorun ya da bir tezgahtarın aşkı anlatma biçiminin farklı oluşu gibi.İnsan sayısı kadardır aşkın tanımı.Körkütük’ü okuyun, sonra da siz nerede, ne zaman kabarıp köpürmeye başladığınızı düşünün. Ya da önce düşünün, sonra okuyun. Aşk için yeni bir tanım da üretseniz, kendi tanımınızı da tekrar etseniz, o sizin için farklı ve tek olmaya devam edecektir. Önemli olan içine kimi yerleştirdiğinizdir.

Devamını Oku

Ders zili çalmadan önce

24 Ağustos 2012

Öğrenci olmayanlar ne kadar farkındadır ya da ne kadarını hatırlıyordur bilmiyorum ama eylülün ayak sesleri duyulur duyulmaz çocukları bir okul heyecanı sarmaya başlar.Eskiden okul alışverişi günler öncesinden başlardı. Kitap listeleri, henüz açılmamış okulun alt kat pencerelerinden birine ya da kapısının camına iç taraftan yapıştırılır, biz de elimizdeki kağıtları camlara dayayarak listeleri yazmaya çalışırdık. Defter siparişleri için beklemek gerekirdi çünkü her öğretmenin isteyeceği defter ayrıydı. Dört ortalı edebiyat defteri, altı ortalı-kareli matematik defteri ve coğrafya için harita metot defteri...Türkçe sözlük, cetvel, kalem ucu...Defter kaplarını da unutmamak lazım, kitaplar için lacivert, defterler için kırmızı... Yıpranıp hemen eskimesinler diye, üstlerine kaplanacak jelatin... Okul heyecanı, pazartesi sendromu gibi hem insanın içini pazar öğle saatlerinde kemirmeye başlayan, bununla beraber insana tuhaf bir yenilik ve tazelik yaşatan farklı bir heyecandı. Kimse okul açılsın istemezdi ama okul açılınca hepimiz sevinirdik. Sanıldığının aksine eski öğrenciler okulda daha mutluydu. Tüm devlet okullarının en kalabalık sınıfı kırk kişiyi geçmezdi. Mahalledeki fabrikatörün oğlu da karşı apartmanın görevlisinin kızı da, eczacı amcanın yeğeniyle, öğretmenlerimizin çocukları da bizimle aynı sınıfta okurdu. Biz o sıralarda az paranın, çok paranın, hayatın iniş ve çıkışlarının, büyüklerle nasıl konuşmamız gerektiğinin ve öğretmenlere saygının ne olduğunu kendiliğimizden öğrenirdik. Şöyle davranmak lazım denmesine gerek yoktu. Hayat olduğu gibi sınıfımızın içindeydi zaten. Sınıfı beraber süslemek, okul kantinini sırayla işletmek, son sınıfta bir gün okul nöbetçisi olmak bize farklı sorumluluklar yüklerdi.Şimdi ise işler çok değiştiOkulların açılış tarihi bile aynı değil artık. Bazı okullar iki, bazıları üç, bazıları dört sömestr yapıyor. Bazı okullar ara karne veriyor. E-okul sisteminden notlar rahatlıkla görülebildiği için karneler neredeyse bir formalite halini aldı. Getirdiği birçok kolaylık ve çağdaş çizgiye rağmen okulların heyecanı ne yazık ki gün geçtikçe azalıyor. Üniforma alışverişleri ya da kırtasiye malzemeleri eskisi kadar zevk vermiyor çocuklara. Psikolog bir arkadaşımla konuşurken hangisinin daha iyi olduğunu sordum ona; az konuşturulan, azla yetinmesini bilen, büyüklere saygıyı kendiliğinden öğrenen ve bugün sahip olduğu hemen her şeyin kıymetini bilen bizler mi daha mutlu ve olması gerektiği gibiydik, yoksa durmadan ve hızla gelişen ve değişen dünyaya ayak uyduran,her zaman birer yetişkin gibi davranılan, her konuda fikirleri sorulan ve birbirine her geçen gün daha çok benzeyen yeni nesil mi? Bana, ikisi de kendi içinde farklı yanlışları olan yaklaşımlar, ama emin olabilirsin ki biz daha az zarar gördük. Doğrusu sınırlar çerçevesinde onları dinlemek ve sorunlara ortak çözümler üretebilmektir. Bu evde de okulda da böyle olmalıdır, diye cevap verdi. Ders zilinin çalmasına çok az kaldı. Okul alışverişleri başlıyor. Yepyeni bir eğitim öğretim yılında,çocuklar bir yaş daha büyümüş olmanın keyfiyle, yepyeni başarıların, çalışmaların, projelerin keyfini yaşayacaklar.Bütün bu güzel başlangıçlarda onların önce çocuk olduğunu, bize çok ihtiyaç duyduğunu, küçük şeylerden, büyük mutluluklar yayabileceklerini unutmayalım. Okulun başlangıç sürecini telaş dolu, gergin bir dönem olmaktan çıkarıp bir şölen haline getirelim. Ve en önemlisi öğrenci olanın biz değil onlar olduğunu asla unutmayalım. Onları yarıştırdığımız kişi illa olacaksa bu kişi yine kendileri olsun. Bize doğru söylemeleri için onları teşvik edelim. Çocuklarımız bizim en değerli hazinelerimiz. Durmadan değişen eğitim sisteminde değişmeyen tek bir gerçek var. Mutlu öğrenci, başarılı öğrencidir. Sınav sistemlerinin, ders geçmelerin, puan aralıklarının arasına sıkışmamış, kendine güvenen ve kendine güvenildiğini bilen, sınırları olan öğrencidir.Daha dün annesinin kollarında yaşarken bugün hayatın içinde kendine yer edinmeye çalışan yarının yetişkinidir. Ona güzel ve keyifli bir başlangıç yaşatmak bizim en önemli sorumluluklarımızdan biridir.

Devamını Oku