Öğrenmek için geliyoruz dünyaya. Her gün sadece hayat ile ilgili değil asıl önemlisi kendimizle ilgili ne çok ayrıntının farkına varıyoruz, kim bilir?Gülben Ergen, genç ve başarılı bir sanatçı. Bu işe kafa yormuş olacak ki bu ayrıntıları önce fark edip, sonra onları bir yaşam biçimi haline getirip daha sonra da onu tanıyan ama kendisinin hiç tanımadığı insanlarla paylaşmaya karar vermiş.Yazmak böyle bir şey çünkü.Düşündüklerini, hissettiklerini; hiç tanımadıklarınla paylaşma ihtiyacı…İnsanın kendi gibi olanları keşfetme zevki…Hele de hayat, kısa süre içinde sert iniş ve çıkışlar getirdiyse kucağında, o zaman yaşadıklarından öğrenecek çok şeyi oluyor insanın ve anlatmak istiyor onları.Anlatırken de ya yazarlık becerisiyle bunları sağlam bir temele dayandırıyor ve duvarları sımsıkı örüyor ya da yazarlık hevesiyle doğallığı birleştirerek farklı bir başarıya ulaşıyor çünkü okuyana ulaşıyor. Onun gibi düşünüp onun gibi yazarak, ona kısa yoldan söylemek istediklerini söyleyiveriyor.İstek ve samimiyet varGülben, bunu başarmış.Kitabının adı: Öğrendim ki…Öğrendiklerini, hayatın ona bazen keyifle bazen de zorla öğrettiklerinden çıkardığı sonuçları, bizlerle paylaşma cesaretini ve kararlılığını göstermiş. Çünkü bütün bu basit tanımlara rağmen, yazmak kolay bir iş değildir. Yazılanların kişinin kendisine anlattıklarıyla başkalarına anlattıklarının aynı olması, yazarın bunu başarması çok zor. Burada iki faktör öne çıkıyor: İstek ve samimiyet.İkisi de Gülben Ergen de var. Biliyoruz ki hemen her konuda, bir işin içine girdiğinde onu en iyi şekilde yapma isteği ve samimiyeti ön planda. Bu, kitap yazma işinde de devreye girmiş belli ki… Hayat, ona merhaba dediğimiz günden başlayarak en büyük öğretmenimiz olur ve bize her şeyi öğretir ama her şeyi…Yeter ki taşıyabileceğimiz kadar yük versin, diye dua eder büyükler, çünkü insan yaradılışı gereği her türlü yükü taşır. Dayanamam, dediği her şeye dayanır. Ne acının sonu vardır hayatta ne sevincin. Sonu olmadığı için de her zaman yerini yenilere bırakır. Yeni acılar, yeni sevinçler gelir bulur insanı ve bunların hepsinin adına hayat deriz.Kendi hayatını yaşadığını fark edenler, yaşadıklarını anlatmayı tercih eder. Gülben Ergen de bunu yapmış. Yaptığı hataları, işlediği sevapları, her attığı adımı gözden geçirip kendi yaptıklarından kendine çıkardığı sonuçları açık yüreklilikle paylaşmış... Belki edebi değil ama inanın çok sahici bulacaksınız.
Ertuğrul Özkök’le şahsen 2006’da yazdığım bir kitap vesilesiyle tanışmıştım. Bir kahvaltı sohbetine; Türkiye’yi, tarihi, politikayı ve edebiyatı sığdırmıştık. Ertuğrul Bey’de bana çok tanıdık gelen bir hava vardı. Aydın, kendiyle barışık, modern, samimi ve gerçekçiydi. Sonra farklı sohbetlerde, farklı zamanlarda da bir araya geldik. Gazeteciğe nasıl başladığını, nasıl bir yolculuk yaptığını, zamanında nasıl bir öğrenci olduğunu, nasıl bir aileden geldiğini ve en önemlisi de aslen Rumelili olduğunu öğrendiğimde anladım bu tandık gelen havanın asıl sebebini…Şimdi zaman zaman Bodrum’da rastlaşır, kibarca selamlaşırız. O, muhtemelen beni hatırlamakta zorlanır. Binlerce yüzün ve yazı işine bulaşmış kişinin arasından çekip çıkarmak zordur yüzleri. Ama ben onu unutmam. Okul sohbetlerindeki samimi tavrını, yol göstericiliğini ve en önemlisi de başkasına doğru ya da yanlış gelse de ne düşündüğünü her zaman açık yüreklilikle ortaya koyan tavrını…Doğal bir adam olduğunu düşünürüm onun. Fikirleri değiştiğinde bunu hiç çekinmeden yazan kalemini severim. Onu eleştirenlere anlayışla ve olgunlukla yaklaşan tarafını da…Uzun yıllar Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmenliği yaptığı için, Hürriyet’le özdeşlemiştir kafamda. Doğan Yayın Holding yönetim kurulu üyesi ve Yürütme Komitesi Başkan Yardımcısı olarak görevine hala devam etmekte.Ve kitap yazıyor elbette ki bu işi beni yaptığı akademisyenlikten ve gazeteciğinden daha çok ilgilendiriyor. Kitap okumayı ve okuduğum kitapları yazmayı sevdiğim için. Yeni kitabı, Tuhaf Bir Çocuğun Fevkalade Hikayesi. Kitabın kapağı, eski edebi kitapların havasında. Sarartılmış ve eskitilmiş gibi… Adı ise eski yerli filmleri ya da romantik romanları hatırlatır nitelikte.Katip’in hikayesini anlatıyor kitap. Başkalarınınkine benzemeyen hayalleri olan, hayattan farklı beklentilere sahip bir çocuk Katip. Beş yaşından dokuz yaşına kadar hayatına sığdırdıklarını gördüğünüzde onun başına gelenlerin ne kadar sıra dışı ve aslında ne kadar hayata ait ayrıntılar olduğuna şaşıracaksınız.Bu kısacık konu açıklaması bizi yazarı taşıdığı gibi tuhaf sözcüğüne taşıyor. Tuhaf, ne tuhaf bir sözcük değil mi? Bizi kötü, yanlış ya da çirkin olan değil, tanımlamakta güçlük çektiğimiz, adına tuhaf dediğimiz kişi ya da durumlar daha çok şaşırtıp daha çok düşündürüyor.Özkök, bütün açıklığına ve netliğine rağmen tuhaf olanı seviyor. Onu arayıp bulmayı, ortaya çıkarıp kendine göre anlatmayı.Bu, hayata herkes gibi bakıp onu herkes gibi görmeme becerisinde saklı. O, başkalarına benzemeyen insanları ve onların başkalarınınkine benzemeyen hikayelerini yazmayı seviyor. Tuhaf isimli kitabında da aynısını yapmıştı. Bu zincire yeni kitabıyla farklı bir halka ekliyor.Sivilceleriyle zamanından çok önce tanışmak zorunda kalan Katip’in sivilcelerinin izinden yürüyen hayatı, kitabı okuduğunuzda sizi oldukça etkileyecek.Hem Katip’i tanıyacaksınız hem de Ertuğrul Özkök’ün hayatı, nasıl kimseye benzemeyen gözlerle takip ettiğini daha güzel anlayacaksınız.Herkes gibi görünüp kimseye benzemeyen tarafını anlayacaksınız.
Yeni dinlemeyecektim Zülfü Livaneli’yi. Birkaç kez farklı tarih ve sebeplerle aynı ortamda bulunmuşluğum ve sohbetinin tadına varmışlığım vardı. Geçen hafta lise öğrencileri için düzenlenen bir etkinlikte, kişisel gelişim konusunda bir yazar olarak fikirlerini onlarla paylaşacaktı. Bu sohbet de asla kaçırılmamalıydı.En ön sırada bir koltuğa oturdum. Onu beklerken üniversite yıllarında edebiyatçılar ve yazarlarla haşır neşir olduğumuz, bazılarının hocamız olduğu, onlarla tatlı sohbetler ettiğimiz, onlara çekingen sorular sorduğumuz günlere gittim yeniden ve içimde yine aynı heyecan, çekingenlik ve büyük bir beklenti oluşuverdi.Sanatçılarda bizi büyüleyen, adı konulmaz bir şey var. Tanrı sanki onlara bize vermediği özel bir yetenek ya da nitelik vermiş gibi, daha salona girer girmez bizi etkileri altına almayı başarıyorlar. Bu etki, onların yaptıkları resimlere baktığımızda, yazdıkları bir romanı okumaya başladığımızda ya da şiirlerinin ilk iki dizesinde zamanın başka bir yerine taşındığımızda da oluyor.Zülfü Livaneli salona girer girmez de aynı şey oldu, bu sefer yalnızca bana değil, gençlere de… Sanki onunla her zaman sohbet ederlermişçesine ve az sonra ne kadar şahane bir konuşma dinleyeceklerini bilirmişçesine samimi, coşkulu ve istekli alkışlarla karşıladılar kendisini. Herkesin yüzüne samimi gülümseme yayıldı. O kadar sahiciydi ortam... Ve belki de ilk defa, artık yetişkin olmanın da getirdiği rahatlıkla içimdeki heyecanı kontrol altına alabildiğimi fark ederek sevindim.Ne de olsa ben öğrenci değildim artık.Gençlerin en büyük arzusu kısa yoldan ve mümkünse kolay bir biçimde iş, para ve mevki sahibi olmak… Bunun mümkün olmayacağını ve aslında nasıl olması gerektiği defalarca anlatmış ve dinlemiş biri olarak Zülfü Livaneli’nin çocuklara ne diyeceğini merak ediyordum. Mutlaka daha farklı bir cevabı vardı. Belki de herkesin bildiği bir şey söyleyecekti ama herkes gibi söylemeyecekti. Bundan emindim. Çünkü yazarlar, herkes gibi söylemedikleri için yazar oluyorlar. Başka söylemek, herkesin harcı olmadığı, büyülü bir şey olduğu için. Çünkü onlar söz virtüözleri… Yürekleri başka türlü atar gibi, akılları başka türlü düşünür gibi… Bütün bu başkalıklar içinde de bize bir o kadar tanıdık, bir o kadar, ben de olsam böyle yazardım, dedirten bir tarafları da var. İşte o taraf, onları bize yakın kılan ama o tarafa gelirken geçtikleri yolu hiç bilmemek, onları bizim için gizemini her zaman koruyan kişiler yapıyor ve onları dinlemek, kelebeğe dokunmak gibi oluyor. Elinizde pırıltıları kalıyor. Bu sebeple Livaneli’nin cevabını merak ediyordum.Hayatta ne yapmak istediğini bilmek ve onu yapmayı çok istemek, noktasından çıktı yola… Bütün kelimeler aynı kilit sözcükte birleşiyordu dudaklarında: İstemek.“Bir şeyi çok isterseniz, ona mutlaka ulaşırsınız. Onu yapmayı istemektir burada asıl amaç. Onu yapmaktan zevk almak, hatta onu yaptığını fark etmeyecek kadar ona kendini kaptırmaktır. Bütün bunlar olup biterken istediğimiz her ne ise zaten sonunda bizim olacaktır. Başarı denen şey de onun bir yan ürünü olarak gelecektir bize. Ben başarılı olacağım ya da ben zengin olacağım, diye yola çıkan kimse eğer bir yolsuzluğa bulaşmamışsa amacına ulaşmaz. Ben bunu yapmayı çok istiyorum, cümlesiyle yola çıkan, farkında bile olmadan hem başarı elde eder hem de zengin olur. Bakış açısını ters yönde tutmayı başarmalıdır insan…”Küçük bir çocukken bir gün babasına, ben yazar olacağım, dediğinde babası ona, para kazanamazsın, o senin dediğin milyonda bir olur cevabını almış ve şöyle demiş babasına, işte o kişi ben olacağım.Yazar olmayı çok istemek ve sonunda kitapları onlarca dile çevrilen, milyonlar tarafından okunan biri olmak… Müzik yapmayı çok istemek, sesi ve yorumuyla beş yüz bin kişiyi bir alana toplamayı başarmak… Önemli olan insanın kendisi olabilmesi, diyerek de bunu gençlere en sade biçimde anlatmak…Size aktardığım sohbetin sadece bir yönü… Sohbetin içinde bir yerde, kitabım bugün çıktı, dedi. Adı Konstantiniyye Oteli.İstanbul ve bizi o şehrin içinde elimizden tutup nasıl gezdireceğini düşündüğüm Livaneli…Koşup aldım hemen. Okuyorum. Hem de hızlı okuma yapmadan, tadını çıkara çıkara… Beni beklemeden siz de başlayın. Bir otelin hikayesinde tarihi, masalsı ve hayata dair hemen ne varsa bulmak için…
İnsanoğlu ne tuhaf değil mi? Hayatını düşüne düşüne bazı yaşadıklarının en başına dönmeyi seviyor ve bu nereden çıktı diyerek araştırmaya başlıyor.Marcel Danesı de “Öpüşmenin Tarihi Popüler Kültürün Doğuşu” adlı çalışmasında bu araştırmalarının sonucunu bizlerle paylaşıyor. Çünkü ona göre her şeyin bir tarihi var. Düşüncelerin, alışkanlıkların, doğa üstü varlıkların; gizlice sevdiğimiz, korktuğumuz şeylerin aşina olunan ama bilinmeyen tarihi… Başrolünde savaşların, devletlerin, büyük adamların olmadığı bir tarih. O, buna renkli tarih diyor. Haklı da… Çünkü içinde anlaşmaların, maddelerin, kayıpların, zaferlerin, sultanların ya da kralların olduğu kronoloji, bizi bir müddet sonra yorabilir. Moda, resim sanatı, edebiyat, din ya da toplumların alışkanlıkları, folkloru, beden dili, konuştukları diller tatlı bir üslupla anlatılırsa sanıyorum aklımızda daha çok kalır.Öpüşme de bu ayrıntılardan sadece bir tanesi…Toplumların bazen ayıp bazen günah olarak nitelediği, mahrem kıldığı ya da alenen yaşadığı, farklı bakış açılarıyla değerlendirilen bir eylem öpüşmek…Cyrano de Bergerac, bir tiradında çok güzel tanımlar öpmeyi:Öpmek nedir ki?Sevişmek mastarının gül pembe noktası…Biraz kalpten koklaşmak,Dudakların ucundan ruhu tatmaktır.Bu kadar şairane bakınca edebiyatın kusursuz dilinde şahane bir tanıma varılıyor hiç kuşkusuz… Dünyada farklı coğrafya ve kültürlerle yaşayan, farklı dilleri konuşan hemen her toplumun öpme eylemine bir karşılık bulduğu kesindir.Yazara göre Almancada farklı öpüşme türlerini anlatan otuz adet kelime var. Düşünebiliyor musunuz, bir fiili ya da simi otuz ayrı şekilde ifade edeceksiniz ve her seferinde başka bir öpüşü kastedeceksiniz. Almancaya çok yakın durmamakla beraber, edebiyatçılarını kıskandığımı itiraf etmeliyim.Tarihe bakıldığında bazı dinsel ifadelerin de dili olmuş öpüş… El öpmek, kutsal kitapları öpmek gibi eğilimler, saygının bir göstergesi olmuş ve toplumlarda yer etmiş.Dudakların birbirine değmesi, bize her ne kadar yoğun bir biçimde cinselliği çağrıştırsa da aslında bunun çok daha derininde yatan bambaşka zenginlikler vardır. Sevginin içinde saklı olan güven, sadakat, sonsuz paylaşma ihtiyacı ve karşıdakini tek ve biricik görme arzusu; insanı, tüm bu hissettiklerini bir öpüş yoluyla sevdiğine aktarmaya iter…Üstelik plansız ve içten bir zamanlamayla…Sinema tarihinin klasikleri arasında olan aşk filmlerinin neredeyse tamamının son sahnesi, aşıklarının tutkulu öpüşlerinin perdeye aksidir. Çünkü aşk, var olduğu günden beri öpüşü de peşinden sürüklemeyi kurnazca başarmıştır. Modası asla geçmeyecek, isimleri değişse de hissettirdikleri ve yaşattıkları asla değişmeyecek tek gerçeklik, aşktır.Bu sebeple onu sağlamlaştıran, daha da devleştiren dokunmak, öpüşmek ve sevişmek gibi eylemler, insan oğlu var olduğu müddetçe edebiyatın, tarihin, tiyatronun, sinemanın, popüler kültür araştırmalarının konusu olmaya devam edecektir.
Gündem o kadar dolu, o kadar sıkıcı ve tedirgin edici ki bizi aşk üstüne düşündürecek satırlara her zamankinden daha çok muhtacız.Aşk böyle büyülü bir şeydir işte!Bizi alır ve gündemin dışında istediğimiz bir yere ve zamana taşır. Üstelik bunu biz ne zaman istersek değil, kendi ne zaman isterse yapar. Biz bunun adına tesadüf deriz. Halbuki tesadüflerin hiçbiri tesadüf değildir. Aşk, tesadüflerin en güzeliymiş gibi çıkar karşımıza, oysa zaten evren tarafından adı önceden yazılmış bir ayrıntıdır alnımızda…Ahmet Batman’ın yeni kitabı Bana İkimizi Anlat, adı konmuş bir aşkın hayatın içine bir türlü sığdırılamayışının mücadelesini anlatıyor. O kadar güzel, masum ve yaşanmışlıklarla dolu ki… Kitabı okuyunca aşk üstüne bir daha düşünüyor insan. Yaşı ilerledikçe aşkın tanımını nasıl da değiştirdiğini, aşk sandığıyla yaşadığı gerçek aşkın ayrımına nasıl vardığını, aşık olmakla olmamak arasındaki farkı…Hepimizin ortak konusu aşk çünkü.Aşık olmayanımız yoktur. Mutlaka aşık olmuştur ama yaşadığı duygunun adını aşk diye koymayı ya düşünmemiş, ya yaşadığının aşk olduğunu tahmin bile etmemiştir, ben hiç aşık olmadım diyenler ya da utanmıştır, yasakları yıkamamıştır. Belki de yaşadığı yasak aşktır, söyleyemeden gömmüştür en derinlere.Aşk geleceğe bakmaktırBir kadına aşık, ömrünü ona adayarak yaşamayı tercih edenlerden biri romanın kahramanı Rüzgar Demirsoy. Bir masal kahramanı gibi ilahlaştırdığı Yağmur’a aşık. Yağmur’la Rüzgar’ın aşkı nerelere taşınıyor, okuyunca görürsünüz. Burada önemli olna konunun nereye gittiğinden çok nasıl gittiği.Kitapta çok hoş cümleler var. Edebi bakımdan herkese hitap eder mi bilmiyorum ama yazar, bazı yerlerde kullandığı ve az sözle çok şey anlattığı öyle cümlelerle yakalıyor ki okuru, o cümlelerden yepyeni romanlar, öyküler yazar yeniden istese…“Aşk, insanın önüne bakmamasıdır, çünkü başka türlü kimseyle çarpışamazsınız. “Gerçekten de böyledir. Belki bir tesadüftür bu aslında tesadüf olmayan, belki de bizim sonsuz kararlılığımızdır ona adını koyan. Önemli olan adına aşk değimiz kimsenin hayatımızın içinde var olmasından duyduğumuz hazdır. İşte sırf bu hazzı yaşamak için gözümüz kapalı yürürüz hayatın içinde, önümüze bakmadan…“Yolu sizden geçemeyen bir kadına /adama “Nereye gidiyorsun?” diye sormanın bir anlamı yoktur.”Aşktan bahseden bir kitap için ne kadar can yakıcı bir cümle, değil mi?Ve öyle değil midir gerçekten? Hepimiz, bir diğerimiz için yol değil miyizdir? Birilerinin ayk izleri kalmaz mı geriye yaşananlardan?Sonra dönüp baktığımızda yolculuğu aslında kendimizin yaptığını fark etmez miyiz?Aşk, insanın kendine yaptığı en güzel yolculuk değil midir?İşte bütün bu soruları kendime sormamı, aşk üstünde tekrar düşünüp zenginleşmemi sağladığı için sevdim bu kitabı.Dolu gündemin içinde bana insan olduğumu, kadın olduğumu, aşık olduğumu yeniden hatırlattığı için…Kitabın sonunda yazarın bizlere bir notu var, içinden bir cümle hayatla ilgili hakikati çok güzel özetliyor:“Çemberin içinden bakan insanlar, hikayelerinin bittiğini düşünürler.”Halbuki bütün mesele, çemberin dışına çıkıp hayata oradan bakmayı bilmektir.
Bu cümle, Onur Gökşen’in Okyanus Yayınlarından çıkan ve 3'üncü baskısını yapan kitabının adı. Ayrıca ilk yazının da başlığı. Ne güzel değil mi?Hemen düşünüyorsunuz evinize gelen ilk renkli televizyonu, videoyu, müzik setini… Kendinizi ne kadar güçlü ve ayrıcalıklı hissettiğinizi… Dönem kitaplarının en güzel tarafı, sadece bir dönemi anlatarak hiç bilmeyenlere dönemin ayrıntılarını vermek değil, onu bilenlere tatlı bir yolculuk yaptırmak…Sadece kendini, kendi evini düşünmüyor insan, bu tür dönem kitaplarıyla o zamanki insanları, hayata bakış açısını, doğru ve güzel anlayışını da bugünle karşılaştırma imkanı buluyor.Onur Gökşen, 80’leri anlatırken kendini, ailesini, hayata hangi pencereden baktığını küçük, tatlı, naif ve canlı hikayeleriyle anlatıyor.Satırlarda hem küçük bir çocuğun yaşadığı ani iniş çıkışları, başarısızlık kaygılarını, yenilgilerini, zaferlerini buluyorsunuz hem de bunu olabildiğince halk diliyle anlatmayı başardığı için çok gülüyorsunuz. Bazen içiniz daralıyor onun gibi, bazen acı çekiyorsunuz. Ben de olsam bunu böyle yazardım, tam da bu sözcükleri seçerdim, diyorsunuz.Küfürler, argolar var kitapta. Ama hayatın içinde de var işte! Hatta sözlükleri bile var, okuyunca ya da duyunca ne olduğunu bilelim diye. Hayatın içinde hayata, etrafa, kendine küfrederek rahatlayan, ancak küfrederek derdini anlatan insanlar da var. Hoş karşılanmasalar da bu böyle… Bunu başarılı bir biçimde yansıtabilmiş kitaba…Bu çocuğu tanıyorum diyorsunÇok da rahatsız olmuyorsunuz çünkü kahramanlar böyle insanlar. Doğru tasvir ve tahlil edildikleri için kitap hemen bitiyor elinizde ve bitti diye üzülüyorsunuz. Kendi hayatından kesitleri içeren kitabın, birbirinden bağımsız küçük olaylarla zincirlenmiş örgüsü sizi alıp götürüyor. Tanıdık ve bir o kadar da bilmediğiniz yönleriyle karşılaşıyorsunuz hayatın.Bu çocuğu tanıyorum, diyorsunuz ortak noktalarınız olmasa da… Ya da ortak noktalar buluyorsunuz anlattığı her hikayenin sürpriz sonlarında.Çok başarılı kelime oyunları yapıyor yazar… Bu onun kişiliğiyle ilgili diye düşünüyorum. Bu bir yazarlık taktiği değil, olamaz da… Yaşanmışlıkları olmasa bu kadar güzel yapamazdı bu kelime geçişlerini. “Tam on yedi yaşındayım ve on altı yaşındayken sahip olduğum hiçbir şey artık hayatımda değil; Şarköy’deki evimiz satılmış, babam yok, arabamız yok, okulum yok, arkadaşlarım yok. Çok değil, daha altı ay önce her sabah güle oynaya okula giderken şimdi her gün Cevizli’de bir konfeksiyon atölyesine gitmek zorundayım. Ters dönmüş bir kaplumbağa gibiyim, bu hayatı toparlamamın imkanı yok. Neyse ki maç var.”Bu okuduğunuz satırlar, gençliğinizdeki çare arama ve bulma potansiyelinizi ve hayatı olduğu gibi görme becerinizi hatırlatmadı mı size? Yaşınıza göre bugünün gençliğinden ne kadar güçlü ama bir o kadar da çocuk olduğunuzu düşünmediniz mi? Hayatın bunca zorluğunu omuzlamayı başarmış on yedi yaşında bir gencin, oynanacak bir dünya kupası maçına sığınan çocuk kalbinin güzelliğini içinizde hissetmediniz mi?Ve yazı şöyle bitiyor:“Ama o yıl Dünya Kupasına gidemedik, babam da asla geri dönmedi. Esas önemli olan o ikisiydi, yirmi yılda yaşadıklarım değil.” Kitap, minik bir cep kitabı.Uçağın kalkış saatine kadar okuyup bitirdim. Bazen gözlerim doldu, bazen kendi kendime güldüm, beni deli zannedeceklerini sandım etraftakilerin. O kadar hoştu.
Onunla bizim aramızda da yaşadığımız aşklara, bu şarkıyı henüz yazmadan yazılmış bir aşk hikayesi vardı. Kırklı yaşlarını yeni yeni sürenler, onlu yaşlarının sonunda hem aşkla hem de onunla tanışmışlardı, Kayahan böyle girmişti hayatlara... Plaklar yerini kasetlere bırakırken her arabadan, her evden, her kasetçi dükkanından onun sesi yükselir olmuştu. O ve Nilüfer’in şahane sesleriyle hayata tutundu gençlik...“Seni seviyorum diye senden önce hiç kimseye söylemedim dersem, yalan olur”; diyecek kadar dürüst, “ben yine gözlerinin hapsindeyim” diyecek kadar gönüllü yenik, “sarı saçlarından sen suçlusun” diyecek kadar kızgın, “Allah’ım neydi günahım” diye soracak kadar isyankardı aşka...Aşkın farklı tanımları, onun duygularıyla şekillendi.“Odalarda ışıksızım, katıksızım, divaneyim; seni, sensiz duvarlara yazan benim, viraneyim; kanım aksın ki terk etmem seni, peşindeyim yar! Ellerimsin, gözlerimsin, inanmazsın, yar! Ben perişan, günlerim dar, anlamazsın yar...”Bu sözlere dikkat ederseniz, hemen her cümlesinde Türkçe’nin saf, duru ve insanı can evinden vuran ifadesini bulursunuz. Derinliki, gerçekçi ve insanı can evinden vuran, aşkı anlatmak istesem tam da böyle anlatırdım... Ya da birine seni seviyorum demek istesem ben de böyle söylerdim, dedirttiği için Kayahan, Kayahan oldu. Abi, baba, erkek kardeşti topluma... Hiç yaşlanmayacak, hiç ölmeyecekmiş gibiydi.Ünlülerle aramızdaki ilişki hep böyle değil midir zaten? Biz onları şarkılarıyla, yazdıklarıyla, filmleriyle, yarattıklarıyla görür, tanırız. Hele bizim kuşak için onları görmek, ne büyük olaydı! Görmezdik çünkü. Tek kanallı televizyonlarla büyümüş çocuklar, nasıl bilecektik sevdiğimiz, hayran olduğumuz bu sanatçılar nerelerde yaşar, nerelerde gezer, eğlenir, tatil yapar? Bilmezdik. Belki de onları az gördüğümüz için, az bildiğimiz için, büyüleri hiç bozulmaz. Az ve sadece televizyonlarda gördüğümüz bu büyük ustalar, ne kadar yaşlansalar da hiç ölmezler bizim için... Sesleri kalır geriye, şarkıları, sözleri, filmleri, kitapları, şiirleri, oyunları, çizimleri...Kayahan da böyle olacak. Hiç gitmeyecek...1991’de “Yemin Ettim” adlı albümüyle satış rekoru kırmıştı. Aşkın içinde gurura yenik düşmüş bir adamın, kendi yarattığı çaresizlik içinde sevdiği kadına yalvarışını ilk defa ondan duyduk. Nasıl yazdı o sözleri, hala inanamam. Ardından, bir yıl sonra “Odalarda Işıksızım” albümünü çıkardı. Sonra sırasıyla Son Şarkılarım, Sarı Şekerim, Vazgeçmem, Aman, Kardeşiz Senle gibi şarkılarla kazındı zihinlere... 1995’te, Benim Penceremden çıktı. Bu albüm, “Sevenleri ayırmayın, sevenler ayrılmayın” oldu. Allah’ım Neydi Günahım adlı parçası Türk Pop Müziğine damga vuran bir eser oldu... 1996’da, Canımın Yaprakları adlı albümü de yine bir sloganla, ‘Allah kimseyi sevgisiz bırakmasın’la buluştu sevenleriyle... 1997’de Emrin Olur albümünü çıkardı. İki yıl sonra, Beni Azad Et adlı çalışması geldi. 2000’de Gönül Sayfam, 2002’de Ne oldu Can geldi. 2005 yılında, Kelebeğin Şansı, iki sene sonra da Briciğime albümleri gönüllerdeki yerini aldı.Sayısız ödülü, başarısı, sosyal sorumluluk çalışmaları var Kayahan’ın... Ama her şeyden önemlisi o son dönemin pop müziğinin son ozanıydı.Bu şahane albümlerle, iki kuşak, aşkı ondan öğrendi. Yirmi yıl önce, altı aylık ömür biçilmişti Kayahan’a, yirmi yıl daha yaşadı, öylesine bağlıydı hayata...“Yolu sevgiden geçen herkesle bir gün bir yerde buluşuruz” demişti. Şimdi onun dediği gibi olacak.
Sessiz ve derinden yazıyor Hande Altaylı... Hızlı değil, uydurma değil, gerçek ve yavaştan yazıyor. Yeni kitabı “Delice” çok gerçekçi bir roman... Yanlış insana aşık olan bir kadının yaşadıkları üstüne kurgulanmış. Kitabı okuyunca yine hayat muhasebesine başlayacaksınız ve soracaksınız kendinize: Aşk, başkasının sırtına bakmak mıdır?Bir kadın bir adama ya da bir adam bir kadına sırılsıklam aşık olduğunda neden her zaman aynı şiddette ve tutkuda karşılık görmez? Dünyadaki en büyük aşk hikayeleri de böyledir. Gözü yaşlı, kalbi kırık, beklentilerine cevap bulamamış insanlarla doludur kitap sayfaları, film şeritleri... Neden? Rüzgar Gibi Geçti, filmini izlemişsinizdir. Orada da durum aynıdır. Filmin sonunda kadın aşk sandığının aslında aşk olmadığı, aşkın çok başka bir gerçeklik olduğu ayrımına varır. Ucu açık bir cümleyle biter film: Yarın başka bir gün olacak...Yani aşk hem tuhaf bir yanılsama hem de tatlı bir ümit saklar içinde... Delice’nin adını Hande Altaylı adıyla aynı kapakta görünce hemen aldım. Aşkın sahici tarafını okuyacağımı biliyordum. Kahperengi’de de böyleydi bu...Delice’de Meryem ile Aliço’nun hikayesi var. Kim yazar bu hikayeleri? İnsanın başına gelecekleri bilmesi imkansız olduğuna göre, Tanrı’nın işidir yaşanacaklar... Bütün bu yaşanmışlıkların içinden yazar eliyle çekilip çıkarılmış, sonlarına farklı seçimlerle bambaşka bitişler yazılmış aşk hikayelerini izlediğimiz ya da okuduğumuzda etkileniyoruz istemesek de... Ve kadınların hep olmayacaklar aşklar peşinde koşmaları artık tanıdık geliyor bize.Kadınların vazgeçemedikleri en büyük zaaflarıdır yanlış adamlara, yanlış olduklarını bile bile aşık olmak... Bu gerçekle yüzleştiklerinde biter masal... O zaman ayakları yere basar, o zaman fark ederler hayatın gerçek yüzünü...Hande Altaylı, bu yenilgileri, en doğru yerinden yakalıyor tüm kitaplarında. Bundan olacak ki hem çok satıyor hem de çok izleniyor. Emin olun Delice de aynı olacak. Önce okunacak sonrasında sağlam bir senarist ve yapımcıyla iki sezon oynayacak bir dizi olacak. Altaylı, topluma doğru pencereden bakıyor ve kadınları çok iyi tanıyor, gözlemliyor ve hikayeleştiriyor. Sıradan kadınların içindeki kahramanları bulup çıkarıyor. O kahramanları herkesten iyi görüyor. Delice, delice bir kitap.... Bir solukta okursunuz.