Tülay Gürler Kurtuluş

Tülay Gürler Kurtuluş

-

Sınav sistemi yine değişti

22 Mart 2014

Bugün, üniversite sınavına giren bütün öğrenciler, farklı adres ve mekanlarda, bilmedikleri sınıflarda, tanımadıkları öğretmenlerin gözetiminde soru çözüyorlar. Sorularla beraber, sınava girilecek okullar, sınavda görevli öğretmenler, hangi okulda kimin sınava gireceği her zaman son dakikada belli olur. Bilinmeyenin farklı çekincesi ve kuralıdır öğrencinin ciddiyetini sağlayan. 2014 YGS’ye tam 2 milyon 7 bin 685 aday giriyor. Bu demektir ki bu kadar sayıda kişi dört ya da beş yıl sonra iş arayacak, bir kısmı yüksek lisans sınavlarına girecek. Geçen süreçte de her yıl onlara bir bu kadar kişi daha eklenecek. Bu genç ve geleceğin sahibi nesle ümitli yarınlar sağlamak için devlet büyüklerine ve devlete bağlı kurumlarda çalışanlara önemli sorumluluklar düşüyor.Üniversite sınavlarının soruları her zaman ÖSYM’nin sitesinde yayınlanırdı. Böylece öğrenciler, soru tipleri, soruların amaçları, ölçme kriterleri ve eleme taktikleri konusunda fikir sahibi olurlardı. Okullarda ve dershanelerde çalışan öğretmenler, soru hazırlama kurulları da... ÖSYM Başkanı Ali Demir’in açıklamasına göre, ölçme kabiliyeti yüksek olan sorular bazı düzenlemelerle yeniden kullanılabileceği için sınavlarda sorulan soruların sadece yüzde 10’unun paylaşmanın yeterli olacağını düşünülüyor. Bunun amacı, bir soru havuzu oluşturabilmek. Bunun gereksiz bir karar olduğu kanısındayım. Türkiye’de birbirinden değerli ve tecrübeli üniversite, lise ve dershane hocaları var. Her yıl hazırlanan özgün soruların açıklanması, öğrencilerin yaptıkları ile sınavdan birkaç saat sonra hemen yüzleşmeleri, sınav hakkında değerlendirme yapmaları açısından çok önemliydi. Kapatılan dershanelerde görev alan öğretmenlerin de destek vereceği komisyonlarla istense bir yıl içinde yüz yıla yetecek sayı, nitelik ve kalitede soru hazırlanabilir. Özellikle liselerin daha sağlam ve nitelikli bir eğitim öğretim anlayışı ile öğrenci yetiştirmesinin hedeflendiği şu dönemde, soruların açıklanmama kararı toplumda güvensizlikten başka bir şey yaratmayacaktır. Yine de bekleyip göreceğiz. On yılda bu kadar çok değişikliği kaldırmış eğitim öğretim camiası bu değişikliğe de kısa sürede alışabilir. Sınavlar yalnızca öğrenceyi sınamıyorTürkiye’de sınav sistemleri konusunda fikir sahibi olan merciler, Milli Eğitim Bakanlığı, YÖK, TÜBİTAK ve ÖSYM. Sınavların hazırlanmasında, bu kurumlar kuracakları komisyonlarla örnek soru kitapları hazırlama yoluna gidebilirler. Bu sınavlarda uzun vadede, çoktan seçme tekniğinin yanında açık uçlu soruların da sorulması planlanıyor. Ali Demir’e göre yazılı sınavlar, günümüz bilişim teknolojileri sayesinde objektif olarak yürütülebilir bir sınavlar olacakmış. Ciddi bir ön çalışma gerektirdiği için, bu sisteme hemen geçilmesi öngörülmüyormuş. Bu konuda acele edilmemesi şart. Çünkü okumayan, bilgisayar başında vakit geçiren ve doğru Türkçe'den uzak nesillerin yazılı ifadelerinin düzelmesi için zamana ihtiyaçları var. Sınavlar, yalnızca öğrenciyi sınamıyor. Soruyu hazırlayan öğretmeni, öğrenciyi bilgi ile donatanları, kurumları, bakanlığı da sınıyor. Çok hassas ve önemli bir konu. Gençleri bu konuda ikna edecek en önemli nokta, güvenilirlik. Bugünkü sınavın tüm öğrenciler adına iyi geçmesini dilemekten başka yapabileceğimiz bir şey yok.

Devamını Oku

Siper Mektupları

8 Mart 2014

Mart ayı demek, Çanakkale demektir biraz da... Okullarda tarih ve edebiyat derslerinde başlar bugünün ön hazırlığı. Sanki yeni yaşanmış gibi farkındalık kazandıran, heyecan uyandıran; o gün zafer kazanılmasaydı, neler yaşanırdı, diye düşündürüp tüyler ürperten bir dönem olduğu için olsa gerek, başka bir duyguyla bekleriz o günü. Nusrat mayın gemisi, Seddülbahir, Anafartalar... Bu sözcükler, o günlerin şifreleri gibidir adeta ve tabii Anafartalar kahramanı Mustafa Kemal... Çanakkale’yi geçilmez kılan en büyük komutan... Siperdeki resmiyle zihinlerimize kazınan Mustafa...Mektup, en özel edebi tür... Eski mektupların tozlu, heyecanlı, mahrem, sevinçli ve bir o kadar da hüzünlü tarafları vardı. Bilgisayarın birkaç satırına sıkıştırılmamış, adresleri otomatik bulunmayan, çoğu zaman gideceği yere adresi bile olmadan elden ulaşan mektuplar... Aşkı, hayatı, sevgiyi, hasreti, savaşı anlatan mektuplar... Onu edebiyat tarihi anlatmasa da edebi yapan tarafı, insanların en güzel ifadeleri mektuplarda kullanmasından herhalde. Sevdiklerine kalplerinin kapılarını sonuna kadar açmaları ve sonradan bir zarfla kapamalarından... Anılar ise anmaktan hoşlanılan zamanları ölümsüz kılan türler. İkisi birleşince ortaya geçmişi bugüne taşıyan kitaplar oluşuyor. Prof. Dr. Mimar Necati İnceoğlu’nun kaleme aldığı Siper Mektupları işte böyle sıcak, etkileyici ve özel bir kitap... Neceti İnceoğlu Hocayla Ocak 2014’te tanıştım. Konumuz kitap değildi ama söz dönüp dolaşıp hayatı anlatmaya gelince bana satırlara döktüğü duygu ve düşüncelerinden söz etti. Sayısal alanda başarılı olan bazı yaratıcı kişiler gibi o da yazar ve ressam olmasıyla diğer mimarlardan farklı ve ayrıcalıklı bir yere sahip... Sayısız mimar yetiştirdiği, çok fazla sayıda başarılı projenin altına imza attığı gerçeğinin yanında, tarih kitaplarında adı savaş olarak geçen bir dönemi, anı ve mektuplarla anlatmayı seçmiş olması da çok önemli...Siper Mektupları, Çanakkale Savaşları sürecinde ve Birinci Dünya Savaşı’nda Türk cephelerinde savaşan askerlerin anılarını anlatan hem düşündüren hem öğreten bir kitap. 25 Nisan 1915’de Arıburnu ve Gelibolu yarımadasının güneyindeki Seddülbahir Cephesi’nde başlayan ilk çıkarmada ve Anafartalar Cephesinde yaşananlar kitabın konusunu oluşturuyor. Kitaptaki anıların birçoğu Cahit Önder’in “Yaşayan Çanakkale Gazileri” İbrahim Sorguç’un anıları ise “İbrahim Sorguç’un Anıları-Kaybolan Filistin” isimli kitaplarından derlenmiş. Anzak ve İngiliz askerlerinin mektup ve anıları ile Alman askerlerinin anıları kitap olarak yayımlanmış farklı eserlerden alınmış. Kitabın en güzel tarafı da mektup ve anıların bir bölümünün gerçekten savaşa katılmış askerlerin ağzından aktarılıyor olması... Hem anılardan hem mektuplardan hem de tarihi dipnotlardan yararlanılarak yazılmış bu kitap, o döneme ışık tutması ve savaş kavramının nasıl bir cinayet olduğu, nasıl zorluklar ve insanlık dışı durumlar içeren bir mecburiyet olduğu hakkında bize somut örnekler vermesiyle de önemli...Savaşları yazmak zordur. Savaşlar iki tarih arasına sığdırılmış yıllardan ibaret değildir çünkü. Hele ki o savaşlar bizim Çanakkale gibi büyük bir zafere ya da Birinci Dünya Savaşı gibi korkunç bir kayba sürüklemişse insanları... Gündüz ve gece kadar birbirinden ayrı sonuçları olan ama aynı tarih aralığında anılan bu iki savaşın hikayesini okumak isterseniz Siper Mektuplarını alın. Anne babaysanız, oradaki hikayelerden anlatın çocuklarınıza. Öğretmenseniz, kitaptaki bazı pasajlar üzerinden anlatın konunuzu. Tarih bir ilim değil bilimdir. Bunun sebebi de yalnızca kronolojik olması değildir, vak’anüvistlerin kayda geçtikleridir. Necati İnceoğlu gibi yazarlar, dünü araştırıp bugüne taşıyan yeni vak’anüvistlerdir bana göre.

Devamını Oku

Aşk yolcusu

1 Mart 2014

Doğarken kimin çocuğu olarak doğduğumuzu bilmeyiz. Adımızın ne olacağını, annemizin babamızın kim olduğunu da... Zaman geçer; yüzlerine, kokularına bakarak onların kim olduklarına karar veririz. Adımızı duya duya öğreniriz. Hangi milletten, hangi dinden olduğumuzun ayrıntıları da yavaş yavaş birikir. Kullanılan kelimelerden, duyduğumuz deyişlerden, vurgulardan anlarız hangi dilin anadilimiz olduğunu... Evimizin duvarında asılı duran Haç’tan, belden aşağıda tutulmayan Kuran’dan ya da Cuma akşamları yenen kutsal yemekten; hangi dine mensup olduğumuzu zamanla kavrarız... Biz de böyle, onlarda şöyle ötekilerde böyle’lerle gelişen genel kültürümüz, bizi ya insan sever yapar ya da ötekileştiren... Doğduğunda hiç kimseyken bir anda, insan olduğumuzu fark ederiz. Ve insanın neler yapabileceğini... Aşk Yolcusu; hayata tutunmaya çalışan bir avuç insanın bir gemiyle başlayıp yine bir gemiyle sona eren parça parça hayatlarının hikayesi... Çok seven bir adamın sevdiği kadın için neleri göze alabileceğinin ispatı. Bahar Feyzan, Aşk Yolcusu’yla; muhabirlik ve televizyonculuk kariyerine yazarlığı da başarılı bir şekilde eklemiş. Küçük, başlıkları cümlelerden oluşan ve her başlığıyla bizi konunun içine biraz daha çeken bir gemi yolculuğunun ve şahane bir aşkın öyküsü bu kitap. Adı da bu sebeple aşkın yolculuğu olarak seçilmiş olmalı. Kelimelerin ve olay örgülerinin su gibi aktığı üslubuyla beni hemen sona ulaştıran bu kitap, Bahar Feyzan’ın bundan sonra ne yazacağı konusunda beni düşündürüyor. Kim bilir nasıl bir yaşanmışlıktan yola çıkmayı seçecek diye düşünüyorum. Yalnız, insanın insana verdiği aşk, sevgi, güzellik ve ümitlerin yanında onu kendi olmaktan alıkoyan, toplumun dayatmalarıyla, baskılarla, hiç bilmediği nedenlerle şekillenmiş diğer karanlık tarafı başkalarının hayatını nasıl etkileyebiliyor, onu da görmek mümkün bu kitapta. 1941’de Berlin’de yaşayan Türk doktor İzak Levi’nin İkinci Dünya Savaşı’nın o karanlık ve ateş dolu günlerinde dönemin Türk Büyükelçisi Hüsrev Gerede’nin Nazi Hükümeti’nden aldığı özel izinle rahat bir yaşam sürerken yanı başından geçip ölüme yürüyen insanların içinde aşkı bulunca aldığı karar, hayatını değiştirir. Viktorya’ya olan bu sonsuz aşkı onu hem kendi kalbinde hem de dünya coğrafyası üstünde uzun ve zorlu bir yolculuğa çıkarır. Berlin’den Bükreş’e Struma’ya ve İstanbul’a uzanan bu heyecan, umut ama en önemlisi aşk dolu hikayede, insanın insan olmak dışındaki kimliklerinin zaman ve zemine göre hayatlarını nasıl etkilediğini görüyoruz. Dillerin, dinlerin, coğrafyaların içinde; sevmekten vazgeçmeyen insanların, diğerlerinin yaşamlarını nasıl etkilediğine tanık oluyoruz.STRUMA HİKAYESİ“Ayrı kaldığım İstanbul’a, aşık doktor İzak Levi olarak bir gemi dolusu insanla geldim. Soluk güneş ve gri kışın İsstanbul sabahı. Hoş geldin” demiyordu. Havaya bakıp içimden, ”Beni tanıdın mı? Ben İzak! Hani her Berlin dönüşümü Günşin’le kutladığın İzak!” İzak Levi, böyle selamlıyor Berlin dönüşünde gemiden, yeniden merhaba dediği İstanbul’u... Almanya’da başlayıp İstanbul’da süren bu öyküyü okurken Türk Yahudileri’nin hayatlarının içinde bir yolculuğa da biz çıkıyoruz. Gazeteci çocuğun bağrışında şekillenen gerçekle İzak Levi’nin yaşadıklarını okudukça tarihin bu inanılmaz olayında kimliklerin ne kadar anlamsız olduğunu, önemli olanın doğduğumuz günkü kadar masum olmak olduğunu anlıyoruz. “Yazıyoor.. Yazıyooorr... Karadeniz açıklarında batan gemiyi yazıyor...”

Devamını Oku

Gerçek bir hikayenin mucizevi etkisi

22 Şubat 2014

Bizi can evimizden vuranlar, gerçek hikayeler... Bu sebeple tarihe bu kadar bağlanıyoruz, tarihi dizilerin peşinde sürüklenmeyi, ayrıntılarını düşünmeyi, karakterlerini daha yakından tanımayı bu kadar seviyoruz. Ama hikayeyi bilmiyorsak, yalnızca yaşanmışlığından haberdarsak, gizemi bizim için bir kat daha artıyor. Kurt Seyd ve Shura’nın muhteşem aşkında olduğu gibi... Bu gazetenin sütunlarında aynı gün, onunla beraber yer almak, büyük mutluluk benim için...1999’da ilk kitabını yazarken nasıl bir heyecan yaşadıysa içinde, bize aynı heyecanı yaşatacağını biliyor muydu acaba? Kurt Seyd’in torunu, güncel edebiyatın kalemi Nermin Bezmen’den söz ediyorum. Yılarca dinleyip bir türlü etkisinden çıkamadığı bu büyük aşkı, yazarak başkalarıyla paylaşmaya ne zaman karar verdi kim bilir? 19’uncu yüzyılın başında Rusya ve İstanbul arasına yazılmış bu muhteşem aşk hikayesini aile büyüklerinden dinlemek, yüzlerini anılarda koruyor olmak ve oyuncuların bu insanları yeniden ete kemiğe büründüreceğini düşünmek, nasıl bir heyecan yaratıyor onda?Aşkın, savaşın, ihtilalin; çare ve çaresizliğin, umut ve gururun; tutku ve haksızlığın romanı bu. Romanın dizi olarak çekilmesi hem görsel hem de oyunculuk anlamında çok değerli bir girişim... Kaderin akışını değiştirme gücünün Tanrı’ya mı yoksa insanın kendisine mi ait olduğu sorusunu kendinize sık sık soracağınız bir diziyi izlemeye hazır olun. İki sevgilinin bazen saçlarına, bazen eteklerine tutunarak oradan oraya sürüklenecek ve hayatın içinde muhteşem bir yolculuk yapacaksınız. Kitap, her sayfasında, bir sonraki sayfada ne olacak merakıyla okunduğundan dizinin de sürükleyici, sarsıcı, heyecanlandırıcı ve tutkulu olduğunu düşünüyorum ve diziyi sabırsızlıkla bekliyorum. Can evimden yeniden vurulmayı planlıyorum çünkü.1800’lerin sonunda başlayıp 1924 baharına kadar sürecek büyük ve imkansız bir aşkın renkli ve siyah beyaz hikayesinde kendinizden mutlaka bir şeyler bulacak ya da yaşanmamışlıklarınıza yanacaksınız. Roman böyleydi, dizi de böyle olacaktır. Kadın yazarların kalemindeki aşk, başka lezzetli oluyor sanki... Bu yazıyı diziyi izlemeden yazmamın sebebi, eğer romanı okumadıysanız, size gerektiği kadar zaman tanımak.

Devamını Oku

Şarık Tara’yla sınırların ötesinde

15 Şubat 2014

İki hafta önce Doğan Kitap, yeni bir kitap yayımladı. Çiğdem Tüzün ve Sühan Muratlı’nın kaleme aldığı kitapta işadamı Şarık Tara’nın iş yaşamının ilginç ayrıntıları anlatılmış.İnsanların nasıl “o kişi” olduklarını anlatan kitaplar, hayat hikayelerinin satır araları, başkalarının her zaman dikkatini çeker. Herhangi bir konuda adını topluma duyurmayı başarmış, yeteneği, öngörüsü, başarısı ve farklılığıyla topluma mal olmuş bu kişilerin yaşamlarını kaleme almalarını ya da aldırmalarını çok önemsemek gerekiyor. Bu kitaplar, onlar gibi olmak isteyen genç nesillere doğruları ve yanlışlarıyla, tüm yaşamışlıklarıyla örnek olacak bu insanları tanıtmak için en güzel, en doğru ve en keyifli yol... Bir filmi izler gibi, bazen bir sohbete katılır gibi...Şarık Tara, 1930 Üsküp’te doğar. 12 yaşında, göçmen, küçük bir çocuk olarak geldiği İstanbul’da hayatı tanımaya başlar. Balkanların savaşlar boyu çektiği sıkıntıları cebinde saklayan ve daha huzurlu bir hayatın nasıl olması gerektiğini düşünen aklıyla her aldığı yaşta biraz daha ilerici, biraz daha yenilikçi, biraz daha girişimci olur.Hayat hikayesinin tümünde hem tarih hem siyaset hem de o dönemlerin değişken yapısının ayrıntılarını okuyabilirsiniz.Balkanlardan göç eden herkes adını bilirKitabın çok hoş ve aklınıza belki de hiç gelmeyecek ayrıntıları da var: Şarık Tara, eniştesi Sadi Gülçelik ile birlikte iş hayatına atılmaya karar verdiğinde enişte ve kayınbirader sözcüklerinin ilk hecelerinden oluşan bir şirket kurması gibi: ENKA.Ya da bir davette Yugoslavya devlet başkanı Slobodan Miloşeviç’e: “Slobodan biliyor musun, ki senden nefret ediyorum!” demesi gibi...Şarık Tara, Türkiye’nin çağdaş uygarlık düzeyine ulaşması için dışa açılmasının şart olduğunun bilinciyle yaptığı her işte ve kitapta da söylendiği üzere üstlendiği her görevde bunun için çaba harcayan, Türkiye’nin her alanda dünyayla entegrasyonu için gönülden çalışan bir yurttaştır aynı zamanda. Kitapta, Tara’nın yaptığı tüm girişim ve çalışmalar, farklı başlıklar ve bu başlıklar altında zaman zaman onun, zaman zaman da başkalarının ağzından anlatılan olaylarla gözler önüne seriliyor. Kitabın ana bölümleri, araştırmacılar için önemli bir veri kaynağı niteliğinde. İş dünyasındaki ilk adımları, uluslararası ilişkiler, Avrupa Birliği ve Türkiye ve tabii ki Balkanlar...Balkan topraklarından Türkiye’ye göç etmiş hemen herkes, bilir Şarık Tara’nın adını. Onunla memleketli olmak, ayrı bir gurur kaynağıdır adeta. Ne tuhaftır ki asıl memleket olarak Türkiye’yi bilen tüm göçmenlerin ortak kaderidir, geldikleri yere de memleket demek... Balkanlara olan gönül bağı hiç kaybolmaz bu insanlarda. İşte Şarık Tara’da da gerek iş alanında yaptıkları gerekse dostluk anlamında yaşadıklarıyla Balkanlar’la arasındaki bu bağ asla kopmamış. Şarık Tara’nın dış politikayla yakından ilgileniyor olmasının temelinde babasının eski Yugoslavya’daki aktif politikanın içinde olması yatıyor. Konsoloslarla haşır neşir olan, Türkiye’yle iletişimini hiç kaybetmeyen bu ailenin bir ferdi olarak Türkiye ve dünya ile her zaman yakından ilgileniyor. Sonunda da Türkiye’nin sayılı isimlerinden biri oluyor. Kitabı iki haftada okudum. Çünkü bazen biyografi, bazen anı, bazen de tarih kitabı tadında olduğu için hem okudum hem öğrendim. Çok da keyif aldım. Hem bir okuyucu hem de kökeni Balkanlar’dan olan biri olarak...

Devamını Oku

Hayal...

8 Şubat 2014

Yahya Kemal, insan dünyada hayal ettiği müddetçe yaşar, demiş. Ayşe Kulin’in son kitabının ilk yazısı da bu cümle... Ayşe Kulin’i çok seviyorum. Okunuyor çünkü. Çıkmaz sokakları bile denizlere çıkıyor okurken. Gençler okuyor, gerçek hayat hikayelerinden, yaşanmışlıklardan, gerçek kahramanlardan kendi örneklerini yaratıyor, kendinden bir şeyler buluyor. Bir sahicilik var Ayşe Kulin’de. Hem yazar olup hem de yazmak için olağanüstü bir çaba harcamadan yazıyor sanki. Kelimeler kalemin ucundan dökülüyor vakti geldiğinde gibi geliyor bana. Onu bilgisayar başında hayal edemiyorum, kağıt ve kalemle yazıyordur bence. Keşke sorsaymışım onu gördüğümde..İnsan, yalnız geleceğini değil; her şeyi hayal ediyor. Bu her şeyin ne kadarını gerçek kılabilirsek o kadar mutlu oluyoruz. Özellikle kadınların kurduğu hayaller daha gerçekçi sanki... Yeteneklerimizin, zaaflarımızın, gerçeklerimizin farkına vara vara hayal kuruyoruz. Aslında hayal kurarken bile kendimizi kandırmıyoruz.Ayşe Kulin bu kitabında 1983-2013 yılları arasındaki hayat yolculuğunu o her zamanki tatlı ve tanıdık üslubuyla kaleme almış. Geçmişe koridorlar açıp bizi o zamanlar henüz tanımadığımız ama şimdi tanıdığımız için keyifli bir merakla izlediğimiz Ayşe’yle gezdiriyor kendi bahçelerinde...Eline kalemi her alan nasıl yazar olamazsa yazabilen herkese de yazarlık kapıları ardına kadar açılmıyor elbette. Bazıları daha doğru zaman, daha doğru yerde oldukları için ya da şanslı oldukları için yetenekleriyle, üslup ve hayalleriyle, gerçekleriyle daha çabuk buluşuyorlar okurlarla. Bazıları da Kulin gibi yıllarca uğraşıyor; öyküler yazıyor, kapıları çalıyor, senden yazar olmaz diyorlar ona, ama bal gibi de oluyor işte. Hem de en çok okunan, en çok satanlarından...Kitabın orta bölümünde Ayşe Kulin’in yaşamından seçtiği özel anların fotoğrafları var. Onlara bakınca kadınların yaş aldıkça daha güzel olduklarını görüp bir kez daha mutlu oluyor insan. Sanki yaşadıkça daha güzel oluyor, daha çok yazıyor, daha rahat söylüyor, daha kolay yürüyoruz hayatı.Yormadan okunuyorHayal’de rastlayacağınız kahramanlar, Ayşe Kulin’in kitaplarında devleşip romanlaşan kahramanlar, tanıdık isimlere rastladıkça siz de kendi koridorlarınızı açıyorsunuz geçmişe. Kendi yaşamınızdaki özel insanları seçiyor, bazılarının üstünü çiziyor, bazısına kıyamayıp geçmişe geri alıyorsunuz. Onunkilere de aşina bir ifadeyle yaklaşıyorsunuz. Ayşe Hanım geçen akşam bir televizyon kanalında, canlı yayında kitabıyla ilgili ilk söyleşisindeydi. Program bitince onun kitaplarının neden bu kadar çok okunduğunu bir kez daha anladım. Hiç kimse için değil, kendisi için yaşayan ama bunu gerçek bir tevazu ve farkındalık içinde yapan bir insandı çünkü. Olanı, olduğu gibi hoşa gitse de gitmese de, gitmemeyi de göz önüne alarak söyleyenler hakiki yazar olurlar. Bundan dolayı rahat ve çok okunuyorlar bana göre. Onu dinlerken satırlardaki sesini de duyar gibi oldum. Çünkü Ayşe Kulin, yazdıklarının içinde kaybolmaz.Kitabın akışı hayatın özeti gibi aslında. Bir yazarın yazarlığını herkese duyurma sürecinin acı tatlı anıları bugünkü tazeliğiyle anlatılmış. Şahane bir hafta sonu kitabıydı. Yormadan, yorulmadan ama düşünerek, kızarak, gülümseyerek ve Ayşe Kulin’in tatlı sesini hiç kaybetmeyerek okuyacaksınız.

Devamını Oku

Özür dilerim çok sevdim

1 Şubat 2014

Bu, hem hüzünlü hem de bir o kadar meydan okuyan; hem yenik hem güçlü; hem kibar hem net cümle, Tolga Akyıldız’ın ilk kitabının adı.Kitabın; beyaz yüzü, kırmızı başlığıyla Esen Kitap’tan çıkıp raflardaki yerini alıncaya kadar geçtiği yolların kesiştiği yer; aşk... Bu aşkı; Elif Karadayı, her bölümün başında resimleriyle anlamlandırmış.Tolga Akyıldız; adına aşk dediği ne varsa onları tek tek temize çekerken hatırladıklarını, düşlediklerini, umduklarını, korktuklarını, neşelendiklerini, ağladıklarını, beklediklerini vazgeçtiklerini, istediklerini, istemediklerini; hayatında iz bırakan 41 kişinin izlerinden yola çıkarak 41 parça halinde anlatmış.Adeta aşk’a 41 kere maşallah der gibi...Aşk üstüne yazı yazmak zordur.Çünkü her aşk, ayrı bir tanım, ayrı bir hikayedir. Belki yaşanan her neyse, aslında aşk değildir, ona aşk diyen bizidir; belki sapına kadar aşktır, onu fark etmemişizdir. Belki şairin dediği gibi ona çoktan geç kalmış ya da vaktinden önce gelmişizdir.Şanslıysak, yetişmişizdir.Aşk üstüne birilerine göre ne söylense yalan başka birilerine göre ne söylense doğrudur. Hangisi sahidir; bu sorunun cevabı, kişinin aşka bakışına, ondan beklentisine veya ondan hiçbir şey beklemeden onun sürprizlerini kucaklama, getirilerine boyun eğme niyetine göre değişir.Aşk; bazen değişmek, bazen aynı kalmak, bazen de aynı olmaktır.Aşka düşünce başa gelenler...Kimleri değişmeyi, kimileri aynı kalmayı, kimileri aynı olmayı sever. Bu sevgi farkındalığı aşka düşünce başa gelendir. Bu aynı olma biçimine kakar vermek kişinin elinde değildir. O aynı’lık aşkın gelişindeki, kalışındaki tanımın kendisidir.Kitabın 41 bölümünde; Tolga’nın aşkla ilgili soruları, cevapları, belirsizlikleri, netlikleri, heyecanları, karanlıkları, aydınlıkları; düğümleri ve çözümleri var.Aşk belki de çözdükçe düğümlenen düğümlendikçe çözülen, her seferinde yeniden zorlanılacak, yeniden keşfedilecek bir tarafımızın sırrına ermek demek olduğu için onu yazmak bu kadar zor...Belki de gerçekten aşık olduğumuzda onu yazmıyoruz. Belki aşk üstüne yazılan tüm yazılarımız; aşkı aradığımız, aşkı bulduğumuzu sandığımız ya da adına aşk demeyi seçtiğimiz durumlar üzerinden yazılıyor da hakiki aşkı bulduğumuzda onu yazamıyoruz bile...Tahlil ve tasvirle geçiyor zaman zihnimizde... Hesaplar yapmakla; doluya koyup almadığını, boşa koyup dolmadığını görerek; şaşırarak ama pes etmeyerek, bu pes etmeyişin sonunu hiç bilmeyerek... Belki aşk ütüne yazılan tüm yazılar, söylenen tüm sözler; aşktaki tekamülümüz için bir basamak...Tolga’nın yazılarını her zaman çok severek okurdum. Ona, mutlaka kitap yazmalısın, diyenlerden biriydim ben de... Bu aydınlık yüzlü kitabı elimde tutuyor olmak, benim için de büyük bir keyif... Hem elimde tutuyor olmak hem de okumak... Siz de keyif alacaksınız. Bazen korkacak, bazen üzülecek, bazen heyecanlanıp bazen yenileceksiniz. Ama Tolga’nın dediği gibi, çok sevdiğiniz için özür diler olsanız bile başta, kitabın sonunda hiçbir sevginizden asla pişman olmadığınızı fark edeceksiniz.Daha nice aydınlık yüzlü kitaplara Akyıldız...

Devamını Oku

Yarın tatilin ilk günü

25 Ocak 2014

Yarı yıl tatili yarın başlıyor. Cuma günü okullar kapandı. Öğrenciler, tatile girmenin heyecanıyla yeni haftaya başlayacaklar ve büyük olasılıkla öğrenci olduklarını unutacaklar. Pedagoglar ne derse desin, hala tatil ödevini yoğun biçimde veren öğretmenler var. Bu sebeple öğrenciler yeterince dinlenemeyecek olmaktan şikayetçi... Diğer yandan öğretmene de hak vermemek elde değil pek, çünkü amaç uzun vadeli bir öğrenme gerçekleştirmekse, bu hedefte unutmaya asla yer yok.Sonuçta iki taraf da kendine göre haklı... Ülkemizde üniversite bitirmiş olmanın bile değerinin neredeyse sıradan hale geldiği, nüfusun kalabalıklaştığı, nitelikli üniversite mezunlarının azaldığı şu dönemde, çocukları kendine haline bırakmak da beraberinde başka sorunları da getiriyor ne yazık ki...Bir de bu seneki ölçme ve değerlendirme kriterleri, eskisinden tamamen farklı. Öğrencinin başarılı sayılabilmesi için not ortalamasının 50 olması koşulu getirildi. Bir zamanlar üniversitelerde olduğu gibi... Yeni yönetmeliğe göre öğrencilerin dönem sonu başarı notları karnelerine eskisi gibi on üzerinden ya da son yıllarda olduğu gibi beş üzerinden notlarla yansımadı. Notlar, yüz üzerinden ve küsuratları da yanlarında olacak şekilde yazıldı karnelere. Örneğin öğrencinin matematik dersinin başarı notu 68.43’se, öğrenci ve veliler bu notu karnede aynen gördüler. Eskisi gibi 5 ya da 3 biçimindeki notlar, tarih oldu. Bu sistem, öğrencinin gerçek başarısını ve notunu görüp değerlendirmede bir bakıma kolaylık oldu. Umarım kısa zamanda değişmez.Defalarca değişen yönetmeliklerDiploma notları hesaplanırken dört yıl boyunca alınan notlar belli puan aralıklarıyla başarı seviyesini belirleyecek. Dört yıl boyunca elde edilen başarının ortalaması neyse 85,00 ve 100 arası pekiyi; 70,00 ve 84,99 arası iyi, 60,00 ve 69,99 orta, 50,00 ve 59,99 geçer, 0 ve 49,99 geçmez olarak değerlendirilecek. Bu yalnızca son sınıfı bitirdiklerinde, mezuniyet notları hesaplanırken dikkat edilmesi gereken bir ayrıntı olacak. Öğrenci ve velilerin bu ayrıntıları iyi bilmesi ve kavraması lazım. Tabii tüm bunlar, yakın zamanda yeniden değişmezse...70’lerde doğup 70’lerin sonunda okula başlayanlar; ilkokulda 5’lik, ortaokul ve lisede 10’luk sistemle mezun oldular. 100’ü üniversitede tanıdılar. Bu yeni ölçme ve değerlendirme sistemi değişmezse öğrencinin üniversiteye kadar tüm okul yaşamı boyunca gösterdiği başarıyı bir bütün olarak görmek mümkün olabilecek.Son yirmi beş yılda, not sistemi ve sınıf geçme yönetmelikleri defalarca değişti. Bazı dersler zamana zaman baraj dersi oldu, o dersten bütünlemeye kalanlar, sene tekrarı yaptılar; bazı dönemlerde bu kural kalktı, o derslerin başarıları diğer derslerle aynı şekilde değerlendirildi.Bir zamanların ikmal sınavlarına sonradan bütünleme dendi; şimdi bu sınavlara ortalama yükseltme sınavları deniyor. Şu kadar dersten kalan sene tekrarı yapar, ifadesindeki ”şu kadar” defalarca değişti; şimdi öğrenci kaç tane zayıfı olursa olsun, yıl sonu başarı ortalaması 50’yse sınıf geçebiliyor.Öğrenciler için kolay gibi görünse de eksik kalan bilgilerin sonraki yıllarda zor tamamlanması ya da hiç tamamlanamaması yüzünden, üniversite sınavındaki başarı da günden güne daha niteliksiz bir hale geliyor.Eğitim sistemi değişiklikleri kolay kaldırmıyor. Yine de değişen ve gelişen dünyaya ayak uydurmak için yeniliklere açık olmak şart. Yeter ki bu değişiklikler ,bizim toplum yapımımıza ve eğitim sitemimize uysun, sık aralıklarla değişip kafa karışıklığına yol açmasın.Kaç üzerinden olursa olsun, notlar hesaplandı, karneler alındı. Yarın, haftanın okulsuz ilk günü. Bütün okullulara iyi tatiller.

Devamını Oku