İki hafta önce şahane bir panele katıldım. Konusu “İstanbullu Olmak”tı. Bilgi Üniversitesi Halkla İlişkiler Bölümü son sınıf öğrencilerinin hazırladığı panel İstanbul müzikleriyle başladı. Betül Mardin açılış konuşmasını yapan isimdi. Bilgi Üniversitesi Halkla İlişkiler Bölümü’nde 17 yıldır hocalık yapıyor. Türkiye’ye halkla ilişkiler mefhumunu getiren, Türk insanını bu iletişim bilgisiyle tanıştıran ilk isim ve hala tek.“İstanbullu olmak güzel bir şeydir” dedi Betül Mardin. “Farklıdır da. Elinizle tutamazsınız ama vardır. Büyükbabamın büyükleri 1800’lü yıllarda Mardin’den İstanbul’a gelmiş. Bir diğer tarafım da Kastamonu’dan İstanbul’a göz etmiş. Kastamonu’dan gelen büyük büyükbabam eşekle turşu satarmış. Oğlu ise işi daha çok ilerletip Sultan Ahmet’te turşucu dükkanı açmış. Onun oğlu da şeyhülislam olmuş. Gün gelmiş, karşıya sandalla geçmek yüzünden görevinden azledilmiş. Eskiden ebced hesabıyla tutulurdu akılda tarihler. İki beyit düzülür ve harflerin sayı değerinden beyitte sözü edilen olayın ne zaman gerçekleştiği anlaşılırmış. Dedemin ölüm tarihi ne zamandı diye hesap etmek istediğimizde onunla ilgili beyit gelir aklımıza:‘Lahana, biber turşusu İçinde sıçan yavrusu’Bu beyitten, ebced hesabıyla dedemin ölüm tarihi hemen çıkardı ortaya. İstanbulluysanız, böyle hikayeleriniz olurdu. İstanbullu kendini başkalarından değerli görürdü hiç şüphesiz ama İstanbullu olmanın snobizm içeren bir değer olmaması gerektiğini düşünüyorum.”Böyle dedi Mardin. İstanbullu olmaya kişisel örneklerle yaklaşmayı seçmişti.Cazibenin merkezi Panel, Prof.Dr. Nurhan Atasoy İstanbul’u bir cazibenin merkezi olarak tanımladı. “Padişah bahçelerine has bahçe denirmiş. Avrupa’nın bahçeleriyle kıyaslandığında içinde renk renk çiçeklerin olduğu tüm bahçelerin İstanbul’da olduğu görülür. Bizdeki merak geometrik kesilmiş yeşilliklerden yana değildir. Çiçekler tercih edilir. 17. yüzyıldan sonra İstanbul bahçelerinden gönderilen soğanlar, tohumlar ve fidelerle bu geleneğin Avrupa’ya yayıldığını görüyoruz. O zamanlar İstanbul’a bostancıbaşıların kontrolünde olan kapılardan girilirmiş. Bu kapılardan bir de bugünkü Bostancı köprüsünün olduğu yerdir. 16. yüzyılda bu köprü şehrin sınırıydı. Diğerleri ise Küçükçekmece Köprüsü ve Göksu deresinin olduğu yerlerdedir.”Neler öğrenmiştim şehrimle ilgili! Üstelik şahane bir ders, bir sohbet tadında edinilen bilgilerdi bunlar!İstanbullu sayılan üç aileSözü Murat Bardakçı aldı. “İstanbullu kime denir derseniz aslında üç aile vardır hakiki İstanbullu olan. Bunlardan biri hanedan ailesidir. Bir diğeri Çelebi ailesi ve üçüncüsü de Mevlana ailesidir. Sonrasında fetihle beraber İstanbul’a yerleşen aileler ve hemen ardından İstanbul’a gelip yerleşenler vardır. Bu üç aile dışında kalanlar aslen İstanbullu sayılmazlar.”Bugün hâlâ birbirimize aslen nereliniz, diye sormamızın sebebi bu olsa gerek...Prof.Dr. Arus Yumul, istatistiki bilgilerle yaklaştı İstanbullu olmaya. Yüzde 44’lük bir oran kendini İstanbullu hissediyor, yüzde 45’i hissetmiyormuş. Yüzde 11’lik bir grupsa İstanbullu değilim demeyi tercih ediyormuş. Türkiye Hahambaşılığı Genel Sekreteri Yusuf Altıntaş’ın konuşması yarı bir konferans konusuydu. Çocukluğunun geçtiği Çıksalın semtinin farklı dinere mensup sakinlerinin dostluklarını ve renkli yaşamlarını kendi komşuları ve ailesi üzerinden öykü tadında anlattığı bölüm, birçok dinleyeni ve beni ağlattı.İstanbullu olmanın nasıl büyük bir gönül işi ve nasıl büyük bir sorumluluk olduğunu bir kere daha düşündüm. Şahane bir şehirde, şahane insanlarla yaşıyoruz...
Vizyonda Bradley Cooper’ın bir filmi var: Çalıntı Hayat... Bir başka yazarın eseriyle üne kavuşan bir adamın yaşadıklarını konu ediyor. Başka birinin yeteneği ve yaratıcılığıyla övünebilir, gururlanabilir, yaşayabilir mi insan diye düşündüm. Sonra, Türk Edebiyatı'nda böyle bir durum var mıdır, diye araştırdım. Bizdeki durum bambaşka... Bizde, başkasının yazdığı eseri kendi eseriymiş gibi göstermek yerine, kendi yazdığını başkasınınmış gibi gösterme makbul sayılmış.Tuhaf bir biçimde, şair ve yazarların bazıları, kendi adları yerine başka isimlerin ardına gizlenerek yayınlamışlar eserlerini. Bu davranış belki de gizlenmekten çok, farklı bir özgürlük tanımış onlara. Mahlas kullanana padişahlar gibi, okurlara başka isimlerle seslenmişler.Edebiyat tarihçileri boş durur mu?Elbette, bütün bu tercihleri tek tek araştırmış ve günü gelince su yüzüne çıkarmış. Bazı edebiyatçılar yaşadıkları dönem ve o dönemdeki görüş gereği böyle bir yol seçerken, bazıları da gizemli olmayı seçmiş yazın hayatında. Bazıları da Türkçenin renkli ve kıvrak üslubundan yararlanmış, kendine takma işsim seçerken. Amaç ister acemiliğin üstünü örtmek, ister edebiyat dünyasında sağlam bir yer edinmek ister sözü saklamak olsun, şair ve yazarların önemli bir tercihi olmuş takma isimlerle anılmak... Adalet Cimcoz, Fitne Fücur lakabıyla yazmış yazılarını. Şair Ercüment Ekrem Talu, kendine Torik Necmi demiş. Faruk Nafiz Çamlıbel, Çamdeviren olarak söz etmiş kendinden. Halide Edip’in baba adını “Salih” olarak değiştirmesinin sebebi, Salih’in içerdiği temiz, arunmış, saf anlamlarlarını yarattığı kahramanlara uyarlamak isteği midir?. Kemal Tahir; Bedri Eser ve Nurettin Demir adlarını kullanmış mesela. Nazım Hikmet Ran’sa Ahmet Oğuz Saruhan olmuş, Ercüment Er olmuş, İbrahim Sabri, Nurettin Eşfak olmuş o dönemde söz söyleyebilmek için. En keyifli ve belki de anlaşılmak için seçilmiş takma adlar da Aziz Nesin’e ait: Bedri Birdirbir, Kerami Pestenkerani, Fettane Şatifil, Bahri Filefil, Kerim Kihkih... Seçtiği soy adları şahane bir uyum içinde. Daha çok isim var edebiyatımızda; başkası olunca dönemi içinde daha rahat yazmış... Bir de padişahlar var ki sanatçı olmanın güzelliğini kendilerine saklamayı tercih etmiş. 2. Bayezid, Adli; 1. Ahmet, Bahti, 2. Mustafa, İkbali; 2. Osman, Farisi; 3. Mustafa, Cihangir olarak anıldılar. En güzel beyitler, başkalarının kaleminden dökülmüş gibi yazıldı. Sultanlar, yazdıkları beyitlerin altına kendi adlarını yazmamış o devirlerde. Nedeni ne olabilir? Sanatçılara hem çok değer verip hem de onlar gibi sanatçı olmayı mı tercih etmediler, yoksa savaşçı ve hükümran taraflarını estetik ve yetenekleriyle yumuşatmaktan mı kaçındılar?Bunu bilemeyiz. Bildiğimiz bir şey var ki, Türk halkı doğuştan şair... Padişah 3. Ahmet, Necip mahlasıyla yazmış beyitlerini. Necip, temiz demek... İyi niyetini, masumiyetini ve arınmışlığını yakalayabileceğimiz bu beyit Sultanahmet’teki çeşmesinin üstünde onun bu mahlasını doğrular nitelikte bugün de Osmanlıca bilenlerce okunabilir:“Tarih-i Sultan Ahmet’in carı zebanı luleden, Aç besmeleyle iç suyu, Han Ahmet’e eyle dua” Başkasının eserine sahip çıkan edebiyatçı yok edebiyatımızda, ama kendi kelamını başkasına atfeden çok... Nedeni takma isim seçenlerle beraber edebiyat tarihinin sırları arasında...
Osmanlı denince aklıma koca bira tarihten çok, uzun bir masal geliyor. Dökülen kandan, kardeş-evlat katlinden, çok eşlilik yerine saraylardan, gazellerden, mimariden, sanat musikisinden söz etmek geliyor içimden... Söğüt’te başlayıp İstanbul’da biten bu masalın ana kahramanları padişahlar, yalnızca tarih kitaplarından ya da tarih öğretmenlerimizin kişisel meraklarıyla gelişen açıklamalarından tanıdığımız kişiler... 1299’dan 1922’ye kadar süren bu uzun masalın içinde, 36 padişahın ağzından çıkan her sözün ferman niteliğinde olduğu düşünüldüğünde bu imkansız gibi görünen gücün, gerçek olamayacak kadar büyük, masal kahramanlarına yakışır nitelikte olmasıdır belki de beni bu düşünceye sürükleyen.Bazılarını da az tanıyoruz bu padişahların. Hele sultanlar hakkında neredeyse hiç bilgimiz yok. Oysa İstanbul’un en güzel mekanları, koruları, yalıları, onların adlarıyla anılır, onların hikayelerinden izler taşır. Esma Sultan bunların başında gelen sultandır. Saray çevresinde ve tarihi kayıtlarda, devletlu ismetlu Esma Sultan Aliyyetü`ş-şan Hazretleri olarak geçer. 1’inci Abdülhamit’in kızı olan Esma Sultan aynı zamanda 2’nci Mahmut’un kız kardeşidir. Yaşadığı dönemde seçkin zevk, giyime olan merakı ve hayata bakış açısıyla pek çok kadına örnek teşkil etmeyi başarmış bu sultan, aynı zamanda çok yenekli bir bestekardır. Bugün bir otelin işletmesi olarak en güzel davetlere ev sahipliği yapan, meşhur Esma Sultan Yalısı da ona aittir. İstanbul'un merkezinde yer alan, Divan Yolu üstündeki 2. Mahmut Türbesi de kız kardeşi Esma Sultan’a ait bir konaktır. Esma Sultan, adı unutulmamış ve zerafetle, sanatla, yenetekle anılan bir sultan olarak, yanmış ama yakta kalmış bir yalının adında bizi selamlamaktadır.Naile Sultan, Osmanlı padişahı 2. Abdülhamit’in kızıdır. O da tüm Osmanlı hanedanı gibi yurt dışına gitmek zorunda kalınca malını mülkünü burada bırakmak zorunda kalmıştır. Esma Sultan Yalısı gibi bilinmese de ona Ortaköy’de ait bir koru bulunmaktadır. Bu korunun içindeki konak hâlâ ayaktadır. Yurda döndükten sonra satışa çıkan bu mülk, adı Naile Sultan Korusu olarak bilinen bir site halini almıştır. Adında sultan ya da paşa ünvanı olan büyün mekan ve semtler gibi burası da başka bir hikayenin parçasıdır.Mimar Sinan’ın aşkını eserlerine yansıtmasıMihrimah Sultan ise Hürrem Sultan’la Kanuni Sultan Süleyman’ın kızıdır. Daha küçücükken Rüstem Paşa ile evlendirilir. Mihrimah Sultan’ın adı, İstanbul’daki bir camiide yaşamaktadır. Rivayete göre Mihrimah Sultan, Rüstem Paşa ile evlendirildiği zaman ona deliler gibi aşık biri vardır, o da dönemin mimarbaşı Mimar Sinan’dır. Aşkına karşılık bulamayınca ve sevdiği kız başkasına verilince bu aşkı sonsuza kadar yaşatacak bir şaheser yaratmaya karar verir. Bu niyet onun kalbinde sonsuza kadar gizli kalacaktır. Padişahın emriyle bugün, Üsküdar’da olanca zerafetiyle göğe yükselen minaereleri ve asil duruşuyla herkesi büyüleyen Mihrimah Sultan Camii'ni sekiz yılda tamamlar. Yaptığı bu şahane iş, ona yetmemiştir. Bu sefer kendi iradesiyle başka bir yerde başka bir camii yapmaya niyet eder. Bu, tamamen sevdiği kadını anlatan özellikler içeren, sade, zarif ve küçük bir camii olacaktır.Edirnekapı’da olan bu camii, özellikle minarelerindeki ince işçilik ve sanatsal yaklaşımla Mihrimah Sultan’ı tasvir eder. Kısa boyu, edalı havası, uzun saçları; bir minarenin üstünde toplanmıştır sanki... Derler ki 21 Mart’ta, gece ve gündüzün eşit olduğu o tek günde, Edirnekapı'daki bu caminin minaresinin arkasından güneş batarken Üsküdar’daki Mihirmah Sultan Camiinin iki minaresi arasından ay doğar.Mihr, güneş; mah ise ay demektir. Mimar Sinan, kimseye söyleyemediği bu gerçeği kendi dilinde herkese ifşa etmiştir aslında. Bu elbette bir rivayet... Gerçekten böyle midir yoksa biz mi bu gerçeğe inanmak isteriz, bilmiyorum. Ama hiçbir sakıncası yok. Adları sitelerde, yalılarda, camilerde ve sokaklarda yaşayan bu sultanların hikayelerini merak etmek bile iyi bir tarih okuru olmanın ilk adımıdır.
Herkesin Yaradan’a giden yolunun farklı olduğuna inandığım için, sizlerle aynı yolu seçmediğim, kendi yolumda yürümeye devam ettiğim için, affedin beni!” Kitabının arka kapağındaki alıntı bu, Cemil İpekçi’nin. Adı da bu: Affedin Beni. Bu bir biyografi değil, bu bir anı kitabı da değil. Bu, bir hesaplaşma... Bu kitapta yılları süzgeçten geçiren bir adamın, süzgecin üstünde kalanlarla ilgili olarak yaptığı değerlendirmeleri içeriyor. Kavga yok, gürütü yok. Kitap, Cemil İpekçi gibi aslında. Tanıdık, samimi, canlı ve sahici... Okurken yorulmuyorsunuz. Çünkü kitabı okurken Cemil İpekçi’yle söyleşiyorsunuz. İyi bir dinleyici olmayı, iyi bir anlayıcı olmayı,dert ortağı olmayı, kendinizi onun yerine koymayı öğreniyorsunuz.Fikirlerini paylaşıp paylaşmamanız onun hiç mi hiç umrunda değil. Kitabın her bölümünün sonunda fikrini paylaşmayacak olanları da düşünmüş İpekçi. Onlardan kibar ve hafif müstehzi bir üslupla af dilediği yerlerden ikinci bir kitap çıkar. Bazı insanlar, her an üretirler. İçlerindeki zenginlik; bir dize, bir satır, bir renk, bir kıvrım, bir resim ya da bir beste olarak dışavurulmak zorundadır sanki... Yaşananlar o kadar çoşkulu, heyecanlı, acı dolu ve muhteşemdir ki onlar için, bu yaşadıklarını başka bir kisveyle hayatın içine taşımak zorundadırlar. Cemil İpekçi’ye ait hayat görüşünün ve hayatla ilgili ne var ne yok üstünden geçerek aldığı kararlarının, iç huzurunun, duyarlılığın, umursamazlığın ama bir o kadar da değerbilirliğin ayrıntılarını onun ağzından okuyabileceğiniz bu kitap çok nitelikli bir itirafname... Bir derya gibi akıyor Cemil İpekçi...İtirafları yalnızca kendiyle değil, bizimle de ilgili... Kitabın adının okurlara atfedilmesinin nedeni tam da bu. Kitabı kendisine yazmış gibi görünüyor, ama kitap aslında bizim için yazılmış. Hepimiz kendi yenilgilerimiz, mücadelelerimiz, amaçlarımız, isteklerimiz ve sevgilerimizi düşünüp aynı muhasebeyi yapabiliriz hayatla ilgili.Bu sebeple, okuduğum bu kitabı hiçbir türün içine koyamadığım için adına itirafname demeyi uygun buldum. Cemil İpekçi’yle ortak bir dostumuz vasıtasıyla, tanışmak ve konuşmak fırsatı bulmuştum. Atölyesinde bize verdiği randevusuna geldiğinde yukarda yazdığı tüm sıfatların gerçekliğini bir anda görmüştüm yüzünde. Sıcak, samimi ve sahiciydi Cemil İpekçi. Aile hikayelerini, kendi yaşam yolculuğundaki inişli çıkışlı sürecini, hayata dair görüşlerini, bundan sonra yapmak istediklerini bir çırpıda anlatmıştı gözleri yaşama sevinciyle dolu bir çocuk gibi...Bir saatlik görüşme, dört saat sürmüştü ve vaktin nasıl geçtiğini anlamamıştım üslubunun sıcaklığından, hiçbir şeyi saklama kaygısı gütmeden, samimiyetle anlatışından, hayatla olan anlaşmasından çok etkilenmiştim. Köklü ve görgülü ailelerde yetişen insanların hikayelerinin kahramanları çok kalabalıktır. Onlar bu hikayenin ana kahramanı olsalar da, aile efradının bu kişilerin yaşamlarının şekillenmesindeki rolleri çok büyüktür. Bütün bunlar düşünüldüğünde Cemil İpekçi bir derya... Şöyle diyor: “Sizlerin yaşama dair sertleştirdiğiniz kabuklara inat, ben zırha bürünmediğim için, kabuğumu erken kırdığım için affedin beni.” Kim kimi affetmeli, otuturup düşüneceksiniz. Onu mu affetmeliyiz, yoksa aynalardaki yüzlerimizi mi?
Mevlana Celaleddin-i Rumi... İnsan sevgisinin diğer adı... Onu anlamak için tasavvufa yakın durmak ve onu az da olsa bilmek gerekir. Tasavvuf, öğrenilecek bir şey midir, tartışılır.Çünkü tasavvufta; farklı bir bakış açısı, bambaşka bir kabul ve sonsuz bir inançvardır. Bu sebeple insan kabulüne ve yaklaşmınına bu kadar yakın bir konu ancak yaşanarak ve hissedilerek bir yaşam biçimi haline gelebilir. Tasavvufa ne kadar yakın veya yatkın olduğumuzsa tasavvuf erbabının hayat hikayeleri, seçimleri ve doğrularını bilmekle mümkün. Bu sebeple de bu konularda yapılan araştırmaları çok seviyorum. Çok yakından bildiğimizi sandığımız bu ermiş kişilerin hiç bilemdiğimiz yönlerini öğreneceğimiz hikayelerden oluşan bu tür derlemeler sadece edebiyat alanında değil, onunla başlanatılı olan her alanda bize yol gösterecek niteliktedir. Idrıes Shah’ın derlediği Mevlana’dan Yüz Bilgelik Hikayesi adlı eser, Sufilik yolunda ilerleyenlerin yüzyıllar boyunca dinledikleri hikayelerden oluşuyor. Mevlana’nın insan sevgisi ve evrenselliğini anlatıyor. Mevlana, 30 Eylül 1207’de, Belh kentinde dünyaya gelmiş. Altı yaşındayken evin damına çıkarak oyunlar oynarmış. Bir gün arkadaşlarından biri ona diğer dama atlamayı teklif etmiş. Mevlana ise ona, böyle oyunlar kedi köpeklere yakışır. Bizim bu tür oyunlara harcayacağımız zamana yazık. Asıl yapmamaz gereken göklere çıkıp meleklerle tanışmaktır, diye cevap vermiş. Bu menkıbe, babası Bahaeddin Veled’in notlarından bugüne kadar ulaşan küçük bir ayrıntı. Henüz altı yaşında bir çocuğun o yaş için sürreel sayılabilecek bir istek peşinde koşması ve sıradan yaşamın dışına çıkmış olmasını çok net bir biçimde gözler önüne seriyor. Eserde Mevlana’nın daha küçücük bir çocukken uykularından tedirgin bir ruh hali içinde uyandığını, gördüğü rüyaların sıradan olmadığı, bütün bu özelliklerinin arkadaşlarını tedirgin ettiği de yazıyor. O yaşta bile, ermiş kişilere has bir şekilde üç dört günde bir ya da bazen haftada bir kez yemek yediği de notlara eklenmiş. Bu ayrıntıların gerçek olduğunu kabul edebiliriz ya da konuya rasyonel bir biçimde yaklaşarak anlatılanların hepsini reddebiliriz. Şunu unutmamak gerekir ki maneviyata ait tüm konular rasyonel yaklaşımdan çok, kişisel bakış açısıyla ilgilidir. Bu sebeple kitabı okurken hikayelere hep bu bakış açısıyla yaklaşmayı bilmek gerekiyor. Tasavvuf bilen, onu seven; insana ve insan sevgisine kafa yoran kişilerin okuduğunda kısa, basit ve öz hikaeyelerle karşılacağı ve uzun sonuçlara varacağı bir kitap... Hayata, yaradılan her şeyin yaradandan ötürü olduğuna inanarak , her şeyin ve harkesin iyi, doğru ve güzel olduğu gerçeğinden asla uzaklaşmadan, dünya üzerinde gördüğümüz her şeyin Tanrı’nın bir yansıması olduğu gerçeğinden yola çıkarak yaklaşmaktır tasavvuf...Okunduğunda basit gibi görünen ama ardındaki gerçekle insanı saatlerce düşündürecek güce sahip bu yaşanmışlıkları okumak için, biraz Yunus, biraz Mevlana, biraz Sultan Veled bilmek gerekir. Edebiyat, ilahiyat fakültesinde okumuş ya da evren konusunda yazılan eserlerin sayfalarını karıştırmış olanlar, kitabı okuduklarında anlatılan küçük hikayelerden büyük sonuçlara varacaklardır.Kaitabın yazarı da hayatı Doğu ile Batı arasında geçmiş, pek çok çevrelerce eleştirilmiş bir kişilik...Otuz yaşına kadar İngilitere’de yaşamış ve sufilikle hiç ilgisi olmayan, bu dünyanın içine girdikten sonra da yüzünü Doğu’ya dönmüş ve tüm araştırmalarını bu konularda yapmış biri...
Veli’nin oğlu olarak 13 Nisan 1914’te dünyaya gelen Orhan, küçük bir çocukken elbette bilemezdi Türk Şiir dünyasında bir çığır açacağını...“Şiir yazma hastalığı hep güzel havalarda nükseden” bir genç şair olarak Türk Edebiyatı’nda sadeleşmenin babası olmayı ve neredeyse herkes tarafından bilinen bir şair olmayı, kısacık ömrüne rağmen başarmış bir edebiyatçıdır.Ispanağı çok sevdiğini, puf böreğine bittiğini, sevgilisinin adının bulunması işini edebiyat tarihçisine bıraktığını yine kendi şiirinden öğreniyoruz.Hayatla dalga geçen ama onu bir o kadar da ciddiye alan bu gelgiti bize olabildiğince sade bir Türkçe ile anlatan, evimizin insanı kadar samimi, en yakın arkadaşımız kadar sırdaş, çok iyi tanıdığımız eski bir dost kadar içtendir şiirleri... Yapı Kredi Yayınları yine çok güzel bir iş yaparak Orhan Veli Kanık’ın şiirlerini kendi sesinden oluşan bir CD ile birlikte şahane bir cilt kapak içinde bir araya getirmiş. “Beni Bu Güzel Havalar Mahvetti” adıyla yayınlanan kitabın kapağında Orhan Veli’nin güzel bir havada bir parkın bankında güler yüzüyle oturuken çekilmiş bir fotoğrafının izi var. Kendi sesinden bir şairKitabın önsözünde bu çalışmanın ayrıntılarını anlatan Raşit Çavuş, kayıtların bir evde, bir yılbaşı eğlencesi sırasında yapılmış olabileceğini düşünüyor. Makara bantlara yapılmış bu kayıtların başkaları tarafından dinleneceği ihtimali pek düşünülmemiş olacak ki kayıttta arka plandaki aile ortamının gürültüleri ve mırıldanmalar çok net duyulabiliyor. Bir şairin şiirlerini kendi sesinden duymak kadar güzel ve ayrıcalıklı bir edebiyat zevki olamaz. Onunla aynı masada oturur gibi, onun yüzüne bakar gibi, onunla yarenlik eder gibi hissediyor insan kendini. Orhan Veli’nin en önemli özelliği söylemek istediği her şeyi olduğu gibi, içinden geldiği gibi, kişisel tavrı da bu olduğu için dümdüz söylüyor olmak... Bu dümdüz ifadenin içindeki renkli kişililk onu şair yapmaya yeten tarafı. 1936-37 arasında yayımladığı şiirlerinde, Fransız sembolist şairlerinden Baudlaire, Verlaine, Rimbaud gibi önde gelen sembolistlerden daha sonra da Ahmet Haşim ve Cahit Sıtkı gibi dönemlerine damgalarını vuran şairlerden etkilenmiş sonra da kendi sesini yalkalamış ve o sesi şiirleriyle bugünlere taşımıştır.Orhan Veli pardesüsü, elindeki sigarası, önündeki rakı bardağı ve seçtiği bohem yaşamı ile kısacık ömrüne sayısız şiir sığdırmış ve bu şiirleri aynı kitapta vne yazık ki ölümünden sonra okuyucusuyla buluşmuştur.Bu kitapta şairin şiirlerini okurken arada şiirleriyle ilgili yaptığı kısa ve samimi cümleleri de okumak mümkün:“Başlıyorum.İlk şiir “Güzel Havalar”Eski bir şiir.GÜZEL HAVALARBeni bu güzel havalar mahvetti,Böyle havada istifa ettimEvkaftaki memuriyetimden.Tütüne böyle havada alıştım,Böyle havada aşık oldum;Eve ekmekle tuz götürmeyiBöyle havalarda unuttum;Şiir yazma hastalığımHep böyle havalarda nüksettiBeni bu güzel havalar mahvetti.”
Anı türünü çok seviyorum. Hakkında çok az şey bildiğim ya da hiçbir şey bilmediğim birinin hayatında anmaya değer bulduğu ayrıntıları öğrenmek, onun hikayesinin arka sokaklarında dolaşmak, onun yaşadığı dönem hakkında bilgi sahibi olmak çok hoşuma gidiyor.Bu hafta fotoğrafı sanat haline getiren İzzet Keribar’ın anılarını Zaman Gazetesi yazarı Rahime Sezgin kaleme almış.Çok keyifli ve samimi bir üslubu var. Anı türü bir kitap yazmak çok kolay bir iş değildir. Yazdığım için daha iyi biliyorum. Okuyucuda, hazır malzeme, izlenimi uyandırabilecek anılar dile getirilirken insana bazen acı, bazen hüzün, bazen sevinç, bazen de mutluluk gibi farklı duyguları bir arada yaşatır. Anı yazmak, yaşanmışlıkları başkalarına anlatmak; gözyaşı dökülen, kahkaha atılan, korkulan, incinilen, hırpalanılan ne kadar ayrıntı olay varsa bunları tek tek hatırlamak ve hiç tanınmayan birine ya da birilerine anlatmak hiç de kolay değildir.Ben böyle biriyim demek için yıllarca bekleyen, bu cümleyi kuramadan yaşama veda eden bu kadar çok insan varken, ben nasıl biriyim biliyor musunuz, sorusuna samimi cevaplar vermeyi tercih edenleri baş tacı etmek gerekiyor bence. ‘Ne kadar ilginçtir ki eskileri düşünmeye başladıkça insanın beyninin en uç köşelerinde sıkışıp kaybolduğunu sandığımız bazı hatıralar, yıllar sonra gayet net olarak su yüzüne çıkabiliyor.’Toplumda öteki olmakBu cümleler anılarını bizlerle paylaşmayı tercih eden İzzet Keribar’a ait. Kitapta, 1936 yılında,İstanbul’da, Musevi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen İzzet’in aile hikayesinden kesitler,o dönem İstanbul ve Türkiye’nin içinde bulunduğu durum, İkinci Dünya Savaşının toplum üzerindeki etkisi, insanların hayat mücadelesi, İzzet Keribar’ın tahsil hayatı, askerliği, özel yaşamından bazı bölümler ve tabii fotoğrafçılığa nasıl başladığı, onu nasıl geliştirdiği Rahime Sezgin’in kaleminden,üçüncü tekil kişi ağzından anlatılmış.Kitabı renkli kılan en önemli nokta zaman zaman İzzet Keribar’ın anlatılanların arasına girerek, olanı biteni birinci ağızdan anlatması... Kitabı okurken bir toplumun içinde zaman zaman da olsa öteki olarak adlandırılmanın insana nasıl zorluklar yaşattığını, İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman Konsolosluğunun nasıl hareketlendiğini, Calal Bayar’ın fotoğrafını çektiğini; nasıl evlendiğini, baba olmanın ona nasıl bir mutluluk yaşattığını,hangi ülkelere gittiğini, gezip gördüğü bu yerlerin, oralardaki insanların hikayelerine kendi fotoğraf makinesinden nasıl baktığını da öğreniyoruz. Beni en çok etkileyen bölümlerden biri de teyzesinin Atatürk tarafından dansa kaldırıldığını anlattığı bölüm...Doğan Kitap’tan çıkan bu kitapta kendisiyle ve hayatla yüzleşiyor.Bizi de yüzleştiriyorAnı sözcüğü, anmak kökünden türer ve anmaya değer bulunanlarla oluşturulan anı türü de insanı çeker.
10 Kasım geliyor. Biz küçükken, çok konuşulmayan, hiç eğlenilmeyen hatta güzel hiçbir şey düşünülmeyen, gülümsenmeyen bir gündü 10 Kasım. Biraz kasımpatı, biraz da açılmış kalem kokusuydu okulda... Akşam olduğunda da tek kanallı televizyonda onun sevdiği şarkılar Safiye Ayla’nın sesinden dinlenirdi. Biraz siren sesi, biraz Vardar Ovasıydı 10 Kasım. Bugün başka... Biz o gün çocuk olanlar, ne kadar şanslı olduğumuzu, onun kurduğu bu ülkede, yarattığı yepyeni bir gelecekte yaşıyor olmanın mutluluğunu konuşuyoruz onu anma günlerinde. Biyografisindeki bilinenlerin dışında kalan ne varsa bilmek istiyoruz. Mavi gözleri, sarışın başı, orta boyu, nazik sesi, beyaz mendilleri; arkasına basarak yürüdüğü siyah rugan, Sümerbank malı terlikleri ve kullandığı kalemi... Bu ayrıntıların içine ne kadar girersek ona bir o kadar yaklaştığımızı hissederdik. Biz onu keşfetmenin peşine düşmüş bir nesiliz çünkü. Bu merak ve heyecanla kitaplara bakarken Cemal Granda adına rastladım. Atatürk’ün uşağı... 1910, Salihli doğumlu. Hizmetine girdiği 3 Temmuz 1927''''''''den, ölümü olan 10 Kasım 1938''''''''e kadar Atatürk’ün yanından hiç ayrılmadan onla çalışmış. Sonra da orada yaşadıklarını konu başlığı Atatürk olmak üzere yazıya dökmüş. Bu yazılar 1972 yılında gazetede yayınlanmış. Sonra da Atatürk’ün Gizli Defteri adıyla çıkmış. Kitap müthiş! Ayrıntıları okudukça, Ata’nın elini tutar gibi, yüzüne bakıyor gibi oluyorsunuz. Bir de onunla ilgili bilmediniz yüzlerce ayrıntı öğreniyorsunuz. Kendisine Ata denmesinden hoşlanmadığı gerçeği gibi üstelik... “Atatürk” sözünü ilk defa Türk Dil Kurumu başkanının ağzından duymuş, çok beğenmiş ve soyadı olarak almış ama kendisine “Ata” diye hitap edilmesinden hiç hoşlanmazmış.Peki, en büyük hayalinin bir dünya turuna çıkıp Türk dili ve tarihi üzerindeki çalışmalarını genişletmek olduğunu, sabahları kahvaltıda gül reçeli yemekten hoşlandığını, en sevdiği yemeğin kuru fasulye ve pilav olduğunu, bütün gömleklerinin beyaz olduğunu ve bunları Beyoğlu’nda bir terziye diktirdiğini, Foks adında bir köpeğinin olduğunu ve bu köpeğin her zaman onun ayak ucunda uyuduğunu, Türkçeyi Rumeli ağzıyla telaffuz ettiğini, Reşat Nuri’nin Çalıkuşu romanını cephede bile yanından ayırmadığını, zaman zaman rastgele bir sayfasından birkaç satır da olsa okumaktan çok hoşlandığını, kan görmeye dayanamadığını, onun için kesilen kurbanları görmemek için başını başka yöne çevirdiğini, bilardo ve yüzmeden çok zevk aldığını, en başarılı olduğu dersin matematik olduğunu, Çankaya Köşkünde özel bir bakıcı yardımıyla güvercin beslediğini, boyunun 1.74, kilosunun da genellikle 76, ayak numarasının 43 olduğunu genellikle siyah rugan ayakkabı giymeyi sevdiğini biliyor muydunuz? Bunlar kitaptaki ayrıntılardan sadece birkaçı... Kitapta ona ait öyle güzel anılar var ki belki de bugüne kadar hiç duymamışsınızdır. İşte bunlardan bir tanesi: Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin oturumlarından birinde üyelerden biri laikliğin ne anlama geldiğini hiç anlamadığını söylemiş. Gazi, bu söze çok sinirlenerek elini kürsüye vurmuş ve, "Adam olmak demektir hocam, adam olmak" diye cevap vermiş. Atatürk’ün kızları ve oğulları olarak, onun ince zevkinin, engin yaşam tecrübesinin, insan sevgisiyle dolu yüreğinin ve hayata bakış açısının en güzel detaylarını bilmek bize keyif verir.Onu yaşamanın ve yaşatmanın en güzel yolu da budur. Atatürk Haftası bu iş için en uygun zaman... Onu okumak ve anlamak...