Biri çıkar; düşünür, senaryo yazar, film yapar; film beyazperdede gösterilir ve siz geçmişe tatlı bir yolculuk yapar, bazen edebiyatın, bazen bilimin,bazen de farklı bir alanın ayrıntılarında dolaşırsınız.Bu biri, ortaya çıkmadan, senaryo yazıp film yapmadan önce günlerce, aylarca hatta yıllarca araştırma yapar. Seyahat eder, görüşmeler yapar. Bulduğu hikayelere kendi hayal gücünü, kendi hikayesini ekler.Senaristlik, yazarlığın en zor kanadıdır.Yılmaz Erdoğan’ın son filmi de böyle bir film işte!‘Kelebeğin Rüyası’nda, iki şairin yaşamından yola çıkarak insan hikayelerine yeniden dikkat çekmeyi başarmış Yılmaz Erdoğan. Filmin hem senaristliğini hem de yönetmenliğini yapmış, aynı zamanda filmde Behçet Necati (Necatigil) olarak rol almış. O dönemin edebiyat dünyasında adı henüz duyulmamış iki şairi de filmin ana kahramanları yapmış.1940’ların Türkiyesi’nde Garip akımı yeni yeni ortaya çıkmış, Garip adlı şiir kitabında üç önemli şairin, Orhan Veli, Melih Cevdet ve Oktay Rıfat’ın, adı ilk kez bir araya gelmiştir. Onlara öykünen iki genç şair vardır Zonguldak’ta: Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu.Madencilikle geçinen bu kentte, bir yandan fakirlik çekerek bir yandan da edebiyatın çatısı altına sığınan bu iki arkadaş, adları çok bilinmeyen ama en az ‘Garipçiler’ kadar sade güzellikte şiirler yazan şairlerdir. Dönemin edebiyat anlayışı, uyağa ve edebi sanata karşı olan bu gençlere kolay kolay evet demez. Hocaları Behçet Bey onları her nzaman destekler. İçlerindeki edebiyat coşkusunu, şiir tutkusunu çok iyi bildiği için, onların yalnız bu konuda değil hayat konusunda da yollarını açmaya çalışır. Bu iki gencin önemli bir derdi vardır, ikisi de veremdir. O dönemin en ölümcül hastalığı olan verem, onları asla yıldırmaz. Bu hastalık, onların sıra dışı düşünceleri, hayata ve aşka tutkuyla bağlı olmaları ve ne olursa olsun şiirden asla vazgeçmemeleriyle edebiyat tarihi içinde yerlerini almalarına engel olamaz. Muzaffer Tayyip Uslu’nun bu hastalıkla ilgili hisleri Kan başlıklı şiirinde saklıdır:Önce öksürü verdim hafiften,Derken ağzımdan kan geldiBir ikindi üstü durup dururkenMeseleyi o saat anladımAnladım ama, iş işten geçmiş olabilir etrafıma baktım,Baktım ki yaşamak güzeldi hâlâMesela gökyüzü,Maviydi alabildiğince dalıp gitmiştiKendi alemineİmkansızlıklar içinden geleni engelleyememişParasızlık, hayat mücadelesi ve sağlıksız günler; onları zaman zaman hayat konusunda daha derin düşünmeye sevk etmiştir her sanatçıda ya da sanat ruhu taşıyan insanda olduğu gibi. Rüştü Onur’un Hülasa adlı bu şiirinde hayatının sade ayrıntılarına rastlamak mümkün. Hülasa’nın kelime anlamı özet demek. Şair, hayatı bakın nasıl özetlemiş:Ben ölsem be anacığımNem var ki sana kalacakCeketimi kasap alacak,Pardösömü bakkalBorcuma mahsuben...Ya aşklarımYa şiirlerim ne olacakYa sen ele güne karşıNasıl bakacaksın insan yüzüneHulasa anacığımNe ambarda darımNe evde karım var. Doğurdun beni gideceğim Muzaffer Tayyip Uslu, yaşadığı imkansız aşkın imkansızlığına asla inanmamış genç bir adam. Hastalığına, aşık olduğu kızın sahip olduklarına, kendi parasızlığına rağmen içinden gelenleri yazmaktan asla vazgeçmemiş bir aşık... Edebiyatın belki de çok az bilinen, en hisli, en güzel, en ince aşk şiirlerinden birini yazmıştır sevdiğine, adını da ‘Bir Sevda Şiiri’ koymuştur: Sen eski bir sevda şiirisin..Bir koku var sende,Sıcak yaz akşamlarına mahsus..Ellerinde mi,Saçlarında mı,Gözlerinde miBilmem...Bir koku var sende,Sıcak yaz akşamlarına mahsus..Bir insanın sıcak yaz akşamlarına mahsus bir kokusunun olması nasıl bir durumdur? Sevgiliden alınan bir kokuyu sıcak yaz akşamlarına benzetmek ise nasıl bir şairlik gücüdür? Sanat yapmadan hatta bundan özellikle uzak kalarak sanatçı olmak nasıl bir iştir?Şiir, bambaşka bir dünya...İçine gerçekten girmeyi başaranlar, çıkmak istemez, istese de çıkamaz.Filmde bu ince ayrıntının da altı çiziliyor. Şairlerin yanı sıra Zonguldak’ta madende çalışanların yaşamlarına da yer veriliyor. Filmin çekimleri Zonguldak ve İstanbul’da gerçekleştirilmiş. Başrolerde Mert Fırat, Kıvanç Tatlıtuğ, Belçim Bilgin, Taner Birsel, Ahmet Mümtaz Taylan,Yılmaz Erdoğan gibi oyuncular var. Filmin yapımcılığını BKM üstlenmiş. Film, Türk Sineması’nın sayılı güzel filmlerinden biri oldu bile...
Başak Saner’in Goa Yayınları’ndan çıkan kitabının adı bu. Kitap; farklı bir yaklaşım, okuyucuyu farklı konularda ve tekniklerde düşündürme seçimi...Başak Saner de hayal gücü ve zihin yeteneğini ilgi duyduğu bir konudan yola çıkarak farklı bir biçimde kullanınca ortaya aynı farklılıkta bir kitap çıkmış.Bilinmeyenin peşinden gitmek, hayatın ya da hayat ötesinin sırrına varmak, yaşamın gizemini çözmek gibi bazı imkansızlıkları başarmaya çalışan, bu konuda romanlar, film senaryoları kaleme alan kişilerde bir olağanüstülük olduğuna inanırız. Olağanüstülükler her zaman ilgimizi çekmiştir.Hayatın, ölümün, yeniden doğuşun, farklı hayatlar yaşamanın, zamanın ötesine geçmesinin ya da zamanda yoculuk yapmanın büyüsüne kapılmış, bunu yapamayacak olduğumuzu bilirken bu konuda kalem oynatanların mucizevi insanlar olduklarına inanmışızdır.Yazarlık da bir nevi mucize gerçekleştirmek değil midir zaten? Kitap yazarlarının zihinlerinin ve hayal güçlerinin bir diğerine benzemiyor olması ise biz okurların en büyük zenginliğidir.Olmayan bir şeyi var etmek, başkalarının da merak ettiklerine kendince cevaplar aramak, ortak bir hayal gücüyle zamanın içinde yolculuk etmek değil midir? Bu sebeple farklı türde romanlar okumaya daha çok ihtiyaç duyuyoruz artık. Yaratıcılığın, kişiselliğin, farklılığın ön plana çıktığı türden, bir diğerininkine benzemeyen romanları daha çok seviyoruz.‘Dört Yüzyıl’ da böyle bir kitap...Bize bir genç kızın hikayesinden yola çıkarak zaman içinde onunla birlikte bir yolculuk yaptırıyor.Yumuşak bir fantastiği var. Fantastik romandan ya da bilinemeyenin peşinden gitmekten hoşlananlar için çok hoş bir kitap.Sıcak ve tanıdık üslubuyla, doğal anlatımı ve sade diliyle, bir çırpıda okutuyor kendini. 1715 yılının Amerikasında başlayan hikaye, 1876 Londrası, 1937 St.Petersburg’u ve 2011 İstanbul’unda devam ediyor. Önce bir ışık huzmesinin içinden yükselen bir sesle, kaderi üzerinde düşünmeye başlayan Hariiett’le tanışıyorsunuz. Sonra da diğerleriyle ...Farklı zamanlar, zeminler ve hayatlarda aynı kişilerle karşılaşıyorsunuz.Harriett, ışık huzmesinin içinden yükselen: “Kaderinle tanıştığında korkma!” cümlesiyle içi titrerken kaderinin peşine düşmeyi tercih ediyor. Hikaye de böyle başlıyor zaten. Bir insan, kendi kaderinin peşine nasıl düşer? Kader midir önden giderek onu peşinden koşturan? Yoksa insan kendi kaderini kendi mi yaratır? Bir insan farklı yaşamlarda hep aynı kişiyi sevebilir mi? Onları bir araya getiren ruh ikizi olmaları mıdır?Büyük güç çoktan yazmış mıdır ayrıntıları, yoksa o sayısız haikey mi belirler bizim ana kahramanı olacağımız, ayrıntıları biz mi doldururuz? Bu sorulara; yazarın gözünden farklı ve renkli hikayelerle cevap arandığı çok değişik bir roman ‘Dört Yüzyıl’.Kitabın ayrıntıları sizi kendi yolculuğunuza çıkaracak. Bu kitabı okurken kendi geçmiş ve geleceğinizi daha çok merak edeceksiniz.Başak Saner’in Goa Yayınları’ndan çıkan kitabının adı bu. Kitap; farklı bir yaklaşım, okuyucuyu farklı konularda ve tekniklerde düşündürme seçimi...Başak Saner de hayal gücü ve zihin yeteneğini ilgi duyduğu bir konudan yola çıkarak farklı bir biçimde kullanınca ortaya aynı farklılıkta bir kitap çıkmış.Bilinmeyenin peşinden gitmek, hayatın ya da hayat ötesinin sırrına varmak, yaşamın gizemini çözmek gibi bazı imkansızlıkları başarmaya çalışan, bu konuda romanlar, film senaryoları kaleme alan kişilerde bir olağanüstülük olduğuna inanırız. Olağanüstülükler her zaman ilgimizi çekmiştir.Hayatın, ölümün, yeniden doğuşun, farklı hayatlar yaşamanın, zamanın ötesine geçmesinin ya da zamanda yoculuk yapmanın büyüsüne kapılmış, bunu yapamayacak olduğumuzu bilirken bu konuda kalem oynatanların mucizevi insanlar olduklarına inanmışızdır.Yazarlık da bir nevi mucize gerçekleştirmek değil midir zaten? Kitap yazarlarının zihinlerinin ve hayal güçlerinin bir diğerine benzemiyor olması ise biz okurların en büyük zenginliğidir.Olmayan bir şeyi var etmek, başkalarının da merak ettiklerine kendince cevaplar aramak, ortak bir hayal gücüyle zamanın içinde yolculuk etmek değil midir? Bu sebeple farklı türde romanlar okumaya daha çok ihtiyaç duyuyoruz artık. Yaratıcılığın, kişiselliğin, farklılığın ön plana çıktığı türden, bir diğerininkine benzemeyen romanları daha çok seviyoruz.‘Dört Yüzyıl’ da böyle bir kitap...Bize bir genç kızın hikayesinden yola çıkarak zaman içinde onunla birlikte bir yolculuk yaptırıyor.Yumuşak bir fantastiği var. Fantastik romandan ya da bilinemeyenin peşinden gitmekten hoşlananlar için çok hoş bir kitap.Sıcak ve tanıdık üslubuyla, doğal anlatımı ve sade diliyle, bir çırpıda okutuyor kendini. 1715 yılının Amerikasında başlayan hikaye, 1876 Londrası, 1937 St.Petersburg’u ve 2011 İstanbul’unda devam ediyor. Önce bir ışık huzmesinin içinden yükselen bir sesle, kaderi üzerinde düşünmeye başlayan Hariiett’le tanışıyorsunuz. Sonra da diğerleriyle ...Farklı zamanlar, zeminler ve hayatlarda aynı kişilerle karşılaşıyorsunuz.Harriett, ışık huzmesinin içinden yükselen: “Kaderinle tanıştığında korkma!” cümlesiyle içi titrerken kaderinin peşine düşmeyi tercih ediyor. Hikaye de böyle başlıyor zaten. Bir insan, kendi kaderinin peşine nasıl düşer? Kader midir önden giderek onu peşinden koşturan? Yoksa insan kendi kaderini kendi mi yaratır? Bir insan farklı yaşamlarda hep aynı kişiyi sevebilir mi? Onları bir araya getiren ruh ikizi olmaları mıdır?Büyük güç çoktan yazmış mıdır ayrıntıları, yoksa o sayısız haikey mi belirler bizim ana kahramanı olacağımız, ayrıntıları biz mi doldururuz? Bu sorulara; yazarın gözünden farklı ve renkli hikayelerle cevap arandığı çok değişik bir roman ‘Dört Yüzyıl’.Kitabın ayrıntıları sizi kendi yolculuğunuza çıkaracak. Bu kitabı okurken kendi geçmiş ve geleceğinizi daha çok merak edeceksiniz.
Romantik Komedi 14 Şubat’ta vizyona girdi. Yönetmenliğini Erol Özlevi’nin yaptığı filmin başrollerini Sinem Kobal, Engin Altan Düzyatan, Sedef Avcı, Cemal Hünal, Burcu Kara, Gökçe, Özyol ve Gürgen Öz paylaşıyor.Film, mükemmel olmuş.Üç yıl önce birincisini izlediğimde de aynı duyguları hissetmiştim. Türk sineması, özellikle son yıllarda bugüne kadar emek emek gelinen son noktayı daha da ileriye taşıma konusunda büyük başarılara imza atıyor. Sinema eleştirmenleri de aynı görüşte. Romantik Komedi, farklı ve yepyeni bir konuyu işlemiyor. Aksine bugüne kadar karşımıza defalarca çıkmış konu ve kararkterlerle anlatmak istediklerini veriyor bize. Ama bunu yaparken çok sade, çok samimi ve çok tanıdık bir üslup kullanıyor. Oyuncular, kostümler ve mekanlar bugünü bire bir yakalıyor.Filmi izlerken hem eğleniyor hem de toplumun bugünkü seçimlerinin , kadın ve erkeğin ilişkilere bakış açısındaki farkın ayrımına varıyorsunuz.Üstelik çok gülüyorsunuz.Güldükleriniz, hemen her gün bir kız ya da erkek arkadaşınızın dilinde olan, sohbetlerinizin ana konusu olan ya da bire bir kendi yaşam deneyimlerinizin arasına sıkışmış aşk ayrıntılarının toplamı.Bu tür toplumun nabzını tutan filmleri izlerken çok gülüyoruz.Neden mi?En çok kendimize gülüyoruz.Başarılı filmler, bizi bize anlatan filmler...Evlilik hazırlıkları yapan bir genç kızın müstakbel kayınvalidesiyle tanışmaya gidişi, gelinklik seçmesi, düğün hazırlıkları; burada onun en yakın arkadaşının bir türlü evlenemiyor olmaktan dolayı yaşadığı panik duygusu, erkek arkadaşını evlilik için dolaylı yoldan teşvik çabaları, sevdiği adamın oyuncu olmasından dolayı rol arkadaşıyla olan iletişimi ve yaşanan kıskançlık krizleri; bir başka kadının annelik, evlilik ve hayat arasında sıkışıp kalması, aşkın nasıl bir şey olduğunu yeniden hatırlama çabası gibi hemen herkesin farklı zamanlarda ve durumlarda yaşayabileceği cinsten durumları iç içe bulabileceğiniz adı gibi tatlı romantik bir komedi bu.Juila Roberts, Meg Ryan, Kate Hudson gibi oyuncuların filmlerini dört gözle bekleriz. Sebebi de birbirinden bakımlı ve güzel, aynı zamanda yetenekli oyuncuların canlandırdıkları komik rolleri izlemeyi severiz. İşin en güzel yanı; bu zevkimize hitap edecek nitelik ve yetenekte olan yerli oyuncularımızın da en az onlar kadar başarılı olmuş olmaları... Özellikle Sinem Kobal ve Gürgen Öz filmi alıp götüren iki isim olmuş. Canlandırdıkları kişilerin, aşırı özelliklerini doğal bir karakter özelliği olarak yansıtmayı başarmışlar. Film başka dizi ve filmleri elbette çağrıştırıyor. Bunun sebebi de kadınların zaman ve yer ne olursa olsun aşkın peşinden koşarlarken aynı şekilde saçmalıyor olmaları. Aynı acayip hataları yapmaları, aynı komik durumlara düşmeleri... Yönetmen Erol Özlevi, kameranın hem arkasında hem de kısacık da olsa önünde, hayata doğru yerden bakmayı başardığı için, doğru bir kadroyla yola çıktığı ve doğru bir konuya temas ettiği için çok başarılı olmuş.Romantik Komedi vizyonda.İzleyin.Çok eğleneceksiniz.
Doğan Cüceloğlu ve İrfan Erdoğan’ın öğretmenliğin ayrıntılarını inceledikleri ”Öğretmen Olmak-Bir Can’a Dokunmak” adlı kitap çıktı.Final Kültür Sanat Yayınları’ndan çıkan kitabın en güzel yanı, insanın kendini kitap okumaktan çok bir sohbete katılmış gibi hissetmesi...Toplumda hep tartışılan bir konu vardır; öğretmen olmak mıdır mesele yoksa öğretmen olmaya uygun yaratılmış olmak ve zaten başka bir iş yapmayı düşünmemek midir asıl sonuç?İkincisi daha doğru geliyor insana. Öğretmen olayım bari diye çıkılan yol, pek bir yere gitmiyor maalesef. Öğretmenliği tatili bol, mesai saati az, seyahatsiz ve sorumluluğu hafif bir meslek olarak görenler çok yanılıyorlar, hatta onu bir meslek olarak tanımlamak bile başlı başına bir yanlış...Öğretmenliğin en hoş tanımı, kitabın ikinci başlığında yapılmış. Öğretmen, bir ‘can’a dokunan kişidir.Yaptığı iş, iş değil, bir yaşam biçimidir. Öğretmen, emekli olsa da yaşlansa da okulla bir sebeple ilişkisini kesse de ömrünün sonuna kadar herkesin ona hitabında “hocam”dır.Ellerine, gözlerine, fikrine ve duygularına teslim edilen can’lara doğru bir şekilde dokunmak için yaşar. Hayatını en doğru, en güzel ve en iyi biçimde yaşamak ve öğrencilerine de aynı şekilde yaşatmak için uğraşır. Öğretmenliğin temel prensibi bu niyetten asla vazgeçmemektir.İlkokul öğretmeninin önemi...İnsan olmanın, insan yetiştirmenin formülleri bir yerlerde yazsa da buna inanamayan kişilerin, sırf başkalarından birkaç puan fazla aldılar diye az önce sıraladığım sebepler yüzünden öğretmen olmaya kalkmaları çok yanlıştır.Doğan Cüceloğlu, sohbete işin temeli olan eğitimi irdelemekle başlıyor ve İrfan Erdoğan Hoca’ya eğitimin tanımını soruyor. Çok hoş bir cevap alıyor:“Bence eğitim, bir cümledir.Eğitim de tıpkı cümle gibi, öznesi, nesnesi, tümleci ve yüklemi olan bir yapı veya sistemdir. Yani eğitim, belli unsurlardan oluşan bir kompozisyondur.”Öğretmenliği ideal olarak benimseyenlerin, sonradan sadece meslek olsun diye seçenlerin, eğitimin içinde olanları ve en önemlisi anne ve babaların muhakkak okumaları gereken bir kitap... Çocuklarımızın hangi okula gideceklerini onlar dünyaya gözlerini açar açmaz düşünmeye başlıyoruz. Ana sınıfı, hazırlık, ilkokul, ortaokul, lise ve üniversite seçimleri için sırayla endişeleniyoruz. Onlar için en iyisini, en güzelini, en doğrusunu bulmak için okul okul geziyoruz, okulların idarecileriyle görüşüyor; yemekhanelerini, tuvaletlerini, spor salonlarını geziyoruz. Bunlar haklı tavır ve endişeler elbette.Ama unuttuğumuz bir şey var: Bir çocuğu şekillendiren, ona hayat yolunda ilk rotasını çizdiren, ilk bilgilerini edineceği ilk görgüleri, biriktireceği ilk yaşam deneyimlerin sunan kişi, ilkokul öğretmenidir.Bir çocuk, doğru bir öğretmende yetişirse nerede okursa okusun, alacağını almıştır zaten.Özne sağlamsa, cümle de sağlamdır.
İçinde edebiyat, tasavvuf, mükemmel bir dil, akıcı bir üslup ve en önemlisi birinci tekil kişi ağzının hakim olduğu müthiş bir yaşam öyküsü var.Mimar Sinan’ın yüzyıllara damgasını vuran dehasının ayrıntılarını; bu hayat bakarken neler gördüğünün, neler işittiğini, neler düşlediğinin gizini bulacağınız bir kitap... Ben böyle kitaplara lezzetli kitap diyorum. Çok kitap okuyorum ama bazı kitapları elimden bırakamadığım için o gün bütün günümü o kitabı okuyup bitirmeye ayırıyorum. Değerli bir hocadan ders dinler gibi, çok güzel bir manzaraya bakar gibi, gözlerimi kapayıp düş kurar gibi keyifli, yeniden bir kitap yazacak adar da güçlü hissediyorum kendimi.Mehmet Coral, ‘Ben El Fakir-ül Hakir- Sinan’ adını verdiği kitabında, mimarın hayatını Koca Sinan’ı en yakın dostuyla tatlı tatlı sohbet ettirerek okurlara sunmayı tercih etmiş. Kitap otobiyografi ve biyografinin birleştiği bir roman... Roman, söyleşinin dinamikliğiyle devam ettiği için okurken her daim merakta oluyorsunuz.Mehmet Coral, 2002 yılında yayımladığı ‘Işıkla Yazılsın Sonsuza Adım’ romanının ardından bu konuyu tamamen farklı bir üslupla yeniden ele almış ve Sinan’ın doğumunu, devşirilmesini, yeniçeri ocağına katılmasını, içindeki yaratıcılığı Bektaşi dergahında geliştirmesini, Mevlana’ya olan hayranlığını, yarattığı şaheserlerde bilimden ve ilimden nasıl yararlandığını, bilinmeyen yönlerini teknik dilden tamamen uzak roman. Bir mimarın hayatına her yönüyle dokunma şansını yakalıyorsunuz. Burnunda Gesi Bağları’nın kokusu, gözlerine hapsettiği Erciyes’le memleketinden ayrılıp neredeyse bir aya yakın bir süre yürüyerek vardığı payitahtta onu nelerin beklediğinden tamamen habersiz yirmi üç yaşında bir gencin heyecanına ortak oluyorsunuz.İstanbul’a geldikten birkaç gün sonra kelime-i şahadet getirerek Müslüman olan Josef’in, ömür boyu taşıyacağı yeni ismini alırken hissettiklerini anlamaya çalışıyorsunuz. Bir hayatın tamamen bitip diğerinin başlayacağı, artık o değil, başkası olarak yürünecek, bilinmezliklerle dolu o yepyeni yolda bu genci nelerin beklediğini bildiğiniz halde tedirgin olmaktan geri duramıyorsunuz.Hristodolus oğlu Josef’in adı, bir ağanın takdiriyle Sinan Abd-ül Mennan oluyor. Sinan “dinin mızrağı” demekti. Mennan ise Allah’ın güzel adlarından olup “dilediği kuluna nimetini lütfeden” anlamını taşıyordu. Mimar Sinan’ın da adıyla müsemma bir insan olarak gençliğinde ocakta aldığı eğitimle imparatorluğun bekası için çalışacak; hayatının ilerleyen yıllarında ise nice paşalara, sultanlara ve padişahlara sahip olduğu dehanın nimetlerini bağışlayacaktı.Kitabı okurken sizi bildiğiniz bir hikayenin bilmediğiniz yönlerini biriktirerek bilinen bir sona hiç bilmiyormuş gibi ulaşıyorsunuz.Tarih, tasavvuf, mimari, gelenek görenek, coğrafya, din, sosyoloji gibi pek çok alanda dolaylı yoldan yol gösteren bu kitabı sosyal alanda araştırma yapanlarında muhakkak okuması gerekiyor. Kitabı okurken; adını dünyaya duyurmuş, yaşadığı çağda Osmanlının ayak bastığı her yerde şaheserler inşa etmiş bu eşsiz mimarın kendini tasavvufi anlamda “fakir ve hakir (değersiz)” görmesi tezatı üzerinde düşüneceksiniz.
İlkokul, ortaokul ve liseler tatile girdi. Kaç yaşında olursak olalım, tatil hepimizi sevindirir. Geç uyanılan sabahlar; uzun, koşturmacasız kahvaltılar, kahve keyifleri...Öğrenciler içinse erkenden başlayan günler, Bağdat Caddesi, Nişantaşı programları, sinema randevuları, arkadaş partileri demektir ara tatilller, hele de kar yağar bir de tatil uzarsa değmeyin keyiflerine!Yine de zamanı ağırdan almak gerekiyor bazen. İnsanın başını dinlemeye, kendi kendine kalmaya da ihtiyacı vardır bazen farkında olmasa bile. Bu zamanların en iyi dostu kitaptır. Ama öyle bunu okumalısın diye dayatılan kitaplar değil, çocukların büyük bir kitapçıda çok satanların ya da yeni çıkanların raflarının önünde kendileri için seçeceği kitaplardan olmalı tatil kitapları. Ya da bu zaman kadar ertelenmiş, daha önceden yazılmış, edebiyat raflarında değerini yıllarca koruyan kitaplardan da olabilir bunlar.Şu sıralarda raflardaki kitaplar farklı zevklere hitap ediyor olmasıyla güzel bir yelpaze oluşturuyor.Başta, Prof.Dr. İskender Pala’nın “Efsane”si tüm okuyucuları “Bir Barbaros Romanı” olarak bizi yine tarihin bilinmedik yönlerine onun yorumu ve hayal gücüyle farklı bir şekilde taşıyor...Amin Maalouf’un “Doğu’dan Uzakta” isimli kitabı da egzotizmden hoşlananlara ondan uzak kalanların özlemini kimseye benzemeyen üslubuyla anlatıyor.İlber Ortaylı 1923-2023 yılları arasını incelediği “Cumhuriyetin İlk Yüzyılı” adlı kitabında Cumhuriyet’in yaşadığı ilk asrın iniş ve çıkışlarını sade bir üslupla kaleme alıyor.Son Seferad, macera romanlarından hoşlanan gençler için bire bir. Beyazıt Akman’ın bu kitabı son derece sürükleyici üslubuyla okuru içine alırken diğer yandan tarihin gerçek karakterlerinin ve olaylarının insanlara yaşattığı sevinçleri ve çektirdikleri acıları gözler önüne sermesinden dolayı son derece öğretici bir kitap.Eğer biraz daha kişisel konulara, biraz daha hayallere aşka dair satırlara meraklı bir okursanız, kitapçıların arka raflarına ilerlemeniz gerekiyor.Türk ve Dünya Edebiyatı klasiklerinde, her akımda bu konu üzerine yazılmış yüzlerce roman bulabilirsiniz. Kimileri için romantik aşktır asıl aşk olan, kimileri için de realist aşk... Hayatın realitelerine gönül verenler, öğrenciliklerine de yatırım olması açısından Gustave Flaubert’in Madame Bovary’sini okuyabilirler. Kitabı ilk okuyacaklar, yaşam hırslarına yeni düşen Emma’yla tanışacaklar; onu daha önceden tanıyanlarsa keyifli bir romanı ikinci kere okurken kaçırdıklarını satır aralarını yakalayacaklar.Kitaplar asla ölmez.Ve biz onlara ihtiyaç duyarız.Yaşadığımız iniş çıkışlar, bizi onlarla yeniden buluşturabilir.Hatta bazen çok sevdiğimiz bir kitabı tekrar tekrar okumak isteriz.Tatilin en büyük özgürlüğü budur.İstediğini okuyacak zaman bulmak...
İshak Alaton’un ilk kitabını okur okumaz düşüncelerimi sizinle paylaşmış, bir kişinin yaşamını yönlendiren olaylar içinde bize yavaş, hızlı, inişli çıkışlı ve zaman zaman serüven tadında bir süreç yaşattığını paylaşmıştım.Okuduysanız, görmüşsünüzdür bu ayrıntıları. ‘Lüzumlu Adam’, bir şeyler üreten ve bunları hayata geçirendi İshak Alaton’un anlattıklarına göre.İkinci kitap da çıktı: Lüzumsuz Adam...İshak Bey’i, bu satırlar yazılırken hayal edebiliyorum. Maviye bakan bir odada; derin, zeki, mavi gözleriyle Mehmet Gündem’in gözlerinin içine bakarak olanca sakinliği ve heyecanıyla, cümleleri hiç ama hiç düşürmeden, kendinden tamamen emin bir tavırla bütün bunları nasıl anlattığı gözümde canlanabiliyor.Kitap yazmak, cesaret işidir.Öyle aklınıza ne gelirse ardı ardına sıralayamazsınız.Anlattıklarınız, yalnızca sizin kıyılarınızın suyu değildir, gider başka kıyıları da döver.Dürüst olmak, gerçekçi olmak ve net olmak gerekir kitap yazarken...Birazını anlatayımla doğruya gidemezsiniz.Ya hep ya hiçtir, yani.Bu iki kitabın ortak paydası hep’te birleşmesi.İshak Alaton, önce “lüzumsuz”olmayı başamış, bu yaşadığına kendince bu adı verdikten sonra da bize nasıl lüzumsuz olunur’un yollarını anlatmış.Bunun yolu kişiden kişiye değişir elbette ama önemli olan herkesin kendi için bu tanımı yapabileceği olgunluğa, yetkinliğe, doyuma ve güvene ulaşabilmiş olmasıdır. Yaşanmışlıklardan ve birikmiş dünya görüşlerinden ortaya çıkan 491 sayfalık ikinci kitap, ilk kitapta olduğu gibi metin ara başlıklarla okuyucuya ipucu veriyor.İshak Bey, kitapta yine birinci tekil kişi olarak konuşuyor. Mehmet Gündem, usta kalemiyle onu yüzlerce sayfa boyunca bizden hiç koparmıyor. O zaman kitabı okur gibi değil, İshak Bey’le konuşuyor gibi oluyorsunuz.Kitaplarda değişik teknikler kullanılmasını seviyorum.Yaratıcılık, edebiyatın vazgeçilmezi... Bir eserde bu özellik varsa o eser, kendini muhakkak okutuyor. Bunun için de kitabı yazan ya da anlatan kişinin yukarıda saydığım özelliklere sahip olması gerekiyor, gerekiyor ki yazar özgür olabilsin. Kitabın en başında Mehmet Gündem’in İshak Alaton’a koştuğu şartların listesi var. Bu saydıklarımı teyid eder bir tavır, netlik ve kesinlik var taleplerinde.Bunların ne olduğunu özellikle yazmıyorum, çünkü bence kitabın en önemli bölümlerinden biri de bu... Yazarın konuştuğu, yazdıranın her şeye net biçimde cevap verdiği yer...Orada anlıyorsunuz, lüzumsuz olmayı seçen kişinin tavrını.İlerleyen bir bölümde İshak Alaton, gençlere on dört tavsiye sıralamış. Bunları da örneklerle ispatlamış. On dördü, bir duvara nasihat diye asılır ve ara ara okunur. Bugün bile...Yaş almak, çok önemli deneyim.Tartışır durururuz, ‘akıl yaşta mı, başta mı’ diye.Elbette baştadır, ama yaşın, tecrübe, hazmetmişlik ve olgunluktur o aklı değerli kılan.Bu kitapta, yaş almış bir insanın hayatın içinde kendi için biriktirdiklerinin aslında başkalarına da ait yaşanmışlıklar olabileceğini fark edişini okuyorsunuz.O zaman da tecrübe denen ve vakti gelmeden edinilemen,ancak nasihatlere kulak verilirse yerini bulan erdemin değerini alnıyorsunuz.İshak Alaton gençlere nasihatlerini şöyle bitiyor:“Genç Dostum,Sen,Güven veren, saygı uyandıran iyi insan olma yolunda geliş... Geliş ki insan sende huzur bulsun, seni tanıyan umutla yolculuğuna devam etsin.Varlığın ve var oluş tarzın, yapıp ettiklerin senin için ‘iyi ki dünyada böyle insanlar var’ dedirtesin.Kitap hakkında bu sözlerin üstüne ne yazılabilir ki...
Edebiyat güzeldir. Seviyorsanız... Sevmiyorsanız ne kaybettiğinizi, nasıl bir zenginliğin, keyfin ve hazzın dışında kaldığınızı da anlatmak boş işle iştigalidir.Bu, bir yemeği yerken lezzettinin tadına doyamamak, bir şarkı dinlerken anıların derinliklerine dalıp yaşamak, bir enstrüman çalarken, bir tuvale fırçayla yeni boya darbeleri vururken, olmayanı var etmenin zevkini yaşamak gibidir.‘Niye edebiyatı seviyorsun ya da sevmiyorsun?’ diye bir soru da yoktur tabii...Zülfü Livaneli, bir sohbetimizde bana, ‘Ben edebiyatı seviyorum, yazı yazmayı seviyorum,’ demişti.Teveccüh olarak dinledim elbette bunca yıllık gazeteciliğini, ama aslında demek istediği doğruydu. Gazeteciliğinin içinde yaptığı, tadına doyulmayan denemeler yazmaktı.Deneme, sonucu da olmadığı için yazarın herhangi bir konuda yazdığı, yazarken de önce kendi kendiyle söyleştiği yazılar... Bu sebeple hangi konuda, ne şekilde kalem oynatmak isterse insan öyle yazabiliyor yazısını. Deneme, bir yazarın en çok kendi olduğu yazı... Buna izin veren de edebiyatın kendisi...Her yazı edebiyat değil, edebi olarak anılan her eser bize göre değil belki.Ama Zülfü Livaneli’nin Doğan Kitap’tan çıkan ‘Edebiyat Mutluluktur’ başlıklı denemeleri, bu gazetede yazdığı edebiyat ağırlıklı köşe yazılarının toplamı... Bir yazarı her gün ya da her hafta bir gazetede okurken o yazıda ele aldığı konulara dikkat ediyoruz. Belli konu başlıklarıyla bu yazılar karşımıza bir kitap olarak geldiğinde o zaman aynı yazıları daha büyük bir farkındalık ve keyifle okuyoruz. Edebiyatı seven, denemeyi seven ve Zülfü Livaneli’nin kalemini seven biri olarak ben bu kitap için kendime özel bir zaman ayırdım.Kitap çıkalı bir ayı buluyor , haberi çoktan geldi, kitap raflarında yerini çoktan aldı.Çok satanlar ve yeni çıkanlarla sınırlı kalmayacak, edebiyat köşesinin deneme raflarında yıllar boyu ulaşılacak bir kitap olacak. En güzel tarafı da bu.Kaba tabirle her zaman okunan ve okutan kitap, aslında edebiyat...Edebiyat zevki dediğimiz o zevke bizi ancak böyle usta kalemlerin özenli ama bir o kadar da doğal yazıları ulaştırabiliyor. Hem kendimizden bir şeyler buluyoruz, hem bilmediğimiz ayrıntıları öğreniyoruz hem de canımız ne zaman kitabın içinde bir denemeyi okumak istese onu elimizin altında buluyoruz. Bu alışkanlık; tanıdık bir ses duymak, komşuda bir beş çayı içmek, gitmekten çok zevk aldığınız bir yerde yemek yemek, yakın bir dostu özlemek gibi sıcak ve sizin olna bir duygudur.İhtiyaçtır edebiyatı seven için.Haber yazısı, inceleme yazısı ya da makale okumak ona bir süre sonra yetmeyecektir.O, edebiyat denen sınırsız sudan bir bardak alabilemenin tadına varmayı isteyecektir.Edebiyat güzeldir.Zülfü Livaneli’yle farklı bir güzel olmuş.