Eylül ayı; sarı, sıcak, şahane bir ay... Hem geceler biraz daha uzun, biraz daha tadı çıkarılacak gibi hem de yazın tatlı rehaveti gündüzleri devam ediyor hala... Deli sıcakların sona erdiği, tabiatın yavaş yavaş ama gönüllülükle gelecek kışa yenildiği, hesapların kitapların yapıldığı, hayatın şöyle sakince süzgeçten geçirildiği bir ay eylül... Tüm kavgaların bittiği, koşuşturmaların, mücadelelerin dindiği, bunların yerini sükunet ve dinginliğin aldığı, tüm yazılacakların yazıldığı, söylenecek ne kadar söz varsa hepsinin söylendiği bir ay... Sanki bir bitiş değil, bir başlangıçtır eylül. Eylülde şairiler yaşadıkları aşkları, aşkın ruhlarında bıraktığı izleri daha bir takip ederler sanki... Bir gidişi, bir yok oluş ama bunların ardından yeni, bir geliş ve var oluşun habercisi gibidir eylül.
Cemal Süreyya “Eylül” başlıklı şiirinde yaşadığı terk edilişin hüznünü yansıtır. Eylüle belki de en çok yakışan sözcüktür, hüzün:
Eylül’dü./ Dalından kopan yaprakların/ Sararan yanlarına yazdım adını/Sahte bir gülüşten ibarettin oysa./Ve hiç bilmedin ellerimin soğuğunu. Eylül’dü./ Di’li geçmiş bir zamandı yaşadığımız/Adımlarımızın kısalığı bundandı/ Bundandı gözlerimin durgunluğu./Sarı sıcak cümlelerde sözün kadar yalan,/Ellerin kadar ıssız,/Sen kadar zamansız molalar veriyordum/Ve çocuksu bir bencillikti hüznümüz. Eylül’dü./İzlerini çizdiği zaman ansızın gidişin,/Şimdi yoktu bi anlamı suskunluğun. Çırılçıplak kalakaldım sessizliğinin orta yerinde./Sonra sesime yankı vermeyen uçurumlar kıyısında yürüdüm bir zaman/ En çok sesini aradım./Gözlerinse asılı bıraktığın yerdeydiler hâlâ./Gözlerini sildi zaman.../ Dedim ya... Eylül’dü./ Savruluşu bundandı kimsesizliğimizin...
Şairlerin eylülde daha çok şiir yazdıklarını düşünüyorum. Sonbahar, biraz da insanın kendi kendine kalması, karşısındakiyle içten içe hesaplaşması da demek. Öyle bir mevsim...
Mesela Nazım, Piraye’ye yazdığı neredeyse en dokunaklı aşk şiirlerini de hep eylül ayında yazmış. Uzamaya başlayan geceler, sevgiliyi daha çok mu düşündürüyor ya da insan o zamanlarda daha mı çok konuşma ihtiyacı duyuyor, kim bilir? Nazım, 22 Eylül 1945’te yazdığı bir gece yarısı şiirinde ona tüm anlatmak istediklerini, kendi oluşturduğu dize biçiminde aktarmış kağıdın üstüne:
Kitap okurum : içinde sen varsın,
şarkı dinlerim : içinde sen.
Oturdum ekmeğimi yerim : karşımda sen oturursun,
çalışırım : karşımda sen.
Sen ki, her yerde «hâzırı nâzırğımsın,
konuşamayız seninle, duyamayız sesini birbirimizin : sen benim sekiz yıldır dul karımsın...
Bu şiirin öncesinde ve sonrasında hiç aralık vermeden şiir yazdığı, şiirlerine başlık koymak ya da daha güzel deyişle isim vermek yerine, tarih atmasından anlaşılıyor. Tarih atmak istemiş, aylardan eylül diye… Sevdiğine daha çok hasretlik çektiği için, onu daha çok göresi geldiği için, daha çok dertleşme ihtiyacı hissettiği için...
Eylül, her konuda daha çok bir ay...
Daha çok bir mevsim olan sonbahara da çok yakışıyor. Bu mevsimlerin, ayların bize” daha çok “gelişinin, bizi besleyişinin, büyütüşünün; yaşımızla, yaşadıklarımızla, ümitlerimizle; kısacası hayatımızla çok ilgisi var.
Peki sizi “en çok” yapan ay hangisi?

