Tülay Gürler Kurtuluş

Tülay Gürler Kurtuluş

-

Işığın en güzel oyunu

12 Eylül 2015

Her kültürün renkler konusunda biriktirdikleri farklı gibi görünse de bu konuda ara sıra ortak noktalar, birbirini hiç bilmeyen toplumlarda renklerle bir araya gelişler var. Bunların başında mor geliyor. Siyah, aristokrasinin rengi… Siyah; büyüklük, ulvilik demek… Zenginlik, rahatlık, derinlik temsil eden bu renk, özellikle Bizans’ta çok önemli… Saygınlık içeren bu renk, hükümdarların kıyafetlerinden, taht döşemelerine, perdelerden, özel kaplamalara kadar her yeri süslemiş. Siyah, temel renk… Hükmün, otoritenin, kuvvetin, kararlılığın rengi... Batıda yas demek… Güçlü duyguların, gizemin ve kararlılığın rengi…Beyaz bütün aydınlık renklerin birleşimi…Ve beyaz… Temizlik, saflık… Bütün aydınlık renklerin birleşimi… Beyaz; güven, mutluluk ve huzur denmektir… Bütün batı kültürlerinde gelinlikler beyazdır. Renklerin karmaşası ve zenginliğini gelinlik söz konusu olduğunda doğuya bırakmıştır beyaz. Rahatlığın, özgürlüğün, demokrasinin de simgesi olmuş, her zaman barıştan yana duran, güvercinleri bile sembol olmuş ferahlık yaratan bir renktir.Gri, daha çok hayattaki pratik, zamandışı, ortayolu bulan, her kalıbın rengidir. Son zamanlarda bize cinselliği çağrıştırsa da gri, kararsızlığın kararı, sonuçsuzluğun kesin sonucu gibi zıtlıklar içeren, yaşı olmayan bir renktir.Cinselliğin, aşkın, tutkunun, sevdanın, hırçınlığın, coşkunun, savaşın; kısacası hayatı değerli kılan ve bizi bu değerler üstünde düşündüren ne varsa hepsinin rengidir kırmızı… Şehvet, acımasızlık, heyecan, seks, haz ve hızı içinde barındırır. Hem sever hem de ondan nefret edebilirsiniz. Cinsiyeti olsa kadın denir bu renge… O kadar değişken, o kadar hızlıdır.Umudun, sonsuzluğun, sınırsızlığın, iyiliğin, güzelliğin, sevincin rengi ise mavidir… Dinginlik, sakinlik, samimiyet ve doğallık içerir. Tabiatın en temel unsurlarından biri olan suya, gökyüzünün verdiği en güzel armağandır mavi… Dünyamızın rengi, onun diğerlerinden canlı ve farklı olmasını sağlayan en temel özelliktir.Yeşil paranın rengiYeşil, önce hepimize doğayı çağrıştırsa da dünyada paranın rengidir hiç kuşkusuz. Dünyanın en değerli paralarından biri olan doların rengi oluşu, dilimizde onun diğer renklerden farklı bir anlam yüklenmesine sebep olmuştur. Bu, hem insanın içini ısıtan hem ona derinlik veren hem de hayatın ciddiyeti hakkında onu uyaran bir anlamdır.İslamiyet’in de rengi olan yeşil, tarih boyunca bu dinle yan yana anılmış, bu dine mensup kişilerin bu renkle anılmasını sağlamıştır. Yeşil; ilerlemenin, tazelenmenin, hayatiyetin, devamlılığın, gelişmeninrengidir. Huzur, uyum ve gelişim demektir.Sarı ise mutluluk demektir. Psikologların tanımı bu yönde… Gülüşün, kahkahanın, iyi anların sembolü gibidir. Hatta bu özelliğinden dolayı ticaret alanında iyi bir pazarlama ve reklam unsuru olarak da kullanıldığı bilinir sarının.Sarı saçın, insan ruhu ve zevki üstünde tartışılmaz bir etkisi vardır. Meşhur filmde olduğu gibi, bazıları sarışın sever. Sarışın kadın, insana iyi gelen, onu güldüren, eğlendiren, hayata bağlayan, hayatın ciddiyetinden uzaklaştıran bir imajla yerleşmiştir zihinlere… Sarı, her zaman fenomendir. Bütün bu ahkam kesmeler, insanın renklere yüklediği, sonradan eklenmiş, belki de görünüşleriyle alakası olmayan, fazladan anlamlar…Bunların hepsine karar veren insanın kendisi… Kültür denen büyük zenginlik, insanların kabul ve kararlarıyla şekillenen bir olgu… Sonra da sanki bunlara bilinmeyen bir güç karar vermiş gibi bizden önceki nesillerin kabullerini keşfederek, halk bilimlerini oluşturuyoruz. Psikoloji, sosyoloji ve edebiyatın içinde onları arayıp bulmayı, onlara yeni anlamlar yüklemeyi seviyoruz.Gün gelip başkaları bizim yüklediğimiz anlamları keşfetsin diye…

Devamını Oku

Eylül ayına sığan aşklar

5 Eylül 2015

Eylül ayı; sarı, sıcak, şahane bir ay... Hem geceler biraz daha uzun, biraz daha tadı çıkarılacak gibi hem de yazın tatlı rehaveti gündüzleri devam ediyor hala... Deli sıcakların sona erdiği, tabiatın yavaş yavaş ama gönüllülükle gelecek kışa yenildiği, hesapların kitapların yapıldığı, hayatın şöyle sakince süzgeçten geçirildiği bir ay eylül... Tüm kavgaların bittiği, koşuşturmaların, mücadelelerin dindiği, bunların yerini sükunet ve dinginliğin aldığı, tüm yazılacakların yazıldığı, söylenecek ne kadar söz varsa hepsinin söylendiği bir ay... Sanki bir bitiş değil, bir başlangıçtır eylül. Eylülde şairiler yaşadıkları aşkları, aşkın ruhlarında bıraktığı izleri daha bir takip ederler sanki... Bir gidişi, bir yok oluş ama bunların ardından yeni, bir geliş ve var oluşun habercisi gibidir eylül.Cemal Süreyya “Eylül” başlıklı şiirinde yaşadığı terk edilişin hüznünü yansıtır. Eylüle belki de en çok yakışan sözcüktür, hüzün:Eylül’dü./ Dalından kopan yaprakların/ Sararan yanlarına yazdım adını/Sahte bir gülüşten ibarettin oysa./Ve hiç bilmedin ellerimin soğuğunu. Eylül’dü./ Di’li geçmiş bir zamandı yaşadığımız/Adımlarımızın kısalığı bundandı/ Bundandı gözlerimin durgunluğu./Sarı sıcak cümlelerde sözün kadar yalan,/Ellerin kadar ıssız,/Sen kadar zamansız molalar veriyordum/Ve çocuksu bir bencillikti hüznümüz. Eylül’dü./İzlerini çizdiği zaman ansızın gidişin,/Şimdi yoktu bi anlamı suskunluğun. Çırılçıplak kalakaldım sessizliğinin orta yerinde./Sonra sesime yankı vermeyen uçurumlar kıyısında yürüdüm bir zaman/ En çok sesini aradım./Gözlerinse asılı bıraktığın yerdeydiler hâlâ./Gözlerini sildi zaman.../ Dedim ya... Eylül’dü./ Savruluşu bundandı kimsesizliğimizin...Şairlerin eylülde daha çok şiir yazdıklarını düşünüyorum. Sonbahar, biraz da insanın kendi kendine kalması, karşısındakiyle içten içe hesaplaşması da demek. Öyle bir mevsim...Mesela Nazım, Piraye’ye yazdığı neredeyse en dokunaklı aşk şiirlerini de hep eylül ayında yazmış. Uzamaya başlayan geceler, sevgiliyi daha çok mu düşündürüyor ya da insan o zamanlarda daha mı çok konuşma ihtiyacı duyuyor, kim bilir? Nazım, 22 Eylül 1945’te yazdığı bir gece yarısı şiirinde ona tüm anlatmak istediklerini, kendi oluşturduğu dize biçiminde aktarmış kağıdın üstüne:Kitap okurum : içinde sen varsın,şarkı dinlerim : içinde sen.Oturdum ekmeğimi yerim : karşımda sen oturursun,çalışırım : karşımda sen.Sen ki, her yerde «hâzırı nâzırğımsın,konuşamayız seninle, duyamayız sesini birbirimizin : sen benim sekiz yıldır dul karımsın...Bu şiirin öncesinde ve sonrasında hiç aralık vermeden şiir yazdığı, şiirlerine başlık koymak ya da daha güzel deyişle isim vermek yerine, tarih atmasından anlaşılıyor. Tarih atmak istemiş, aylardan eylül diye… Sevdiğine daha çok hasretlik çektiği için, onu daha çok göresi geldiği için, daha çok dertleşme ihtiyacı hissettiği için...Eylül, her konuda daha çok bir ay...Daha çok bir mevsim olan sonbahara da çok yakışıyor. Bu mevsimlerin, ayların bize” daha çok “gelişinin, bizi besleyişinin, büyütüşünün; yaşımızla, yaşadıklarımızla, ümitlerimizle; kısacası hayatımızla çok ilgisi var.Peki sizi “en çok” yapan ay hangisi?

Devamını Oku

Şayak kalpaklı adam

29 Ağustos 2015

Yıl 1922...26 Ağustos’ta başlayan ve dört gün süren son kurtuluş hamlesi, Başkomutanlık Meydan Muharebesi'dir. Mustafa Kemal Paşa, Baş Komutan'dır.İtilaf Devletleri'nin güçleri, Türk topraklarını farklı tarihlerde terk etmiş olsalar da bugün, kurulacak Türkiye Cumhuriyeti'nin yeni sınırlarının ülke tarihine girdiği gündür. Zaferin resmen ilan edildiği gündür. Kurtuluşun günüdür. Tam bir yıl öncesinde yapılan Sakarya Meydan Muharebesi'yle Yunan orduları gerilemek durumunda kalmıştır. 1911’den beri sürekli savaşan ve art arda toprak kaybeden Türk ordularının uzun yıllar sonra elde ettiği en önemli başarılardan biridir bu geriletiş... Adeta bir dönüm noktasıdır. Bu büyük farklılık, askerin içine yeni bir umut düşürmüştür. Ülke topraklarındaki tüm düşmanın en kısa zamanda temizlenmesi gerektiği konusunda fikir birliğine varılır ve bunun yapılabileceğine artık hemen herkes inanmıştır.Adına sad planı denen taarruz planı ocak ve nisan aylarında yapılmak istenmişse de uygun zaman olmadığı düşünülerek iki kez ertelenmiştir. Planın tüm ayrıntıları ağustos ayında planlanmış ve uygulamaya hazır hale gelmiştir.Batı cephesinin kuzeyindeki birliklerle güneydeki birlikler, büyük bir gizlilik planı içinde yavaş yavaş Kocatepe bölgesine kaydırılmış, taarruz için büyük bir hazırlık yapılmıştır. İstanbul’daki ve diğer illerdeki cephanelerden gizlice getirilen silahlar, Anadolu topraklarına dağıtılmıştır. Tahrip edilen ne kadar silah, top varsa elden geçirilmiş, kullanılır hale getirilmiştir.Sakarya SavaşıBütün bu çalışma ve faaliyetleri, bir daha asla ayağa kalkamayacağı düşünülen; yorgun, bitik, ümitsiz bir millet yapıyordu. Onların içindeki son gayret, bugün var olmamızı sağlayan en temel yetiydi halbuki...Sakarya Savaşında Gazi ünvanı ve mareşallik rütbesini almış Mustafa Kemal'in başında olduğu Türk ordusu, 26 Ağustos 1922'de düşmana dört koldan saldırdı. Düşmana ait tüm mevziiler dört saat içinde ele geçirildi.30 Ağustos'ta, etrafı tamamen çevrilen düşman, ele geçirildi. İçlerinde sağ kalanlar esir alındı. Bunlardan biri de Yunan Başkomutanı Trikopis de vardı.Türk Kurtuluş Savaşı’nı sona erdiren resmi tarih ise 9 Eylül 1922 olmuştur. İzmir’i kaçarken yakan ve bir ateş topu halinde gerisinde bırakan Yunan askerinin denize dökülmesiyle sonlanmıştır. Bu bir son değil, yepyeni bir başlangıçtır.Yıllar, yıllar sonra Nazım Hikmet, Kurtuluş Savaşı'nın Destanı'nı yazdığında, hepimiz için o günleri şöyle hayal etmiştir:Düşündü birdenbire kayalardaki adam kaynakları ve yolları düşman elinde kalan bütün nehirleri...Kim bilir onlar ne kadar büyük ne kadar uzundular?Birçoğunun adını bilmiyordu yalnız, Yunan'dan önce ve seferberlikten evvel geçerdi Gediz'in sularını başı dönerek.Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu. Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar kişayak kalpaklı adamnasıl ve ne zaman geleceğini bilmedengüzel, rahat günlere inanıyordu ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanındabirdenbire beş adım sağında onu gördü.Paşalar onun arkasındaydılar.O, saati sordu.Paşalar: "Üç" dediler,Sarışın bir kurda benziyordu.Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.Yürüdü uçurumun basına kadar, eğildi, durdu.Bıraksalarİnce, uzun bacakları üstünde yaylanarakve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarakKocatepe'den Afyon ovasına atlayacaktı.Bu şiirin özellikle son dört dizesidir, o günlerin gururlu kararlılığını bize en iyi anlatan…Zafer Bayramı kutlu olsun!

Devamını Oku

Parisli kadının farkı

22 Ağustos 2015

Adın çıkmışsa dokuza, inmez sekize… Bu, iyi anlamda da olabilir. Bir Parizyen olmak, başlı başına bir meziyet… Yıllardır, modanın, zarafetin, kozmetiğin başkenti olmuş bir şehrin kadınıysanız, daha bir kadın oluyorsunuz sanki…En azından bizim algımız bu doğrultuda. Ama altı ay önce gittiğim Paris’te hiç de o kadar şahane kadınlar görmedim. Bir haftaya sadece iki kadın koyabilirim. Biri bir alışveriş merkezinde ayakkabı deneyen, hayatımda gördüğüm en şahane silüete ve tarza sahip kadınlardan biriydi. İnce yüz hatları, küçücük burnu, şahne topuzuyla ortaya çıkardığı güzel başı, muhteşem vücut hatları, incecik beli… Üstünde nefis bir diz altı etek ve boğazlı, ince bir triko vardı. Son derece sadece ama bir o kadar da alımlıydı. Bir diğeri de baştan aşağı siyah giymiş, şahane bir sarışındı. Siyah gözlükleri ve nefis şapkasıyla tüm dikkatleri üzerine çekiyordu. Kalın, siyah taytı; üstüne tamamen oturan kazağı, kocaman siyah çantası ve uzun çizmeleriyle muhteşemdi.Ama sadece saydıklarım değildi onları parizyen yapan. Özgüven, duruş, asalet, kendinden emin olma hali, seksapelite, mutlu ifade ve güler yüz… Bütün bunlar bir araya gelince, kadın; kadın olabiliyordu. Bu özelliklerin hepsinin bir arada olması da tesadüf eseri değil; biraz yaradılış, biraz toplumsal bakış, biraz da kişisel seçimlerdi kuşkusuz.Parisli kadının farkı, çok satan kitaplar listesine girdiğinde hemen aldım. Kadın, gözlerinin üstüne yeşil yaprağı değdirdiğinden beri güzelliğinin farkına varmış ve güzel olmanın peşine düşmüş bir yaratıksa, böyle bir kitaba yirmi birinci yüzyıl kadını olarak dört elle sarılmak normal olsa gerek.Kitap aforizmalarla başlıyor ve insanı anında şaşırtıyor: ” Herkesin çok sevdiği bir şey seç: opera, küçük sevimli kediler, çilek,vs... Ve sen ondan nefret et” ya da “Beyaz gömleğin altına siyah iç çamaşır giy. Göğüslerin, beyaz bir sayfada iki küçük siyah nota gibi görünsün.’İlgi çekici bu cümlelerle eğlenceli bir yolculuğa başlıyor insan kitapla…Dört kadın yazar bir araya gelmiş, Parisli kadının farkını, tüm incelikleriyle anlatıyor.Parisli bir erkeğe Parisli kadını sorduklarında: Parizyen bir kadın asla memnun değildir” cevabını vermiş. Bütün saydığım olumlu özelliklerin aynında bence bu tanımı destekleyici en doğru sözcük; soğukluk…Parisli kadın soğuk… Yüzü gülse de, şık olsa da, zerafetin en tepe noktasında dursa da sahip olduğu o tanımlanmaz mesafe sizi ondan bir adım geride durduruyor. Yaklaşamıyorsunuz ona, dokunmak isteseniz de dokunamıyorsunuz. Erkekler için bence Parisli kadının en cazip yönü de bu. Acaba nasıl? sorusunun gerisindeki o uçsuz bucaksız merak?Aşk, hayat, görünüş, makyaj, tavır… Bütün bunların bir araya gelmesi ve o kadının kişisel özellikleriyle birleşmesiyle oluşan şahane bir kadın modeli yaratılmış. Bize de bunu bir güzel sunmuşlar. Bakın uğruna kitaplar yazılıyor, filmler çekiliyor, moda onların ekseni etrafında dönüyor. Siz beğenseniz de beğenmeseniz de…Mesela sizin dolabınızda kot pantolonunuz, maskülen bir ayakkabınız, çantanız, siyah bir ceketiniz, babetiniz, küçük bir fularınız, beyaz bir gömleğiniz, uzun trençkotunuz, kocaman bir atkınız, omuzları açıkta bırakan bir kazağınız, büyük bir güneş gözlüğünüz, bol bir gömlerğiniz, pahalı ama sade bir tişörtünüz yoksa kitaba göre siz, Parizyen olmaya çok da yakın değilsiniz.

Devamını Oku

Erkek dedikodusu

15 Ağustos 2015

İki bekar kadın bir araya geldiğinde ne konuşur sizce?Erkekleri...Peki, iki erkek bir araya gelince?Tuhaf şeylere kafa yoruyor gibi görünebilirim ama inanın bu konuda yalnız değilim. O kadar ki birileri de üşenmemiş, bunun kitabını yazmış.Üç hafta önce sizinle başka bir kitap paylaşmıştım. Yine aynı yazar grubunun, o kitaptan önceki serisini aradım,buldum, okudum. En az sonuncusu kadar güzeldi hepsi... French Oje ve T.B., yine on ikiden vurmuş. Kitabın farklı ve güzel tarafı da şu: Her bölümün sonunda olanı biteni sanki bir başkası anlatıyormuş gibi, o bölümle ilgili olarak yazar araya giriyor, yalnız ben bir şey söyliycem, deyip son sözü söylüyor. Size de bir okur olarak, bu son sözün arkasından oturup düşünmek ve yeni bölümde neler olacağını merak etmek kalıyor.Kadınlar erkelerden, erkekler de kadınlardan söz ediyor yalnız kalınca... Erkeklerin dedikodusu, bizimkinden beter aslında. Biz hayal ettiklerimizi var olanlara yapıştırmaya çalışırz, onlar ise her şeyi olduğu gibi gödüklerini zannedip kadını tüm güzel ve defolu taraflarıyla fark ettiklerini sanırken ayrıntıları atlar ve mutsuz olurlar. Kısacası kimse mutlu olmaz çünkü her iki taraf da bir önceki aşktan yenik olduğu için kalkanları çoktan kaldırmış, kılıçları kuşanmıştır.Tabii o zaman yaşanacak olan aşk, değil savaş olacaktır.Erkek Dedikodusu iki kitap... Birincisinde başlayan serüvenler, ikincisinde olanca hızıyla devam ediyor. İnsanın yedikçe yemek istediği, doysa da bırakamadığı şahane bir tatlı gibi bu kitaplar. Bitirmeden bırakmıyorsunuz.İyi ki keşfettim de yaz’ımın tadına vardım. Bir de bunları isze yazdım. Çünkü bu boş ve kendini yenileme günlerinde işten güçten değil, hayatın kıyısına bıraktıklarından söz etmek, unuttuklarını biraz hatırlamak istiyor insan.İki kadın var bu satırların gerisinde. Erkekleri kadınlara anlatmayı bir borç bilmiş. Yarattıkları kadın kahramanlarla yaşanmış ya da yaşanması mümkün olayları ardı ardına dizerek, onları şahane bir biçimde düğümleyip çözerek, tatlı bir mizahla bize anlatmayı seçen... @french_oje ve @tugce_tb nickleriyle tanınmamayı seçen bu iki kadını, takma adsız tanıyıp onalarla erkekler üerine konuşmak kim bilir ne zevkli olurdu! Kitaplardan böyle bir sonuca varacaksınız.

Devamını Oku

Masal terapi

8 Ağustos 2015

Bir insan hayal edin, işi masal anlatmak olsun. Şimdi onu gerçek yapın.Böyle işler var dünyada. Bizim aklımıza gelen tek isim, Adile Naşit’tir. Hepimiz için Adile Teyze’dir o ve masal terapisti filan değildir. Anlatır Adile Teyze...Ya da daha eskilere, en eskilere gidersek Dede Korkut vardır, gerçek olanla olağan üstüyü karıştırıp anlatan ve tarihe geçen...Biz alışığız masalalar, efsanelere, söylencelere... Geleneğimiz; artık, bir meslek olmuş !Ne şahane!Judith Malika Liberman, bir masal anlatıcısı, eğitmeni ve sanat terapisti...1978’de Paris’te doğmuş. Masal gibi bir şehirde yeni masallar bulmak zor olmasa gerek. Zor yaşam koşulları içinde kendi masalını yazmaya karar verdiğinde masal terapisti olmayı aklına koymuş ve ilk work-shop’larao zaman katılmış.Masal anlatıcısı olmakNe güzel bir iş değil mi? İnsan hayatı boyunca bir masalın içinde yaşamak istemez mi ya da bunu başkaları için yaratmak?Üniversitelerin desteğiyle ve UNESCO’nun işbirliği ile Türkiye’de de masal anlatıcılığının yeniden canlanmasına katkıda buulunuyor Liberman. Masal anlatıcısı olmak isteyenlere de eğitimler veriyor. Liberman, insanın içsesiyle ve birlikte yaşadığı insanlarla bağlantı kurmasına yardım ettiğine inanıyor.Bu da ne kadar özgün bir yaklaşım değil mi?Birden çok tanımak istedim onu! Hele kitabını okuyunca! Hele masallara her zaman, her yaşta bayılan biri olarak, hala masal kitapları alan bir yetişkin olarak! Siz de masal kitabı alır mısınız? İnanın, insanı çocukluğunun masum ve dopdolu günlerine geri götüren, mucizevi bir büyü vardır onlarda... Evinizin bir köşesinden pırıltı yayarlar hayatınıza!Liberman’ın kitabının adı da bu pırıltının peşinde koşmayı çok sevdiğim için olsa gerek hemen dikkatimi çekti.Doğru zamanda doğru masalÖyle alıp sırayla okumuyorsunuz kitabı, rastgele bir sayfa açıp karşınıza çıkan masalı, hayatınıza uyarlıyorsunuz. O anki ruh halinizle bağlantılı ip uçları ya da sonuçlar buluyorsunuz. Çok eğlenceli ve tılsımlı...Canınızın büyümek istemediğini, bir yanınızın hala çocuk kaldığını düşünüyorsanız, zaman zaman farklı birkaç cümle okuyup kendi derinliğinizi fark etmek istiyorsanız, seviyorsanız bu tür denizlere dalmayı; Masal Terapi’yi alın. Doğru zamanda,doğru bir masala rastlarsınız mutlaka...Benim okuduğum masalın, bana çok uygun bir mesajı vardı: “Önceliklerine sen karar ver.”Masalı sizinle paylaşmayacağım, tılsımını bozmak istemem. Yalnız şunu yazabilirim; her masal içinde farklı bir yol göstericilik taşıyor.Bazen, hiç tanımadığımız birileri bizi dinlesin, bize akıl versin isteriz. Bazen anlatmaya üşeniriz içinde olduğumuz durumu... İşte tam da böyle zamanlarda karşınızda bir insan değil, bir masal kitabı olduğunu düşünün.Oyun oynayın çocukluğunuzdaki gibi.Düşünün içinde olduğunuz durumu, açın bir sayfa ve okuyun masalınızı. Bakalım, sizin mesajınız ne olacak?Çok ama çok zevkli....

Devamını Oku

Ah benim kocam & karım

1 Ağustos 2015

Canan Tan’ın tanıyor musunuz? Aslında eczacılık okumuş. Sonra da Türkiye’de mizah öyküleri kitabı olan ilk ve tek yazar ünvanını almış. Ne güzel değil mi? Milletin gülmeye bu kadar muhtaç olduğu bir zamanda, üstelik mevsim yazken, üstelik neredeyse bütün kitaplar hayatı yeniden keşfetmeye, kendi içimize dönmeye yönelmişken o, bizi alıp evliliğin içindeki karı- koca modellerinin gülmecesine taşımış son kitabında. Kitap da adına yakışır bir şekilde ters yüz bir biçimde basılmış. Bir kapağı; kadına yakışır renkte, pembe... İçinde kadın temalı, komik beş adet öykü var. Diğer yüzü mavi, tabii erkeği anlatıyor. Orada da beş öykü var. Bu sefer farklı yönden ele almış. Siz, öyküleri okurken hem gülüyor hem de kendinizi öteki yerine koyarak düşünmeyi öğreniyorsunuz ve tabii ki eğleniyorsunuz. İlaç gibi, inanın... Ama güzelliği bu kadarla bitmiyor. Güzelliği, bunu yazan kalemin bir kadın olması... Bu kadının Rıfat Ilgaz Öykü Yarışması'nda 1997 yılında birincilik ödülü almış olması... 2010’da da Türk Kütüphaneciler Derneği tarafından ona En Çok Okunan Yazar Ödülü verilmiş olması... Demek ki gençler okuyor, demek ki hala kütüphanelere giden var, oralardan kitap alan var, güncel yazarları, ödüllü sanatçıları takip edenler var. Demek ki bu millet edebiyattan, mizahtan ne olursa olsun kopmamaış,demek ki bizde hala ümit var.Bu kadar saptamayı sağlayan bir kadın yazar... “Kadın var/ Pırıl pırıl/ Tektaş pırlanta misali/ Kadın var/ Çakıl taşı/ Ondan daha değerli” giriş yazısıyla kadın’a; n“Koca var/ Baş tacı edilir/ Koca var/ Kilim diye yere serilir/ Yetmezmiş gibi/ Üstünde tepinlir” diyerek de erkeğe, daha doğrusu karı ve koca modellerine bakmış kitapta. Ne hoş ve düşündürücü girişler değil mi? Mizahın en güzel tarafı da nbudur zaten. Toplumda aslında bildiğimiz ama üstünde gülecek tarafları da görerek düşündüğümüz gerçekleri içermesi... Bunu da bize birilerinin göstermesi lazım... Çünkü ciddi olmak zorunda kalarak büyütüldük. Her şeye gülünmeyeceği, her zaman gülünmeyeceği, ayıp olur doğruları üstünden hayata hazırlandık. Şimdi birileri çıkıp bize hayatın hoş, komik bazen de ironik bir taraflarını gösterdiğinde gülümseyerek düşünebiliyoruz. Gerçekleri canımız acımadan kabullebebiliyoruz. Canan Tan, sedece öykü değil, roman da yazmış bir yazar... Çocuk romanları var, yetişkinlere yazdığı romanları var. Bütün bunlara verdikleri adlatra baktığınızda onda, başkalarında olmayan bir yaratıcılık ve farkındalık buluyorsunuz. Öykü yazmak, zordur. Hele de mizah öyküsü... Denediniz mi bilmiyorum. Hem yaşanması mümkün bir olay tasarlayacaksınız ya da yaşanmış bir olay üstünden; zamana, mekana, kişiye bağlı kalarak herkesi etkileyecek bir bütün oluşturacaksınız hem de bunu güldürerek yapacaksınız. Bütün bu kalemleri bir anda tasarlamak öykülerde sağlam karakterler yaratmak, bunları okura sevdirmek, onu aynı da güldürmek mucizevi bir iş... Canan Tan, bu yaratıcığın en zevkli kelmelerinden biri... Mutlaka okuyun, Bol bol gülersiniz...

Devamını Oku

Kendinden kaçarken yakaldım seni

25 Temmuz 2015

Bir insanın kendinden kaçarken bir başkası tarafından yakalanması nasıl bir şey? Ya da bir başkası mutlu olsun diye onun hayatına dokunmayı, onu kendinden kaçarken yakalamayı seçmek?Bir kitapçıda, bu kitabı sorduğunu duydum bir okurun. Adı uzun ve oldukça da ilgi çekiciydi. Çok satılıyor şu sıralar, herkes bu kitabı soruyor, dedi satıcı. Çok satılıyor, herkes bu kitabı soruyor ve ben bunu henüz bilmiyorum. Tabii ki böyle bir şey olamazdı! Hemen aldım kitabı. İnsanın çine huzur verdiğine ve motivasyonu arttırdığına inanılan tonda, şahane bir portakalrengi cilt içindeydi yazılar ve kitap Dr. Ebru Nurluoğlu tarafından yazılmıştı. Demek ki insanları kendinden kaçarken yakalamayı gönüllü olan yazar bu genç hanımefendiydi.“Zor günlerimde, yıllardır kalbimde biriktirdiklerimi bir kitapla sokağa taşımayı hayal etmiştim” diye başlamıştı ön sözüne. Biriktirmek, sokağa taşımak ve hayal etmek ifadeleri tesadüfen bir araya gelecek kadar sıradan değildi. Bunun için gerçekten bir şeyleri biriktirmek, bunları “sokak”a taşımak ve en önemlisi de hayal etmeyi seçmek... Hepsi zordu. Biriktirmek herkese mahsustu ama bunları adını bile bilmediği insanlarla paylaşmayı seçmek, bunu hayal etmek ancak mutluluk avcısı birinin niyeti olabilirdi.Kitabın kilit sözcüğü mutlulukYazar, önce kitabı okurlarına tanıtmış. Bu kitabı nasıl okuyacaksınız, diye sormak yerine bu kitabı nasıl kullanacaksınız,demeyi tercih etmiş. Çünkü kitap hem kitap hem de kılavuz işlevi görüyor. Konulara geçerken farklı bakış açıları da kazanıyorsunuz ve mutluluğa biraz da başka taraftan bakmayı deniyorsunuz.Kitabın kilit sözcüğü, mutluluk.Hepimizin hemen her geçen gün daha da uzaklaştığı, bireysel ya da toplumsal olarak hasret kaldığı, ondan uzaklaştıkça da kendinden kaçtığı bir o’nsuzluk dünyasında peşinden en çok koştuğu şey o.İnsan mutluluğun peşinden koşarken kendi önüne kendi kendine koyduğu sanal engellere çarpa çarpa ıskalıyor onu. Yazarın farklı bölümlerde değindiği felaket tellallığıyla, ben değersizim zırvasıyla, kimseye ihtiyacım yok; ben kendime yeterim, yalanıyla,başkalarından bana ne vurdumduymazlığıyla mutluluğun peşinden gidemeyeciğini bize ispatlıyr. Hem de oldukça sade ve anlaşılır hatta samimi bir dille.İnsanlarda mutluluktan çok, mutsuzluğun bir tutku haline geldiğini yazmış Ebru Nurluoğlu kitabın bir yerinde. Özellikle bu cümle üstünde çok düşündüm. Kitap hakkında sizlere belli ipuçlerı verip gerisini okduğunuzda görmenizi tercih ederken size yine de az da olsa içerik hakkında bilgi vermeden de duramamamın nedeni, yazarın gerçek olan ne varsa onlara doğrudan dokunması. Okuduğunuzda, burada ne demek istemiş olabilir, sorusunu kendinize hiç sordurmaması. Dümdüz yüzleştirmesi sizi kendinizle. Yüzünüze bir ayna tutması...Olumlu musunuz, olumsuz mu? Karamsar mısınız, ümitli mi? Mutlu musnuz, mutsuz mu? Ya da en önemlisi, mutluluk gerçekten nedir, biliyor musunuz?İşte bu soruların cevaplarını her satırın sonunda bir doğuyla buluşarak, her bölümün sonunda kendinizle ilgili bir hakikatle karşılaşarak vereceğiniz şahane bir kitap...Kesinlikle tavsiye ediyorum.Mutlu omaya bu kadar muhtaç olduğumuz ve bunu nasıl yapacağımızı asla bilemediğimiz şu günlerde özellikle...

Devamını Oku