Dünya var olduktan beri, hele ki iki insan yan yana geldikten sonra aşk geldi cihana. Bütün edebiyatların ana teması oldu, geldi baş köşeye kuruldu. Bugün bir edebiyat tarihçisi hangi milletin edebiyatına bakarsa baksın, aşkı bulur söylenmiş sözlerin yazılmış satır ve dizelerin arasında. Hangi şair olursa olsun, ilk şiirleri hep aşk üzerinedir.
Aşkı yazmak, aşka bakmak, aşkı anlamak, aşkın sınırlarını zorlamak...
Şairlerin acısıyla, tutkusuyla, zorluğu ve cazibesiyle aşka böylesine tutunmalarının temelinde bu cefayı çekmenin zevkini yaşamak vardır.
Peki ya aşkın sınırını aşmak, aşktan ötelere geçmek?
Aşkı insanın yanında değil Tanrı’nın katında aramayı seçmek?
Mevlana gibi, Yunus gibi, hatta sevda yüzünden çöllere düşerek Leyla’dan geçip Mevla’ya varan Mecnun gibi...
İnsan, insan olmanın sırrına erdiği andan itibaren Allah’la arasındaki mesafeyi azaltmaya başlar. Yaşı ilerlemiş insanların ibadete düşkünlükleri, yaşamlarının sonuna yaklaşmalarına bağlanır. Oysa ki bu tamamen insanın aklına, duygularına, hayatına daha sağlam bir biçimde hükmetmesine başlamasıyla ilgilidir. Hayatın kendince sırrına varmış, hayatla her anlamda barışmış, Allah’a bir adım daha yaklaşmış, onu belki de daha çok sevmiş olmasıyla ilgilidir.
Bu sevgiyi şiir dilinde ifade etmeye çalışanların, şiirle haşır neşir olanların, söz söyleme sanatına vakıf olanların seçtikleri üslup zaman zaman yanlış anlaşılmalarına hatta hayatlarının sona ermesine sebep olmuştur.
10’uncu yüzyılın önde gelen mistik şairi ve düşünürü Hallac-ı Mansur, bunlardan biridir. Allah aşkıyla kendinden geçtiği bir anda “Enel-Hak demiştir. Bu söz: “Ben Hakk’ım” demektir. Sözün vermek istediği mesaj ise, ‘Allah tektir ve her yerdedir, hepimizdedir, biz Allah’ın birer parçasıyız’ ifadesidir. Tasavvufun bu hemen herkes tarafından bilinen düsturu o gün için bir şirk, Tanrı’ya kendini eş koşma olarak algılanır. Oysa ki bu duyuş ve yükseliş, ‘ben Tanrı’yım’ demenin çok daha derininde ve ilerisinde bir mertebedir. Hallac-ı Mansur, Abbasi sultanının emriyle şehrin kapısında derisi yüzülerek ve asılarak infaz edilmiştir. Rivayetlerde, şehrin bütün kapılarından aynı anda çıkıp gittiği söylenir. O, bir ermiştir artık.
Aradan üç yüz yıl geçer. Adı Yunus’un dizelerinde yeniden can bulur. Tasavvufun ne demek istediğine artık vakıf olmuştur düşünürler. Bu felsefenin içindeki sembol niteliğinde terimlerin ardındaki anlamlar, artık tasavvufla ilgililenenlerce bilinmektedir. Tasavvufta meyhane; tekkeyi, şarap da âşkı ifade eder. Bunun bilinciyle Yunus:
“Vahdetin şarabından
Bir cur’a nuş eyleyin
Enel Hâk çağruban
Dara gireyim Mevlâ”
diyerek kendisinin de Allah sevgisiyle dolup taştığını, gerekirse Hallac-ı Mnasur gibi bir sonla ona kavuşmaktan mutlu olacağını söylemiştir.
Dünya edebiyatında kimileri bir yandan ellerin tersiyle itilirken öte yandan yazdığı rubailerle adından çok söz ettirmiş 11’inci yüzyılın rubai şairi Ömer Hayyam’daki tasavvuf etkilerinde daha yalın bir dil görmek mümkündür:
“Rahmetin var, günah işlemekten korkmam;
Azığım senden, yolda çaresiz kalmam;
Mahşerde lutfunla ak pak olursa yüzüm
Defterim kara yazılmış olsun, aldırmam.”
Biri ona seslenir, diğeri konuşur onunla. Bilirler ki ne varsa, O’ndan. O’ndan gelen düğün, bayram... O’nunla senli benli olmakta bir mesele yoktur, tasavvufa değene göre.
O, bir diğeridir çünkü.
O’nunla sen’li ben’li
Haberin Devamı

