Tülay Gürler Kurtuluş

Tülay Gürler Kurtuluş

-

Gaye

21 Eylül 2013

Yazı yazma işine öyle ya da böyle bulaşmışsanız, insan hikayeleri her aman ilginizi çeker.Gazeteciliğin en önemli yanı da budur aslında, insan hikayeleri... Onları her gün sayfalara taşımak, başka insanların da bu hikayelerin bir parçası olmalarını sağlamak...Bazen de o hikayeleri gazete sayfaları yerine, bir cilt kapak altında toplamak ister gazeteci. İster ki bu kez konuşan kalemi, bir gün sonra unutulacak bir hikayeyi yazmasın, kitaplıklarda yerini alsın, tekrar tekrar okunsun, tekrar tekrar düşündürsün insanı.İşte Gaye böyle bir amacın ürünü...İnsan hikayeleriyle insanı düşündürmek...Doğan Satmış’ın kendi deyimiyle rastlantılar sonucu yazmaya karar verdiği kitabı Gaye de bizi böyle düşündürüyor.Farklı yerlerde, farklı zaman dilimlerinde farklı isimlerde, başka ailelerde doğmuş, büyümüş kaderleri bir yerlerde aynı sebeplerle kesişmiş, dört genç ve güzel kadının hikayesiyle buluşturuyor bizi. Gizem, Arshalus, Yasemin ve Elsa’nın...Toplumsal bir yaraFarklı zamanlarda tesadüfen karşısına çıkan bu kadınların hikayelerine bakınca kadına gösterilen şiddetin sebebi ne olursa olsun asla dinmediğini görüyor. Toplumsal bir yaranın nedenlerine farklı yönlerden yaklaşırken bir taraftan da bu dört kadının sohbetine bizi ortak ediyor.Kitabın bana göre en güzel tarafı dört kadının kendi ağzından aktarılan bu düşündürücü ve zaman zaman duygusal hikayelerinin bir erkeğin kaleminden çıkmış olması.Kadınları yazabilen erkek yazarların, kadınları yazan kadın yazarlardan bir adım önde olduğunu düşünüyorum. Kadına, karşı cinsin gözünden bakmak yerine onun yüreğiyle, onun gözüyle, onun aklıyla bakmayı seçmek; bence cesaret işi... Doğan Satmış; 17 yaşında Türk asıllı bir Norveçli olan Gizem’in 14 yaşında, Çemişkezekli Arshalus’un, 18 yaşında, Adımak’taki edebiyat söyleşilerine katılmayı planlayan Yasemin’in 22 yaşındaki İstanbullu bir Yahudi ailesine mensup Elsa’nın gözünden şiddeti görmüş, onların dilinden şiddeti anlatmış.Hepsinin hayalleri, idealleri, umutları var.Hepsi kadın olmanın farklı değerini sonuna kadar fark ederek yaşıyorlar.Hayatlarının bir yerinde bir yerlerde ya da birileriyle olmanın sıradan tesadüflerinde şiddetle tanışıyorlar.Kadın kalbinin, kadının hayata bakışının, kadın umudu ve umutsuzluğunun; kadının hayatta kalma mücadelesinin dört farklı ve dört aynı kahramanı onlar.Onları farklı bir biçimsel yaratıcılık ve sıcak bir üslupla yeniden hayatın içine taşıyarak tüm insanları bu konuda düşündürmeyi başaran Doğan Satmış; toplumun bu onmayan yarası üstünde bizi bir kez daha düşündürüyor.Sevgili dostumuzun eline sağlık. Daha sık kitap yazmalı. Toplumu yıllarca gözlemlemiş ve yaralarına nelerin iyi geleceğini bilen bir gazeteci olarak yazacağı her kitap, eminim okuyucuda aynı derin etkiyi yaratacaktır.

Devamını Oku

Öğretmenin kim senin?

14 Eylül 2013

Yarın okullar açılıyor.Bazı okullar ayın ilk günü, bazıları geçen hafta öğretime başladı. Yarın da okullar açılınca Türkiye’de ilk,orta ve liseler aktif bir döneme tam anlamıyla başlamış olacak. Oryantasyon süreçleri bitmiş ve her öğrencinin sınıfı ve sırası belli olmuş olacak.Kalemler, defterler, etiketler, kaplanan kitaplar; resim defterleri, boya kalemleri, okul önlüğü, ayakkabılar... Bir yığın masraf ama bir o kadar da büyük bir heyecan...Okuma yazma bilmeyen bir çocuğa büyümüş demenin ilk adımıdır onun okuma yazma öğrenmesi. Kendi başına karar vermek, seçim yapmak, sorumluluk almak ve bunu yerine getirme bilincini geliştirmek ilkokulun en önemli katkısı...Öğrencinin nerede okuduğundan çok, kimin öğrencisi olduğu önemlidir birinci sınıfta.Şimdi özellikle özel okullar, birbirinden renkli sınıflar, güzel ve yaratıcı ortamlar, spor sahaları ve sanat odaları, bilgisayar laboratuarları ile albenisi çok hoş mekanlar... Kayıt öncesi dönemde gezip görmüş ve etkilenmişsinizdir mutlaka.Ama bütün bu pırıltıların gerekliliği yanında en önemli olan nokta öğrencinin öğretmeninin nasıl bir öğretmen olduğudur.Nerede okuyor sorusundan çok, kimde okuyor sorusu sorulmalıdır öğrencinin başarılı olup olmadığını anlamak için.Okuldan çok öğretmen önemlidir ilkokulda.Bir çocuğa oturmayı kalkmayı, doğru kararlar vermeyi, düşünmeyi, kendini tanımayı o öğretir. Öğrencisinin sayısalcı mı yoksa sözelci mi olacağını, sanata ya da teknolojiye mi eğilimli olduğunu o fark eder önce.Okumasında yazmasında, kalemi tutuşunda, dikkatinde bir sorun varsa o anlar ilk.İlk yardım, ilk intiba, ilk saptama ondandır.O yoğurur, o şekil verir, o büyütür.Sonra salonlar, bilgisayarlar, donanımlar girer devreye.Öğretmen, öğretmen gibi değilse bir sıfır yenik başlar çocuk, eğitimdeki ilk maçına. Ama öğretmen, sınırlarını koyan, sözünün arkasında duran, akademik yönden güçlü, güven uyandıran ve çocuklarına anne ya da baba gibi değil, bir öğretmen gibi yaklaşan biriyse, ömür boyu sırtı yere gelmez.Hayatta başarılı olmuş, belli yere gelmiş kişilere okul hayatlarını bir sorun, önce ilkokul öğretmenlerini anlatacaklardır.Öğretmen, anne ve babadan daha öndedir o yaşlarda ve o etki hayat boyu sürer.Onu gördüğünde ayağa kalkmak, bilinmeyeni önce ona sormak ve herkesten çok onun vereceği cevaba göre davranmak...Yarın okullar açılıyor.Okula ilk başlayacak olanlara bol şans...Hayat görüşleri, aydınlık zihinleri, hevesli kalpleriyle hele bir de doğru bir öğretmenin elini tutacaklarsa ne mutlu onlara!

Devamını Oku

Ben bir ağacım

7 Eylül 2013

“Romancılık, insanın kendi hayatından başka birinin hayatı gibi, başkalarının hayatından da kendi hayatıymış gibi söz edebilme hüneridir.”Böyle tanımlıyor yaptığı işi Orhan Pamuk son kitabında... ‘Ben Bir Ağacım’, Orhan Pamuk’un bugüne kadar yazdığı kitaplardan belli bölümleri alıntılayarak oluşturduğu yeni kitabı. Alıntı yaptığı bölümlere yeni, tatlı başlıklar koyarak bizi geçmişte güzel bir yolculuğa çıkarıyor.Kitaplar da mekanlar ve kokular gibidir.Tekrar okuduğunuzda ya da ondan belli bir bölüme farklı bir yerde ulaştığınızda sizi alır, o zamana geri götürür. O yaşınıza, o günkü düşüncenize duygunuza...Orhan Pamuk, yazmak için yaşamış, yaşarken işi sadece ve sadece yazmak olan bir yazar...Yeteneklerini, yapmak istediklerini, ilgi alanlarını romanlarının kahramanlarında yaşatmış, onları kendi adına konuşturmuş ya da kitapların içinde onlar olabilmiş bir yazar...Kimine göre kolay kimine göre zor okunur.Kaleminin başkalarına hiç bezemediğini düşünmüşümdür hep.Tanıdık olmayan, sadece o okunduğunda eski kitaplarıyla üslup yakınlığı yakalanabilen bir yazar...Bu kitabında da onunla beraber kendi iç yolculuğunuza çıkıyorsunuz yeniden... Onu daha önce okuduysanız, satırları bazen hatırlayarak bazen de hiç okumamışsınız gibi yepyeni gelen bu satırlara keyifle yaklaşarak bir solukta bitiriyorsunuz kitabı.Yok, hiç okumadıysanız Orhan Pamuk’u, kitaptaki alıntı bölüm sizi okumadığınız o kitabı almak için kitapçıya götürüyor.İstanbul adlı kitabından seçtiği ve “Okulun Sıkıntıları ve Zevkleri” başlığını verdiği bölüm, bizi tam da okullar açılırken alıp kendi öğrenciliğimize taşıyan, tatlı bir bölüm...Yazarın kendi öğrenciliğinde yaşadığı ve hissettiği o çocukça görünen ama kişiliğinin ana hatlarını o zamandan çizen ayrıntılar, çok aşina bir hikayeyi hatırlatıyor bize...Kendi romanımızın kahramanı oluyoruz yeniden...Roman dediğimiz tür, yaşanabilir ya da yaşanmış olanların yazarın seçtiği kişisel ayrıntılarla şekillendiği bir tür... Bazen hiç tanımadığımız bu yazan kişiyle aramızda tuhaf bir bağ, ortak bir yol, tanıdık bir taraf yakalıyoruz. Bir düşünce, bir his...Bu yeni derlemede, kendimizden çok şey bulabiliyoruz.Benim kitabın bu bölümünü okurken, İstanbul’u dün okumuş kadar net hatırladığım şu satırlar dikkatimi çekti yeniden:“Gene de okulda öğrendiğim asıl şeyin hayatın sorgulanmayan ‘gerçeklerini’ kabul etmek değil, onlarla büyülenmek olduğunu öğrendim.”Hayatın bizi büyüleyen taraflarını fark edebiliyorsak az da olsa ya yazıyoruz ya da bunları yazanları büyük bir keyifle okuyoruz.Romancılar, bu büyüyü bizden önce fark eden insanlar...Tıpkı Orhan Pamuk gibi...

Devamını Oku

İstanbul’un Sedef’i

24 Ağustos 2013

İstanbul’un en küçük, en sevimli ve adı gereği olsa gerek en büyülü adası Sedef... Uzaktan bakınca diğer adalardan daha pırıltılı durduğu için midir yoksa asıl adı Terebinthos olduğu için fonetik bir benzerlik gösterdiğinden midir, Sedef olmuş adı...Tarihi olarak önce Bizans’ta sürgün yeri sonra da Osmanlı’da Fethi Ahmet Paşa’nın mülkü olarak varlığını sürdüren ada, Paşanın torunları tarafından yeniden ağaçlandırılmış, birbirinden güzel villalarla donatılmış. Özel bir mülk olduğu için adanın, yüzü Büyükada’ya bakan kısmında birbirinden güzel evler var. Kırk aile yaşıyor Sedef’te. Sedefli olmanın en güzel ayrıcalığı da kalabalıktan uzak, kendine has rahatsız etmeyen bir lükse ve sükunete sahip bir yerde yaşamak...Bu en küçük Prens Adası, bir saat içinde rahatlıkla ulaşılabilecek bir yer... Hem uzak hem yakın oluşu da en büyük cazibesi... Toprak aşırı oluşuyla uzaklığı, elle tutulacak mesafedeki duruşuyla da yakınlığı simgeler vaziyette duruyor Marmara’da.Sedef, bu yaz iki mekanla misafirlerini taze bir misafirperverlikle ağırlıyor. Yazın bu en sıcak gecelerinde; ılık bir serinlik, dingin bir romantizm ve mor maviyle yeşilin dans ettiği size özel bir yer arıyorsanız Sedef, en doğru yer.Pazartesi akşamı, eşimin doğum gününü kutlamak için Elio Sedef’teydik. Haftanın ilk iş gününün akşamı olmasından dolayı oldukça sakindi ve böylesi şahaneydi. Büyükada’nın Maden tarafı, olanca haşmetiyle, ışıl ışıl yüzüyle bizi selamlıyordu. Sedef ise, boyunun küçüklüğüne rağmen hiç değişmeyen güzelliğiyle konuklarını ağırlamaktan çok memnundu.MUCİZE ŞEHİR...Elio Sedef, tek mutfaktan dört ayrı restoran yaratabilen bir yer... İsterseniz gündüz giderek şahane iskelesinden bir yandan İstanbul’a, bir yandan ağabeyi Büyükada’ya el sallarsınız; isterseniz barında akşamüstü barında bir içki alabilir, Çin ya da İtalyan mutfağından birbirinden lezzetli yemekler seçebilirsiniz. Et ya da balık diyorsanız Günaydın ve İskele Balık ürünlerinden oluşan bir mutfaktan dilediğinizi seçebilirsiniz. Bar ve restoran bölümleriyle 200 kişiyi ağırlayabilecek bu yerde özel davetler de verilebilir.Deniz hatları vapurları, Büyükada’dan kalkan motorlar, adadaki mekanların kendi motorları ya da deniz taksiyle bir anda gerçekten gerçeküstüne ulaşabilirsiniz.Suyla kol kola yaşayan bu şehrin avcunun içine aldığı bu küçük inci tanesi, başınızı dinleyeceğiniz bir yer Sedef...İstanbul’a iki kulaç mesafede ve mavi suyun ortasında, özel olan anları daha özel hale getirmek için mükemmel bir yer, hele de yanınızda sevdiğini ve çok sevdiğiniz dostlarınız da varsa... Aylardan Ağustos ise, yaz hâlâ baş köşede saltanat sürüyorsa ve üstüne üstlük dolunay, başınızın dolaşırken ara ara size göz kırpıyorsa...Yaşadığınız bu mucize şehre bir kere daha hayran oluyorsunuz.

Devamını Oku

Zamanı saymak

17 Ağustos 2013

İnsan; geceyi ve gündüzü, yağmuru, karı, değişen mevsimleri; dünyada bazı durumların farklılık gösterdiğini ama bunların rutin aralıklarla tekrar ettiğini görmüş olacak ki zamanı saymayı akıl etmiş ve takvimleri icat etmiştir. Biz Türkler, göçebe bir hayat yaşadığımız için, Orta Asya’nın bozkırlarında mevsimlerle daha çok haşır neşir olma şansını yakalamışız farkında olmadan... Zamanı saymaya karar verdikten sonra tarih sürecindeki değişiklik ve ihtiyçlara göre farklı takvimleri kullanmışız: On iki hayvanlı takvim, Celali, Ruımi, Hicri ve Miladi takvimler.Bunların içinde en ilginç olanı şüphe yok ki on iki hayvanlı olan takvim... Buna Türk yıllığı da denmiş. 60 yıllık dönemleri sayan, geniş bir içeriği olan bu takvim, Göktürklerden itibaren kullanılagelmiş hatta Türk tarihinin ilk yazılı belgeleri olan Göktürk Yazıtlarının tarihleri de bu takvime göre belirlenmiş.Yirmi dört saatlik çağİslamiyet’in kabulünden sonra edebiyat tarihinde yer alan Manas Destanı’nın tarihleri bile alışkanlık gereği bu takvime göre saptanmış.Bugün miladi takvimde gün olarak adlandırılan yirmi dört saatlik zaman dilimlerine bu takvimde çağ adı verilirdi. Takvimin en önemli özelliği, on ikişer yıllık farklı bölümlere ayrılmış olmasıydı, bunları her birine birer hayvan ismi verilmişti. Her 21 Mart’ta yeni bir yıl başlardı. Geceyle gündüzün eşit olmasının ayrıcalıklı bir durumu vardı.Fare, öküz, pars, tavşan, timsah, yılan, koyun, maymun, tavuk, köpek, domuz yılları olarak bölümlenmiş bu takvimin yıl adlarının hayvanlardan geliyor olmasının gerisinde göçebeliğin etkisi vardı hiç şüphesiz.Yapılan araştırmalardan Çinlilerin bu takvimi Türklerden aldığını öğreniyoruz. Takvimle ilgili ilk bilgiler yine edebiyat tarihimizde ilk sözlük olarak kabul edilen Divan ü Lügat’it Türk’te geçiyor.Güzel anlarda dursa...Zamanı saymak, tarih yazmayı sağlamış olsa gerek. Geçen zamana isim ya da sayı verilmeseydi, olayların kayıt altına alınması mümkün olamazdı, o zaman da tarih yazılamazdı.Bu hayvanlı takvimin hemen ardından Güneş yılını temel alan Celali Takvimi kullanılmış. Bunu ilk kullanan Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah olduğu için bu takvim Meliki takvimi olarak da adlandırılmış. Tanzimat döneminde mali işlerde Rumi Takvim kullanılmaya başlanmış, 1678’den itibaren kullanılan Hicri takvim günlük hayatın bir parçası haline gelmiş. Takvim-i Garbi olarak adlandırılan Miladi takvim, 1917 yılında Osmanlı’da kullanılmaya başlanmış; 1 Ocak 1926’da resmi takvim haline gelmiştir.Çoğumuzun aile büyüklerinin nüfus kağıtlarında doğum yılları Hicri takvime göre yazılıdır. Eski tarihi yenisine çevirmek için yapacağınız işlem çok basit:Eski tarihi 33’le çarpıp ona 622 ekleyince tanıdık tarihe ulaşabilirsiniz.İnsanoğlu nasıl ve ne şekilde sayarsa saysın zamanı, onu yavaşlatmak ya da güzel anlarda durdurmak için bir mucize geliştirememiş.Belki de tarih ve edebiyat bunun için var. Hayatı yeniden yazabilmek için...

Devamını Oku

Bodrum’un karşı kıyısı

10 Ağustos 2013

Kos... Bize hem çok yakın hem çok uzak bir ada. Hem biz, hem değil... Gece parlak ışıklarını, gündüz ise dalgalı siluetini uzaktan seçebildiğimiz, gitmek istersek ancak pasaportla girebildiğimiz ve buna çok şaşırdığımız, sevimli bir ada Kos...Bayram öncesi gittik Kos’a. Aynı suda serinleyen, aynı yemekleri yiyen, aynı müziği dinleyen iki milletin birbirine hem bu kadar yakın hem de bu kadar uzak olmasına, birbirine karşı bu kadar tetikte olmasına şaşırıyor insan.Bu ne tezattır, diye düşünüyor. Biraz Bodrum, biraz Antalya havası sezilen; biri Osmanlı biri Selçuklu tarzı, büyük ihtimalle artık özü gibi olan iki cami, daracık sokakları, iki katlı evleri ve begonvilleriyle çok tanıdık bir coğrafya...Tarih nasıl da gizemli ve renkli hikayeler saklıyor bizden diye düşündüm. Suyun karşı yakası ne kadar tanıdık ve ne kadar uzak, ne kadar yakındı... Yemek yemek için bir yer ararken. Türkçe bir tabelaya rastladık: Türkçe konuşuyoruz.Caravelle’e girince güler yüzlü bir hanımefendi karşıladı bizi. Denize sıfır bir yerde, üstü çardakla kapalı, serin, yeşil, samimi bir mekandı burası. Mekanın sahibi Fatma Hanımla tanışıyoruz, “Biz Türküz” diyor, “Geçmişimiz Osmanlı’ya dayanıyor. Bin yedi yüz yıldır buradayız.” Tükçesi tertemiz, hafif aksanı çok sevimli.Siparişlerimizi alıyor: Kalamar, karides, ahtapot ve barbun... Biraz sonra şahane, ılık bir patlıcan ve biber kızartması geliyor, ardından da siparişler... Hepsi de kallavi boyutlarda. İnanılmaz büyük ve lezzetli. Karşı kıyı memleketin beyaz evleri... Kulağımızda Telli Turna şarkısının Yunancası ve Türkçesi... Bizi Fatma Hanım ve eşi ibrahim Bey’in işlettiği yerde iki gün şahane bir şekilde ağırladılar. Türk kahveleri ikram, sohbet sıcacık ayrıldık Kos’tan.Günü birlik ya da konaklamalı gittiğinizde Kos’a, 24 Averof Caddesi’ndeki Caravelle’ye muhakkak gidin. Fatma Hanım’ın güler yüzü ve personelinin samimiyetini görünce doğru yere geldiğinizi anlayacak, kendinizi evinizde hissedeceksiniz. Döndüğünüzde Bodrum’a karşı kıyıdaki yakın dostlara el sallayacak ve kolay gelsin, diyeceksiniz.

Devamını Oku

Ölümle kavga edenler...

3 Ağustos 2013

Time’ ın, dahiyane ve çok etkileyici, olarak nitelendirdiği ‘Aynı Yıldızın Altında’, John Green’in beşinci kitabı...Green, twitter’da bir buçuk milyon takipçisi olan ve son kitabıyla New York’ta tam yetmiş hafta üst üste en çok satanlar listesinden düşmemiş bir yazar...Bu kitabında ergenlik dönemindeki bir grup gencin kanserle olan mücadelesini zaman zaman hüzünlü, zaman zaman da komik bir dille kaleme almayı büyük bir ustalıkla başararak yine New York Times’ın best seller listesinde bir numaraya yükselmiş.Kitapta; ölmeyi bekleyen, ölümle bir yandan kavga edip bir yandan da barışık yaşamayı başaran gençlerin hayata tutunma mücadelesi, aşkı keşifleri, dostluğun tadına varışları, aile bağları, son derece samimi bir dille anlatılıyor.Böyle bir yolculuktan geçmiş, bu zorlu günleri yaşamış olanların kendilerinden çok şey bulacağı, hiç yaşamamış ve umarım hiç yaşamayacak olanların da hayat ve gençlik adına önemli sonuçlar çıkaracağı bir kitap...Kitabın yazarı kadar elbette çevirmenine de büyük iş düşüyor. Kitap çevirmenin neredeyse kitap yazmaktan zor olduğunu düşünüyorum.Yazar gibi yapamayacağınıza göre yazar gibi düşünmek, hissetmek zorundasınız. Kendinizi o olmadığınız halde, o kişinin yerine koyarak düşünmeli, hissetmeli ve kitabı okuyucu kitlesine hitap edecek şekilde orijinalinden asla kopmadan ama dili de bir kenara bırakmadan yeni sözcükler uydurmadan var olanları doğru yerde kullanmayı becererek yerleştirmelisiniz kitaba. Çiçek Eriş, kitaptaki sıcak ve mizahi dili kaybetmeden çevirdiği kitabı dilimizde de başarılı kılmayı başarmış. Kitabı hemen bitiriyorsunuz böylece.On altı yaşındaki kanser hastası Hazel Grace’in hayata tutunma mücadelesi döneminde, katıldığı sohbet grubunda kendiyle aynı kaderi paylaşan Augustus Waters isimli gence rastladığında hayatının nasıl yöne değiştirdiğini görüyorsunuz.Ölümün adı ne kadar soğuksa onu düşünerek geçen günleri, gençlikleri ve birbirlerine olan sevgileri sayesinde nasıl sıcacık geçirdiklerinin tatlı ve düşündürücü öyküsü saklı kitabın içinde.Hayatın tüm koşuşturması içinde, küçücük yaşlarında kocaman dertlerle uğraşmak zorunda kalan gençlerin hayattan nasıl da ümit kesmediklerinin, ölümle nasıl dala geçtiklerinin, bazen istemeseler de onu ne kadar ciddiye almak zorunda kaldıklarının gerçekçi öyküsü.Yaz için bu konu size ağır gibi gelebilir ama kitabın konusunun ağırlığı, dilinin samimiyetiyle hafifliyor ve sizi hayatla ilgili yeni düşüncelere ve farkındalıklara götürüyor.Sandalın ipini tanımadığınız bir kıyıya bağlıyor, bir müddet orada kalıyorsunuz. İpi çözdüğünüzde hiç bilmediğiniz bir gerçeğin insanlara neler yaşattığını görerek sağlığınıza şükrediyor ve gençliği daha da önemsiyorsunuz.

Devamını Oku

Küçük Prens

20 Temmuz 2013

Bu kitabı okudunuz mu, bilmem. İnsan kaç yaşında olursa olsun, bu kitabı okuduğunda hayatının muhasebesini yapıyor.Bu kitap, ben kendimi bildim bileli vardır.Onu ilk kez okuduğumda, on altı yaşındaydım.Bu hafta yeniden okudum.Kitap, bugüne kadar yirmi altı kez basıldı.Sebebi de insana kendini anlatması... İnsana, insanı anlatması... Üstelik de bunu küçük bir çocuğun ağzından yapması. Hatta bu Küçük Prens’in kim olduğu konusunda insana aman zaman bir kavram karmaşası yaşatması...Hayat, kitaplardan öğrenilmez.Ama hayatı anlamak için, kitap okumak gerekir.Küçük Prens, hayatın sırrına ermenin insanın kendi farkındalığı ve kararlılığına bağlı olduğunu hayal ürünü bizi gezegenlerde tatlı bir yolculuğa çıkararak anlatıyor.Kitabın içindeki sembolik kahramanlar, bize içinde yaşadığımız dünya ve önceliklerimiz hakkında ipuçları veriyor.O kadar sıcak, samimi hakiki, eğlenceli ve güzel ki...Bir romanın net dilinin ya da bir masalın imkansızlığının ortak bir yaratımı gibi...Uçağı arızalandığı için çölde onu tamir etmeye çalışan bir pilotla onun zihninde yarattığı hayali bir kahraman olan Küçük Prens’in arasında yaşanan dostluğun güzelliğiyle büyüleniyorsunuz kitabı okurken.ÇOCUK KİTABI SANILIRKüçük Prens’in karşılaştığı kişilerin tuhaf ve anlaşılmaz tavırlarını okurken hayatın içinde ne kadar çok tuhaf ve anlaşılmaz insanla karşılaştığınızı düşünerek şaşırıyorsunuz. Ümidin, güzelliğin, hayal kırıklığının, yeniden başlamanın, bilinmeyenin peşinden gitmenin, birine bağlanmanın, aidiyetin, kibrin, işe bağımlılığın, vazgeçmemenin, hayatı çok da ciddiye almamanın ama hayatın içinde bir o kadar da ciddiye alınacak küçük ipuçları bularak mutlu olmanın ayrıntılarını anlatıyor.Hayatın içindeki önceliklerimizin ne olduğu üzerinde bizi tatlı tatlı düşündürüyor. Okurken içimiz sızlıyor, gözlerimiz doluyor, gülümsüyoruz ama en önemlisi düşünüyoruz.“Gezegenin birinde pancar suratlı bir adam yaşıyor. Hayatında bir tek çiçek koklamamış... Tek bir yıldıza bakmamış... Kimseleri sevmemiş... Hayatında tek yaptığı şey, rakamları toplamak. Bütün gün, senin gibi... ‘Ben çok ciddi bir adamım! Çok ciddi bir adamım ben!’ diye söyleniyor. Bununla da pek şişiniyor. Ama o, adam filen değil, mantarın teki!”Tanıdık geliyor mu sevgili okurlar?Zaman zaman etrafta, zaman zaman da aynada rastlıyor musunuz bunları yapan ya da yapmayanlara?Antoine De Saint-Exupery’nin bu şahane klasiği çocuk kitabı zannedilir.Ne büyük yanılgı!İçinizdeki hâlâ bir şeyler öğrenmek isteyen o çocuğa bir şeyler anlatmanın en güzel yoludur halbuki...

Devamını Oku