Doğarken kimin çocuğu olarak doğduğumuzu bilmeyiz. Adımızın ne olacağını, annemizin babamızın kim olduğunu da... Zaman geçer; yüzlerine, kokularına bakarak onların kim olduklarına karar veririz. Adımızı duya duya öğreniriz. Hangi milletten, hangi dinden olduğumuzun ayrıntıları da yavaş yavaş birikir. Kullanılan kelimelerden, duyduğumuz deyişlerden, vurgulardan anlarız hangi dilin anadilimiz olduğunu... Evimizin duvarında asılı duran Haç’tan, belden aşağıda tutulmayan Kuran’dan ya da Cuma akşamları yenen kutsal yemekten; hangi dine mensup olduğumuzu zamanla kavrarız... Biz de böyle, onlarda şöyle ötekilerde böyle’lerle gelişen genel kültürümüz, bizi ya insan sever yapar ya da ötekileştiren... Doğduğunda hiç kimseyken bir anda, insan olduğumuzu fark ederiz. Ve insanın neler yapabileceğini... Aşk Yolcusu; hayata tutunmaya çalışan bir avuç insanın bir gemiyle başlayıp yine bir gemiyle sona eren parça parça hayatlarının hikayesi... Çok seven bir adamın sevdiği kadın için neleri göze alabileceğinin ispatı. Bahar Feyzan, Aşk Yolcusu’yla; muhabirlik ve televizyonculuk kariyerine yazarlığı da başarılı bir şekilde eklemiş. Küçük, başlıkları cümlelerden oluşan ve her başlığıyla bizi konunun içine biraz daha çeken bir gemi yolculuğunun ve şahane bir aşkın öyküsü bu kitap. Adı da bu sebeple aşkın yolculuğu olarak seçilmiş olmalı. Kelimelerin ve olay örgülerinin su gibi aktığı üslubuyla beni hemen sona ulaştıran bu kitap, Bahar Feyzan’ın bundan sonra ne yazacağı konusunda beni düşündürüyor. Kim bilir nasıl bir yaşanmışlıktan yola çıkmayı seçecek diye düşünüyorum. Yalnız, insanın insana verdiği aşk, sevgi, güzellik ve ümitlerin yanında onu kendi olmaktan alıkoyan, toplumun dayatmalarıyla, baskılarla, hiç bilmediği nedenlerle şekillenmiş diğer karanlık tarafı başkalarının hayatını nasıl etkileyebiliyor, onu da görmek mümkün bu kitapta. 1941’de Berlin’de yaşayan Türk doktor İzak Levi’nin İkinci Dünya Savaşı’nın o karanlık ve ateş dolu günlerinde dönemin Türk Büyükelçisi Hüsrev Gerede’nin Nazi Hükümeti’nden aldığı özel izinle rahat bir yaşam sürerken yanı başından geçip ölüme yürüyen insanların içinde aşkı bulunca aldığı karar, hayatını değiştirir. Viktorya’ya olan bu sonsuz aşkı onu hem kendi kalbinde hem de dünya coğrafyası üstünde uzun ve zorlu bir yolculuğa çıkarır. Berlin’den Bükreş’e Struma’ya ve İstanbul’a uzanan bu heyecan, umut ama en önemlisi aşk dolu hikayede, insanın insan olmak dışındaki kimliklerinin zaman ve zemine göre hayatlarını nasıl etkilediğini görüyoruz. Dillerin, dinlerin, coğrafyaların içinde; sevmekten vazgeçmeyen insanların, diğerlerinin yaşamlarını nasıl etkilediğine tanık oluyoruz.
STRUMA HİKAYESİ
“Ayrı kaldığım İstanbul’a, aşık doktor İzak Levi olarak bir gemi dolusu insanla geldim. Soluk güneş ve gri kışın İsstanbul sabahı. Hoş geldin” demiyordu. Havaya bakıp içimden, ”Beni tanıdın mı? Ben İzak! Hani her Berlin dönüşümü Günşin’le kutladığın İzak!” İzak Levi, böyle selamlıyor Berlin dönüşünde gemiden, yeniden merhaba dediği İstanbul’u... Almanya’da başlayıp İstanbul’da süren bu öyküyü okurken Türk Yahudileri’nin hayatlarının içinde bir yolculuğa da biz çıkıyoruz. Gazeteci çocuğun bağrışında şekillenen gerçekle İzak Levi’nin yaşadıklarını okudukça tarihin bu inanılmaz olayında kimliklerin ne kadar anlamsız olduğunu, önemli olanın doğduğumuz günkü kadar masum olmak olduğunu anlıyoruz. “Yazıyoor.. Yazıyooorr... Karadeniz açıklarında batan gemiyi yazıyor...”
Aşk yolcusu
Haberin Devamı

