Garip Akımı, ‘Garip’ adlı şiir kitabının ön sözünde Orhan Veli’nin kaleminden çok güzel anlatılır. Garip Akımı’nın üç önemli isminden biri olan Orhan Veli, Türk şiirinde serbest nazmın babasıdır bir bakıma. Şiirden ölçüyü ve uyağı kaldırarak her şeyi şiire konu eden bir şair olarak geçmiştir edebiyat tarihimize.Şairdir.Kendini de öyle tanıtır okurlarına.Ama aynı zamanda başarılı bir öykücüdür de... Bizim edebiyatçılarımızın neredeyse hiçbiri tek bir edebi türün sanatçısı değildir. Bu, Divan Edebiyatı’nda da böyledir. Yalnız gazel, yalnız kaside yazan bir divan şairi neredeyse yoktur. Belli bir türde yazmış olsalar da dönem gereği muhakkak farklı türde erlerde kaleme almışlardır.Bir edebiyatçının eli kaleme değdikten sonra hemen her türe bulaşır istese de istemese de... Çünkü yazar ve şairler duygu ve düşünce adamlarıdır. Onların hissettiklerini ya da düşündüklerini bir tek tür içinde anlatmaları işin doğasına uymaz. Bazen dizelerle bazen de cümlelerle kendilerini ifade etme isteği duyarlar.Bu hafta incecik ama içi çok derin bir kitap okudum. Bir öykü kitabıydı ve Orhan Veli’nindi. Neredeyse bütün şiirlerini ezbere bildiğim ve sanat yönünü kendime her zaman yakın bulduğum bu şairin öykücülüğü üzerinde hemen hemen hiç düşünmediğimi, hiçbir öyküsünü okumadığımı fark ederek şaşırdım.‘Hoşgör Köftecisi’ adlı, Tanin Gazetesi’nde 2 Nisan 1947’de yayınlanmış ve kitaba da ismini veren bir öyküyle başlıyor kitap... Yedisi telif, biri çeviri; sekiz öykü var içinde.Kitabı okuduğumda, Orhan Veli’nin şairliğinde ne bulduysam öykücülüğünde de onu bulduğumu fark ettim. İşsizlikten, aşktan, sevdadan, parasızlıktan, bahardan, denizden, insandan yani her zamanki teması olan hayattan konular da bulmuştu kendine.Rakı şişesinde balık olsam, dediği şiirine uygun bir yer tavsiyesine, ‘Güzel Havalar’ başlıklı şiirine uygun bir bahar gününe, “Cep delik, cepken delik” söylemine uygun ‘İşsizlik’ başlıklı cümlelerine bakarsanız bunu kolayca görebilirsinizDervişin fikri neyse zikri oldur misali, hangi kap olursa olsun elinde içini istediği çeşmeden dolduran bir başa buyrukluk ve aynı zamanda da tanıdık bir üslup vardı satırlarında.Edebiyatçılar, eski dostlardır, eğer edebiyat seviyorsanız.Hiç yaşlanmayan, hiç gençleşmeyen; kaç yaşında tanımışsanız hep o yaşta kalan ve en önemlisi hiç ölmeyen dostlarınız olurlar. Orhan Veli de böyledir.Onu yazmaktan, onu okumaktan, onu keşfetmekten hiç bıkmıyorum.Gençlerin okumaktan bu kadar uzaklaştığı ve kitaplara çok kalın oldukları gibi safça bir düşünceyle uzak durdukları bu zamanda, incecik ama içinde çok keyifli öykülerin bulunduğu bu öykü kitabı, onları okumaya teşvik etmek için iyi bir başlangıç olabilir diye düşünüyorum.
ızır ve İlyas Peygamberlerin hikayesi bizi bin yıllar evveline taşıyan en güzel hikayelerden biridir.Kuran-ı Kerim’in Kehf Suresi’nde anlatılanlar, Gılgamış Destanı’ndan veya Hz Musa’nın menkıberinden bildiğimiz, bir Süryani destanında da adı geçen bu ikilinin adlarının diğer isimler halklar arasında çoktan unutulmuşken bin yıllar sonrasında da capcanlı yaşamasının temelinde çok önemli bir sözcük yatmaktadır:Ümit.Süryani edebiyatındaki manzum hikayede İskender’in adı geçer. Ölümsüzlük suyu anlamına gelen ab-ı hayatı bulmak amacıyla yollara düşmüştür, insanların en büyük hayali sonsuza kadar yaşamaktır çünkü. Bir seyahati sırasında bir olaya şahit olur ve o anda her şey değişir. Bir aşçı tuzlu bir balığı yıkarken balık aniden canlanır ve aşçının elinden kaçıp gider. Peşinden giden biri, balığı yakalayamasa da ölümsüzlük suyuna ulaşır ve ölümsüzlüğe kavuşur. İskender bu sebeple yollara düşer, kaynağı yıllarca arar, ama asla bulamaz. Hızır ve İlyas Peygamberler de tıpkı İskender gibi bu suyun peşine düşerler ve rivayete göre ab-ı hayatı bulur, ondan kana kana içerler ve ölümsüzlüğe kavuşurlar. Bu üç adamın masalsı hikayesinin ümitle ne ilgisi var, demeyin. O günden beri, Hızır karada, İlyas da denizde başı dara düşenlerin yarımına koşarlar ve senede yalnızca bir tek gün bir araya gelerek insanların dileklerini gerçekleştirmek için beraber çalışırlar.5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan gece, biz uyurken onlar evlerimizin kapısında, penceresinde dolanırlar , gül dalına astığımız dileklerin gerçek olması için sabaha kadar dilekleri toplarlar...Hızır ve İlyas yani Hıdrellez...Bu hikayeleri ilk defa üniversitedeyken Halk Edebiyatı hocamız Aydın Oy’dan dinlemiştim. O zaman kulağımda yalnızca okul bilgisi olarak kalan bu hikaye, yaşım ilerledikçe bilinmeyenin büyüsünde daha anlamlı bir hal aldı. Dilekte bulunmanın, bilinmeyeni bilmek için uğraşmanın, yarınların ne sakladığından habersiz olan zihnimizin kapılarını çocukça bir heyecanla açmanın ve ümit etmenin güzelliği tartışılmaz.Baharın kendini tam olarak gösterdiği, ayların en güzeli mayısın gelip baş köşeye kurulduğu, etrafı mis gibi gül kokularının sardığı, tabiatın yeşerdiği şu günlerin asıl hikayesini, karada ve denizde var olan bu peygamberlerin bereketine bağlasak, dilek dilesek, ümit etsek ne olur ki?..Hızır ve İlyas’ın buluştukları 5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan gece, tabiatın yeniden hayat bulduğu, canlandığı gecedir. Bu gece, için köylü kentli hemen herkes dileğini bir kağıda yazar, kağıdı katlar, küçük bir kesenin içine koyar ve gül dalına bağlar. Sabah da ezan saatinden sonra dileğini astığı yerden alır bir dahaki yıla kadar saklar, dilek gerçekleşmişse kağıdı suya atar, gerçekleşmemişse aynı dilekleri bir daha başka kağıtlara yazar, ta ki o dilekler gerçekleşinceye kadar...Şehir insanları dileklerini asacak gül dalını nerede bulacaklar demeyin, dileklerinizi balkonunuzdaki saksılarda açan çiçeklerin dallarına bağlayın.Efsane gerçek oluyorsa dileklerin nereye asıldığının bir önemi var mıdır ki? Önemli olan niyettir.Bugün 5 Mayıs, unutmayın...
Diana Ducret’in kitabı Diktatörlerin Kadınları, adıyla anında dikkatimi çekti. Lenin, Mussolini, Stalin, Hitler,Slazar, Mao, Çavuşevsku, Bokassa... Bu isimler; savaş, barut, kan, ısrar ve ölümüne ideal demekti... Bazıları,bazıları tarafından sevilmiş, bazılarıysa kendilerinden sonsuza kadar nefret edilecek isimlerdi. Bu adımların kadını olmak, bir insanı başka kadınlardan ayırır mıydı ?O ölümüne hırsa, sonsuz inada ve insanlığa baş kaldırma cesaretine; bu kadar yakın olmanın yakıcı, alçaltıcı, yüceltici ya da acı verici ne tarafları neler olabilirdi? Dünyaya hükmedecek güce sahip, milyonları bir iyi ya da kötü ideal uğruna peşinden sürüklemeyi başarmış bir erkeğin önünde belki de diz çöktüğü bir kadın olmak insanın gururunu okşar mıydı?Dünyayı yönetme gücüne sahip olduğuna inanan bir erkek nasıl olurdu da bir kadının hükmü altına girebilir ve bundan keyif alabilirdi? Kitabın yazarı Ducret de güçlü bir kadın... Roma Üniversitesinde tarih eğitimi gördükten sonra Sorbonne’da, Çağdaş Felsefe üzerine master yapmış bir kadın... Güçlü, akıllı ve sabırlı olduğu belli. Çünkü sosyal bilimlerin içinde olmak, insanı anlamak ve anlatmaktan geçtiği için, bütün bu özelliklere sahip olmayı da şart koşar. Yine de onun bu önemli kadınların hayatlarını araştırma merakının altında ne olduğunu düşündüm, kitabı bitirdiğimde. KADINLARIN KISKANÇLIĞIDiana Ducret, hemen hiç kimsenin bu kitap yazılıncaya kadar düşünmediği, düşünmüş olsa da cesaret edemediği bir konuyu araştırmaktan çekinmemiş. Bu denize atlayıp dünyaya iyi ya da kötü amaçlarla hükmetmiş bu adamlarla aynı yatağı, hayatı hatta ölümü paylaşmış bu kadınların hikayelerine yakınlaşmaktan, onlar araştırmaktan tam tersine keyif almış belli ki. Bu sık rastlanır bir durum değildir çünkü güçlü kadınlar güçlü kadınlara hem gıpta ve kıskançlıkla hem de nefretle yaklaşır.Kadınlar birbirlerini gerçekten, tüm kalpleriyle sevebilirler mi, diye düşündüm. Onların hayatlarına yalnızca masum bir sevecenlik ve sonsuz bir imrenmeyle yaklaşıp bu hayatları araştırmayı bu sebeple mi seçerler yoksa bir tahammülsüzlük ve aşırı kıskançlık mıdır onları bu işe sürükleyen?Bu kadınların aşık olduğu adamların hazin sonları mıdır, kadın yazarı az da olsa rahatlatan?Kadınca bir tutku, kararlılık ve tatmin midir onları bu kitabın sonuna taşıyan? Ölümüne bir gıpta mıdır yoksa uzak bir hayranlık mıdır bu kitabı yazmanın nedeni?Kitapta, tarihin farklı dönemlerine iyi ya da kötü sebeplerle damgasını vurmuş, insanlı tarafından göklere çıkarılmış ya da yerin dibine sokulmuş bu adamların aşırı hırslarının ve çılgın fikirlerinin ilk şahitleri olmuş kadınların aşk mektuplarını, gözyaşlarını, ihtiraslarını ve sonlarını okuyacaksınız.Lenin, Mussolini, Stalin, Hitler,Slazar, Mao, Çavuşevsku, Bokassa gibi dünyanın düzenini alt üst eden, insanlara insan olmanın ne demek olduğunu farklı şekillerde tekrar tekrar düşündüren bu erkeklerin, bir kadını sevebilme konusunda nasıl farklı, çocuk,zaman zaman aciz bazen de gerçek bir aşık olabildiklerini göreceksiniz.İnsanları iyiliklere ya da felaketlere sürüklemeyi başarmış bu diktatörlerin arkasındaki kadın olmanın zaman zaman tehlike, zaman zaman da heyecan dolu serüvenini yaşayacaksınız.
Dünya var olduktan beri, hele ki iki insan yan yana geldikten sonra aşk geldi cihana. Bütün edebiyatların ana teması oldu, geldi baş köşeye kuruldu. Bugün bir edebiyat tarihçisi hangi milletin edebiyatına bakarsa baksın, aşkı bulur söylenmiş sözlerin yazılmış satır ve dizelerin arasında. Hangi şair olursa olsun, ilk şiirleri hep aşk üzerinedir.Aşkı yazmak, aşka bakmak, aşkı anlamak, aşkın sınırlarını zorlamak...Şairlerin acısıyla, tutkusuyla, zorluğu ve cazibesiyle aşka böylesine tutunmalarının temelinde bu cefayı çekmenin zevkini yaşamak vardır.Peki ya aşkın sınırını aşmak, aşktan ötelere geçmek?Aşkı insanın yanında değil Tanrı’nın katında aramayı seçmek?Mevlana gibi, Yunus gibi, hatta sevda yüzünden çöllere düşerek Leyla’dan geçip Mevla’ya varan Mecnun gibi...İnsan, insan olmanın sırrına erdiği andan itibaren Allah’la arasındaki mesafeyi azaltmaya başlar. Yaşı ilerlemiş insanların ibadete düşkünlükleri, yaşamlarının sonuna yaklaşmalarına bağlanır. Oysa ki bu tamamen insanın aklına, duygularına, hayatına daha sağlam bir biçimde hükmetmesine başlamasıyla ilgilidir. Hayatın kendince sırrına varmış, hayatla her anlamda barışmış, Allah’a bir adım daha yaklaşmış, onu belki de daha çok sevmiş olmasıyla ilgilidir.Bu sevgiyi şiir dilinde ifade etmeye çalışanların, şiirle haşır neşir olanların, söz söyleme sanatına vakıf olanların seçtikleri üslup zaman zaman yanlış anlaşılmalarına hatta hayatlarının sona ermesine sebep olmuştur.10’uncu yüzyılın önde gelen mistik şairi ve düşünürü Hallac-ı Mansur, bunlardan biridir. Allah aşkıyla kendinden geçtiği bir anda “Enel-Hak demiştir. Bu söz: “Ben Hakk’ım” demektir. Sözün vermek istediği mesaj ise, ‘Allah tektir ve her yerdedir, hepimizdedir, biz Allah’ın birer parçasıyız’ ifadesidir. Tasavvufun bu hemen herkes tarafından bilinen düsturu o gün için bir şirk, Tanrı’ya kendini eş koşma olarak algılanır. Oysa ki bu duyuş ve yükseliş, ‘ben Tanrı’yım’ demenin çok daha derininde ve ilerisinde bir mertebedir. Hallac-ı Mansur, Abbasi sultanının emriyle şehrin kapısında derisi yüzülerek ve asılarak infaz edilmiştir. Rivayetlerde, şehrin bütün kapılarından aynı anda çıkıp gittiği söylenir. O, bir ermiştir artık.Aradan üç yüz yıl geçer. Adı Yunus’un dizelerinde yeniden can bulur. Tasavvufun ne demek istediğine artık vakıf olmuştur düşünürler. Bu felsefenin içindeki sembol niteliğinde terimlerin ardındaki anlamlar, artık tasavvufla ilgililenenlerce bilinmektedir. Tasavvufta meyhane; tekkeyi, şarap da âşkı ifade eder. Bunun bilinciyle Yunus:“Vahdetin şarabındanBir cur’a nuş eyleyinEnel Hâk çağrubanDara gireyim Mevlâ”diyerek kendisinin de Allah sevgisiyle dolup taştığını, gerekirse Hallac-ı Mnasur gibi bir sonla ona kavuşmaktan mutlu olacağını söylemiştir.Dünya edebiyatında kimileri bir yandan ellerin tersiyle itilirken öte yandan yazdığı rubailerle adından çok söz ettirmiş 11’inci yüzyılın rubai şairi Ömer Hayyam’daki tasavvuf etkilerinde daha yalın bir dil görmek mümkündür:“Rahmetin var, günah işlemekten korkmam;Azığım senden, yolda çaresiz kalmam;Mahşerde lutfunla ak pak olursa yüzümDefterim kara yazılmış olsun, aldırmam.”Biri ona seslenir, diğeri konuşur onunla. Bilirler ki ne varsa, O’ndan. O’ndan gelen düğün, bayram... O’nunla senli benli olmakta bir mesele yoktur, tasavvufa değene göre.O, bir diğeridir çünkü.
Edebiyat ne güzel bir sanat... İstediğiniz tema ve konu içinde... İnsanı insan yapan ne varsa içinde. Söylediklerimiz, söylemediklerimiz, söylemek istediklerimiz ve söyleyemediklerimiz...Söz, insanın en büyük hazinesidir. Herkes bir şeyler söyle elbette ama söze kendini katana sanatçı denir. Bir şairi ya da yazarı diğerinden farklı kılan en önemli özelliği üslubudur. Yoksa aşkı, hayatı, dostluğu; tokluğu, açlığı; sevgiyi, saygıyı; yokluğu, varlığı hemen her insan anlatabilir. Okuyucu için önemli olan, bu bilindik konuların içindeki bilinmeyen tarzı keşfetmektir. İlkbahar da böyle bir tema işte... Hemen hepimiz özellikle bugünlerde içimize dolan yaşama sevincini anlatabiliriz birbirimize. İçim içime sığmıyor, deriz; aşk mevsimi geldi, deriz hatta alıntı yapar bahar düştü başıma, ben her bahar aşık olurum da deriz.Ama şairler başka türlü demişler. Bu sebeple de onlara şair demişler, ozan demişler. Karacaoğlan’ın dizelerindeki tazelik bugün kimin kaleminden aynı ustalıkla dökülebilir ki... Bülbül ne yatarsın bahar eriştiUlu sular göl olduğu zamandırKat kat oldu gül yaprağa karıştıGene bülbül kul olduğu zamandırCahit Sıtkı’ının baharın ayak seslerini duyduğu ve duyurduğu bu şiirin ilk dörtlüğü bile yeterli baharın yaklaşan coşkusunu hissetmek için: Damlardaki kar, saçaklardaki buz,Kanı kaynayan suya dar geliyor.Haberin var mı? OluklardanAkan su sesinde bahar geliyor.Bir Bahar Şiirine Başlangıç başlıklı şiirinde Melih Cevdet Anday, içindeki çocuğu konuşturup dileklerini sıralamış:Hava ne kadar güzel öğretmenimYollar, ağaçlar, kuşlar ne kadar güzelYeryüzü pırıl pırıl öğretmenim.Gizlisi saklısı kalmamış dünyanınNesi var nesi yoksa dökmüş ortayaBütün bitkiler, bütün hayvanlar, bütün taşlar...divan edebiyatı ve baharİyice eskilere gidersek, ilkbahar mevsimi için yazılmış bahariyelere rastlarız Divan Edebiyatında. Bunların en güzellerinden biri hiç şüphesiz Nef’i’nin kasidesinin unutulmaz ilk beytidir:Esdi nesîm-i nev bahâr açıldı güller subh-demAçsın bizim de gönlümüz sâkî meded sun câm-ı CemBahar geldiğine ve güller açtığına göre ey sâkî (İçki sunan güzel) bizim gönlümüzün açılmasının da vakti gelmiştir, diyerek ondan içki ikram etmesini beklemektedir. Ve tabii baharı ancak parmaklıklar ardından görenlerin de söyledikleri birkaç kelam vardır bahar için, Ahmet Arif gibi:Haberin var mı taş duvar?Demir kapı, kör pencere,Yastığım, ranzam, zincirim,Uğrunda ölümlere gidip geldiğimZulamdaki mahzun resim.Görüşmecim yeşil soğan göndermişKaranfil kokuyor cigaramDağlarına bahar gelmiş memleketimin.Baharı yaşamak için bir şiir kitabı alıp Boğaz’a inin. Sizin de şair olasınız gelir.Ya da içinizdeki şair ortaya çıkar.Kim bilir?
Bahar geliyor.Baharın gelmesi demek, aşka düşmek demek...Aşıksak aşkımıza daha çok sarılma, değilsek aşık olma mevsimi bahar...Aşk her daim aşk ama baharda daha bir başka, daha bir deli dolu sanki...Eski kültürün etkisiyle de böyle düşünüyor ve hissediyor olabiliriz.Divan edebiyatı bilenler ve sevenler, bana hak vereceklerdir. Edebiyat Fakültesi çıkışlı olanlar ya da edebiyatın kenarına köşesine şöyle bir dokunmuş olanlar da öyle... Bahar demek, sevgililerin birbirini daha çok görebildiği, birbirleriyle daha çok vakit geçirebildiği, hasretlerin sona erdiği, gecelerin kısaldığı gün ışığının kreyfine varıldığı, gülllerin açtığı ve hayatın güzelleştiği mevsim demek...Bahar demek, aşkın tadına varmak demek...Aşkın kitabı yazılsa yazılsa baharda yazılırdı herhalde.Prof. Dr. İskender Pala imzalı Kitab-ı Aşk, baharda mı yazıldı bilmiyorum ama kitaptaki aşkla ilgili deneme ve öyküleri okurken hem eski edebiyata hem de bu edebiyatı bizim için adeta keyif haline getiren İskender Pala’ya bir kere daha hayran oluyorsunuz. Kitab-ı Aşk’ın ilk basımının üstünden tam sekiz yıl geçmiş. Yirminci baskısı baharı karşıladığımız şu günlerde kitap raflarında...Mevsim baharken, aşkın tadına daha çok varılıyorken en doğru kitap aşkla ilgili kitaptır, diye düşünerek sevgili hocamız İskender Pala’nın sayısız seminerini dinlemiş, farklı ortamlardaki sohbetlerine katılmış bir edebiyat tutkunu olarak kitabı tekrar okudum.Aşkın tarifi bir edebiyatçının kaleminde nasıl her seferinde yeniden tanımlanır, yeniden ayrıntılanır, hem herkesin bildiği hem hiç kimsenin bilmediği bu konunun gül kokulu bahçesinde nasıl bu kadar yumuşak adımlarla dolaşılır, bunu görüyorsunuz kitabı okurken.Kitabın ilk bölümünün adı bile tüm kitabı adeta özetler nitelikte:“Aşktır ki gerisi vesairedir.”İlahisi, mecazisi; hakikisi, sahtesi ama niteliği ne olursa olsun onu yaşayan ve tanımnlayan kişiye göre tek oluşuyla her aşk, yeni bir tarif, yeni bir tanın adeta.Aşkı, telefonlardaki sesli harfleri atarak tanımlayan yeni nesil için biraz ağır gibi görünse de zamanında sevdiğine mektuplar döşenmiş, iyi kötü sanat müziği altyapısı olan, eski dilden az buçuk anlayan bizler için son derece keyifli bir kitap...Ama galiba en önemlisi, aşkı anlatırken ona yakışan üslubu, ifadeyi ve kelimeleri de seçebilmek... O tedirginliği, o farklılığı, o heyecanı ve o asla sönmeyecek olan ateşi seçilen kelimelerle verebilmek.Aşık olanla beraber yanmak, olmayanı satırlarda yakmak...Prof. Dr. İskender Pala’nın hiç eskimeyecek bu kitabını hazır aşk mevsimi gelmişken okuyun derim. Hatta her bahar, yeniden okuyun. Her seferinde bambaşka bir dünyada dolaşacaksınız.
Bugün, siz bu satırları okurken 1.851.326 genç yüksek öğretime geçiş sınavında soru çözüyor. Ülkenin farklı noktalarında, bambaşka okulların bambaşka sıralarında , bambaşka hayallerle çözüyorlar bu soruları.Bir okul kazanmak, başarıyı, önce kendilerine, sonra ailelerine sonra da çevrelerine ispat etmek için, geleceklerini kendilerince garantiye almak için, bu ülkede bir işe girebilmek, eskilerin deyimiyle “bir baltaya sap olabilmek için”, tanımadıkları birilerinin hazırladıkları soruları çözmeye çalışıyorlar.Adayların 800.810’u halen bir ortaöğretim kurumunda okuyan öğrenciler... Geri kalanı ya başka bir üniversiteyi kazanmış ama orada olmaktan mutsuz ya da herhangi bir öğretim kurumuna girmeyi başaramamış öğrenciler... Bu öğrencilerin sayısı 561.460. Şanslarını bir daha denemeye karar verenlerin sayısı ise 560.763. Arkalarından ailelerinin hayır dualarını alarak, okunmuş pirinçler yutarak; bir şişe su, bir paket çikolata, ucu iyi açılmış en az iki yumuşak kalem ve piyasanın en güzel silen silgisiyle üç saatlik sınava giren bu gençlerin hayatla ilgili tüm idealleri bu sınavlara bağlı.Üstelik bugünkü sadece bu yola bir geçiş...Öğrencilerin işi zorBir de haziran ayında yapılacak (LYS) lisans yerleştirme sınavları var ki onlar da öğrencilerin girecekleri okulları belirleyecek. Başarı oranları baraj geçmeye göre hesaplandığı için birkaç gün içinde açıklanacak yüzdeler size yüksek gelebilir ama bu sonuçlar sizi yanıltmasın. Bu sınav genel bir altyapıyı ölçüyor, LYS ise tamamen bilgiye dayalı. Biliyorsan başarılısın, bilmiyorsan değilsin, gibi net ama bir o kadar da bulanık bir sonuca taşıyor toplumu. Matematiksel olarak muhakkak net bir sonucu olsa da sosyal ve özellikle de psikolojik açıdan elde edilen verinin adına ne kadar sonuç denir, işte o biraz tartışılır.Kendi alanım olduğu için Türkçe sorularını her sene çözerim. Türkçeyi anlama gücünü, parça-bütün ilişkisi kurabilmeyi ölçen bu bölümde dil bilgisi sorularının sorulmasını çok doğru bulmuyorum aslında. Bu tür sınavların, okuduğunu anlayan, analiz sentez yapabilen; sorun çözme, yeni bakış açıları geliştirme özellikleri olan gençleri belirlediğine inanmıyorum. Geçen yıl çıkmış bir Türkçe sorusunda verilen bir metinde hangisinin olmadığı sorulmuştu, şıklar ise şöyleydi: İyelik eki almış sözcük, geçişsiz çatılı yüklem, isim-fiil eki almış sözcük,belirtisiz ad tamlaması, sıfat tamlaması.Bu tür bir soru ezberlenerek çözülemez. Bunu çözmek için çok iyi dil bilgisi bilmek gerekir. Peki dili anlamak yerine, dilin gramer ayrıntılarını A’dan Z’ye bilmek hangi başarıya ölçüdür?Bugün sınava giren 1.851.326 gencin sadece Türkçeden bu kadar ayrıntıyı bilip bilmediğini bilemeyiz. Buna fen, sosyal, matematik derslerinin ayrıntılarını da eklersek bu öğrencilerden farkındalığı yüksek olanların, işinin zorluğunu daha iyi anlarız.Düşünmeyen, düşündürülmeyen, yazmayan, kompozisyon bile yazdırılmayan, tartışmayan, tartıştırılmayan, gazete okumayan, gündemi takip etmeyen, kitap okumayan, büyüklerin sohbetine katılmayan, dünyadan haberi olmayan ama dil bilgisi kurallarını ya da matematik formüllerini ezber bilenler bugün başarılı olurlar, hiç kuşkunuz olmasın.
Psikopatın olağanı olur mu?Kitapçının rafında gördüğüm bu kitabın adını okuduğumda aklıma ilk gelen soru bu oldu.İnsanlar ne kadar ilginç konular üzerinde düşünüp araştırmalar yapmayı ve bunları başkalarıyla paylaşmayı seviyorlar diye de düşündüm.Farklı bir bakış açısı olmalıydı bu kitabın. Anlatacakları, beni hem ürkütecek hem heyecanlandıracak zaman zaman da korkutacaktı şüphesiz.Öyle de oldu.Kitaba başlamadan önce TDK Türkçe sözlükteki psikopat kelimesinin anlamına baktım. Sözlük; psikopatı, ruh veya akıl hastalığına tutulmuş kimse, ruh hastası olarak tanımlıyordu.Ruh hastası olmanın neresi olağandı peki?Kitabın yazarı Kevin Dutton, farklı bir bakış açısıyla bu tür insanların beyinlerinin nasıl çalıştığı ve hayata nasıl bir pencereden baktığını farkı örnek ve olaylarla gözler önüne seriyor.Ön sözde, psikopat olmak için illa birini öldürmenin, şiddet yanlısı olmanın ya da insanların içine farklı şekillerde korku salmanın şart olmadığını savunuyor. İlk insanların korku denen duyguyu yırtıcı hayvanlara karşı geliştirdiğini,bu duyguyla hayatta kalabildiğini ama bugün bu duygunun karşılığında farklı sebepler aramak gerektiğini söylüyor. Bugünkü insan, çekici, korkusuz ve acımasız olabildiği sürece başarılı da oluyor hayatın karşısında.Başarılı olarak tanımlanan insanların çoğunda, bu özelliklerin var olduğunu savunuyor. Hatta yeni yapılan araştırmaların sonunda her on CEO’dan birinin psikopat olduğu sonucuna varıldığını da sözlerine ekliyor.Bu hem çok ürkütücü hem de düşündürücü gerçekten.Seri katillerin veya şiddet eğilimli insanların psikopat tanımına uygun özellikler taşıması bize normal geliyor da herhangi bir holdingi yönetecek esvafta olan; aklıllı,zeki, tahsilli,deneyimli ve öngörüsü gelişmiş kişilerin bu tanımın altında onda bir de olsa yer alması insana tuhaf bir çekince veriyor.Sırtında akrep taşıyan kurbağaYazar bunu günümüz dünyasındaki tehlike ve başarı kavramlarının değişmiş olmasına bağlıyor. Verdiği örneklerde insan doğasında hayatta ayakta kalabilmek için genlerinde bugüne kadar taşıdığı mücadeleci tavrı zaman zaman farklı şekillerde ortaya çıkan bu yönün anlaşılır olduğunu savunuyor. Bunun bir yanlışlık ya da kötülük olmadığını, sadece hayatın mekanizması içinde kendine bir yer bulduğuna inanıyor ve başarılı bir cerrahla seri bir katil arasındaki çizginin aslında çok ince olduğunu söylüyor.Kitap bir fablla başlıyor: Bir gün, bir akrep su kenarındaki bir kurbağaya kendisini sırtına alıp karşıya geçirmesini rica ediyor. Kurbağa ise, sen akrepsin, istersen beni hemen sokabilirsin, sana nasıl güveneyim, diye soruyor akrebe. Akrepse, ikimiz de karşıya geçmek istiyoruz, isteğim buyken seni neden sokayım, deyince kurbağa akrebi sırtına alıyor, suyun ortasına geldiklerinde ise şiddetli bir acı ve gittikçe yayılan bir sıcaklık hissediyor vücunda. Akrep, haklısın diyor, sonuç ne olursa olsun, birini sokmak benim doğamda var, ben bir akrebim.İnsanoğlunun içindeki karanlık tarafıyla yüzleştiği; tuhaf, acımasız ama çok farklı bir kitap. Farkındalığın, keskin zekanın ve kararlılığın fazlasının insanı nerelere sürüklediğini dünyadan örneklerle anlatıyor.Hiç düşünülmemişi düşünen yazarın fikirlerini okurken siz de hiç düşünmediklerinizi düşüneceksiniz.