Tülay Gürler Kurtuluş

Tülay Gürler Kurtuluş

-

Annemin gelini olur musun?

21 Mart 2015

Size 646 sayfalık bir kitaptan söz ediyorum. Bu okuduğunuz başlık, kitabın adı. Toplumdaki genç erkek nüfusun öncelikleriyle onların ailelerinin, özellikle de annelerinin öncelikleri birbirini tutmadığında neler olabilir’ in ispatı gibi...Türk toplumunda kız seçilen; erkek ve erkek tarafı da seçendir. Bugün modern şehir hayatında farklı gibi görünse de, gelenek göreneklerden en uzak aileler de olsa aralarında yine de bir evlilik öncesinde erkek tarafı, kızın evine gider ve kız babasının onayını ister. Baba da kızını karşı tarafa ”verir”. Bu tatlı ve hoş başlangıç sohbeti elbette bir alışveriş değildir ama bu söz düzeni, karşılıklı birbirine söz vermeye dayalı bu akit, yalnız genç çiftleri değil, aileleri de birbirine bağlar.Şeklen de olsa bu, böyledir.Annemim Gelini Olur Musun’daki hikaye de bize oldukça tanıdık ve henüz bu isteme ve verme noktasına ulaşmamış bir hikaye...Yekta, hayatın tadına varmak isteyen ve her gece başka bir kızla yeni ufuklara yelken açma peşinde genç bir delikanlı...Annenin bitmeyen mücadelesiAnnesi Elçin Hanım’ın ise tek isteği, helal süt emmiş, aklı başında, hanım hanımcık bir kızla oğlunu evlendirmek...Çünkü bu özelliklere sahip genç bir kızdan, yarın öbür gün iyi bir eş, iyi bir arkadaş, iyi bir akraba, iyi bir anne ama en önemlisi iyi bir gelin olur.Bu doğrultuda aradığı kızı bulup oğlunu onunla tanıştıran bir annenin sonsuz ve bitmez mücadelesi nasıl bir sonuca ulaşıyor sizce?Bulduğu kız, Yekta’yı yoldan çevirebiliyor mu?Birinin eşi olmak, sevdiği kadın olmak ve aynı zamanda bir annenin de gelini olmak, imkansız bir gerçeklik mi?Romandaki her bölüm, kahramanların adıyla belirtilmiş. Böylece kimi takip edeceğinizi ve olayın nasıl düğümlenip çözüleceğini kafanız karışmadan, tatlı tatlı takip edebiliyorsunuz kitabı okurken.Kitabın zevkli yanlarından biri de tamamen günlük konuşma diliyle yazılmış, bugünün aile yapısına, kadın erkek ilişkilerine, insan hikayelerine ve yaşam görüşüne dayanıyor olması.Bizi bize anlatması...Kitabın asıl kızı Aksen.Bütün düğümü o çözecek gibi kitap boyunca. O kadar uzun, karmaşık ve komik ayrıntıların içinde yürüyüp giderken, sonsuza kadar mutlu yaşadılar cümlesine ulaşmak için daha da sarılıyorsunuz kitaba.Yazar bütün anlatımında ve olay örgüsünde, toplumun nabzını çok iyi tuttuğu için çok başarılı olmuş. İnsanları eliyle alıp kitabın içine taşımış sanki. Bazı konuşmaların içinde kendinizi buluyor, bazılarında sinirleniyor ya da kahkahalarla gülüyor olacaksınız.Özlem Türk’ün bir kadın olarak bir erkeğin duygu ve düşüncelerini çok iyi yansıttığını düşünüyorum. Su gibi akıp gidiyor diyaloglar. Sonunda ne mi oluyor?Seninle oyun oynayalımBunu tabii ki yazmayacağım.Size ancak birkaç cümle aktarabilirim o kadar: "Annem bir gelini olsun istiyor. Ancak ben evlenmek istemiyorum, gençliğimi tek bir kadınla geçiremem. Anlarsın ya, her gece farklı bir çıtırın tadına bakmak varken tek kadına bağlı kalmak çok sıkıcı." Aksen, "Kısa kes!" diye bir kez daha emretti. "Peki... Seninle bir oyun oynayalım. Annemi gelin hayalinden vazgeçirecek tüm özelliklere sahipsin. Düşünüyorum da annemin gelini olur musun?"

Devamını Oku

Çocuklar YGS’de

14 Mart 2015

Siz bu satırları sabah kahvaltısında ve evde okuyorsanız YGS’ye giren bir çocuğunuz yok veya yakınınız yok demektir.Üniversite sınavı, bu ülkede, adı ne olursa olsun, en az iki yıl öncesinden tarihi takvimlere yazılan, hazırlıkları başlayan ve çocuklarımıza gelecekleri için hedef belirlemede en önemli dönüm noktalarından biri olan sınavdır.Herkes üniversite okumalı, okumamalı tartışmasına girmeyeceğim çünkü bu ikilemin doğru cevabı ne olursa olsun, bir gerçek var ki öyle ya da böyle 19 yaşına gelen herkes, bu sınava bir kez de olsa girerek şansını denemek, önünü görmek istiyor.İnanın, Türkiye genelinde başarı ortalaması çok ama çok düşük. Bunda eğitim sisteminden, öğretmenden, öğrenciden, ülke gerçeklerine kadar birçok farklı sebep rol oynuyor, ama bunu da yazmayacağım. Bu da başlı başına başka bir yazı konusu.Ben sayılardan söz edeceğim. Bugün için başvurular, 5-19 Ocak'ta gerçekleştirildi. Bunların sonucunda 2015’te ÖSYS'ye, Yükseköğretime Geçiş Sınavı (YGS) ve sınavsız geçiş için tam 2 milyon 126 bin 681 aday başvurdu. Bu öğrencilerin 908 bin 65'ini lise son sınıf öğrencileri, 407 bin 825'ini geçen yıl liseden mezun olanlar, 810 bin 791'ini ise daha önceki yıllarda liseyi bitirenlerden oluşturuyor. Başvuran adayların, 756 bin 473'ü geçen yıl da YGS’ye girdi. Bu yıl şansını bir daha deniyor. Sınava girenlerin bir kısmı girdiği programdan memnun değil, bir kısmı da zaten barajı geçemedi. Geçen yıl da ÖSYS'ye 2 milyon 86 bin 87 aday başvuru yapmış, adayların 78 bin 428'si sınavsız geçişe başvurmuştu. Sayı az da olsa artmış. Asla 2 milyonun altına düşmüyor çünkü biz kalabalık bir ülkeyiz, ne mutlu bize ki nüfusumuz genç... Genç de ne kadar donanımlı, ne kadar hayata hazır, belli değil...Düşünebiliyor musunuz? Bugün tüm ilk ve orta dereceli okullarda, üniversite amfilerinde yüzbinlerce görevli öğretmen var. Sağlık görevlileri iş başındaÖ Ve okulun civarındaki parklarda, pastanelerde, sokaklarda, arabalarının içinde saatlerce çocuklarını bekleyen aileler var. Böyle bakarsak bu sayı 5 milyonu bulur. Trafik çok yoğun olacağı için sabahın çok erken saatlerinde yollara döküldü herkes. Büfeler, simitçiler, köfteciler bugün iyi para kazanacaklar. Dışarısı böyle. Ya içerisi? Önlerinde dört bölümden oluşan, adı terim gereği kitapçık olup içinde 40 Türkçe, 40 Sosyal, 40 Matematik, 40 Fen sorusu bulunan, sınav kitabıyla haşır neşir olan milyonlarca çocuk...Hata kabul etmiyorHer soru için öngörülen süre 60 saniye yani 1 dakika olarak belirlenmiş. Tabii soru var, öğrenci onu 20 saniyede çözer, soru var, onunla 2 ya da 3 dakika uğraşabilir. Burada önemli olan tek ve en önemli nokta, sınavda hatalı soruların olmamasıdır. Sınavda hatalı soru yoksa, bu süre planlandığı şekilde verimli harcanır. Hatalı soru varsa o soruya takılmamayı başaramayan öğrenci sonuca da bir türlü varamayacağı için çok zaman kaybeder.Eski sınavlarda hatalı soru çıkması, tam bir faciaydı ve neredeyse yok denecek kadar azdı. Son birkaç yıldır, maalesef art arda yapılan hatalar, öğrencilerin güven kaybına neden oldu. Umuyorum, bugün böyle bir sorun yaşanmadan, biter gider bu sınav.ÖSYS, sınav sonuçlarını bir hafta içinde duyuruyor. Sonrasında öğrencilere LYS’lere hazırlanmak için ortalama üç aylık bir zaman kalıyor. Bu sınavlar, ayrı günlerde her ders için tek oturumda gerçekleşiyor. YGS’ye oranla daha çok bilgiye dayalı sınavlar... Aslına bakılırsa bugünkü sınavda barajı geçmek çok da zor değil. Ama barajı geçmek için alınan not, LYS’ deki notları da etkilediği için ne kadar yüksek olursa, öğrencinin üniversite başarısında o kadar önemli...Umuyorum, ülkemin tüm gençleri, aydınlık bir gelecek için bugün ilk adımlarını atmış olsunlar.

Devamını Oku

İnce Memed’in babasıydı...

7 Mart 2015

Bütün hafta düşündük onu... Anı defterlerine yazılar yazdık. Kitaplığımızdaki romanlara yeniden dokunduk, onları yeniden açtık. İnce Memed’e, Sarı Sıcak’a, Yer Demir Gök Bakır’a, Çakırcalı Efe’ye bir daha baktık.Yaşar Kemal konuştuk bu hafta. Edebiyat yapmadan edebiyatı yapan adam olarak geçti edebiyat tarihine.Onu adı gibi yaşar yapan en önemli özelliği, tüm eserlerine sinmiş halk kokusudur. Halkın yaşayışını, bilgisini, görgüsünü, tercihini, görüşünü ve en önemlisi de dilini olduğu gibi taşımıştır kahramanlarına. Onun romanlarını okurken Güney Anadolu’yu, Çukurova’yı gezersiniz. Oradakilerle oturur, bir köy kahvesinde tütün içer, kahvenin tadına varır, onlarla aynı acıları çeker, aynı düğünlere katılır, eşkıya olur onlarla dağa çıkarsınız.İçindeki çocuk yaşıyorduEdebiyat dünyamızda toplumcu gerçekçi bakış açısının en önde gelen isimlerindendir Yaşar Kemal. Anadolu’nun eşkıyalık kültürünün ve bu kültürün sert köşelerinin toplum üzerindeki etkisini, o yörenin doğasıyla memleketin tamamını, geleneksel ile çağdaş olanı, gerçek ile hayali bir arada vermeyi başarmış nadir kalemlerdendir. Orhan Pamuk, Yaşar Kemal için düşündüklerini aktarırken şöyle demiş: “Özel bir insandı, tüm zorluklara rağmen içindeki çocuğun ölmesine izin vermezdi. Kitaplarında bahsettiği umut, kitabi değil gerçekti.”Onun eserlerini gerçek yapan, eserlerinin sayısız dile çevrilemsini sağlayan işte tam da bu özelliğiydi bence.Yaşar Kemal, kendi nasılsa kahramanları da öyleydi. Anadolu çocuğu, sahici, temiz, zeki ve umut dolu...İnce Memed gibi... Bu sebeple ona İnce Memed’i yaratan adam olduğu için babası diyebiliriz.Haklının yanında olmayı seçmeleri, zorluklardan geçmeleri ama ne olursa olsun umutlarını hiç kaybetmemeleriyle benzerler baba oğul...Yaşar Kemal’in özgün kalemi, anlatımına kattığı şiirsel havadır.İnce Memed babasına kavuştu sonunda, babası da oğluna...

Devamını Oku

İlkbaharın ilk ayı...

28 Şubat 2015

Kapıdan baktıran, kazma kürek yaktıran ya da dert ayı olarak bilinen mart, aslında yenilenmenin, gelişmenin, ümidin ayıdır. Havalar soğuk olsa da günler uzamaya başladı. Bir gün karlı olan hava, ertesi gün adeta yaz yaşatır oldu bize. Çok sağlıklı olmasa da tabiatın inadına yeşermeye, insanların parkları kışın güneşe güvenerek doldurmaya başladıkları şahane ilkbahar günlerine bugün başlıyoruz. Bundan sonrası bizi yokuş aşağı bir hız ve koşuyla yaza taşıyacak. Önce gece ve gündüz eşitlenecek 21 Mart’ta sonra yılın en güzel, en canlı, en uzun günleri gelecek. Ne ümitli, ne sürprizli ve ne şahane bir mevsimdir ilkbahar. Mart ayına da bu sebeple dert ayı demek haksızlık oluyor bence. Para pul konusuna hiç girmeden günlere şöyle bir bakarsak içinde güzel tarihler de barındırıyor üstelik... 8 Mart’ta, Kadınlar Gününü kutluyor bütün dünya... Kadın konulu paneller, sempozyumlar, açık oturumlar yapılıyor. Hiç olmazsa sabit bir tarihte hemen herkes kadın gerçeği üstünde düşünme, konuşma, görüş alışverişinde bulunup kadın konusuna dikkat çekme olanağına sahip oluyor.Tabiatın canlanışı12 Mart 1921’de İstiklal Marşı'nın sözleri, TBMM’de ilk kez okunmuş ve ulusal marş olarak kabul edilmiş. 14 Mart’ta Tıp Bayramı var. Doktor olmanın önemi, değeri, güzel yanları bu ülkede doktor olmanın zorlukları tartışılıyor her mart. 18 Mart, bizim için bugünkü bağımsızlığımızın temeli... Anafartalar’da ve Seddülbahir’de gösterilen olağan üstü dirençle ve kahramanlıkla kazanılan zafer, bugünkü Türkiye’nin batı sınırlarının belirlenmesinde ve tarihin yeniden yazılmasında en büyük etken... 21 Mart, baharın ilk günü Nevruz... Tabiatın canlandığı, yeni mevsimin, tazeliğin karşılandığı bayram... 27 Mart, Dünya tiyatrolar günü... Konusu sadece insan olan, insanı insana en güzel şekilde anlatan bu sanatın, insan var olduğundan beri var olduğunu söylemek yanlış olmaz. Konuşma eylemini keşfederek diyalog kurmayı başaran insan, ilk tiyatro metnini de yazmış bilmeden... 3 Mart 1924’te hilafetin kaldırılması, yine aynı gün çıkarılan Tevhid-i Tedrisat kanunu, hukuk ve eğitim alanında yapılan en köklü ve önemli değişikliğin tarihidir. Tam on yıl sonra aynı günde Ankara radyosu yayına başlamış, en tatlı sesler, en güzel piyesler, en faydalı bilgiler anında evlere ulaşmış, toplumun hayattan haberdar olması kolaylaşmıştır. 10 Mart, önemli bir gün çünkü 1876 yılının 10 Martında telefon dünyada ilk kez kullanılmaya başlanmış. 19 Mart da önemli bir tarih... Çoğu kişi bu tarihi bilmez. Yeni bir Meclis'in Ankara’da toplanması için delege toplamak ve çok acele bir seçim yapmak için vilayetlere, komutanlıklara ve ülkenin dört bucağına Mustafa Kemal tarafından genelge yollanan tarihtir 19 Mart. 23 Nisan’da da ilanı gelmiştir.Farkında olarak yaşayın30 Mart ise Kurtuluş Savaşının dört büyük adımından ikincisi olan 2'nci İnönü Muharebesi'nin zaferle sonuçlandığı günün tarihi... Cumhuriyet'in ilanından iki yıl önce arka arkaya kazanılan İnönü Savaşları ve hemen ardından gelen Sakarya ve Dumlupınar Savaşları'nın sonunda 9 Eylül 1922’de Yunanlıların ülkemizden çıkması ve İzmir’in kurtuluşu ile resmen sona eren savaşın ardından gelecek aydınlık günlerin habercisidir. Mart, gördüğünüz gibi yurtta ve dünyada bizim için tarihi ve sosyal anlamda önemi durumlara ev sahipliği yapan bir ay... Bu özel ve güzel günleri farkında olarak yaşayın. Baharı, böyle karşılayın.

Devamını Oku

Kadın olmak

21 Şubat 2015

Bugünlerde kadın olanlar düşünüyor, şanslı mıyım yoksa değil miyim diye... Ama eminim erkekler, iyi ki kadın değilim, diyorlardır. Bütün bu olup bitenler, bizi aynı konu üzerinde tekrar tekrar düşündürüyor.Eşinden dayak yiyen kadınlar, hem döverim hem severim, diyen adamların yaptıklarını kader sananlar, bu ülkede okula güvenli bir şekilde gitmesi ve eve dönmesi bile artık lüks sayılanlar, küçük yaşta gelin edilenler, berdellerle kurban olanlar, başlık parasına satılanlar, çocuk doğuranlar...Bu kadınlar bizim kadınlarımız... Biz bu kadınlarız.Kadın; anneliğiyle, mücadeleci gücüyle, sabrıyla, temkinli tavırlarıyla, üretkenliğiyle ve yenlikçiliğiyle her zaman Türk toplumu için sapasağlam bir değerken nasıl oldu da ona bakış, kadını anlayış, kadına değer veriş bu kadar farklılaştı, hatta yok oldu?Kadın olmak, hiçbir zaman bu kadar zor olmamıştı bu milletin tarihinde. Orta Asya’ya bakarsak bir erkek için üç temel değer vardı onu erkek yapan: Atı, silahı, avratı. Ata avlanmak, bir yerden bir yere ulaşabilmek ve etrafı hakkında bilgi sahibi olabilmek, taşımacılık yapabilmek için ihtiyacı vardı. Silah, onun hayatını idame ettirmesi, evine ekmek götürebilmesi için en temel dayanağıydı. Ve avratı vardı.Soyunu ondan devam ettirdiği başını omzuna yasladığı dayanak, yarınların güvenci, evinin direği karısı... Tek eşi, sırdaşı, yoldaşı...Önce aşkını kaybetti kadınSonra devran değişti; yeni sistemler, yeni bakış açıları geldi ve mertlik bozuldu. Tüfek icat olmuş gibi, geri dönülmez bir yola girdi erkekler. Sonrasında kadın olmak her geçen gün daha karışık, daha zor oldu bu milletin tarihinde. Tek eşli erkeklerin yerini çok eşli adamlar aldı.Önce aşkını kaybetti kadın, dayanağını, geleceğini, aile bağlarını... Akşamları beklemez oldu, sofranın başında oturmanın güzelliğini, beraber uyumanın hazzını yitirdi. Önce eşini başka kadınlarla paylaşmayı öğrendi, sonra sırasını beklemeyi...Sonra, çalışmadan, toplum içinde ön plana çıkarılmadan, sorduklarına cevap alamadan yaşamak zorunda bırakıldı. Sosyal güvencesiz, kimsesiz kaldı. Tek güvencesinin imam nikahında biçilen mihir olmasını, alın yazısı sandı. Üç kere tekrarlanan boş ol cümlesiyle sokakta kalmayı öğrendi.Bu da yetmedi, beğenilmedikçe, sevilmedikçe, değersiz hissettirildikçe daha çok içine döndü, yalnızlığına daha çok gömüldü. Okudu, çalıştı, haklarını aradı, her şey oldu bu memlekette ama asla hak ettiği saygı ve sevginin sahibi olamadı.Güneş balçıkla sıvanmazNeden biliyor musunuz?Aslında kadının değerinin herkes farkındaydı da ondan!Şimdi toplumda bir yeri olan ya da olmayan, adı bilenen ya da bilinmeyen, okuma yazması bilen ya da bilmeyen; sanatçı, iş kadını, öğrenci, patron, doktor kim olursa olsun, havaya kalkan bir elin gölgesi altında yaşıyor. Aynı yalnızlık alın yazısı gibi peşini bırakmıyor.Ya da yalnızca cinsel bir obje oluyor erkek için, faydalanılacak, kullanılıp atılacak... Bir daha yüzüne bakılmayacak...Eskiden erkeğin can yoldaşı, her şeyi, avratıyken şimdi bugünkü çağda onun en baş düşmanı gibi olan kadın...Özgecan’ı neden yok ettiler biliyor musunuz? Düşündüklerini, yaptıklarını, hissettiklerini yok edeceklerdi böylece... Pişmanlıklarını, canavarlıklarını,hain planlarını da yok edeceklerdi. O yok olursa hepi yok olacaktı.Ama güneşi balçıkla sıvayamazsınız, yapılan ayıpları, işlenen günahları genç bir kızın külleriyle rüzgara salamazsınız.O küller gelir ve bir gün sizi boğar. Çünkü hala “avrat” olduğunu bilen; aklına, bilgisine, görgüsüne, hislerine güvenen nice Özgecan’lar var olacaktır bu topraklarda.

Devamını Oku

Adı gibi kendi tatlı sevgi

14 Şubat 2015

Dün sevgililer günüydü. Yemekler yendi dün gece, kadehler kalktı aşka, hediyeler verildi aylar öncesinden planlanmış, günler öncesinden alınmış. Güzel ve özeldi. Bizimdi, özendiğimiz, beklediğimiz heyecan duyduğumuz, her gün yaşadığımız sevgi üstünde belki de en açık konuştuğumuz gündü. Hatta haftaydı desek yeri var. Aşk haftası başladı diye mağazalar indirime girdiler, farklı promosyonlar verdiler. Bir hareketliliktir yaşandı. Her yer kırmızıydı. Kalpler, balonlar, kurdeleler, süsler, elbiseler, dudaklar... Felsefe okumaya başlarken Nermi Uygur’un Yaşama Felsefesi adlı kitabını almıştım. On yedi yaşındaydım. İçinde şahane denemelerin ve hayat üstünde insanı düşündüren cümlelerin olduğu kitaptan bir bölümü hatırladım sevgililer gününde sevgi üstüne düşününce:Sev beni seveyim seni diyen sevgiye pazarlık karışmıştır. Sevgi ne güzel şey... Adı gibi kendi tatlı sevgi...Bugün haftanın son gününde sevgili denen kişileri düşündüm. Aşkımız, annemiz, babamız,evladımız ve dostumuz... Hayatımız boyunca birçok arkadaş ediniriz. Sokağımızda, yuvada, okulda, işte... Bambaşka evlerde, bambaşka ailelerde, bambaşka kültürlerde yetişmiş olsak da birbirimize sımsıkı bağlanarak yaşam yolunda yan yana yürümekten zevk alırız onlarla...Küçük hataları büyütmemekBu çok arkadaşların içinde bazıları vardır ki sonsuza kadar yanımızdadırlar.Ne olursa olsun, bizi yanlış anlamadan, bizi olduğu gibi kabul ederek hep yanımızda olurlar.Bu kalabalık arkadaş grubu içinden parlayarak ayrılırlar, biz onların adına “dost” deriz.Hep vardırlar, iyi günümüzde, kötü günümüzde, başımız sıkıştığında ordadırlar, sormadan, sorgulamadan.Sen daha az sevdin, ben daha çok sevdim demeden...Küçük hataları dev gibi büyütmeden...İşin içine pazarlık katmadan...Sadece bizi sevdikleri için...Gerçekten sevdikleri için...İlk çalıştığım yerde tanıdım ben de en yakın dostumu...Tanışınca bir sokak arayla oturduğumuzu, aynı lisede okuduğumuzu, aynı yerlerde alışveriş yaptığımızı, aynı terbiyeyle yetiştiğimizi anlayıvermiştik.O gün, bugündür yan yanayız.Yaşadığımız ne var ne yok, hep bildik; hep haberdar olduk birbirimizden...Tatiller yaptık, beraber ağladık, birlikte güldük, birlikte umut ettik, birlikte sevdik hayatı.Hakiki dostu olmalı insanınSevgileri, hayal kırıklıklarını, iniş çıkışlarımızı anlattık birbirimize...Bayramlar kutladık beraber, yemekler yedik ailece... Annelerimize anneler gününde sürprizler hazırladık.O evlendiğinde ben, ben evlendiğimde o; mutluluğumuzu doya doya paylaştık.Hiç sorgulamadık birbirimizi, hiç kırılmadık birbirimize...Hep emin olduk sesimizden de sessizliğimizden de... En büyük kararlarda, en zor zamanlarda, en eğlenceli anlarda ve en umulmadık olaylarda yan yana olduk.Tanrı’nın birbirine armağan ettiği kız kardeşler olduk.Yirmi iki sene oldu, hiç değişmedi bu duygu. Hayatta hakiki bir dostu olmalı insanın. Sevginin adını adına yakışır şekilde koyacağı.Hiç vazgeçmediği ve hiç vazgeçilmediği bir dostluğu olmalı.Hayat ancak o zaman anlam bulur...Ve işte o zaman sanal olan her şey silinir gider, gerçek dostluk adını bulur.Yaşanının adı gerçekten dostluk olur. Sevgililer günü yalnız aşkla değil,onun yanında arkadaşlıkla da kutlanır olur.Sevgiliniz varsa tadını çıkarın hayatın.Ama sevmek fiiline gerçek anlamını veren dostlarınızı da unutmayın. Aşkın yanına en çok sevgi yakışır çünkü.

Devamını Oku

Kalbin anahtarı

7 Şubat 2015

Bir kitap düşünün. Sol sayfada bir kutu içinde, hayatla ilgili bir gerçek; sağ sayfada, yazarın o gerçekle ilgili olarak söylemek istedikleri...Aşkım Kapışmak, Kelimelerle İyileş alt başlığıyla Kalbin Anahtarı adını verdiği kitabında kendi deyimiyle, hayatın hızlı temposu içinde isteklerimiz, hayallerimiz, planlarımız, gün be gün erteleniyor, hepsi aklımızın bir köşesinde kalıp gizli saklı dualara dönüşüyor. Hiçbir şeye yetişemiyoruz. Kendimiz olmaktan uzaklaşıyoruz.Sonra da okuyucuyu uyarıyor:Uzaklaşma, bir dur ve kendine bir söz ver!İnsanın önce kendi için bir şeyler yapması gerektiği noktasından hareket ederek yazdığı bu kitap; biraz tasavvuf, biraz inanç, çokça irade gücü ve kararlılık içeriyor.Böyle kişisel yaklaşımlarla insanlara daha güzel bir hayatın ipuçlarını verme amacıyla kalem oynatanların cesaretini çok önemsiyorum. Neden biliyor musunuz? Çünkü hayat konusunda başkasının hele de hiç tanımadığımız birilerinin ne düşündüğü bizi ilk anda ilgilendirmezmiş gibi gelebilir sanki.Ve sonrasında, o hiç tanımadığımız birinin yazdıklarının tam da bizim düşündüğümüz, ihtiyacımız olan ya da o an’a kadar aklımıza hiç gelmeyen bir gerçekle yüzleştiğimizde zevk alıyoruz okuduklarımızdan.Yazarla ortak bir fikir birliği yaratıyoruz, onunla kırk yıllık dostmuşuz gibi yakınlık kuruyoruz, biz de bir şeyler yazmak ya da konuşmak istiyoruz okuduklarımız üzerinde.Kelimlerle iyileşmek...Bu kitaptaki en güzel kelime, kelime.Kelimelerle iyileşmek.Ne hoş bir ifade değil mi? Ruhumuzdaki yaraları, hayatımızdaki zorlukların ardından bize kalan yorgunlukları, yaşanmışlıklarımızdaki kayıplarımızın ardından çekilen acıları iyileştirmek için kelimelere başvurmaz mıyız?Daha doğrusu sığınmaz mıyız onlara?Kelimelerin insanın ruhunu iyileştiren, aklını adam eden, ona hiç düşünmediklerini düşündüren, bildiklerini pekiştiren büyülü bir gücü vardır. Kelimelerle yaşarız, düşünürüz, kavga ederiz, plan yaparız, ama en önemlisi kelimelerle duygularımızı dile getiririz. Diğer saydıklarımın hepsinin kelimelerle kolay karşılıkları olabilir ama duygularınki zor...Onları ifade etmek için bazen çok bazen de inadına az söze ihtiyaç vardır. Öyle karmaşık bir matematiği vardır şu minnacık sözcüklerin.Bir saatte okursunuz kitabı, inanın.Yazarın diğer kitaplarını da okumuştum. Hepsinin önce isimleri çekmişti beni. Kadınlar Sağdan Erkekler Soldan, Küçük Mutluluklar Kitabı, Carpediem, Dolce Vita bunlardan bazıları...Kelimlerle oynamayı başarabilen yazarlar, hem kolay okunuyor ama zihinlerde bıraktıkları izler kolay kaybolmuyor.Önemli olan uzun cümlelerle zorlama edebiyatlar yaratmak ya da çok sıradan ifadelerle kolay okunmak değil. Önemli olan seçme ve kolay anlaşılır sözcüklerle uzun ve derin izler bırakmak okuyucuda.Böyle yazarlı seviyorum. Kelimelerle oyun oynayan yazarları. Yazabilen yazarları...

Devamını Oku

Şubat ayının tarihteki izleri...

31 Ocak 2015

Bugün 1 Şubat. Kar geliyor haberlerini duyuyoruz ve biliyoruz ki İstanbul’un kışı şubat ayında başlıyor. 17. yüzyılın başında İstanbul Boğazı donmuş şubat ayında, o kadar soğuk geçmiş kış.Boğazın iki yakasını birbirine bağlayan Boğaziçi Köprüsü’nün temeli de 1970 yılının Şubat ayına rastlıyor. Hoş bir tesadüf... Üç yüz yıl sonra, bir zamanlar donmuş olan bu denizin üstüne havadan yol yapılıyor.Şimdiki soğuk havalar da şanssız aslında. Soğuk hava kütlesi olduğunuzu düşünün. İstanbul’un üstüne çökmeye çalışın, nereye çökeceksiniz? Her yer bina, her yer plaza. Çöküp soğutacağınız tek yer, yüksekler olacaktır, o kadar.Bu sene şubat ne kadar soğuk geçecek, bilmiyorum ama tarihteki şubat ayları pek de sıcak geçmemiş satırlara... Bir sevgililer günü var, içimizi ısıtan, bir de sinemanın icadı. İlk sinema 1895 yılında sessiz ve siyah beyaz olarak yayınlandığında bütün dünyada olay olmuş. Daha eskiye gidersek bizde 1. Meşrutiyetin ilan edildiği yılda yani 1876’da, Avrupa’da telefon icat edilmiş. Yine şubat ayında. Graham Bell telefonu soğuk bir şubat günü icat ettiğinde tek amacı varmış o da sevgilisi Allessandra Lolita Oswaldo ile konuşmak. Hayatımıza bu genç kızın ad ve soyadının baş harfleri olan ALO sözcüğü sözcüğünün girişi de yine şubat ayına rastlıyor.Bize gelirsek 1918’de Osmanlı’nın en baskıcı padişahlarından biri olan 2.Abdülhamit 10 Şubat 1918’de vefat etmiş. Osmanlı halkı buna çok üzülmüş müdür bilmiyorum çünkü tahtta olduğu ve adına İstibdat dönemi denen, sansürün en yoğun yaşandığı dönem. Ve tam bir Selanikli ve gönülden Ankaralı olan Sevgili Mustafa Kemal’imizin İstanbul'un fahri hemşehrisi oluşu 1927 yılının şubat ayında gerçekleşiyor. Hayata gözlerini yumacağı gözleri gibi olan bu mavi şehirle arasındaki gerçek bağ, soğuk bir şubat gününe rastlıyor.1937 yılında yine şubat ayında, anayasanın ikinci maddesinde bir değişiklik yapılmış. Buna göre: “Türkiye Devleti, Cumhuriyetçi, Milliyetçi, Halkçı, Devletçi, Laik ve İnkılapçıdır. Başkenti Ankara şehridir” Bu önemli değişiklikle Atatürk ilkeleri anayasanın değişmez maddeleri arasına girmiş oluyor.Bu değişikliklere bakınca insanın elbette içi sıcacık oluyor soğuk şubata rağmen.Biz tarihi araştırmayı çok sevmiyoruz.Belki de bu sebeple söylenen her şeye çok çabuk inanıyoruz. Halbuki uzun kış gecelerini verimli hale getirmenin en güzel yolu, tarafsız tarih kitaplarının sayfaları arasında güzel bir yolculuğa çıkmak. O zaman telefonu, sinemayı, Abdülhamit’i, ilkeleri ve Atatürk’ü buluyor insan benim gibi... Sonra da bunları şubatın ilk gününde sizinle paylaşıyor.

Devamını Oku