10 Kasım geliyor. Biz küçükken, çok konuşulmayan, hiç eğlenilmeyen hatta güzel hiçbir şey düşünülmeyen, gülümsenmeyen bir gündü 10 Kasım. Biraz kasımpatı, biraz da açılmış kalem kokusuydu okulda... Akşam olduğunda da tek kanallı televizyonda onun sevdiği şarkılar Safiye Ayla’nın sesinden dinlenirdi. Biraz siren sesi, biraz Vardar Ovasıydı 10 Kasım. Bugün başka... Biz o gün çocuk olanlar, ne kadar şanslı olduğumuzu, onun kurduğu bu ülkede, yarattığı yepyeni bir gelecekte yaşıyor olmanın mutluluğunu konuşuyoruz onu anma günlerinde. Biyografisindeki bilinenlerin dışında kalan ne varsa bilmek istiyoruz. Mavi gözleri, sarışın başı, orta boyu, nazik sesi, beyaz mendilleri; arkasına basarak yürüdüğü siyah rugan, Sümerbank malı terlikleri ve kullandığı kalemi... Bu ayrıntıların içine ne kadar girersek ona bir o kadar yaklaştığımızı hissederdik. Biz onu keşfetmenin peşine düşmüş bir nesiliz çünkü. Bu merak ve heyecanla kitaplara bakarken Cemal Granda adına rastladım. Atatürk’ün uşağı... 1910, Salihli doğumlu. Hizmetine girdiği
3 Temmuz 1927''''''''den, ölümü olan 10 Kasım 1938''''''''e kadar Atatürk’ün yanından hiç ayrılmadan onla çalışmış. Sonra da orada yaşadıklarını konu başlığı Atatürk olmak üzere yazıya dökmüş. Bu yazılar 1972 yılında gazetede yayınlanmış. Sonra da Atatürk’ün Gizli Defteri adıyla çıkmış. Kitap müthiş! Ayrıntıları okudukça, Ata’nın elini tutar gibi, yüzüne bakıyor gibi oluyorsunuz. Bir de onunla ilgili bilmediniz yüzlerce ayrıntı öğreniyorsunuz. Kendisine Ata denmesinden hoşlanmadığı gerçeği gibi üstelik... “Atatürk” sözünü ilk defa Türk Dil Kurumu başkanının ağzından duymuş, çok beğenmiş ve soyadı olarak almış ama kendisine “Ata” diye hitap edilmesinden hiç hoşlanmazmış.
Peki, en büyük hayalinin bir dünya turuna çıkıp Türk dili ve tarihi üzerindeki çalışmalarını genişletmek olduğunu, sabahları kahvaltıda gül reçeli yemekten hoşlandığını, en sevdiği yemeğin kuru fasulye ve pilav olduğunu, bütün gömleklerinin beyaz olduğunu ve bunları Beyoğlu’nda bir terziye diktirdiğini, Foks adında bir köpeğinin olduğunu ve bu köpeğin her zaman onun ayak ucunda uyuduğunu, Türkçeyi Rumeli ağzıyla telaffuz ettiğini, Reşat Nuri’nin Çalıkuşu romanını cephede bile yanından ayırmadığını, zaman zaman rastgele bir sayfasından birkaç satır da olsa okumaktan çok hoşlandığını, kan görmeye dayanamadığını, onun için kesilen kurbanları görmemek için başını başka yöne çevirdiğini, bilardo ve yüzmeden çok zevk aldığını, en başarılı olduğu dersin matematik olduğunu, Çankaya Köşkünde özel bir bakıcı yardımıyla güvercin beslediğini, boyunun 1.74, kilosunun da genellikle 76, ayak numarasının 43 olduğunu genellikle siyah rugan ayakkabı giymeyi sevdiğini biliyor muydunuz? Bunlar kitaptaki ayrıntılardan sadece birkaçı... Kitapta ona ait öyle güzel anılar var ki belki de bugüne kadar hiç duymamışsınızdır.
İşte bunlardan bir tanesi: Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin oturumlarından birinde üyelerden biri laikliğin ne anlama geldiğini hiç anlamadığını söylemiş. Gazi, bu söze çok sinirlenerek elini kürsüye vurmuş ve, "Adam olmak demektir hocam, adam olmak" diye cevap vermiş. Atatürk’ün kızları ve oğulları olarak, onun ince zevkinin, engin yaşam tecrübesinin, insan sevgisiyle dolu yüreğinin ve hayata bakış açısının en güzel detaylarını bilmek bize keyif verir.
Onu yaşamanın ve yaşatmanın en güzel yolu da budur. Atatürk Haftası bu iş için en uygun zaman... Onu okumak ve anlamak...
Atatürk''e dokunmak...
Haberin Devamı

