Yaptığı “iş” değildir çünkü.İş’ten çok ötededir yaptığı.Karşısındakine; kitapların, dergilerin, bilgi linklerinin çok ilerisinde, sahip olduğu bilgileri, kendisinde birikenleri ve araştırıp bulduklarını aktaran kişidir o. Rolleri her daim karışıktır. Psikologların yapma dediği annelik, babalık, kardeşlik, abilik, ablalık bile girer zaman zaman öğretmenliğine. İnsanı anlamaktır yaptığı, insanı insan yapmaya çalışmaktır. Aydın, akıllı, üretken, çalışkan, dürüst, merhametli bir neslin yetişmesi için çalışmaktır. Bir işte değil, farklı farklı hayatların içinde çalışır öğretmen.Bugün, öğretmenler günü. 1981’den beri 24 Kasım gününü öğretmenler günü olarak kutluyoruz. O sene Atatürk’ün yüzüncü doğum gününü de kutlamıştık, işte o seneden beri aynı zamanda başöğretmenimizi de anıyoruz bu güzel günde. Atatürk’ün,1928 yılında Arap harflerini kaldırıp yerine Latin harflerinden oluşan bugünkü Türk alfabesini getirerek başlattığı harf inkılabı, yepyeni bir geleceğin ilk adımlarından biriydi kuşkusuz. Üstelik ülkede yayınlanan gazetelerin tamamını bir gün de yeni harflere geçirerek medenileşme yolundaki ilk somut adımı attırdı. Gelişmesi iki yüzyıl sürmüş, etkisini altı yüz yıl sürdürmüş Osmanlıcanın saltanatına son vererek modern Türkçenin ilk adımını attırmış oldu. Bütün dünyada kabul gören bir yazı sistemine geçiş de böylece gerçeklemişti.Başöğretmen AtatürkBakanlar Kurulu, 11 Kasım 1928’de yaptığı toplantıda Mustafa Kemal Atatürk’e Ulus Okullar Başöğretmenliği ünvanını verdi. Okuma yazmanın hızlı bir biçimde yaygınlaşıp gelişmesi için Millet Mektepleri açıldı. Atatürk, yazı tahtasının başına geçerek dersler verdi. Hepimizin bildiği karar tahta önünde çekilmiş o fotoğraf, işte o günlerden kalma bir anıdır. 24 Kasım ise Atatürk’ün Millet Mektepleri Başöğretmenliğini kabul ettiği gündür.Atatürk, yalnızca yeni bir alfabeyi hayata geçirmekle kalmamış aynı zamanda yeni öğretmen modelinin de ilk örneklerinden biri olmuştur; aydın, modern, çağdaş, yenilikçi, ilerici... Her insan; ayrı bir yaşam, ayrı bir terbiye, ayrı bir görüş ve ayrı bir akıl demek olduğu için öğretmenlik, en zor mesleklerden biridir. Bir insana düşünmeyi, hayal kurmayı, bunları hayata geçirmeyi, planlı ve programlı yaşamayı, çalışmayı, başarmayı anlatmak için bütün bu özelliklere sahip olmak gerekir.Öğretmen olunmaz belki de... Bütün bunları yapmaya niyeti, sabrı ve yeteneği olmakla ilgili bir durumdur öğretmenlik. Bu özelliklere sahip insanlar, kendilerini bir şekilde okullarda bulurlar. Oturmasından kalkmasına, yemek yemesinden, düzgün konuşmasına, saygısından sevgisine, tavır ve davranışlarından seçimlerine kadar öğrencinin model aldığı ilk insandır öğretmen. Bu sebeple de bir çocuğun yetişmesindeki en önemli etkendir. Her bakımdan doğru kişi olmalıdır. Özellikle ilk okul öğretmenlerinin zihinlerimizde ve yüreklerimizde bıraktıkları asla silinmez. O, bir dönem anne ve babamızdan bile önce gelmiştir bizim için. Söyledikleri değişmez kuraldır. Onun gönlünü yapmak, en önemli görevi yerine getirmek kadar kutsaldır. Öğretmenlerimiz, elleri ilk öpülecek aile büyüklerimiz gibidirler, asla yaşlanmayan, ölmeyen, unutulmayan.Tüm öğretmenlerin günü kutlu olsun.
Dolar alıp başını gitmişken ve avro da tarihinde tavanı neredeyse ilk defa bu kadar zorlamışken; ticaret yapanların, borcu ya da alacağı olanların başı bu kadar sıkışmışken, okul parası ödeyecek velilerin, ev kiraları dolar üzerinden olanların hali ne oldu acaba derken, düşündüm.Bu neydi böyle?Nasıl bir ihtiyaç, nasıl bir saplantı, sonrasında nasıl bir mecburiyetti.Dünyada konu ne olursa olsun yapılan bütün kavgaların, çıkan bütün savaşların temel sebebiydi üstelik.Savaşların gerçek olmayan nedenleri hep günlük olaylara ya da değişimlere dayanır.Oysa sebep aslında hep ekonomiktir.Belki de bu sebeple akademisyenler parayı; sosyoloji ve felsefenin konusu olarak incelemek zorunda kalmışlar.Adına karşılığında mal ve hizmet almaya ve vermeye; bunların ekonomik değerlerini takas etmeye yarayan üzerinde rakamsal değerler taşıyan kâğıt veya madeni ödeme aracı anlamına gelen, bir tutku ve sömürge aracı dediğimiz maddeye para diyoruz.Dünyanın en önemli materyali...Para yokken deniz kabuklarıyla yapılıyormuş takas işleri. Deniz kabuğunu da bulmak, ona ulaşmak, farklısını, renklisini bilmek zor diye mi yoksa estetik bir duruşu var diye mi seçmişler belli değil.DÜZEN BOZULDU...İlk para, günümüzden üç bin yıl önce icat edilmiş. M.Ö. 7. yüzyılda Asur kralının icadı olan bu el oyuncağı iş, bin yıllar sonra insanları birbirine bağlayan, birbirine düşüren, dünyanın düzenini bir anda sağlayıp bir anda bozan bir mucize halini almış.Asur kralı, Tanrı’dan aldığı ilhamla kilden bir kalıp yapıp içine bronz koyarak hayvan figürlerinden elde ettiği paralarıyla gurur duyuyormuş. Halbuki o anda insanlığın kaderini nasıl değiştirdiğinden haberi dahi yokmuş.Bu icadıyla nelere kadir miymiş, nelere sebep mi olmuş, orası karışık biraz.Ama dünyanın düzenini bozduğu kesin.Biraz araştırınca insanlığın bu işin peşine hemen düştüğünü gördüm. Paranın varlığı ve insana katacağı güç onlara iyi gelmiş olacak ki aradan tam bir yüzyıl geçtikten sonra Lidyalılar, tarihte parayı ilk kullanan devlet olmuşlar.Zeus’un gazabına rağmen ateşi çalıp insanlara veren Prometeus’un işlediği suç gibi bir şey olsa gerek bu da...Hem faydalı hem yakıcı bir lütuf...Madeni parayı ise ilk olarak Anadolu’da M.Ö. 7. yüzyılda Lidyalılar yapmış. M.Ö. 118’de deri para kullanan Çinliler, M.S. 806 yılında kağıdın bulunması ile kağıt para kullanmaya başlamışlar. Batıda kağıt paranın kullanılmaya başlanması ise 17.yüzyıldan sonraymış.Kağıt para ilk kez 1690’da ABD ve İngiltere’de basılmış ve o günden sonra mertlik tamamen bozulmuş. Diğer ülkelerin de kendi merkez bankalarını kurmalarıyla bankalar, borsalar, finans merkezleri almış başını gitmiş bütün dünyada.Şimdiyse; insanın insana yaptığı iyilik, insanın insana yapabileceği en büyük kötülüklerin sebebi...Para var mı, şan barabar; para yok mu, cehennem barabar.
Her şey bir çay davetiyle başladı. Mustafa Kemal Paşa’nın Çankaya Köşkü’nde vereceği davete katılacak hanımlar ne giyeceklerini, beyler ise adım adım yaklaşan kurtuluş ile ilgili planlarını kiminle paylaşacaklarını düşünürken o, çoktan cephenin yolunu tutmuştu bile.Amaç, düşmanı yanıltmak ve güvenli yoldan taarruzu başlatmaktı. Herkes onu Ankara’da bilirken o Afyon’a doğru uzanıyordu.Kocaman yüreği, büyük düşünceleri, korkudan uzak bir yüreği ve ardında kendine inanan çocukları vardı.Zordu ama imkansız değildi... Ülkeyi bölge bölge paylaşmış düşmanı, İnönü ve Sakarya’da geri püskürttükten sonra yapacak tek işi kalmıştı artık, onları vatan toprağından tamamen atmak...26 Ağustos’ta başladı taarruz... Sesi Anadolu’nun dağlarında, tepelerinde, yaylarında çağıl çağıl çağladı:Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir; ileri!Son kelimesi savaş zamanı da sonrasında da en büyük emri ve ideali oldu yaşadığı müddetçe. Yenilik, güzellik, iyilik ve doğruluk ilerideydi çünkü, o günün çocukları ilerinin gençleriydi!Gençlik, ‘ileri’nin ümidiydi.Taarruzdan haberi olmayanlar, giyinip kuşanıp çay partisi davetine icabet ettiler mi, bilmem.Ama özgürlüğün, bağımsızlığın, mutlak egemenliğin davetine, bugünü düşünerek koşan, yıllarca savaşmaktan yorgun ama ümidini bir an olsun kaybetmemiş askerler onun bu net davetine, çoktan icabet etmişlerdi.ONU ANLAMAK!9 Eylül’de İzmir düşman işgalinden kurtulduğunda, İstanbul hala İngiliz postalı altındaydı, yapacak çok iş vardı.Zaman çay içme zamanı değildi ama, bir cigara tüttürülebilirdi Kocatepe’de...İlgili planlar yapılabilir, yeni Türkiye’ nin temelleri Afyon Ovası’na bakılarak atılabilirdi.Tozlu, küflü, sufli düşüncelerden arınmış, pırıl pırıl parlayan Cumhuriyetin ayak seslerini duyuyordu hiç kuşkusuz o gece...Tam bir sene iki ay sonra ilan edeceği, bu yıl doksanıncı yaşını yürekten kutladığımız cumhuriyetin müjdesiydi bu... Ne olurdu daha uzun yaşasaydı, diye düşünüyorum.Keşke daha çok tadına varabilseydi yaptıklarının, keşke daha çok gülümseyebilseydi, daha büyük yenilikleri de beraberinde getirebilseydi.İnsanın vadesi ile ilgili bir kavgamız olamıyor maalesef ama vadeye sığanları vadesiz zamanlara taşımak gibi bir becerimiz var.Onu okuyarak, izleyerek, anlayarak; farkını fark ederek ve tekliğini bilerek yaşamak var elbette.Başımıza gelen her güzel şeyin onunla başladığını hiç unutmamak... Şimdi; bir yudum çayı, bir nefes cigarayı keyifle ve rahatlıkla içebiliyorsak, onun sayesindedir.Aldığımız nefes, yediğimiz ekmek, içtiğimiz su; onun sayesindedir.Atatürk’ü olmak, başka bir şeydir.
Refik Halid Karay’ın aynı adlı eserinden yeni bir dizi başladı. İlk bölümde sağlam eserlerin ne kadar başarılı senaryolara dönüştüğünü bir kez daha gördük.Orta halli bir ailenin sıradan ve değişime kapalı hayatı, yakın akraba bir genç kızın onlarla yaşamaya başlamasıyla uğradığı kaçınılmaz değişim, eserin temelini oluşturuyor. Romanın ana kahramanı Ata Efendi, ailesine yeni katılan Ayşen adlı bu genç hanımın gelişinden oldukça tedirgin ama kızın babasının göndereceği paradan da ziyadesiyle memnundur. Para, onun en büyük ihtiyacıdır ve oluşacak değişikliklere göğüs germek parasız bir yaşamdan daha kolay olacaktır onun için... En azından başlangıçta...Zamanla evine yeni gelen bu güzel kıza karşı boş olmadığını fark edecektir. Yaşı ilerlemiş bir aile büyüğünün yaşadığı bu yasak duygu seliyle uğraşması elbette kolay olmayacaktır. Güzel, çekici ve iyi niyetli olan bu genç kızın kısa sürede farklı yerlerden çıkacak olan talipleri sayesinde Ata Bey de kendine yeni bir mevki edinecektir.Romanda verilmek istenen en temel düşünce, güzelliğin ve paranın insanı mutlu etmeye yetmeyeceğidir. Hatta zaman zaman bu iki vazgeçilmez unsur, insanın hayatının en büyük huzursuzluklarının sebebi de olabilir. ROLLERİ ELBİSE GİBİ GİYMEK...Bugünün Saraylısı, anlatımı yalın bir kitap olduğu için, dizi izleyicisinde de iz bırakacaktır. Burada önemli olan bir isme de dikkat çekmek gerekiyor; Selçuk Yöntem. Selçuk Yöntem; Vanya Dayı, Koca Bir Aşk Çığlığı, Karşı Penceredeki Kadın, Keşanlı Ali Destanı, Hırçın Kız gibi Türk ve dünya tiyatrosunun önde gelen eserlerinde rol almış, sayısız oyunun yönetmenliğini yapmış, ödüller almış bir sanatçı...1978’den beri tiyatrodaki başarılı oyunculuğunu dizilere de taşıyarak ekranlarda bizimle buluşan Yöntem; ses tonu, karizmatik görüntüsü ve tartışılmaz oyunculuk gücüyle dizideki genç oyuncular için bir okul niteliği taşıyor. Dizi izleyicilerinin yapacakları en büyük hata; Selçuk Yöntem’in yeni karakterinde, Kurtlar Vadisi’nin Aslan Akbey’ ini ya da Aşk-ı Memnu’nun Adnan Ziyagil’ini aramaktır.Oyuncuların en büyük başarısı, rolleri bir elbise gibi giyip çıkarabilmeleridir. Onları başarılı kılan da bu becerileridir zaten. Hele de Selçuk Yöntem gibi bir usta söz konusuysa, koltuklara keyifle yaslanıp dizinin keyfine varmak gerekir. Selçuk Yöntem’ i en son iki yıl önce, Pera’da Vanya Dayı’da izlemiştim. Muhteşemdi. Böylesine değerli sanatçıların tiyatro alanında, sinema ve dizi sektöründe adlarının daha sık geçmesi demek, televizyon başında çok vakit geçirenlerin daha doğru örneklerle yüz yüze gelmesi demektir. Bu da büyük şans...
Gerçekten de günlerin iyice kısaldığı, havaların birden soğuduğu, kışın, gerçek anlamıyla ben geldim, dediği aydır Kasım... Ben de merak ettim acaba bu ay içinde tarihte neler olmuş, bu kara ve soğuk ayın içine başka neler sığmış diye.Zamanla kavga etmek de bir meşgale aslında. Tarihlerin arasına sıkışmış, unutulmuş ama o gün için önemli olan ne var ne yoksa bulup gün yüzüne çıkarmak da büyücülük yapmak ya da zamanda yolculuk etmek gibi bir şey... 1914 yılının Kasım ayında, Osmanlı Devleti 1. Dünya Savaşı’na girmiş. Yıllar sonra 1922’nin Kasım’ında saltanat aynı ayda sona ermiş. Savaşa girmeye karar vermiş bir yönetime yıllar sonra aynı soğuk ve yağmurlu günlerde son verilmiş. Savaşın sonunda 1918’de savaş kaybedilince Talat ve Enver Paşalar da yine Kasım ayında ülkeyi terk etmişler. Ne acıdır ki 1912’de, Atatürk’ümüzün doğduğu, aklına düştükçe “Ah Selanik!” diye içinin sızladığı şehri de Kasım’da kaybedilmiş. 1914’te, hem İngiltere hem de Fransa aynı ay içinde bize savaş ilan etmişler; Kasım’da...Neyse ki bu korkunç savaşın bittiği ay da Kasım...Televizyon izleyicilerini ekranlara kilitleyen Muhteşem Yüzyıl’ın genç şehzadesi Mustafa’nın idamı da 1553 yılının Kasım’ına rastlar. Kanuni’nin Bağdat’ı fethi, damadı Rüstem Paşa’nın sadrazam olması da hep Kasım ayına denk gelmiş. Kanuni’nin ölümü dolayısıyla yazdığı mersiyesiyle edebiyat tarihinde Şairiü’ş Şuara olarak anılan şair Baki’nin vefatı da 1600 yılı Kasım’ının 7’si. 1922’nin Kasım’ında son Osmanlı Padişahı Vahdettin, bir İngiliz gemisine binerek İstanbul’u terk eder. Aynı ay Abdülmecid Efendi TBMM tarafından son halife olarak seçimiş. Neyse ki Trakya’nın tamamen kurtuluşu ve Lozan Barış Konferansının başlama ayı da Kasım...Kasım, havası, biriktirdikleri, tarihe yazdıklarıyla; gri, soğuk ve zor bir ay olmuş meğer... Kasım’a var daha. Sarı, sıcak Ekim henüz bitmedi. Ekim’in bizim için en güzel günü geliyor. Ulusumuzun baş tacı cumhuriyetimizin bayramı geliyor. Öbür gün, Türkiye Cumhuriyeti’nin doksanıncı yaş gününü kutlayacağız.Cumhuriyetin sıcağında, güveninde, mutluluğunda ve güzelliğinde yaşanacak nice doksan yılları; huzurla, mutlulukla, birlik ve beraberlikle kutlamak dileğiyle...
Bir ucundan ona bulaşmamış olanımız yoktur. Ya lisedeki aşkımıza yazmışızdır ya da okulda bir yarışma için kalem oynatmışızdır. Önce uyaklı, ölçülü; sonrasında serbest şiiri denemiş ve kendimizi şair zannetmişizdir.Türk edebiyatının en anlaşılır, yakın ve sade dönemi olarak bilinen 1. Yeni’yi okuya okuya; hayata, insana, aşka ve derde alışmışızdır.Hepimiz 1. Yeni’yi daha çok Garip Akımı olarak biliriz.Ondaki neşe ve güzelliğin, hüzün ve acının hafif yakıcılığını çok severiz.Ama neredeyse çok azımız 2.Yeni şiirine yakın hisseder kendini.Orhan Veli ve arkadaşlarının kurduğu 1. Yeni’ye tepki olarak doğan bu yeni ve karmaşık akım; yenilginin, yabancılığın, içe kapalılığın, bunalımın ve hayattan vazgeçmişliğin akımıdır.İçinde sevgilinin tatlı sesini, bir dere kenarını, bir ağaç gölgesini, bir kuş cıvıltısını ya da bir şehir hikayesini bulmanın imkanı yoktur.2. Yeni’nin içinde birbirinden değerli pek çok kalem vardır. Bu isimleri biraz daha yakından tanımak, hayatın diğer yüzünü bize anlatmak için seçtikleri yolda korka korka da olsa azıcık yürümek için bu sanatçıların elini tutmak lazım.Turgut Uyar, 2. Yeni’nin en önemli şairlerinden biri. Anadolu’da farklı yerlerde memurluk yaptıktan sonra 1966’da İstanbul’a döner ve arkasında bir ayrılık sonucu bir eş ve üç çocuk bırakır. Küçük yaşta aile isteğiyle yaptığı bu evlilik, ağır gelmiştir onun içinde sakin fırtınaların estiği yüreğine.Ne olursa bu sebeple olur, Cemal Süreya ile olan noktasında olan Tomris Uyar’a kaptırır gönlünü. Üç yıl sonra da evlenirler.Turgut Uyar’ın yetişkin aklı ve kalbiyle sevdiği bu kadına yazdığı şiiri bilenimiz çok azdır:“Tomris Uyar için bir şiir kurma çalışması”seni sonsuz biçiminde buldum o biçimi almıştınsandviçlerle, kötü şehirle, terle baş başa kalmıştınyürüdü üstüne herkesin neonu, herkesin babaannesiherkesin en eski olan kökü, en eski hanesiyeşili bozup suya çevirdin, akşamı sonsuz uzattınne buldunsa o akşama uygun, ne buldunsa ona kattın***gel ellerini ver en güzel ellerini öyleruhum, ateş yüreğim, kokum, birlikte öyle...Turgut Uyar’ın şiirlerini, şiir işine girmemiş, iyi bir okur olmayanlar çok bilir mi, bilmem.Belki de bizim şiir okurumuz, kolay anlaşılırın peşinde ve üstü sanatla kapanmış şiire uzak.Oysa kolay anlaşılır gibi görünen şiirlerin içinde saklı, derin dünyaların sırrına ermek de akıl ve gönül işidir.Bu sebeple anladığımızı zannetmekle gerçekten anlamak arasında bir okur olarak kalmamalıyız şiirin karşısında.Ona gerçekten bakmalıyız.Turgut Uyar’ın, Yapı Kredi Yayınları’nın Doğan Kardeş Serisi’nden çıkan “Göğe Bakma Durağı” adlı şiirinin isim olarak verildiği kitabı, çok keyifli…Şiire gerçekten bakabilmeniz için.
Reşat Nuri Güntekin’in ölümsüz eseri Çalıkuşu yeniden dizi haline getirildi. Fahriye Evcen ve Burak Özçivit; devir, şahsiyet, eser üçgeni içinde değerlendirdiğimizde rollerine çok uyumlu birer isim olmuşlar. Gerçi romandaki Kamuran, sarışındır ama ekrana uyarlamalarda bu tür farklılıklar bizi rahatsız etmemeli.Çalıkuşu, roman olarak okunduğunda çok kolay anlaşılan, Osmanlı'nın son döneminin ve savaş yıllarının bütün toplumu nasıl etkilediği konusunda dolaylı yoldan çok fikir veren, aile yapısına, insan ilişkilerine yumuşak bir üslupla yaklaşan, çok keyifli bir romandır. Öyle olmasa defalarca filme çekildiği halde ve özellikle Aydan Şener, Kenan Kalavlı son diziden sonra yeni bir dizi yapma kararını vermek çok zor olurdu.Bu romanın filmde ya da dizide bu kadar başarılı olması, kitabın yaş farkı gözetmeksizin bu kadar çok satabilmesi ve her nesil tarafından keyifle okunması, öğretmenlerin okutulacak kitaplar listesinde neredeyse başı çekmesinin en önemli nedeni, Türk romanında “Feride” ile ortaya konan yeni kadın tipidir.Feride, o dönem Türk kadınının yeni yeni uyanmaya başladığı bir zamanın modelidir. Yalnızca ev hanımı olmayan, aynı zamanda kolejde de okuyabilen, el işi de yapabilen, piyano çalan, yabancı dil konuşan, aşkının esiri olmayan, vatan toprağının her köşesinde görev yapabilecek cesaret ve kararlılıkta, gerektiğinde cephede erkeğiyle omuz omuza savaşan yeni Türk kadının modelidir.Dizinin ilk bölümlerindeki gururuna daima yenik düşen; içli, şımarık, dürüst, hırçın ve bir o kadar da güzel ve sevimli olan bu genç kızın, gururunu bir kambur gibi sırtında taşımaktan bir türlü vazgeçmemesine rağmen, karakter olarak nasıl değiştiğini, kişilik yönünden nasıl geliştiğini, yaşam tecrübesinin ona neler katacağını ilerleyen bölümlerde göreceksiniz.Hayatın aşktan ibaret olmadığını belki de en acı tecrübelerle deneyimleyecek Feride’nin bir süre sonra nasıl devleşeceğini, nasıl olgunlaşa-cağını ve hayatın getirilerini tüm asiliğine rağmen nasıl kabul edeceğini izleyeceksiniz.Hedefi biz kadınlardıkFeride’ye bakarken aradan bunca yıl geçmiş olmasına rağmen, kadınların onu izlerken hala kendi iç dünyalarına döndüklerini; kendi yanılgılarını, kendi yenilgilerini, kendi aşklarını, gururlarını ve hikayelerini yazma kararlılıklarını sorguladıklarını düşündüm.Zaman hangi zaman olursa olsun; kadının kendini sevdiğine, eşine, topluma ama en çok da kendisine daha iyi anlatma, onlar tarafından daha iyi anlaşılma ihtiyacı olmuş.Belki de bu sebeple seviliyor Feride karakteri...Belki de hepimizin onda kendinden bir şeyler bulabilişi bundan. Bu sebeple eskimiyor, bu sebeple her dönem okunuyor, izleniyor. Burada hüzünlü bir taraf da var tabii.Yenilgileri, gururu, hedefleri ve hayatla olan kavgaları ile daha iyi başa çıkabilseydi günümüz kadınları, belki de o zaman yalnızca bir roman ya da dizi kahramanı olarak kalabilirdi Feride. Ama hala tanıdıksa, örnekse birilerine, o zaman kadınların hayatla kavgası henüz bitmemiş demektir.
Oğlum Hayati Kamhi’ye...”Kitabın ilk cümlesi...Kitabını geçtiğimiz yıl yaşamını yitiren oğluna ithaf etmiş Jak Kamhi... Hayatın insanlara ne getireceği hiç belli olmuyor ama insanların hayatta nasıl izler bırakacağı tamamen kendilerine ait. Jak Bey’le tanıştığımızda kitabın çalışmaları sürüyordu.Yaşadığı bu acı olayı duyduğumda kitabın bir kenarda kalacağını ve bunun da çok doğal olduğunu düşünmüştüm. Yanılmışım. Güç, yalnızca bedende değil aynı zamanda akılda ve yürekte gizlidir. Kimse boşuna Jak Kamhi olmazmış, bir kez daha anladım. Türk iş dünyasında sayısız girişimi ve başarısı olan Kamhi’nin yurt dışında ülkemizi temsilen üstlendiği gönüllü sorumluluklar, yeni nesillere örnek olacak niteliktedir. Jak Bey’in ülkesi için yaptıklarını ve iş yaşamın; onun hayatını yakından takip edenler ve onu iyi tanıyanlar, iyi bileceklerdir. Uluslararası alanda yaptığı hizmetlerden dolayı, 1991’de Fransa Kamhi’yi Legion d’Honneur nişanıyla onurlandırdı. 1997’de ise Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac tarafından Commandeur dans l’Ordre National du Merite, 2003’te İspanya Kralı I. Juan Carlos tarafından Commander of the Order of the Spanish Civil Merit nişanlarına layık görüldü.Bir ömre sığan sayısız girişim ve çalışmanın zihninde yüreğinde önemli izler bırakan sürecini de on bölümlük bir kitap halinde bir araya getirdi. Bir ömre sığması güç olacak nice ayrıntıların, devlet başkanlarının, ülkelerin, milletlerin, insan ilişkilerinin ve daha nice başlıkların ayrıntılarının kendi ağzından anlatıldığı kitap, hayat tecrübesi edinmek ve insanların ne deneli değerli birikimleri olduğunu anlamak adına çok keyifli bir çalışma...Babasının bir Fransız düşünüre ait: “Vatanını sevmek, kendini sevmekle başlar” sözünü sık sık tekrarlamasından olsa gerek bu sözü kendine bir yaşam biçimi olarak benimsemiş Jak Kamhi’nin yaşadıklarını okurken yurt sevgisinin, millet sevgisinin bir insan için, ne kadar sahici bir duygu olduğunu bir kez daha anladım.13 Haziran 1925’te Tepebaşı’nda başlayan bu yaşam öyküsünün başarı ve ödüllerle dolu ayrıntılarını okurken bir ömre bütün bu değerlerin tesadüfen sığmadığını, okunan okulların, alınan aile terbiyesinin, bilginin, görgünün; insanın hamurunu nasıl yoğurduğunu, hedeflere ulaşmak için, akıl ve zekanın yanında çok çalışmanın da ne kadar önemli olduğunu gördüm bir kez daha.Gerçek yaşam hikayeleri, en güzel nasihatlerdir. Jak Bey’in yaşam öyküsü, gerçek vatanseverliğin en güzel örneği. Remzi Kitabevi’nden çıktı. Muhakkak okuyun.