Vizyonda Bradley Cooper’ın bir filmi var: Çalıntı Hayat... Bir başka yazarın eseriyle üne kavuşan bir adamın yaşadıklarını konu ediyor. Başka birinin yeteneği ve yaratıcılığıyla övünebilir, gururlanabilir, yaşayabilir mi insan diye düşündüm. Sonra, Türk Edebiyatı'nda böyle bir durum var mıdır, diye araştırdım. Bizdeki durum bambaşka... Bizde, başkasının yazdığı eseri kendi eseriymiş gibi göstermek yerine, kendi yazdığını başkasınınmış gibi gösterme makbul sayılmış.Tuhaf bir biçimde, şair ve yazarların bazıları, kendi adları yerine başka isimlerin ardına gizlenerek yayınlamışlar eserlerini. Bu davranış belki de gizlenmekten çok, farklı bir özgürlük tanımış onlara. Mahlas kullanana padişahlar gibi, okurlara başka isimlerle seslenmişler.
Edebiyat tarihçileri boş durur mu?
Elbette, bütün bu tercihleri tek tek araştırmış ve günü gelince su yüzüne çıkarmış. Bazı edebiyatçılar yaşadıkları dönem ve o dönemdeki görüş gereği böyle bir yol seçerken, bazıları da gizemli olmayı seçmiş yazın hayatında. Bazıları da Türkçenin renkli ve kıvrak üslubundan yararlanmış, kendine takma işsim seçerken. Amaç ister acemiliğin üstünü örtmek, ister edebiyat dünyasında sağlam bir yer edinmek ister sözü saklamak olsun, şair ve yazarların önemli bir tercihi olmuş takma isimlerle anılmak... Adalet Cimcoz, Fitne Fücur lakabıyla yazmış yazılarını. Şair Ercüment Ekrem Talu, kendine Torik Necmi demiş. Faruk Nafiz Çamlıbel, Çamdeviren olarak söz etmiş kendinden. Halide Edip’in baba adını “Salih” olarak değiştirmesinin sebebi, Salih’in içerdiği temiz, arunmış, saf anlamlarlarını yarattığı kahramanlara uyarlamak isteği midir?. Kemal Tahir; Bedri Eser ve Nurettin Demir adlarını kullanmış mesela. Nazım Hikmet Ran’sa Ahmet Oğuz Saruhan olmuş, Ercüment Er olmuş, İbrahim Sabri, Nurettin Eşfak olmuş o dönemde söz söyleyebilmek için. En keyifli ve belki de anlaşılmak için seçilmiş takma adlar da Aziz Nesin’e ait: Bedri Birdirbir, Kerami Pestenkerani, Fettane Şatifil, Bahri Filefil, Kerim Kihkih... Seçtiği soy adları şahane bir uyum içinde. Daha çok isim var edebiyatımızda; başkası olunca dönemi içinde daha rahat yazmış... Bir de padişahlar var ki sanatçı olmanın güzelliğini kendilerine saklamayı tercih etmiş. 2. Bayezid, Adli; 1. Ahmet, Bahti, 2. Mustafa, İkbali; 2. Osman, Farisi; 3. Mustafa, Cihangir olarak anıldılar. En güzel beyitler, başkalarının kaleminden dökülmüş gibi yazıldı. Sultanlar, yazdıkları beyitlerin altına kendi adlarını yazmamış o devirlerde. Nedeni ne olabilir? Sanatçılara hem çok değer verip hem de onlar gibi sanatçı olmayı mı tercih etmediler, yoksa savaşçı ve hükümran taraflarını estetik ve yetenekleriyle yumuşatmaktan mı kaçındılar?
Bunu bilemeyiz. Bildiğimiz bir şey var ki, Türk halkı doğuştan şair... Padişah 3. Ahmet, Necip mahlasıyla yazmış beyitlerini. Necip, temiz demek... İyi niyetini, masumiyetini ve arınmışlığını yakalayabileceğimiz bu beyit Sultanahmet’teki çeşmesinin üstünde onun bu mahlasını doğrular nitelikte bugün de Osmanlıca bilenlerce okunabilir:
“Tarih-i Sultan Ahmet’in carı zebanı luleden, Aç besmeleyle iç suyu, Han Ahmet’e eyle dua”
Başkasının eserine sahip çıkan edebiyatçı yok edebiyatımızda, ama kendi kelamını başkasına atfeden çok... Nedeni takma isim seçenlerle beraber edebiyat tarihinin sırları arasında...
Kelimeler, isimler
Haberin Devamı

