ARTIK, çocukluğu-muzdaki gibi olmasa da kalabalık bayram yemekleri hayal olmuş olsa da biz büyüdükçe aile büyükleri yavaş yavaş eksilse de bayram, bayramdır.Ütülü mendilller, renkli lokumlar, parlak kağıtlı çikolatalar, yeni kıyafetler ve en önemlisi bayram harçlıkları demekti bizim için bayram... Şimdiki çocuklar içinse tatil demek...Büyüklerle yapılan kısa süreli telefon konuşmalarına sıkışan, bazen çoklu göndermeye uygun mesajlara sığmaya çalışan ya da zaten tatilde olunduğu için kutlanmaya değer bile bulunmayan üç gün demek...Oysa bayramın hem dini hem sosyal çok önemli tarafları vardır. Bayram sabahı babaları namaza göndermenin ve onlarla beraber kahvaltı yapmak için beklemenin, bunun için özellikle erken kalkmanın keyfi vardır.Sonrasında ailenin önce evdeki aile büyüklerinin elleri öpülür,tabii yeni ve temiz giysiler giyildikten sonra... Sonrasında ise diğer aile büyükleri ziyarete gidilir, uzaklardakiler aranır. İkinci günün sonu ve üçüncü gündeyse yaşça küçük misafirler beklenir.Her evde bayram tatlısı yapılır. Gidilen her yerde tatlı yemekten şeker katsayıları tavan yapsa da Ramazan çıkışı yenen onca lezzetli tatlı, yapılan tatlı sohbetlerin temsilcisi gibidir. Ramazan Bayramı da dedğimiz Şeker Bayramının adı buradan gelmektedir. Tadı şeker gibi, ilişkileri şeker gibi, insanların sohbetleri şeker gibi olduğu için...Bu sebeple bu adını sanki daha çok severiz bayramın. Çocukluğumuzdan kalma bir alışkanlıkolduğu, bu şekerliği doya doya yaşadığımmız ve bildiğimiz için..Bu bayram, üç gündür. Dini takvime göre Ramazan Bayramı, Kamer yılının dokuzuncu ayı olan Ramazan ayının ardından gelen Şevval ayının ilk üç günü boyunca kutlanır.Bu bayramla Ramazan ayında ay boyunca tutulması farz olan oruç da sona erer. Şeker bayramı, Ramazan ayını uğurlamış olmanın tuhaf hüznünü ve ardından kendi getirdiği şenliğin coşkulu beklentisini beraber yaşatır insana... Dinimize göre bu bayram aynı zamanda , Ramazan ayı boyunca edilen duaların kabulü sonucunda bağışlanmış olmanın bir kutlaması gibidir.Bayramdan önceki gün yani bugüne arife denir. Bu sözcük, Arapça ,arafa sözcüğünden dilimize girmiş bir sözcüktür.Arafa sözcüğü de Arapça irfan yani bilme sözcüğünden türemiştir. Bilme anlamı, gelecek günleri haber verme, onların değerinin önceden farkına varma anlamlarıyla genişlemiştir.Arife gününde anneler, bayram hazırlığı yaparlar. Tatile çıkacak olanlar,yolculuktadırlar. Tüm işletmelerde bayramın ayak sesleri duyulmaya başlamıştır. Vitrinler ona göre süslenir, fiyatlar ile bütçelerine göre yeniden düzenlenir ve bu sene olduğu gibi bayramın ilk günü pazartesi ise pazar günü olmasına rağmen arife gününde tüm dükkanlar açıktır. Çarşıyta ailece çıkıp alışveriş yapmak mümkündür.Bayram, önce çocuklara gelir. Hemen her çocuk için bir yenilik vardır bayramda, önce onlar yaşar bayram sevincini. Onlar öğrenir hayatın özel ve güzel zamanlarının paha biçilmez değerini.Bütün büyük dinlerde insanları bir araya getiren özel zamanlar vardır. Bu özel ve sene içinde sayılı olan zamanlarda sebep ve çıkış noktası ne olursa olsun en önemli nokta, ailelerin, dostların ve birbirini sevenlerin bir araya gelmeleri, aynı masada yemek yemeleri, bir fincan kahvenin, bir bardak suyun tadına beraber varmalardır.Ülkemizde beraber yaşamaktan zevk alan, bunu bir zenginlik olarak gören farklı dinlerden vatandaşlar, bayramları da beraber yaşarlar. Dinler; toplumlara sevgi, saygı ve beraberlik getirdiği için,tüm inanalar bayramları beraber kutlamayı severler.Bir bayramda renkli yumurtalar, çörekler; bir bayramda hamursuzlar, yumurtalı kekler; bu bayramda da şekerler, mendilller paylaşılır komşularla,dostlarla... Bayramlarımız, kim olduğumuzun,ne olduğumuzun ayrıntısında değildir. Bayramlar, önce insan olduğumuzu düşünmemiz gereken, büyük kutlama günleridir. Hepinizin bayramı kutlu olsun.
Özdemir Asaf’ın YKY‘den çıkan seçme şiirlerinin bir araya geldiği kitabın adı bu...Dokuza Kadar On. Kitabı hazırlayan, Doğan Hızlan.Bu tür seçme şiirlerin derlendiği kitapları çok seviyorum, neden biliyor musunuz? Hayatın sert köşelerinde o kadar çarpıyoruz ki kendimizi, gündeme öylesine kaptırıyoruz ki sözcüklerin tadını unutuyoruz. Sözcüklerin tadına ancak doğu ve güzel bir biçimde yan yana geldiklerinde varırız. Bu da en güzel, şiirle olur.Şiirin lezzetini bilen, şiir yazan, okuyan bir toplumduk, şiiri unuttuk sanki... Düz yazıların peşine daha çok takılır olduk. Tabii şiir yazmak ya da okumak için hayattan zevk almak lazım, aşık olmak, sevdiğinden ayrı kalmak, özlem çekmek ve bütün bunları anlatmayı istemek lazım. Bunun için uygun zaman, zemin lazım insana...Eskilerin bunu daha iyi becerdiğine hiç şüphe yok. Şimdi çok sayıda başarılı şair yetişmemesinin temelinde; duyguların yerini, hayatın gerçeklerinin alması var. Belki de hayatın gerçeklerine de kabahat bulmamak lazım. Hakikatler hep vardı. Onları yazmayı seçmiyor artık insanlar. Bu gerçekleri duygu dolu bir kalemle yazmak istemiyor kimse. Halbuki eski şairler, gerçeklerin acısını, hayatın sorgusunu bile yumuşak bir üslupla yazmayı başarmışlar. Özdemir Asaf’ın Dokuza Kadar On şiirinde olduğu gibi:Önce hepsini yazdım, sonra hepsini çizdim.Yazıp çizdiklerimden çıktı kara bir resim.Baktım, orada, bir bir duruyor sevdiklerim.Bakıyorlar ardından, yazıp çizdiklerimin,O, yazarken ya da çizerken bilmediğim...Bilmeden yazdıklarım, bilmeden çizdiklerim.Beni çizdi sonunda, yazıp da çizdiklerim.Bana gülüyor şimdi, yitip-yitirdiklerim... Olanlar, yazmayıp bildiklerim.Ah ‘’bilip ettiklerim, bilmeyip ettiklerim.’’Hayatının muhasebesini yaptığı bu şiiri, hepimizin kendi öykümüz içinde cevap bulabileceğimmiz dizelerden oluşuyor. Şimdi böyle düşünsek de böyle yazamıyoruz sanki... Böyle sorgulamadan sorgulayan, olan olmuş derken düşündüren, hem lirik hem didaktik olup yazılırken ikisinin de amaçlanmadığı yalnızca hissedilenin anlatıldığı bir şiir bu...Şiirin son dizesindeki “bilip ettiklerim, bilmeyip ettiklerim” ifadesi Merzifonlu Şeyh Abdürrahim Rumi’nin :“Tövbe Ya Rabbi hata yoluna gittiklerimeBilip ettiklerime, bilmeyip ettiklerime” beytinden alıntıdır. Özdemir Asaf, bunu ifade edebilmek için son dizesini tırnak içine almıştır.Pişmanlık bu kadar güzel anlatılabilir mi? Kıymetini bilemediklerimizle boşuna kıymet verdiklerimizin muhasebesini hep sonradan yapmaz mıyız? Değer verdiğimiz ya da vermediğimiz için kızmaz mıyız kendimize?Demek ki insan her zaman aynı kumaş...Zaman ne olursa olsun aşk gibi, hasret gibi, pişmanlık gibi duygular hep aynı yakmış insanların canını...Şimdiki insanlar canları yandığında sosyal paylaşım sitelerinde hiç tanımadıkları insanlara birkaç sözcükle anlatmayı seçiyorlar dertlerini...Oysa Özdemir Asaf’ın dediği gibi, her insanın bir öyküsü vardır ama herkesin bir şiiri yoktur.Yazamıyor olabilirsiniz ama şiir okumak, insanı düşündüren, rahatlatan, onun içindeki gizli şairi ortaya çıkaracak büyülü bir zevk...Kitap 14. baskısını yapmış bile, kaçırmayın!
Kutsal günlerde, hayatı daha çok sorguluyoruz sanki... Kendi kendimize kaldığımız, yaşadıklarımızı süzgeçten geçirdiğimiz, gelecek için daha doğru planlar yaptığımız günler oluyor biraz da bugünler... Hiçbir şey yapamasak da kendi dünyamıza daha çok döndüğümüz, kadere daha çok inandığımız zamanlardayız. Hayatı, aşkı, yarım kalanları sorguladığımız, kendimizi dinlediğimiz, ruhumuzu dinlendirdiğimiz günlerde...Tam da bu dinginlik içindeyken bir kitaba rastladım, ne var ne yok her şey ayağa kalktı hayatla ilgili. Ertürk Akşun, Yarım Kalan Hikayeler, Aşklar, Hayatlar adlı bir kitap kaleme almış. Yarım kalan aşkların hikayeleri var kitapta. Her yarım kalan aşk, bir şaire ithafen anlatılmış. Anlatılan hikayelerin içinde ve sonundaki imzasız şiirler, yazara ait... Hem yazar hem şair yani Ertürk Akşit... Hem yarım kalan hikayeleri var hem aşkları. Gerçi kitapta bir tanesini anlatmış. Belki de tektir yarım kalmışlığı, belki de çoktur, ama en değerlisi anlatmaya değer bulduğu budur.Aşk insanı şair yaparAşklar unutulmuyor.Ya da belki de aşkın kendisi unutulmayan, aşık olunanlar unutulmamaya yalnızca birer vesile... Şiirler gibi...Birine aşık oluyor şair, sonra bir şiir yazıyor; kadının ya da adamın kim olduğu önemli olmuyor şiirde, yalnızca yaşanan, yaşanamayan, tamamlanmış ama daha çok yarım kalmış aşka kilitleniyor okur, kendi yaşanmışlıklarını arıyor dizelerde... Aşklar da biraz şiir gibi olduğundan herhalde... Şairler, en sağlam aşıklar değil midir? Yaşadıkları acıları öyle bir yazarlar ki seneler geçer, edebiyat tarihinde, kişilerin akılları ve gönüllerin de yer ederler, asla unutulmazlar. Ne yazdıkları ne de yaşadıkları...Aşk, insanı biraz şair yapar da ondan.Onu yaşarken anlatmak istemezsiniz.Ya bittiğinde ya yarım kaldığıunda ya da hiç başlamadığında deli eder sizi...Yazasınız gelir. Anlattıkça daha çok sever, acı çeker, sogularsınız onu.Ya kendi hikayelerinİzi ya da başkalarından dinlediklerinizi yazarsınız.Yazdıkça daha çok yaşarsınız.Hayatın durgun bir su gibi kendi yatağında dinlendiği bu manevi ve sıcak günlerde bu kitabı okuyunca kaderi bir kez daha sorguldım.Kader, Tanrı’nın bilme gücünün en güzel ispatı...Bize verdiği akılla yapacağımız seçimlerimizin nereye gideceğini, nasıl sonlanacağını bizden önce biliyor.Biz; önümüze çıkan yolları, işleri, kişileri kendi irademizle seçiyoruz. Duyguları ve aklı dengeleyerek bir sonuca varabilirsek ne mutlu bize...Yok, bu ikisinden yalnızca biriyle hareket eder, iç sesimize sus dersek, muhakkak yarım kalan bir hikayemiz oluyor.İyiye, güzele odaklanmakZaman geçince yaptığımız hatayı unutmayı, yaşanan güzellikleri hatırlamayı seçiyoruz.İnsanın kendine verdiği en güzel armağan da bu değil midir zaten? Çirkin, yanlış, kötü ne varsa unutmak; doğruya, iyiye, güzele odaklanmak... Bu sebeple yarım kalmış ne varsa hayatımızda, sadece yarım kaldığı için ve zihnimiz bize böyle bir oyun oynadığı için güzel...Bu sebeple yazmak istiyoruz onları...Bu sebeple hep değerli kalıyorlar.Daha büyük yanlışları yaşanmadığı, için yarım kalarak bilmediğimiz ne varsa bizi onlardan koruduğu için...Yaptığımız doğru seçimler, bizi hayata daha çok bağlıyor; yanlış seçimlerimizse bizi daha çok yazar ya da şair yapıyor.Çok sade bir dille, çok sade ve yarım kalmış hikayeler anlatılmış kitapta.Hayatı dinlediğim şu günlerde, kaderi ve hikayeleri bana yeniden sorgulattığı için kitabı çok sevdim. Destek Yayınları’ndan çıktı. Okuyun derim.
Son kitabı 2006’da yayınlanmıştı, Sanki Bir Roman Kahramanı / Doğan Hızlan. Bu kitabı, bir biyografiydi. Bir önceki, 2006’daki deneme ve mizahi, derleme yazılarından oluşuyordu. Muhteşem bir gözlem vardı her satırında: Çok Güldük Ağlamayalım.Ve benim belki de onun kalemine en çok yakıştırdığım tür olan son romanı Başucumda Müzik, 2003’te yayınlanmıştı.Kürşat Başar, hayatı ve insanları çok güzel anlatır, özellikle de aşkı... Yormadan, yorulmadan, eklemeden, içinden hiç bir şey çıkarmadan... Öyle, sade ve el değmemiş şekilde anlatır. On bir senedir roman yazmıyordu. Dört gözle bekliyordum yazmasını. Neden mi? Bazı cümlelerini kendim yazmışçasına yakın buuyorum da ondan. O kadar tanıdık ve sahici geliyor bana. Bu yazarın yazma başarısı ve yeteneğinden başka, insanların yaşanmışlıklarının benzerliğinden de kaynaklanıyor bana göre. Göçmen olmak, özlem duymak, yerini yurdunu bırakmış olmanın farklı zenginliğiyle ve hüzünlü tarafıyla yaşamak, sevdiğinden ayrılmak, aşk acısı çekmek, memleket hasreti içinde yaşamak gibi her insanın farklı özellikleri vardır. Bir yerde buluşuyorsunuz yazarla. Sonra, o ortak nokta, sizi onu okumaya sürüklüyor.Son romanı Yaz, yeni çıktı. Bir günde bitirdim. Nasıl akıp gitti gözlerimin önünden satırlar ve elimden nasıl bırakmak istemedim romanı, anlatacağım.Ama önce yazara bakmak lazım.Çünkü yazı yazmayı başarmak, farklı bir özellik. Birinin teline dokunmak... Yazının mucizesi de burada işte. Biri çıkıyor tasarlanmış ya da yaşanmış hikayeleri anlatıyor, o anlatılanlarda sizin yaşadıklarınıza denk düşen bir taraf oluyor. Sonra biri yazar biri okuyucu iki kişi bir kitapta yan yana yürümeye başlıyor. Her kitapta başka iki kişi oluyor bu kalabalık. Okur ve yazar olmanın kelime oyunu gibi... Kürşat Başar’ın kalabalığı çok fazla bana göre. Kıbrıs’tan İstanbul’a uzanıyor 1963 İstanbul doğumlu yazar, İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü mezunu. İlk kitabı Kış İkindisinin Evinde’yi 1989’da yazdı ve Haldun Taner Öykü Ödülü’nü kazandı. İlk romanı Konuştuğumuz Gibi Uzaklara, 1990’da yayınlandı. 1992’deki romanı Sen Olsaydın Yapmazdın Biliyorum, insan ilişkileri üzerine yazılmış en güzel romanlardan biridir. 1996’daki Aşkı Bulmanın ve Korumanın Yolları romanı ve ardından 2000 yılında, yazılarını ve denemelerini derlediği İğreti Yaşamlarla hayatı yumuşacık sorgulamayı öğretti okurlarına.Müziğe olan ilgisiyle de tanınır Kürşat Başar.Çok okunan ve üzerinde çok konuşulan romanlar yazdı. Farklı yayın organlarında yazdığı yazıları ve televizyonlarda yaptığı sohbet programlarında da konuklarıyla her konuya yer verdi. Köşe yazarlığında da farklı bir tarza imza atarak ilgi topladı ve iletişimciler tarafından verilen ‘Köşe yazısı ödülü’nün sahibi oldu. Bütün bu sıralı biyografik cümlelerden Kürşat Başar’ı hiç okumamış bile olsanız onu tanıdığınızı fark edersiniz.Yaz; Kıbrıs’ta başlayan hikayenin İstanbul’da şekillenen ayrıntılarıyla devam ediyor. Yazarın küçük bir çocuğun gözünden anne, baba, kendi deyimiyle nene; eş, dost, akraba, memleket ve hayatla ilgili duygu ve düşüncelerini anlatmasıyla başlıyor.Seçtiği sözcüklerin edebi lezzeti tartışılmaz.“Evet, elimde bavulumla oturuyorum. Sürekli açılan sonra yeniden toplanan bir bavul. Ama insan yalnızca giysilerini koymuyor onun içine bir yerden ayrılırken. Bütün o zamanların içinde birikmiş duyguları, hüzünler, mutlulukları, acıları, yıpranmışlığı, anıları ve her seferinde kendi kendine sorduğu ama cevabını pek bulamadığı birsürü soruyu da doldurup gidiyor.”Bir bavula neler sığdığabileceğini daha güzel anlatan satırlar var mıdır acaba?Yaz romanında Kürşat Başar, Kıbrıs Barış Harekatı öncesi ve sürecini, küçük bir erkek çocuğunun ağzından anlatıyor. Adalı olmanın farklı keyfini ve hüznünü de... Bu anlatımdaki başarısında babasının görevi sebebiyle kısa bir süre de olsa Kıbrıs’ta yaşamış olmasının etkisi vardır diye düşünüyorum.Yazarlar, yalnızca insanları değil, coğrafyaları da farklı bir gözle görüyorlar. Çocukken birtiktirdikleri, yıllar sonra yazı olup dökülüyor kalemlerinden. Herkes bir şeyler yaşıyor ama onların yazdıkları, herkesin yaşadıklarını içine alıyor, herkesin yaşadıklarına cevap veriyor sanki...Yaz, on bir senelik özlemi, adına yakışır bir mevsimde bitirdi. İyi ki Yaz’ı da yazdın. Teşekkürler Kürşat Başar.
RAMAZAN'IN ikinci günündeyiz. İster oruçlu olalım ister olmayalım, hepimizde çocukluğumuza dair sıcak anıların yeniden hatırlandığı, ailenin sık sık bir araya geldiği, büyüklerin arandığı, sosyal yaşamın az da olsa sekteye uğradığı, çok düşünüp daha çok yorum yaptığımız günlerdeyiz.Ramazan'ın kendine has bir havası, eskilerden taşıdığı tatlı bir lezzeti ve elbette dine dayalı bir zenginlik ve derinliği var. Oruç, bütün büyük dinlerde emredilmiş bir nefis terbiyesi.Allah’la daha çok konuştuğumuz, onu belki de her zamankinden daha çok düşündüğümüz, Ramazan'a ait bir şeyler yapamasak da içinde olmakla bile kendimizi daha iyi hissettiğimiz günlerdeyiz.Pidelerin güzel kokusunda, birbirinden güzel yemekler ve iftariyeliklerle hazırlanmış iftar sofralarının başında, aile büyükleriyle birlikte akşam ezanını beklemek, biz İstanbullular için, 'İstanbul için iftar vaktidir', duyurusuyla İstanbul’un kim bilir hangi nadide camiinden okunan ezan sesiyle aynı anda bir zeytin tanesine uzanmanın zevkini yaşayacağımız günlerde...Ramazan ayı mevsim mevsim gezen, her mevsimde farklı zorluk ve güzellikleri beraberinde getiren bir ay aynı zamanda. Her yıl on gün geri gelerek, turunu 33 yılda tamamlıyor. Bugünlerde doğan bir bebek, Ramazan ayının aynı aya geldiğini gördüğünde tam 33 yaşında olacak, muhtemelen de bunu ona büyükleri anlatacak geçen yılların hızının altını çizerken.Bakara Suresi'nin 185. ayetinde ”Ramazan ayı insanları kurtuluş yoluna götüren, doğruyu yanlıştan ayıran Kur’an’ın indiği aydır” kutsi hadisinden Allah’ın, Ramazan ayına verdiği önem ve değer daha iyi anlaşılmaktadır. Ramazan'ın en büyük özelliği, yüzyıllardır var olan alışkanlıkların ritülellerle zenginleşerek yaşandığı bir ay olmasıdır. Evlerde ve camilerde her gün Kuran’dan yirmişer sayfa okunduğunda Ramazan ayının sonunda Kuran’ın tamamı baştan sona okunmuş ve bitmiş olur. Buna hatim indirmek adı verilir.Kuran’ın indirilmeye başlandığı gece olarak bilinen Kadir gecesi, Ramazan ayının 27'nci gecesi olarak bilinir. Kuran’da Kadir Gecesi'nin “Bin aydan daha hayırlı” olduğunu haber verilmiştir. Kur’ân-ı Kerim, mesajlarının tamamı ay takvimi esasına göre indirilmiştir.Peki ay takviminin, bizim kullandığımız takvime göre farkı nedir?Dünyanın Güneş etrafında bir tam dönüşü, bir güneş yılına denk düşer. Eski dilde buna şemsî yıl denir. Bu süre 365 gün 6 saattir.Ay, Dünya çevresinde bir dolanımını 29 buçuk günde tamamlar. 29 buçuk 12’yle çarpıldığında 354 güne ulaşılır. Dolayısıyla Güneş takvimi ile Ay seneleri arasında 10.5-11 günlük bir fark oluşur. Hicri yıl, miladi yıldan 10.8752 gün daha kısa olur. Aylar da bazen 29'uncu bazen de 30 gün çeker. Bu sebeple, Ay takvimine göre saptanan Ramazan ve Kurban Bayramları şemsî yılın değişik mevsimlerine ve tarihlerine rastlar. Oruç için, üç yüz elli beş gün olan Ay takvimi esas alınır. Orucun her yıl 10 gün önce gelmesi bu iki takvimin farkından kaynaklanır. Ramazan'ın seyahatleri, bizim her yıl onun gelişini hesaplarken eskileri daha çok düşünmemizi, kendi dünyamızda bizim de küçük bir yolculuğa çıkmamızı sağlar bir bakıma. Hem sosyal hayatta hem de edebiyatta izlerini bulmak mümkündür bu kutsal ayın. Divan Edebiyatı'nın en güzel kasidelerinden bazıları Ramazan ayı için yazılmış ve Ramazaniye olarak edebiyat tarihine geçmiştir.Osmanlı döneminde direkler arasında yapılan Ramazan eğlenceleri, meddah gösterileri, ortaoyunları ve tabii çocuklar için kurulan Karagöz perdeleri, şerbetçiler, macuncular, lokumcular, pamuk helvacılar; esnafın da halkın da yüzünü güldürmüştür. Şimdi İstanbul’un bazı semtlerinde bu gelenek canlı tutulmaya devam etmektedir. Dindar olsak da olmasak da yetiştirilme tarzımız, tarih ve edebiyatımız, çevremizle olan ilişkilerimiz ve aile bağlarımızla Ramazan ayının hepimizdeki yeri ayrıdır. Kimi için geçmişe tatlı bir yolculuk kimi için hayat üstünde biraz daha düşünme sebebi...
Mönüde Aşk Var, Nicholas Barreau’nun aşk ve macera türünde kaleme aldığı romanı... Doğan Kitap’tan yeni çıktı.Mutluluk, astarı parçalanmış kırmızı bir paltodur, demiş Julian Barnes. Yazar da bu sözü kitabının ilk sayfasına, roman hakkında bize az da olsa ipucu olsun diye koymuş.Aşkın en güzel, en tutkulu, en coşkulu ve en acılı şekilde yaşanacağı şehirlerden biri belki de birincisi olan Paris’te geçiyor romandaki aşk hikayesi...Şehirlerin duygularla eşleştiğini düşünüyorum. İstanbul’un aşklarıyla Paris’in aşklarının, Londra’da y aşanan bir aşkla, Roma’nın ara sokaklarına sinmiş bir aşkın arasında fark vardır sanki... Aşkta olmasa da aşkın dile getirilişi, yaşanışı, çektirdiği acı, unutuluşu; bu ayrıntıların hepsine o şehrin dokusu siner. Bir deniz kenarında oturmanın, sağanak bir yağmurda slanmanın, hep güneşli gökyüzünün altında ya da güneşi çok az gören bir toprak parçası üstünde başka mekanlar, zamanlar, insanlar yakalar aşıklar, aşklarını yaşamak, yaşatmak, unutmak, yeniden aşık olmak için... “Aurelie, hayatımın kadınıyla tanıştım. Bunun bugün başıma geldiği için üzgünüm, fakat nasıl olsa günün birinde gerçekleşecekti. Kendine iyi bak, Claude” Bu mektupla romanın içindeki aşk, Paris’in sokaklarına, caddelerine, bulvarlarına dökülüyor ve aşk, o kocaman şehrin küçük hikayelerini kendine ekleyerek gelişiyor.Aşk, insanı yazar ya da şair yapıyor. Ya da başka bir sanatın içine sürükleniyor insan. Hissettiklerini, düşündüklerini anlatma ihtiyacı aşktan bile ağır basıyor bazen. Romanda da böyle bir ayrıntı var. Duyguların zirvede yaşandığı, acısının canı çok yaktığı bir aşkın da kendini satırlara, notalara, renklere dönüştürme ihtiyacı var sanki... Romanımızın kahramanı yaşadığı aşkın acısını kelimelere dökmeyi seçmekle hayatında yepyeni bir sayfa açtığını düşünüyor. Aşk, yazılır mı?Anlatılır mı? Bir yere gider mi?Acısı geçer mi? Tutkusu kaybolur mu?Bu soruların hepsini kendinizesorabilirsiniz. Mönüde Aşk Var, sizin kendiaşk hikaye ya da hikayelerinize hoş biryolculuk olabilir.Hele aşıksanız...
Okullar kapandı. İlk ve ortaokullar, liseler, Eylül ayının ikinci pazartesi gününe kadar tatile girdi. Öğrenciler sevinçli, mutlu... Hem de hepsi... Neden mi? Kimse sınıfta kalmadı da ondan, neredeyse hiç kimse... Sınıf geçme yönetmeliğinde yapılan son değişiklikler öğrencinin okullarını bitirip hayata bir an önce atılmasını kolaylaştırıyor. Olumlu yanı bu...Olumsuz yanı, başarının sadece nota dayalı olduğunu düşünen yaşı küçük öğrencilerin, niteliksiz bir öğretimle yetişmelerine sebep olması. Yeni yönetmeliğe göre öğrencinin yıl sonu başarı puanı, derslerin ağırlıklı puanları toplamının bu derslerin haftalık ders saatleri toplamına bölümüyle elde ediliyor. Sınıf geçmeyeni dövüyorlarBu da şu demek: Eğer not ortalaması 50 ise kaç zayıfı olursa olsun öğrenci üst sınıfa geçiyor, üç kırığı varsa sorumlu geçiyor, her koşulda bir üst sınıfa gitmeye hak kazanıyor. Ancak 6 zayıfı olan ve not ortalaması tutmayan öğrenci sınıf tekrarı yapıyor.Kısacası sınıf geçmeyeni dövüyorlar denebilir. Uzun vadede başarıyı sadece sınıf geçmek zanneden ilkokul öğrencileri, notları kaç olursa olsun bir üst sınıfa, öğrenci deyimiyle kapağı atmayı başaranlar, özel okulların giriş sınavlarında ve üniversite sınavlarında sudan çıkmış balığa dönüyorlar.Bilgisi olmayan, analiz-sentez becerisi gelişmemiş, analitik düşünme yeteneği olmayan çocuklar, bu özellikleriyle büyüyorlar. Okullarının sınıfını geçecekler belki ama hayatın içinde sınıfta kalacaklar. Öte yandan kepli mezuniyet törenleri ilk okullara kadar inmiş durumda. Törenler, partiler, balolar... Bir yığın koşuşturma ve sanal başarı ortamı içinde neye uğradığını şaşırmış gençlik, başarı denen o sahici duygunun yakınından bile geçmeden mezuniyetin sanal mutluluğunu yaşıyor. Buna engel olmak için müfredatı rahatlatıp sınıf geçem sistemini zorlaştırmak, daha nitelikli çalışmalar yapan ve farklı performanslar sergileyen, akademik bakımdan gerçekten donanımlı olan öğrencilerin üst sınıflara taşındığı, sınıf geçmenin de kalmanın da anlamlı olduğu bir düzene geçmek şart...
Bu çağın dervişi olmak nasıl bir duygudur acaba?Bu çağda derviş var mıdır? Dervişler, hayata bizim baktığımız gözle değil, gönül gözüyle bakıp onu farklı bir taraftan görmeyi başaran insanlar... Tanrı kavramını kabul edip onun sırrına ermenin isteğiyle yola çıkan, gerçeklerin ötesindeki asıl gerçeği arayıp bulma amacıyla yaşayan, her ayrıntıda O’ndan bir iz bulan insan üstü insanlardır insandan daha sade, daha yalın, daha insan...Yol, Metin Hara’nın , “Bu kitap TEK’e ithafen bütün için yazılmıştır” sunuşuyla başlayan, algıdan düşünce gücüne, sabırdan vücut çakralarının insan üzerindeki etkisine, geçmişin izlerinden hastalıkların zihinsel etkenlerine kadar Allah’a ulaşma yolunda insanın karşısına çıkıp onun gönül gözünü açmasında ona yol gösterecek bazı ayrıntıları bize sunan kitabı... Bu yola çıkmak için bu çağın dervişi olmak gerek...Bu yolu gösterebilmek için yazdıklarını yaşamak, yazdıklarından sonuçlar çıkarmak, o sonuçların akılda ve ruhta bıraktığı izleri fark etmek, bilmek gerek... Yazılan, bir aşk veya macera romanı değil... Şu karmaşık düyada hayatın içindeki asıl ve tek gerçeği bilmek ve fark etme yolunu okurlara gösteren bir kılavuz, yazılan... Metin Hara, üç kitaptan oluşacak Aşkın İstilası adlı serinin ilkine Yol adını vererek bu yolculukta, kişilerin çıkacakları yolun en somut ve en soyut haritasını bir arada vermiş. Bu yolda atılacak ilk adım olarak tanımlamış kitabını.Yol, ona göre bir aşk yolculuğu... Mecazi olmayan, hayatın sırrına eren bir aşkın yolculuğu... Bir çırağın yola düşmesi, bir neyzenin nefesi, bir aşığın kalp atımı, bir çocuğun gülümsemesi, bir tohumun yaprağa kavuşması...İnsanın yaşam döngüsünün dışına çıkarak kendine karşıdan bakması...Kendine dışardan bakabilen ve hayatın aslına ulaşmak için hayatın ve insanın sorgusunu yapabilen yeni dervişlere yol göstermek yazarın amacı... Onların ekllinden tutup yapacaklarını onlara tek tek öğretmek değil amacı...Onlara hayat denen bu tesadüfi olmayan yolculukta karşılarına çıkan her ne varsa içine gereçketen bakabilme yetisinin kendisinde olduğunu anlatmak...Ona kendini anlatmak...