Tanıdık bir soru değil mi? Hele de bizim toplum için, dediğinizi duyar gibiyim ama inanın, yanılıyorsunuz. Çünkü neredeyse dünyanın her yerinde evlilik hala kutsal, hala mucizevi ve bereketli bir iş... Olmazsa olmaz yani. Dolayısıyla özellikle otuz yaşına yaklaşmış ya da otuzu geçmiş genç kadınların en çok duyduğu cümle budur diye bir kitaba isim bile olmuş. New York Times’ta şu anda en çok satanlar arasında üstelik!Kadın ile erkek eşittir, değildir, bunu konuşmaya gerek bile yoktur, tartışmalarını yaptığımız şu gündemi sıcak hatta yakıcı günlerde okunmaya değer kitaplardan bir tanesi... Neden mi?Bekar kadın her zaman merak konusudur da ondan! Bir kere özgürdür, başı bağlı olmadığı için hayatıyla ilgili tüm kararları kendi verir. Tatil programlarını tek başına yapar, birikimlerinin tamamı kendine aittir ve merak konusudur. Ama en büyük merak konusu, hayatına giren erkeklerin resmi kimliği olmadığı için hiçbir zaman bilinemeyecek olmasıdır.Kadınları didikleyenler, yine kadınlardır.Yoksa hala bekar mısın, sorusunun arkasında, sen aslında eziksin, zavallısın, ömür bouy yalnız kalmaya mahkumsun düşüncesiyle, keşke senin yerinde olsam fikri kavga edip durur.Kadınlar, birbirlerini acıtmayı severler. Mahrum oldukları ne varsa onlara hep başka kadınların sahip olduğunu zannederek bir türlü huzur bulamazlar. Kıskançlık kadına hastır ve min olun sadece bu konuda bile erkekten üstündür. Başarılı, hırslı, hep daha çoğunu isteyen erkeklerin arkasında onlardan daha çok isteyen kadınlar vardır.Akıllı, zeki Saide’nin öyküsüBu kadınların en büyük becerisi de bir erkeğin boyunduruğuna girmişken ve hayatı kaybettiğini düşünürken birden ayılıp aslında gücün kendilerinde olduğunu fark etmeleridir. Bekarlıklarındaki cesaretlerini asla kaybetmemiş sadece kısa süreliğine saklamışlardır, o kadar.İşte böyle akıllı, zeki ve kendi içinde kavgaları olan Sadie Hallowell’ın hikayesini anlatıyor bu roman. Sadece on bin kişinin yaşadığı Lovett kasabasında, düğün büyük bir olaydır. Büyük şehirlerden düğüne gelen uzaktaki akrabalar ise dedikodu malzemesi olmaktan kaçamazlar.Sadie, kendisinden küçük kuzeninin düğünü için yıllar sonra, doğduğu kasabayı ziyaret eder. Kasabadakiler için klasik bir fiskos malzemesi olacakken işler değişir çünkü Sadie, otuz üç yaşındadır ve hala bekardır. Bu, kasabalılar için dedikodu değil, çok daha fazlasıdır.Ancak bilmedikleri bir şey vardır. Sadie, işleri Lovett sakinlerinin bile yetişemeyeceği bir hızda karıştırmaya yetecek potansiyele sahiptir.Kitabın yazarı Rachel Gibson, ABD’de romantik komedi yazarlarının başında geliyor. Pudra Tozu, İlişki Durumu gibi çok satmış romanların da yazarı... Romantik komediler çok okunuyor ve bu tarz filmler de çok seviliyor. Çünkü orada erkeklerin pek de farkında olmadıkları bir kadın hakimiyeti var.Hayatın içinde hem romantik hem de komik olan en önemli konu bir kadınla bir erkek arasında adına ne derseniz deyin, o ilişkidir.İster zevk ister acı versin, mutlaka insanı güldürecek, zamanı gelince üstünde düşünüldüğünde gülümseyerek hatırlanacak bir şeyleri olan yaşanmışlıklardır.Kadın mı erkek mi, tartışmaları yapılırken kadını, bekar mı ya da evli mi, evliyse kiminle evli bekarsa nasıl bir bekar olduğuna bakarak cevap verilmeli sorulara...Erkeklere asla sorulmaz bu soru... Neden mi? Birinin hayatını kökten değiştirecek olanlar kadınlardır da ondan!
Biz küçükken sinema sanatçılarının, müzisyenlerin, şarkı söyleyenlerinin özel hayatlarını bilmek asla mümkün değildi. Çünkü bu seçkin kişilerin, söz konusu özel hayatları olduğunda bizden hiçbir farkları yoktu. Hem ulaşılmaz derecede büyülü, gizemli ve değerli hem de bir kadar tanıdık, yakın ve bizdendiler.Bugünün gereksiz merakları, takipleri, acımasız yorumları ya da yargılamalarının hiçbiri yoktu. O zamanın en ünlü dergi ve gazetelerinde kullanılan üslup bile daha hassas ve özenliydi. Bazı sanatçıları sadece işleriyle bilirdik. Kemal Sunal da bu sanatçılarımızdan biriydi. Samimi ve sıcacık gülüşü, masumiyeti, toplumun her devirde ve değişiklikte nabzını tutmayı başaran tiplemeleriyle bize sinemanın bin bir yüzünü göstermeyi başarmış bir sanatçıydı. Bazı sanatçılar hiç ölmez. Adile Naşit, Hulusi Kentmen, NubarTerziyan,Neriman Köksal bu isimlerden birkaçıdır, ama ölümün hiç kondurulamayacağı belki de tek isimdir Kemal Sunal... Eşi Gül Sunal, bizim o dokunmaya çekindiğimiz kelebek kanatlarını; tüm işlemeleri, renkleri ve ayrıntılarıyla kaleme alarak bizi Kemal Abi’yle yeniden bir araya getirmeyi seçmiş. Ne iyi yapmış!Hayatın bir sanatçı için hele bu ülkede ne kadar zor olduğunu, bir aile kurmanın, baba olmanın, işine sahip çıkmanın ve bütün bunları saygı, sevgi ve nezaketle yapmanın ne kadar önemli meziyetler olduğunu bize Kemal Abi’yle anlatmış. Hem Kemal Sunal’ı anlatmış bize hem de onun hayatının ayrıntıları üzerinden, toplumun her geçen yıl nasıl değiştiğini anlamamızı sağlamış.Seven ve özleyen ama o hiç ölmemiş olduğu noktasından asla ayrılmadan yaşayan bir eş ve çocuklarını da o çizgi ve inançta yetiştirmeyi ve yaşatmayı başarmış bir anne olarak yazmış kitabı.En zor durumlarda, bi kahve yap da içelim, diyerek onu anladığını gösteren ve artık fiziken yanında olmasa da ruhen ve aklen hala onunla olan eşini anlatmış bize?Evliliğin, bir zamanların flört ilişkilerinin, aile bağlarının, dostlukların, hayata bakışın tatlı, sıcak, samimi ve dürüst olduğu zamanları bir kuşağa hatırlatmış, bir başkasına anlatmış.Sevdiği kızı belki de göremeyeceğini bile bile her hafta sonunu İstanbul’dan Ankara’ya giderek yaşamayı seçen, oğlu Ali Sunal’ı, hiç delik yanaklı bebek görmemiştim, diyerek bağrına basan, filmlerin izlenmediği, sinemaların bomboş olduğu dönemde reklam filmlerinde asla oynamayan, yapacağım son iş olur, deyip son işi olarak bir reklam filmi çeken dev adamın sıcak, hüzünlü, sevinçli, mutlu ama her şeyden önemlisi aynı yastığa baş koyduğu sevdiğinin dilinden anlatılan sahici hikayesi var bu kitapta?Gül Sunal’ın kalemindeki gizli yeteneği görmemek mümkün değil? O zaman şunu düşünmeden edemiyor insan: Bir insan, diğerini boşuna bulmuyor hayatta! Boşuna rastlamıyor kendine benzeyene? Hem hiç benzemiyor gibi görünüp hem de özünde aynı hamurdan olanlar buluyor birbirini sanki? Gül Sunal’ın geçmişe kendi kendine yaptığı yolculuktan bizim için kitaba taşıdıklarına baktığınızda ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. Bazı evlilikler onlarca yıl sürer, geriye bu yazılanlarla eş değer hiçbir şey kalmayabilir. Bazılarıysa hayat yüzünden belki de daha kısa sürede sona erer ama birikenler, yıllar sonra bile anlatılmaya değer?Siz de Gül ve Kemal Sunal’ın hikayesini okurken onlara bir kahveyle eşlik edebilirsiniz. Kemal Abi nasıl olsa buradayken?
Her yıl sanatla sanat severler Art Istanbul Sanat Haftası’nda bir araya geliyor ve İstanbul, boyanın, telin, taşın, kağıdın, farklı objelerin yeni hikayelere dönüştüğü masal gibi bir hafta yaşıyor. Bu yıl, Art Istanbul Haftası içinde 13-16 Kasım tarihlerinde 9’uncu kez gerçekleşen ContemporaryIstanbul, adını duyurmuş ve adını duyurmak için bir araya gelen farklı isimlerle, bizleri müthiş bir yolculuğa çıkardı.Sadece yerli sanatçılar için değil, yabancı sanatçılar için de önemli bir döngü olan bu faaliyetle, etkinliklere katılanların dünya görüşü, hayata bakışı ve en önemlisi sanatı değerlendirme yeteneği gelişiyor, farklı bir pencereden bakıyor yaratanlara ve yaratıcılığa...ContemporaryIstanbul’da, Plug-in Istanbul Yeni Medya Bölümünde video, yeni medya ve genel anlamda dijital sanatın bütün tarzları; ses ve ışık enstalasyonları, jeneratif sanat işleri, iç mekanmapping projeleri, robotik tasarımlar ikinci kez bin metrekarelik alanda sanatseverlerle buluştu.CI Dialogues konferans programı 2014 yılında da gusanatın uluslararası fikir liderlerini konferanslar ile bir araya getirdi. Bu faaliyetler içinde bu yıl ikincisi gerçekleşen “Plug-in Istanbul Yeni Medya Bölümü” ve “New Horizons Yeni Ufuklar” kapsamında konuk ülke olan Çin’den ve dünyadan sanat eseri tutkunlarının, sanatçıların, kukatıldığı CI Dialogues konferans serisi gerçekleşti. Farklı galerilerde bambaşka gözlerin ve bambaşka ellerin; bambaşka dünya görüşleriyle, hayallerle, tutku ve özlemlerle, olmayanı var etme becerilerinin sergilendiği bir yer haline gelen fuar alanı, bir film karesi gibi farklı hayatların izini taşıyor adeta.Zaman ve mekanda kaybolmakContemporaryIstanbul’u gezerken çok sevdiğim bir sanatçının yeni eserlerini takip etmek için Galeri Selvin’e gittim. Necdet Vergili’nin “Rüzgar“ temalı eserlerinin sergilendiği duvarın önüne gelince hem çok tanıdık hem de bir o kadar yeni bir yolculuğa çıktığımı fark ettim. Resim, benim gibi edebiyatseverler için ayrı bir yer tutuyor. Necdet Vergili’nin boşluk geometrisi içinde; fırçanın yumuşak dokunuşlarıyla, hafif darbeleriyle bir hayali andıran resimlerini ne zaman görsem, kelimelerim saklandıkları yerden çıkıyor ve resmin üstünde kendine uygun bir yer buluyor. Boşluk geometrisi içinde yer alan figür ve renkleriyle ilginç kurgulara imza atan Vergili, 1980 yılında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’nü birincilikle bitirmiş.Yıllar içinde de çok sayıda sergi gerçekleştirmiş bir ressam. 2007’den itibaren çalışmalarına İtalya’da ağırlık vermiş ve Floransa, Roma, Venedik ve Treviso’da açtığı sergilerle adından övgüyle söz ettirmiş. Onun eserlerinde beni çeken en önemli nokta; zaman ve yer kavramlarının adeta boyut değiştirmesi ve az da olsa soyutlaşması... Sanatçı, bu soyutluk ve farklı boyutlar içinde kendi coğrafyasındaki izlerden yola çıkarak daha büyük bir haritada yolculuk yapmaya devam ediyor. Onun resimlerinde deniz, zamansızlık, martılar, şehrin siluetine sinmiş kuleler önemli yer tutuyor. Bütün bunları; sabah mı yoksa akşam mı olduğuna sizin karar vereceğiniz, kahramanlarına aşık, hüzünlü veya tutkulu diye sizin isim koyacağınız bir tarzda ifade ediyor. Bu sene yine zamanın ve mekanın içinde kaybolmuş ama bir o kadar da güçlü bir biçimde ortaya çıkan küçük anların, bir hikaye etrafında birleşmesiyle oluşturduğu yepyeni çalışmaları var. Bugün pazar. Kendinize bir ödül verin ContemporaryIstanbul’u gezmeye gidin, bugün son gün. Bu hikayelerin ve düşlerin bir parçası da siz olun.
Saatler vardır bizim hayatla bağımızı kuran, bizi ona yetiştiren, zamanı yakalamamızı sağlayan ve an’ ı değerli, özel unutulmaz, sonsuz yapan... Farklı sebeplerle o saatleri hayatımız boyunca bize hatırlatan. Birbirimizin doğum saatini, nikah saatini, önemli sınavlarının saatlerini bilmeyiz. İşe kaçta gideriz, kaçta uyanırız, kaçta uyuruz, kaçta yemek yeriz; hiç bilmeyiz ve merak da etmeyiz. Ama bu saat... Bu topraklarda doğmuş, büyümüş, bu toprakların değerini bilmiş, farkındalığı gelişmiş, ulus olmanın, insan olmanın, hak sahibi olmanın değerini bilmiş herkes için önemlidir. Üstünde durulan, düşünülen; öncesi ve sonrasıyla milat gibi fark yaratan, bir milletin tarihine yazılmış bir saatin adıdır dokuzu beş geçe... O’nu seven, sevmeyen, ona yakın olan,olmayan; fikirlerini paylaşan, paylaşmayan herkesin, bir siren sesi boyunca başını farkında olsa da olmasa da saygıyla yere eğip, kendiyle baş başa kaldığı var oluş sebebini, özgürlük sebebini, geçmişle geleceğinin hesabını yaptığı zamandır. Türkiye için hayatın kısacık bir an için bile olsa durduğu, zamanın adının yeniden konduğu o kısacık boru sesidir bizi kendimize getiren...Dokuzu beş geçe; bir tenden nefesin ayrıldığı, bir ruhunsa milletin kalbine sindiği andır.Görevin gençlerin eline, sorumluluğun onların aklına ve yüreğine geçtiği, yarınlara daha dikkatli bakma bilincinin oluştuğu, hayatın hiçbir zaman aynı olmayacağının ama sahip olunan değerin sonsuz olduğunun farkına varıldığı noktadır. Kısacık saygı duruşunda; saygının, sevginin, minnetin, teşekkürün en üst noktasına ulaşılan andır. Kimsenin mezarı başında hem Fatiha okuyup hem saygı duruşunda bulunulmazken; onun Anıtkabrinde saygı ve sevginin; bu dünya ve öbür dünyanın; başlangıcın ve hiç bitmeyişin idrak edildiği zamandır. Atatürk’ün aramızdan ayrılışının 76. yılında, onun sahip olduğu erdemleri yeniden düşünüp yaşadıklarını yeniden gözden geçirerek, bu memleket için, bu milleti millet yapmak için ödenen bedelleri yeniden hatırlayarak bir kere daha başımızı saygıyla yere eğeceğimiz yeni bir dokuzu beş geçe’miz var yarın sabah... Ülkenin her yerinde sirenler çaldığında, bayraklar saygıyla yavaş yavaş yarıya indirildiğinde, o an’ın anlamının yas değil düşünmek olduğu yeniden fark edildiğinde o kısacık zaman diliminde baş başa kalacağız kendimizle... Ve düşüneceğiz yeniden. Sirenden sonra; kornalar susacak, okullarda kesilen dersler devam edecek kaldığı yerden, bir anneyle çocuğu karşıdan karşıya geçecek, yaşlı bir amca gözünün yaşını silecek, insanlar şehrin kalabalığına karışacak, mozolesine konan çiçekler mis gibi kokacak gün boyu... İki dudak arasından kayıp gitmiş o ruh, yeni Mustafa’ larda, yeni Ayşe’ lerde anlam bularak bizimle beraber olmaya, bu milleti yarınlara ümit, sevgi ve güvenle taşımak için çalışmaya devam edecek.Bir çocuğun dudaklarından dökülen ilk kelime, onun adı olacak: Atatürk...
Yine bir kadın hikayesiyle karşımızda Ayşe Kulin. Onda, kadınları doğru bir gözle gören, yürekten anlayan, onlar yerine düşünebilen, görebilen hissedebilen, konuşabilen bir taraf var. Üstelik bu kadınlar, kendisine benzese de benzemese de.Handan, Everest Yayınlarından yeni çıktı. Ayşe Kulin’in son kadını.Hakide Edip Adıvar’ın Handan’ı ile Ayşe Kulin’in Handan’ının el ele yürüdüğü bir roman bu... İki Handan’ın iki farklı zaman dilimi içinde yaşadıklarını, ayrılan ve benzeyen taraflarının anlatıldığı satırlardan oluşan...Ayşe Kulin, Adı Aylin’le başladığı kadın hikayelerinde, yenilgiler karşısında boyun eğmeyen, hayatın içinde dimdik, kendi ayakları üstünde duran, her türlü zorluğa göğüs geren ve bunu izzet-i nefis meselesi yapmadan, buna sadece var oluş şartı gözüyle bakan kadın kahramanlar yarattı.Sade ama bir o kadar da ihtişamlı...Güzel ama bir o kadar da ulaşılır...Güçlü ama bir o kadar da duygusal...Kendi gibi mi acaba?Ayşe Kulin’i ne zaman görsem, farklı ortamlarda bir araya gelsem, yüzündeki aydınlık sarışınlık, mavi-yeşil gözlerindeki ışık, bana Rumeli kadının o tanıdık mutlu havasını ve hüznü bu havaya nasıl da güzel yakıştırdığını hatırlatır.KADIN ADLI ROMANLARO, yarattığı kadınlarda bu aydınlığı okuyucusuna yansıtmayı hep başardı. Onun kadınları, ailesindeki tatlı, akıllı, dayanıklı kadınlardı. Mücadeleci, asla pes etmeyen... Biraz da kendi gibi... Hayat’ı yazdığı zaman bunu daha iyi anladık. Kendi hayatını anlattığı iki ciltlik kitaptan sonra, onun yeni kadınlarını baştan severek alıyorum kadın adlı romanlarını...Handan’ı da böyle aldım.Konusunu elbette yazamayacağım size. Yalnız kitabı okumanız için birkaç geçerli sebep bulup çıkaracağım önünüze, böylece neden Ayşe Kulin okuru olduğunuzu daha iyi anlayacaksınız. Ayşe Kulin’in son dönem edebiyatçıları arasında en çok okunanlardan biri olmasının nedenlerini tartışığımız bir kitap toplantısında bir arkadaşım, kolay okunuyor da ondan, demişti.Kolay okunmak, en büyük ve en güzel özelliklerden biri bana göre. Onu neden kolay okuyoruz, biliyor musunuz? Dili tanıdık, dili bizden, üslubu kadın...En önemlisi de sahici...Hem kadınları sahici hem de dili. Onun yarattığı, başka kadınlarla yan yana yürüttüğü, hayatlarından kesitler sunduğu tüm kadınlarda kendimizden bir şeyle buluyoruz. Ya sahip olduklarımıza rastlıyoruz onlarda ya da sahip olmak istediklerimize.Bize doğru, güvenilir, sağlam ve dayanıklı ama bir o kadar da kadınlığına sahip çıkan kadın modelleri sunuyor.Bu sebeple, bu tanıdıklık sayesinde kolay okuyoruz onu. Başka sebep aramak boşuna.“Başına buyruk haliyle; hataları, sevapları, acıları, sakarlıkları, sonsuz içtenlikteki aşkları ve zaaflarıyla hepimizden bir şeyler taşıyan ama aynı ölçüde özgün, benzersiz bir karakter Handan...” Bu cümlelerle tanıtılıyor bize Handan kitabın arka kapağında. Bizim gibi ama bir roman kahramanı olduğu için tamamen özgün.Okuyun.Kadınsanız, kadın olmanın güzelliğiyle; erkekseniz, kadınları anlamışsanız, bunun dayanılmaz hafifliğiyle...
Yaşanan günlerin yoğunluğundan mıdır nedir, mutluluk ve hayatı biraz daha hafife alma ya ilişkin kitapların peşine düştüğümü fark ettim bu hafta.Bir tanesi, Mustafa Fırat’ın çevirisiyle Freud’un Mutlu Olma İhtimalimiz. Kitap; Freud’un görüşlerinin, hayat, inanç, bilinçaltı, ego, sevgi, mutluluk, özgürlük gibi kavramların kendince yorumunu yaptığı birbirinden kopuk ama bir bütün teşkil eden paragraflarından oluşuyor.Kitabı okurken ve kenarına notlar aldığınızı, uzun uzun düşündü-ğünüzü görüyor, yazılanların aslında daha doğrusu ünlü psikoloğun söylediklerinin ardına düşüyorsunuz. Bazı düşünceleri, sanki sizin dudaklarınızdan dökülmüş gibi size yakın, bazıları sizden fersah fersah uzak ama bir şekilde hayat üstünde sizi uzun uzun düşündürücü güce sahip:“Bir gün dönüp geçmişe baktığınızda, mücadelelerle geçen yılların hayatınızın en güzel yılları olduğunu fark edeceksiniz.”“Hasret ve yoksunluğa bürünmüş olan aşk, insanın kendisine olan saygısını azaltır.”“İstediğin şeyi elde edemiyorsan elde ettiğin şeyi isteyeceksin.”“Düşünebilen herkesin insan olması, insan olan herkesin düşünebildiği anlamına gelmiyor.”“İnsan yanlış yapa yapa mutlak gerçeğe ulaşır.”Gördüğünüz gibi, kitaptan sizin için seçtiğim bu özdeyiş niteliğindeki sözler, bizi insan davranışları üzerinde düşünmeye, hayatın inceliklerini fark etmeye, zaaflarımızla yüzleşmeye, işimize gelmese de yaşananların hayatımızda nasıl izler bıraktığını fark etmeye itiyor.Hem seviyorsunuz Freud’ hem de onunla kavga ediyorsunuz. Hem dinleniyor hem de yoruluyorsunuz kitabı okurken. Ama en önemlisi kendi içinizde muhteşem bir yolculuğa çıkıyorsunuz.Huzurlu olmak istiyorsanız...Diğer kitap da “Huzurlu Olmak İstiyorsanız/ Ufak Şeyleri Dert Etmeyin / Hepsi Ufak Şeylerdir”Dr.Richard Carlson’un kaleme alındığı bu küçük cep kitabı, Amerika’da bir yılda 5.7 milyon satarak bir rekora imza atmış. İnsanların hayatlarındaki küçük dertleri fark etmeleri için bunun bir başkası tarafından ispatlanması gerekiyordu belki de.İnsanın bir antropolog titizliğiyle topluma yaklaşması gerektiğini, her gün bir dakikasını birine teşekkür etmek için ayırmasını, başkalarının fikirlerinde biraz olsun doğruluk payı aranmasının şart olduğunu, insanın kendini iyi hissettiği zaman şükretmesi gerektiğini, kötü hissettiğinde de ılımlı olmasının önemini küçük bölümlerle anlatan, aslında hep bildiğimiz ama neredeyse hiç yapamadığımız gerçekleri bize tatlı tatlı anlatıyor. Bu tatlılık, hiç kuşkusuz kitabı çeviren Esat Ören’in de iyi bir antropolog ve psikolog gibi insanı nabzını tutan doğru ifade yeteneği ve sağlam Türkçesiyle ilgili…Netice şu ki mutlu olmak hepimizin tek dileği…Ve bu bizim için bir ihtimal yani olması muhtemel bir şey olmamalı.Hayatımızın tam anlamı bu olmalı.O zaman birtakım kolaylıklarla bu yola çıkmamız şart. Bunun da en doğru yolu, bu konuda tecrübeli olanları okumak ya da dinlemek… Gerisi bize kalıyor.Başarırsak, mutluluk da ihtimal olmaktan çıkacak demektir.
Ekim, sakin bir ay... Kıskançlığı yok. Eylül gibi kararsız değil... Ayların da karakterinin olduğunu düşünüyorum. Tıpkı şehirler, ülkeler günler gibi... Aylara uzaktan baktığımızda, yaşadığımız konum ve coğrafya özelliklerine göre karakterler yükleyebiliriz adını sonradan koyduğumuz aylara.Kuzey yarım kürede yaşayanlar için sonbahar, olanca haşmetiyle, tüm sarılarını, kırmızılarını, kızıllarını bürünmüş saltanatının keyfini doyasıya sürüyor. Eylülün ısrarcı ve yenilmez tavrı, çoktan bitmiş. Şimdi daha yumuşak, günleri daha da kısalan ama bundan hiç de şikayetçi olmayan, içinde farklı zamanlarda büyük kırılmalar yaşanmış ekim günleri var sırada...Ayın sakinliği sizi aldatmasın. İçinde ne fırtınalar kopmuş, ne büyük değişimlere, karşılamalara, uğurlamalara tanık olmuş tarih boyunca...TARİH SADECE ANLATILAN DEĞİLMesela her işe burnunu sokmayı neredeyse adet edinmiş Fransa, bu alışkanlığından olsa gerek ki 1795 senesinin ekim ayında Belçika’yı fethetmiş. 1936 ‘da General Franko, İspanya’nın en milliyetçi hükümetini yönetmeye başlamış. Bu değişimler, yüzyıllara, on yıllara dokunan yepyeni etkiler yaratmış Avrupa tarihinde. Milletlerin konuştuğu diller değişmiş. Pişirdikleri yemekler, söyledikleri şarkılar, giyim kuşamları hatta dünya görüşleri...1949 yılının Ekim ayında Mao önderliğinde Çin Halk Cumhuriyeti kurulmuş. Bugünkü iş potansiyelinin temelleri de bu sakin ekim ayının içinde atılmış.1988 yılının ekim ayında, duvarlarını kimsenin aşamadığı Sovyetler Birliği’nin başına Mihail Gorbaçov geçmiş. Böylece Asya topraklarının tarihsel değişiminin ve yeni Rusya’nın kurtuluşunun da temelleri yine bu ay içinde atılmış.Dünya tarihi ekime bu kadar büyük değişimler sıkıştırmayı başarmış binlerce yılda. Kim bilir başka ne değişimler, ne yenilikler, yıkımlar, yeni düzenler söz konusudur gizli ve unutulmuş tarih içinde. Tarih, sadece bize anlatılandan ve yazılı-sözlü aktarılandan ibaret değildir kuşkusuz.Anlatılmamış, unutulsun istenmiş ne satır saraları gizldir bu büyük hikaeynin belki de masalın içinde... 19. Yüzyılda 1870 yılının ekim ayında Roma, İtalya’nın hatta belki de tarihi saçıdan Avrupa’nın başkenti olmuş.Bu asi ve kararlı şehrin başkent oluşu da sakin ama kararlı ekim ayında gerçekleşmiş.Ve gelelim bize..1923 Ekim ayında, büyük bir kararlılıla İstanbul’a yerleşmiş işgal kuvvetlerinin son grubu da İstanbul’dan ayrılmış. 28 Ekim gecesi,tarihe Mustafa Kemal’in dudaklarından dökülen şu mucizevi cümle altın harflerle yazılmış:“Yarın Cumhuriyeti ilan ediyoruz.“Günlerin, ayların, yılların planlaması; yüzlerce uykusuz gece, milli mücadelenin en güzel ve çetin örneklerinden biri... Ve ardından taptaze, yepyeni, umut dolu bir başlangıç...Cumhuriyet...Bizim için ekim ayı gibi yalnızca bir adam vardır. Bütün ömrünü verdiği ve sonra da bize yepyeni bir gelecek hazırlamak için aldığı klararlar bizi yarınlara güvenle taşır. Sükunet ve kararlılıkla, tıpkı ekim ayı gibi...
Bayramın ikinci günündeyiz. Kim bilir ne kadar çok yapmanız gereken işiniz var, yapmaktan vazgeçtiniz, sonra dediniz. Kim bilir kimleri aramayı unuttunuz, ertelediniz.Ertelemek, insanın en kolay gerçekleştirdiği ve üzerinde hiç düşünmeden hayata geçirdiği, üstelik onu çok rahatlatan bir eylem…Felsefe alanında çalışmalar yapan uzmanlar da bu konuyu inceleme gereği duymuşlar elbette. Bu isimlerden en önemlisi ise John Perry. Perry, Stanford Üniversitesi'nde felsefe profesörü. Mantık, dil felsefesi, metafizik ve zihin felsefesi alanlarında, felsefeye önemli katkılarda bulunmuş bir araştırmacı. Erteleme ile ilgili o kadar önemli araştırmalar yapmış ve sonuçlara varmış ki yazdığı, Structured Procnastination (Sistematik Erteleme) adlı makalesiyle 2011 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nün bir kolu olan Ig Nobel Edebiyat Ödülünü almıştır. İçinde makalesinin de bulunduğu Erteleme Sanatı kitabını gördüğümde bizim bu konuda bir kitap okumaya ihtiyacımız olmadığını düşündüm. İronikti biraz bu düşünce… Yine de bugün git, yarın gel; akşamın hayrından, sabahın şerri iyidir; ekmek çiğnemeden yutulmaz, her işin bir zamanı vardır; terazi tartı ile her şey vakti ile, gibi işlerin zamanında yapılmasının eğer gerekiyorsa ertelenerek yapılmasının hayrı ile ilgili çok güzel atasözlerimiz var. Bunları işine geldiği gibi kullanmak da bize has bir iş olsa gerek…Türk kültürünün içinde zamanlamanın önemini anlatan onca atasözü de varken üstelik; Arkaya kalan erteye kalır; demir tavında, dilber çağında; kavun karpuz yata yata büyür; yara sıcakken sarılır gibi…İnsan nerede olursa olsun aynı kumaştan...Demek ki dünyanın neresinde olursa olsun insanların ileriyle, zamanla, o işleri zamanın uygun bir yerinde yapmak ya da yapmamakla ilgili düşünceleri, tercihleri ve davranışları vardı. Kendi kültür ve birikimlerine bağlı olarak bu seçimler değişiyordu.Kitabı okuduğumda insanın nerede olursa olsun aynı kumaş olduğunu bir kez daha gördüm. John Perry, ertelemeyi sevenler için bilgisayarın en büyük yardımcılardan biri olduğunu savunuyor. Postacının kapımıza haber getirdiği ve bizim göndereceğimiz haberin karşı tarafa ulaşacağı günler arasındaki zaman, insanlara düşünmek için, hissetmek ve en doğru kararları vermek için bir aralık bırakıyordu. Şimdiyse elektronik postalarla bu iş dakikaların içine sığdığından verilen cevaplar, yapılan seçimler hızdan dolayı her zaman çok doğru olmuyor ve bizleri zor durumlara sokabiliyor. İşte bu sebeple onları cevaplamayı ertelemeyi seçiyoruz. Bir nevi kendimizi korumak, hayatımızı planlamak için... Sonra da onları cevaplamayı unutuyoruz.John Perry’e göre ertelemeden vazgeçmenin en iyi yolu ertelemeyenlerle işbirliği yapmak… İyi örnekler ve onların aldıkları iyi sonuçlar, insanları olumlu davranış sahibi olmaya teşvik ediyor.Yine de şunu söylemeden geçemiyor yazar: “Sistematik bir şekilde erteleyici olmanın muhteşem ek faydalarından biri de, bazen listenin en üst sıralarındaki bir görevin kendiliğinden yok olması… Bazen de bir işi yapmak için azıcık beklersek o işin nasıl yapılması gerektiğiyle ilgili yararlı bir şeyler de öğrenebilir ve o işi daha iyi yapabiliriz.”Yazar, ertelemenin de akıllıca yapılırsa bir sanat olabileceğini, yapılmazsa insanın hayatını alt üst edeceğini savunuyor. Ona göre aradaki ince çizgiyi fark etmek ve çizginin ne zaman, neresinde duracağına karar vermek ehil işi…Kitabın başında Mark Twain’den bir alıntı cümle var: “Bugünün işini yarına bırakma mümkünse ertesi güne bırak.”Tom Sawyer gibi boş verenin boş kalfası ama güzel kalbi ve yaptığı nitelikli işlerle çocuklara örnek olmayı başarmış bir roman kahramanı yarattığı düşünülürse, bu seçim çok doğru olmuş diyebiliriz.Bayramda kaliteli zaman geçirmek, kendimizi keşfetmek ve çizginin neresinde durduğumuzu fark etmek için bu kitabı okumak da hoş bir seçim olabilir. O zaman aramayı ertelediklerinizi de hemen ararasınız.