İçinde edebiyat, tasavvuf, mükemmel bir dil, akıcı bir üslup ve en önemlisi birinci tekil kişi ağzının hakim olduğu müthiş bir yaşam öyküsü var.
Mimar Sinan’ın yüzyıllara damgasını vuran dehasının ayrıntılarını; bu hayat bakarken neler gördüğünün, neler işittiğini, neler düşlediğinin gizini bulacağınız bir kitap... Ben böyle kitaplara lezzetli kitap diyorum. Çok kitap okuyorum ama bazı kitapları elimden bırakamadığım için o gün bütün günümü o kitabı okuyup bitirmeye ayırıyorum. Değerli bir hocadan ders dinler gibi, çok güzel bir manzaraya bakar gibi, gözlerimi kapayıp düş kurar gibi keyifli, yeniden bir kitap yazacak adar da güçlü hissediyorum kendimi.
Mehmet Coral, ‘Ben El Fakir-ül Hakir- Sinan’ adını verdiği kitabında, mimarın hayatını Koca Sinan’ı en yakın dostuyla tatlı tatlı sohbet ettirerek okurlara sunmayı tercih etmiş. Kitap otobiyografi ve biyografinin birleştiği bir roman... Roman, söyleşinin dinamikliğiyle devam ettiği için okurken her daim merakta oluyorsunuz.
Mehmet Coral, 2002 yılında yayımladığı ‘Işıkla Yazılsın Sonsuza Adım’ romanının ardından bu konuyu tamamen farklı bir üslupla yeniden ele almış ve Sinan’ın doğumunu, devşirilmesini, yeniçeri ocağına katılmasını, içindeki yaratıcılığı Bektaşi dergahında geliştirmesini, Mevlana’ya olan hayranlığını, yarattığı şaheserlerde bilimden ve ilimden nasıl yararlandığını, bilinmeyen yönlerini teknik dilden tamamen uzak roman. Bir mimarın hayatına her yönüyle dokunma şansını yakalıyorsunuz. Burnunda Gesi Bağları’nın kokusu, gözlerine hapsettiği Erciyes’le memleketinden ayrılıp neredeyse bir aya yakın bir süre yürüyerek vardığı payitahtta onu nelerin beklediğinden tamamen habersiz yirmi üç yaşında bir gencin heyecanına ortak oluyorsunuz.
İstanbul’a geldikten birkaç gün sonra kelime-i şahadet getirerek Müslüman olan Josef’in, ömür boyu taşıyacağı yeni ismini alırken hissettiklerini anlamaya çalışıyorsunuz. Bir hayatın tamamen bitip diğerinin başlayacağı, artık o değil, başkası olarak yürünecek, bilinmezliklerle dolu o yepyeni yolda bu genci nelerin beklediğini bildiğiniz halde tedirgin olmaktan geri duramıyorsunuz.
Hristodolus oğlu Josef’in adı, bir ağanın takdiriyle Sinan Abd-ül Mennan oluyor. Sinan “dinin mızrağı” demekti. Mennan ise Allah’ın güzel adlarından olup “dilediği kuluna nimetini lütfeden” anlamını taşıyordu. Mimar Sinan’ın da adıyla müsemma bir insan olarak gençliğinde ocakta aldığı eğitimle imparatorluğun bekası için çalışacak; hayatının ilerleyen yıllarında ise nice paşalara, sultanlara ve padişahlara sahip olduğu dehanın nimetlerini bağışlayacaktı.
Kitabı okurken sizi bildiğiniz bir hikayenin bilmediğiniz yönlerini biriktirerek bilinen bir sona hiç bilmiyormuş gibi ulaşıyorsunuz.
Tarih, tasavvuf, mimari, gelenek görenek, coğrafya, din, sosyoloji gibi pek çok alanda dolaylı yoldan yol gösteren bu kitabı sosyal alanda araştırma yapanlarında muhakkak okuması gerekiyor. Kitabı okurken; adını dünyaya duyurmuş, yaşadığı çağda Osmanlının ayak bastığı her yerde şaheserler inşa etmiş bu eşsiz mimarın kendini tasavvufi anlamda “fakir ve hakir (değersiz)” görmesi tezatı üzerinde düşüneceksiniz.
Hristodolus oğlu Josef ‘Sinan’
Haberin Devamı

