Bayramın son gününde, yarın iş başı yapmaya hazırlanırken belki de bir teşvik olur diye son okuduğum kitaptaki bazı ayrıntılara dikkat çekmek istedim.Yaz gelince edebi ağırlığı olan eserlerden çok, günlük edebiyata bakıyor insan. Daha kolay okunuyor ve insanın aklına hiç gelmeyecek konularda bilgi sahibi olmasını sağlıyor.Günlük Ritüeller, böyle bir kitap... İçinde yüz kırk altı tanınmış ismin hayatta takip ettiği ve asla vazgeçmediği ritüeller var. Tam da bu ritüel sözcüğünün hakkını verdiğimiz bayram günlerinde, başkalarının başarı yolunda takip ettikleri alışkanlıklarının neler olduğuna bakmak çok keyifliydi...Kitabın yazarı Mason Currey, Pensilvanya’nın Honesdale kasabasında dünyaya gelmiş, Asheville’de, North Carolina Üniversitesi'nde okumuş. Şimdi Brooklyn’de oturuyor ve State, Metropolis, Print gibi dergilerde yazarlıkla meşgul... Belli ki hayatın içinde kendine önemli yerler edinmiş insanların hayatları, başarıları, o yerlere nasıl geldikleri dikkatini çekmiş. Bu sebeple ciddi bir araştırmaya girişmiş. Yüzün üstünde insanın biyorgrafilerinin belki de en ince ayrıntısı diyebileceğimiz ritüellerinin neler olduğunu tek tek bulmuş.Kitabın solganı: “Akıllı insanda rutin, ihtirasın işaretidir.”İnsanın aklını kullanarak tutkuyla bağladığı, azıcık da hırsına kulak verdiği yerde başarı da gizlidir, gerçeğine bizi verdiği örneklerle daha da çok yaklaştırıyor.Yazarın, Thomas Mann’in Venedik’te Ölüm adlı kitabında sorduğu: “Sanatçının sırrını kim çözer? Santçıyı oluşturan azgınlıkla disiplin içgüdülerinin sımsıkı kaynaşmasını kim kavrar?” sorularına cevap bulmak için yazdığı bu kitap, gerçekten çok farklı ve zevkli...Ernest Hemingway’den Henry Miller, Franz Kafka’dan Louis Amstrong’a, Victor Hugo’dan Mark Twain’e kadar birçok başarılı sanatçının olmazsa olmazları var kitapta... Yazar, bu araştırmalara Franz Kafka’nın bir sözünü okuduğunda başlamaya karar vermiş:”Zaman kısa, direncim sınırlı, ofis kabus gibi, evim gürültülü ve şayet keyifli, basit bir hayat mümkün değilse insan ustaca manevralarla kendine yer açmak zorunda kalıyor."Neydi bu ustaca manevralar?Kişinin kendini kısa bir zaman niçin de olsa rutin diye bilinenin dışına çıkarak kendi kendine yarattığı ritüellerin peşine takılması mıydı?Bazıları kavgadan, bazıları karmaşadan, bazıları güzel bir film izlemekten, müzik dinlemekten, dans etmnekten, sıcak bir fincan kahvenin kokusunu içine çekmekten hoşlanıyordu; bazılarıysaerken saatlerde yazarak, olur olmadık zamanda banyo yaparak, öğle yemeğinin ardından iki sularında yürüyüşe çıkarak, bütün gün uyuyup geceleri çalışarak, masa başında altı saat oturup her gün bir beste yaparak kenidlerine ritüeller belirlemişlerdi.Tutku denen o cazip his, belli alışkanlıkların takip edilmesiyle mi tam yaşanabiliyordu acaba?Ünlü ve başarılı pek çok sanatçının başkalarına belki de takıntı denecek türdeki bu alışkanlıkları mıydı onları bu kitaba girecek kadar büyük isimler haline getiren?Bu yapılanlar, sadece bir uğur olma, şans getirme durumu muydu yoksa bir keramet var mıydı bu işte?Bütün bu soruların cevaplarını bulacağınız bu kitap, kendinize son anda alacağınız bir bayram hediyesi olsun. İyi bayramlar.
Bayıldım...Konusuna, komikliğine, hüznüne...Uzun zamandır bu kadar keyifli bir kitap okumamıştım. Aşkı, genç kızlığı, hayatı yeniden sorgulatan, eskileri hatırlatan; bazen kahkahalarla güldürüp bazen de gözleri dolduran tatlı, hoş, hafif ve bir o kadar da gerçek bir hikaye okudum.Dizüstü Edebiyatın yeni kitabı, Ben Hiç Giden Olmadım.Hayatından çıkıp giden erkeklerin ardından bakmaya alışık bir kadının, yeniden aşık olduğunu bile zar zor fark edip yeni aşkına yürüyüşünü anlatan bir kitap...Biraz da düşündürüyor gidenler üstünde... Giden erkekler yüzünde kim bilir kaç kez canı yanmış ama yine de aşktan vazgeçmemiş kadınlar üstünde... Gidenlerden sonra mutlaka doğru bir kalanın geleceğine inanan kadınlar üstünde...Kadınca bir inançla, kadınca bir umutla hayattan kopmayanlar üstünde düşünemizi sağlıyor kitap... Tatlı, minik aşkların bıraktığı izlere basa basa gerçek aşka yürmenin ne kadar zevkli olduğunu görmeden sadece acısını yaşayan yanımıza hitap ediyor. Yirmi altı bölümde, siz tam bir sonuca varmışken kahramanlarını sizin için ayrıca konuşturarak merak duygunuzu gideriyor, böylece kitabın sonu hakkında yavaş yavaş fikir sahibi oluyorsunuz, büyük bir sürpriz beklemeyin ama emin olun, çok hoş bir yolculuğa çıkacaksınız.Bir de dili var tabii... Bütün kadınların iç sesinin yükseldiği, hepimizin kendi kendimize ancak söylediklerimizi, bizim yerimize yazıp bizim yerimize konuşan bir Renda var romanda baş rolde.Kimseye benzemiyor Renda ve bir o kadar da hepimiz gibi işte! Kırgın, kızgın, tahminci, umutlu, aşık...Beklentisi çok hayattan, bol bol hata yapıyor üstelik, hepsinin farkında. Üstelik bazen de isyetek yapıyor hataşarı... Anında kendine kızarak ama kendinde en küçük bir değişiklik yaratmaya çalışmayarak... Hayatın onu kendi kendine değiştirmesini bekleyerek... Güzel değil, çirkin değil, akıllı, farkında ama kötü değil... Kalbi temiz, öyle olduğu gibi... Kafa yormayı çok istemiyor hayata ve istemedikçe daha çok yormak zorunda kalıyor.Tanıdık geldi mi hanımlar?Bu kitabı farklı kılan bir başka nokta da erkek kahramanlarını konuşturması. Erkeklerin dünyasını da keşfediyorsunuz okurken... Onların da aslında zaman zaman da olsa kendilerine bazı gerçekleri itiraf ettiklerini görüp seviniyorsunuz.Renda’nın komik, iğneli ve tatalı üslubuyla siz de eski aşklarınızla dalga geçiyor, ne kadar boş şeylere üzüldüğünüzü hatırlıyor, gerçek aşkın nasıl farklı, özel ve güzel olduğunu bilmenin mutluluğunu yaşıyorsunuz. Bu acayip ve istem dışı zorlamaların, yanlış tercihlerin, yapılan hataların adına büyümek dendiğini yeniden keşfediyorsunuz. Geri dönüp okumadığım ne kadar serisi varsa hepisni okuyacağım. Yaz için bundan daha şahane bir tercih olamaz!
Aret Vartanyan’ı tanıyor musunuz? Ben biraz geç tanıdığımı itiraf etmeliyim. Bir televizyon programındaki sohbetinden o kadar çok etkilendim ki hemen koşup kitaplarını aldım. Son kitabını da henüz bitirdim. Aret Vartanyan, genç bir adam ve rengarenk bir aileye sahip... Dini azınlıkların neredeyse tamanının içinde bulunduğu müthiş zengin bir aile bu... Bu derin düşüncelerin, kimsenin düşünemeyeceği ayrıntıları fark etmesinin en önemli nedenlerinden biri de bu çok kültürlülük olsa gerek... Canlı, samimi ve hayata bağlı bir tavrı var. Soruları var. Cevaplarını bulmak için çabası. Yazdığı kitaplarda bizi de aynı soruları sormaya ama kendi cevaplarımızı bulmaya yönelten bir başarısı...Belki de üniversitede Tekke Edebiyatı dersi almış olmamın, rahmetli hocam Aydın Oy’un o derin ve birikim dolu cümleleriyle ilerlediğimiz yol, beni hayatın öte tarafına, yaşama, ölüme, doğuma her zaman yakın tuttu. Doğuma sevinmeyi, hayata tutunmayı, ölümü kabullenmeyi ve onu bir bitiş olarak değil, bir başlangıç olarak görmeyi öğretti.Aret Vartanyan’ın kimseye benzemeyen sufi tavrı, satırlar arasındaki yolculuğunuzda size kendi iç dünyanızın haritasını çiziyor. Sizin kendi hayat felsefenizi keşfetmenize yardımcı oluyor. Hayatın ne olduğu, ölümün ne olabileceği, sonrasında nasıl bir yolculuğun var olabileceği üzerinde düşünüyor, böylece bir bütünü algılar hale geliyorsunuz.Sormayı ve sorulara cevaplar aramayı seviyorsunuz. Korkmuyorsunuz ve korkmadıkça da daha çok düşünüp daha çok soru soruyor, bulduğunuz cevaplarla daha çok ilerliyorsunuz.Oxford’ta teoloji okuduPeki kimdir bu genç adam? Bütün bunları genç yaşına rağmen düşünmeyi başarmış, düşündükleri üstünde başkalarını da düşündürmeyi becermiş bu genç yazar ve benim kendi tabirimle düşünür, Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu, yüksek lisansını da burada yapmış, ardından Oxford Üniversitesinde teoloji okumuş. Teoloji, en basit tanımıyla Tanrıbilim demek... Hıristiyan teolojisi ve İslam teolojisi olarak ayrı ayrı incelenmiş bir konu... İslam teolojisinin; tefsir, fıkıh, kelam, hadis, kıraat ve İslam mezhepleri gibi incelenebilir alt başlıkları var. İmam Hatip liselerinde ve İlahiyat fakültelerinde bu konular ders olarak okutuluyor. Bu kadar ayrıntıya inmemin bir sebebi var: Aret Vartanyan’ın , önce insan iletişimi sonra da Tanrıbilim okuyarak iletişimin her adımını kendince yorumlama yoluna giderek kendi belki de tesadüf olmayan bir yol çizdiğini düşündüm. Çünkü kimse bu kitapları tesadüfen yazamaz. Altını doldurmadan yeni düşüncelere, felsefelere kapı açamaz.Bir dörtlemenin ilk kitabı Gitme Zamanı...Anlaşılan, dünyayı ayakta tutan dört unsur gibi, bizi de dört adımda gerçekler ve gerçeküstüler konusunda düşündürmeyi hedefliyor yazar. İlk kitaptaki ölüm tasviriyle başlayan bölümle sanki defalarca ölmüş birinin yaptığı bir tanım ve açılamayla siz de defalarca ölmüş ve dünyaya yeniden gelmiş birinin olgunluğuyla ilerliyorsunuz satırlarda...Bu iş, imkansızı başarmaktır. Tasvir ve tahlili, bilnene gerçekler üstünden yapmak zaten zor ve yetenek isteyen bir iştir. Bir de bunun ölüm üstünden yapıldığını dşünün. Üstelik okuru korkutmadan, kendi tasavvur gücünüze, bilginize ve birikiminize güvenerek yapacaksınız!Farkındaysanız kitaptan hiç alıntı yapmadım. Merak edenleriniz okduğunda birikimlerinden hiçbir şey çalmamak ve yeni gelecek diğer kitaplara onları hazırlamak içindi bu.Yazarın tanımıyla Zahir’den Batın’a yaptığı bu yolculukta, kendi yolculuğunu bizimle paylaşmayı seçmiş.Bu kitabı okukamk değil yapacağınız iş, yazarla bir yolculuğa çıkmak...
Yalnız…Ne kadar tek başına bir sözcük değil mi?Köken olarak yalın’ dan geliyor, o da tek yani. Sözlükte; yanında başkaları bulunmayan, yanında başkaları olmayarak anlamlarıyla açıklanmış. Toplumsal ilişkilerden yoksun olan veya yoksun bırakılan kişi olarak tanımlanıyor.Dil, anlamına böyle yaklaşıyor sözcüğün. Edebiyat ve felsefe ise bambaşka… Dilde bu kadar yalnız olan yalnız sözcüğü, edebiyat ve felsefede çok derin, çok zengin, çok renkli anlamlar bulabiliyor.Aforizmalardan daha önce de örnekler vermiştim. Ama en güzeli, Franz Kafka’nın Yalnızlık Sahip Olduğum Tek Şey başlıklı derlemesi. Orada şöyle diyor: “Bence bizi bıçaklayan veya yaralayan türden kitaplar okumalıyız. Eğer okuduğumuz kitap kafamıza şöyle sağlam bir darbe indirip bizi kendimize getirmiyorsa, onu okumanın ne anlamı var? Böyle bir kitap bizi daha mutlu etmeye mi yarar? Emin olun, eğer kitap diye bir şey olmasaydı, gerçek mutluluk işte o zaman mümkün olurdu. Okuduğumuz zaman bizi mutlu eden kitaplar, yazmak isteseydik kendimizin de yazabileceği türden kitaplardır. Ancak bizim ihtiyacımız olan kitaplar; okuyunca bizleri bir felakete uğramış gibi sarsan, derin bir hüzne boğan, kendimizden daha çok sevdiğimiz bir kişinin zamansız ölümü gibi kahreden ve herkesten uzak, karanlık ormana sürülmüş gibi hissettiren kitaplardır. Bir kitap, insanın içindeki donmuş denizlere vurulan bir darbe gibi olmalıdır.”Burada sözünü ettiği donmuş deniz, insanın yalnızlığı...İki eliyle sımsıkı yapıştığı, en çok onunla dertleştiği, kendi ayrıntılarında özgürce kaybolduğu, orasıyla ilgili kimseye hesap vermediği sonsuz denizi… Yalın ama dopdolu. Kitaplar bile o yalnızlığı sarsmıyorsa değersiz onun için. Yalnızlığı o kadar değerli ve özel ki başkalarının sıradan hikayeleriyle ya da herkesin yazabileceği türden alışılmışlıklarla etkilemek mümkün değil onu.Ne garip ve farklı bir yaklaşım değil mi? Yalnızlığını seven insanlar vardır. Kafka kadar olmasa da zaman zaman kendi tekliğine dalarak hayata biraz daha uzaktan bakmayı seven insanlar…Şair Orhan Veli bile hayatla kendi yalnızlığıyla eğlenirken dalga geçmeyi bilir:“sokakta giderken, kendi kendime gülümsediğimin farkına vardığım anlarda insanların beni deli zannedeceğini düşünüp gülümsüyorum...”Yalnızlık için hepimiz bir şeyler yazabiliriz. Yazacağımız her sözcük sadece bize ait yalnızlığın bir simgesi olacağı için, her yazı başlı başına bir inceleme sayılabilir.“Huzur mu istiyorsun? Az insan, az eşya…” diyen Kafka’ya inat, Orhan Veli:“Bir duyma da gürültüsünü dallarda çıtırdayarak açılan fıstıkların,Gör bak ne oluyorsun.Bir duyma da gör şu yağan yağmuru; çalan çanı, konuşan insanı.Bir duyma da kokusunu yosunların, istakozun, karidesin, denizden esen rüzgarın...”Diyerek kulak verir gelene geçene, getiriline…Yaz geldi. İster yalnızlığınızda tek başınıza, ister kalabalıkların içinde onun fakına vararak yaşama zamanı yazı…İster felsefi bakın, ister edebi… Hayat güzeldir.
Benim satırlarımın değil, kendi öykünüzün altını çiziyorsunuz. Hangi cümlelerin altını çizdiğinizi değil, niye çizdiğinizi düşünün.” Böyle bir giriş paragrafı var kitabının başında Kahraman Tazeoğlu’nun. Kitabın adı: Vazgeçtim.Ne kadar üzücü bir adı var değil mi? Vazgeçmek eyleminin anlamına bakarsanız, önce: “ Kendi hakkı saydığı bir şeyi artık istemez olmak” anlamını okursunuz. Ne kadar gönüllü bir bırakma işi! Ne kadar mücadele etmiş olmanın yorgunluğu, bezginliği var içinde! Ne kadar yazık bir kelime!Ama kitap bu söylediklerimin çok dışında alıp götürüyor okuru… Üçüncü şahıs ağzından anlatılan hayat ayrıntılarında gerçekten yazarın dediği gibi kendi hayatımızdan yansımalar görüyoruz.Vazgeçmenin bir diğer anlamı da: “Eskiden beri yapmakta olduğu bir şeyi artık yapmaz olmak”. Yapmaz olmak… Yaparken bir anda, yavaşça, karar bile vermeden sanki, onu öylesine bırakmak olduğu yere ve yürüyüp gitmek arkaya bakmadan…Ve bizim en çok kullandığımız anlamıyla vazgeçmek, niyetten veya karardan dönmek, caymak… Caymak… Elini o her neyse ya da kimse, onun üstünden gönüllü bir biçimde çekmek, bir daha onunla ilgilenecek gücü ya da isteği kendinde aramamak, bulmak için çaba harcamamak…Kimlerden vazgeçtiniz?Bir kitabın adıyla böyle satırlarca uğraşabilir insan… Peki ya konusuyla? Onu genelde okur yapsın istiyorum. Madem kendi öykümüzün cümlelerini bulabileceğimiz bir kitap bu hepimizin öyküsünün satırları başka başka olacağına göre sizin kitapta hangi ayrıntıların altını çizeceğinizi bilemem. Bu sebeple konuyu anlatmıyorum. Filmi anlatırsam seyretmezsiniz. Halbuki bu kitapta en azından adından yola çıkarak varacağınız sonuç, tüm vazgeçtiklerinizin üstünde düşüneceğiniz gerçeğidir.Kimlerden ya da nelerden vazgeçtiniz?İyi mi ettiniz?Pişman oldunuz mu mesela?Hatırladığınızda sizi tatlı bir hüzne ya da büyük bir nefrete ya da belki hiçbir şeye mi götürüyor bu anılar?İnsan bazen çaresiz kalır. Bu çaresizliğinin içinde yaşamaktan çok da şikayetçi değildir. Canı mücadele etmek istemez hayatla. Geleni olduğu gibi kabul etmek, kadere inanmak, kaşığına düşeni yemek kolayına gelir bazen. Hayaline kavuşmanın yolunu bilir ama gücünü bulamaz kendinde…Romanımızın kahramanı Koray da biraz böyle bir adam…Kendi deyimiyle aklı ve mantığı ele geçiren, aynı zamanda akla ve mantığa sığmayan bir duygu içinde… Geriye bakarak gitmeye çalışıyor. Kırık bir umut taşıyor. Aklı sevdiğinde kala kala ondan gitmeye uğraşıyor. Hatta uğraşmıyor, gidiyor. Ve sorusunu da kendi soruyor ardında bıraktığı kadına:“İnsan yarısında terk ettiği filmin sonunu merak eder mi? Ediyorum.” Biliyorum, etrafında dolaştım anlatacaklarımın. Kitap da böyle çünkü. Çok farklı, keyifli ve tanıdık… Okuyunca göreceksiniz.
Harika günler nihayet geldi. Bulutlu, kapalı, yağdı yağacak günlerden sonra güneş güzel, sarı sıcak yüzünü gösterdi. Okullar da kapandı iki gün önce… Şimdi deniz kenarlarına, havuz başlarına koşma, kendine vakit ayırma, hayatın tadını çıkarma, kenara kendimiz için manevi bir şeyler koyma, kış için güzellikler biriktirme vaktidir.Böyle avare zamanları beklerken en iyi arkadaşlara sarılıyor insan… Haftalık ya da aylık dergilerin dinamik sayfaları da içimiz açıyor, son çıkan kitaplar da…Mevsim yaz ise elbette aşk romanı okumak lazım. Macera ya da polisiye romanların sevimli dinamiği yerine aşkın bizi sarıp sarmalayan güzelliği sanıyorum daha çok yakışacaktır bu mevsime…Okunacak ilk kitap, Yolum Aşka Düştü olmalı.Sena ve Ahmet’in hikayesiBu roman, Meral Kır’ın romanı…Hayatın karmaşası içinde kendine bir yol çizmeyi başarmış, genç akademisyen Sena ile onu hayatın içindeki tehlikelerden ne pahasına olursa olsun korumaya çalışan, zengin, ukala Ahmet Sancaktar’ın arasındaki bağı ve şaşırtan aşkı anlatan bir roman…Benim diğer favorim, Her Kalp Kendini Şarkısını Söyler. Jean-Philipp Sendker’in romanı. O kadar tatlı, hoş ve zevkli bir hikayesi var ki… Hayatın en beklemediğimiz anda karşımıza neler çıkarabileceğinin ve bu yeni karşılaştığımız olaylarla nasıl baş edebileceğimizin değişik bir hikayesi.Başarılı ve ünlü bir avukat olan babası tam da Julian’ın fakülteden mezun olduğu günün ertesi sabahı ortadan kaybolmasıyla başlayan bir roman… Annesiyle yaptığı araştırmanın sonucunda kader onları doğunun esrarengiz bir bölgesine, küçük bir dağ kasabasına götürür. Julian , gittiği bu yerde babasını tanıyan ve kendisi hakkında da inanılmaz şekilde bilgi sahibi olan bir adamla karşılaşır. Hikaye bu serim ve düğümün ardından nasıl çözülüyor, hayatın inanılmazlıkla dolu tarafları nasıl bizi şaşırtıyor, onu göreceksiniz. Adeta büyülü, tılsımlı bir yolculuk yaşayacaksınız okuduğunuzda…Ve aşktan söz eden ama canınızı biraz yakacak bir kitap var sırada: Aşk ve Diğer Doğal Afetler. Holly Shumas yazmış, Esra Çıldır Kırtay çevirmiş.Aldatılmış kadın ne hisseder?Aldatılmış bir kadının neler hissedeceği, hayatın ona nasıl bedeller ödeteceği konusunda kafanızı epey yoracak bir kitap bu. Sevdiğinizin bir başkasına aşık olması mı sizi mahveder yoksa sadece fiziksel bir birliktelik yaşadığını öğrenmeniz mi? Evliliğiniz her şeye rağmen devam eder mi yoksa arkanıza bakmadan gider misiniz kendi geleceğinize? Bir de hamileyseniz, hayatın içinde çaresiz, yapayalnız kaldıysanız, ne yapasınız. Kocası Jonathan’ın kendisini aldattığını öğrenen Eve’in hikayesi bu roman…Vereceğim ipucu, hayatının asla eskisi gibi olmadığı…Büyükler bu kitaplara sarılmışken küçükler için de birkaç kitap düşünülmeli bence. Evet, okullar kapandı ama onlar düşünmeyi,hayal kurmayı unutmamalı… İpek Ongun okumalı…İpek Ongun’u okumayan var mıdır içinizde? Sanmıyorum. En güzel iki kitabı: “Bir Genç Kızın Gizli Defteri “ve “Arkadaşlar Arasında” Yeni baskıları Doğan Kitap Yayınlarından çıktı.Kitapları yeni kapak tasarımlarıyla görünce dayanamayıp aldım. Hepsini okumuştum elbette ama tatil hediyesi olarak verebilirdim birilerine.Sevdiğimiz kitapların satırları arasında serinleyerek yaşayacağımız, hiç bilemediğimiz insanların hikayeleri içinde özgürce dolaşacağımız ve keyifli saatler geçireceğimiz uzun günler var önümüzde. Tadını çıkarın.
Gündemde seçim varsa kimse izlenecek filmden, okunacak kitaptan ya da toplumsal alışkanlıklardan bahsetmek veya onları okumak istemez gazetede.Kelime anlamında da anlaşılacağı gibi halkın belli bir süre için kendini yönetecek vekillerini seçmek üzere oy kullanmasına seçim diyoruz. Bunu da gizli oy, açık sayım ilkesin e göre yapıyoruz. Böylece yönetim hakkı; duruma göre tek, duruma göre birden çok partiye veriliyor. Biz de ilkokulda bize öğretilen ilk tanım olan, halkın kendi seçtiği kişilerle kendi kendini yönetmesi, sistemiyle kendimizi yönetiyoruz.Güzel bir senkronizasyon var ifadede ama içeriği, uygulanışı, hazırlık süreci çok karışık ve maalesef çok sancılı, bir o kadar da koşturmacalı bir süreci anlatıyor bize bu tanıma ulaşmak için geçtiğimiz dönem…Bizde ilk Meclis, 69 Müslüman ve 46 Gayrimüslim olmak üzere toplam 115 milletvekili ile Dolmabahçe Sarayı büyük salonunda yapılan törenle açılmış. Meclis-i Mebusan daha sonra, bundan tam 139 yıl önce,1876’da Birinci Meşrutiyete bırakmış. O zaman elbette bu meşrutiyetin “birinci” olacağı öngörülmemişti. Öyle ya, koskoca mutlakiyet rejimine kendi isteğinizle ve özgür iradenizle son verip işin içine meclisi de sokacaksınız. Tam yepyeni bir sisteme ayak uydurduk, aydınlandık, bundan sonra imparatorlukta işler çok daha adil yürüyecek derken geri adım atacağınızı asla düşünmezsiniz.Osmanlı Devleti 23 Aralık 1876 tarihinde Meşrutiyetin ilanı ile ilk kez resmi parlementer sisteme geçmişti. Yürürlüğe konan Kanun-i Esasi adlı anayasa ile Meclis-i Umumi adlı iki ayrı gruptan bir meclis kuruldu. Meclislerden birinin üyelerini padişahın seçiyordu ve bu üyelik ömür boyu sürüyordu, diğeri üyelerinin halk tarafından seçileceği Heyet-i Mebusan adı verilen gruptu.Elbette sadece erkekler mebus olabiliyordu ve bunun için de Osmanlı vatandaşı olmak, emlak sahibi olmak ve yirmi beş yaşını doldurmuş olmak şartı getirilmişti. İstanbul dışında olan her yer o zaman taşraydı. Oralarda mebus olabilmek için idari heyete üye olmak gerekiyordu. İstanbul’da seçmen olmak için, bu şart yoktu. En az iki yıl, İstanbul’da ikamet etmiş olmak yeterliydi.İnsanların toplum içinde nasıl tanındıklarının önemi çok büyüktü mebus olabilmek için… Çalışkan, dürüst, güvenilir olmak, hiçbir şekilde siyasi bir suçtan dolayı mahkum edilmemiş olmak en önemli şartların başında geliyordu.19 Mart 1877 tarihimizde önemli bir dönüm noktasıdır. Yabancı basın ve konuklarında dahil olduğu bir toplantıda, top atışlarıyla dünyaya ilan edilen yeni rejim, çok uzun ömürlü olmayacaktır. İki dönem iş başında olan meclis, yakaladığı uyumu çok kısa süre içinde kaybetmiş ve aralarında gruplaşmalar yaşanmaya başlamıştır.2. Abdülhamit dönemi; edebiyatın tamamen içe döndüğü, Tanzimat’la başlayan batılı anlamda tiyatro geleneğinin neredeyse tamamen kaybolduğu ,baskı ve sansürün alışkanlık haline geldiği bir dönem olarak tarihe geçerken, haklarının kısıtlanmasından rahatsızlık duyan padişah, Rusların Yeşiköy sınırlarına geldiğini haber alır almaz, bu tehlikeyi bahane ederek Kanuni Esasi’nin kendisine verdiği yetkiye dayanarak meclisi süresiz tatil etmişti.1878’de tatil edilen meclis 2. Meşrutiyete kadar açılmayacak ve seçimlerimizde yeni kırılma noktası 1908 olarak tarihe geçecekti. İlki böyleydi. Bakalım yenisi nasıl olacak?Seçmek güzel bir iş… Kişilerin özgür iradelerini katlayıp bir zarfa koyarak, gizliden biriktirip topluca açığa çıkardıkları bir teknik… Yeni seçim; vatanımıza, milletimize hayırlı olsun
Eğitimcileri ilgilendiren bir söyleşiye katıldım. Genellikle böyle söyleşilere giderken müthiş bir ön yargıyla yaklaşırım, elimde değil. Yine bildiğim konularda, kim bilir kaçıncı kez duyacağım cümlelerle dolu bir iki saat geçireceğim diye düşünürüm. Bu sefer başka oldu ama. Bugüne kadar katıldığım en verimli, en keyifli, en gerçek konuşmalardan birini dinledim ve ilk defa “keşke bitmese, biraz daha sohbet etse” dedim kendi kendime.Söyleşiyi gerçekleştiren Polat Doğru’ydu. 1974’te doğumlu, İstanbul Teknik Üniversitesi’ni bitirmiş ama sosyoloji alanında yüksek lisans yapmış, özel ilgi alanına giren davranış bilimleri konusunda uzmanlaşarak eğitim danışmanlığı yapan bir uzman kendisi.Ama daha çok karşı komşunun oğlu gibi, eski bir sınıf arkadaşım gibi ya da bazen üniversitede bir hocamı dinler gibi dinledim onu tam iki saat. Davranışın da bilimi olur mu, diye düşünenlere inat, o kadar sade, o kadar sahici anlattı hayatı nasıl anlamamız gerektiğini…Dünyada farklı ülkelerde yapılan sayısız çalışmada, insanların hayattaki olmazsa olmazının mutluluk olduğu saptanmış.Bu, Polat Doğru’nun deyişiyle eskimo kabilesinde de böyle, İngiliz soylularında da böyle, Anadolu insanında da… Bugün de böyle yüz yıl öncesinde de böyleydi ve hep böyle olacak.Bu konuyla ilgili olarak bizimle paylaştıklarını Ebru T. Üzümcü ile beraber kaleme aldığı Kendin Ol, Hayatı Keşfet adlı kitapta da anlatıyor Polat Doğru. Piyasa, nasıl mutlu olunur, kitaplarıyla doluyken, bu kadar çok bilimsel araştırma ve sonucu farklı platformlarda paylaşılıyor, bu konu uzman olsun omasın hemen herkes tarafından ele alınıyorken benim size bir kitap önerisiyle gelmemden sıkılmayın çünkü bu kitap diğerleriyle aynı değil.Biraz düşünsel biraz bilimselİçinde iletişim becerilerinden, kadın erkek ilişkilerinden, anne ve babalıktan, öfke ve stresten, özgüvenden, başarıdan, dengeden ve tabii en önemli amaç olan mutluluktan söz eden farklı bölümler ve işin ilginç yanı uygulamalar var. Biraz düşünsel, biraz bilimsel bir kitap… En önemlisi de zorlamıyor, yormuyor anlatırken… O günkü sohbetin hemen ardından kitabı aldım ve okudum. Sohbetin devamı niteliğinde ayrıntılar buldum içinde.İnsanlarla iletişimde başarılı olan, annelik veya babalığında en az yanlışla bu büyük sorumluluğu erine getirebilen, öfkesini kontrol eden ve stersini azaltmanın yollarını bulan, hayatın içinde her konuda dengeli ve tutarlı davranan, özgüveni yüksek insanlar, mutlu insanlar…Sağlıklı aile ilişkileri, geleceğe güven duygusu, işini anlamlı bulmak, arkadaşlar ve sosyal çevre, sağlık, özgürlük, yaşama pusula olan değerler; insanın mutlu olmasını sağlayan yapı taşları…Peki bütün bunları gerçekleştirmek için en lazım?Hayata sıkı sıkı tutunmak, ondan çok şey beklememek ve bize verdiklerine şükretmek, elindekinin değerini bilmek… Kısacası, farkındalık.Olandan bitenden, gelen gidenden, hayatın kendisinden ama en önemlisi ne yaşadığından haberdar olan, bunların farkında olan insan, mutlu insan… Polat Doğru’nun televizyon programı da var. Merak edenler önce programı izleyebilirler, kitabı koşa koşa alacaklardır.