Tülay Gürler Kurtuluş

Tülay Gürler Kurtuluş

-

Karneler ve kanaat notu

24 Ocak 2015

Bizim nesil bilir... ”Kanaat“ sözcüğü bizim nesli için her anlamda çok önemliydi. O kadar ki adı kanaat olan bir notumuz bile vardı. Bundan yıllar önce biz ilkokul, ortaokul ya da lisedeyken öğretmenlerimizin kanaat notuna güvenirdik. Bu not, bizim nasıl bir öğrenci oluşumuza, aldığımız aile terbiyesine, sorumluluğumuzu tam olarak yerine getirme bilincimize, düzenli ödev yapma alışkanlığımıza, planlı çalışabilmemize bağlıydı.Öğretmenlerin not ortalamalarını aldıkları dönemlerde, ortalaması üç düşen öğrenciye, not fişinde özel yer ayrılmış bölüme bir notu doğrudan kanaat notu olarak kullanarak dört, dört düşen öğrenciye beş verme özgürlüğü vardı.Bunun adı da inisiyatifti ve işte bu büyülü sözcükle okulda disiplinden akademik verimliliğe kadar her şey tıkırında giderdi.Şimdi çok sık ve hızlı değişen sınıf geçme düzenlerinde sınıfta kalma neredeyse yok gibi bir şey. Hal böyle olunca öğrenciler neden ders çalışsın, sorarım size. Zaten gençliklerinin verdiği deli enerji ve yaşama sevinciyle sorumluluk almaktan, ödev yapmaktan o kadar uzaklar ki bir de sınıfta kalma işi ortadan kalkınca uzak gelecek için parmaklarını bile kıpırdatmıyorlar.Bizim zamanımızda adına sözlü denen ölçme ve değerlendirmelerin yeni adı performans. İki tane performans notu alabiliyorlar. İki ya da üç yazılı sınav oluyorlar. Bundan başarısız olurlarsa eski deyişle ikmale kalırlar diye düşünmeyin sakın.Yönetmelik şöyle diyor: “Yazılı sınavlar ve diğer değerlendirmeler sonunda başarısız dersi bulunan öğrenciler için her bir dersten dönem sonunda ayrıca ortak bir sınav daha yapılır. Bu sınava isteyen başarılı öğrenciler de girer ve sınavdan alınan puan diğer puanlarla birlikte dönem puanının hesaplanmasında aritmetik ortalamaya dâhil edilir.” Eski sözlülerin önemiYani öğrenci başarısızsa öğretmenlerin eskiden kurtarma, adı altında yaptıkları sınavlar şimdi resmi olarak yapılacak, not ortalamaya doğrudan katılacak ve öğrenci sınıfını geçecek.Halbuki adına performans denen eski sözlülerin tanımı o kadar dolu ve önemli ki... Yine aynı yönetmelikte eski sözlüler şöyle tanımlanıyor: “Performans çalışması, ders programında öngörülen eleştirel düşünme, problem çözme, okuduğunu anlama, yaratıcılığını kullanma ve araştırma sonucu elde edilen kazanımın yazılı ve sözlü olarak paylaşılmasına yönelik öğretmenin gözetiminde yapılan bireysel veya grup çalışmasını, Proje: Öğrencilerin istekleri doğrultusunda belirlenen bir konuda inceleme, araştırma ve yorum yapma; yeni bilgilere ulaşma, özgün düşünce üretme ve çıkarımlar sonucunda bir ürün ortaya koymak amacıyla ders öğretmeni rehberliğinde bireysel veya grup hâlinde yaptıkları çalışmayı kapsar.”Eski sistem olup da kanaat notunun ortalamaları bir not aşağı ya da yukarı alabildiği sistem geri gelse, performans notu tanımına uymak için her çocuk elinden geleni yapacaktır emin olun.Üç zayıfın varsa kalmak yokNotlar da önce 10’la, sonra 100 üzerinden hesaplanarak 5’le ifade edilen notlardı. Şimdi virgüller bile önemli oldu. Şimdi düzen şu: 85,00-100 Pekiyi, 70,00-84,99 İyi, 60,00-69,99 Orta, 50,00-59,99 Geçer, 0-49,99 Geçmez. Geçer not eşiği geçen yıl 45’ti, şimdi 49.99. Yani öğrenci başarılı olabilmek için, sınavda sorulan soruların yarısını doğru olarak cevaplamak zorunda Bir dersin dönem puanı ise sınavlardan alınan puanların, performans çalışması puanının/puanlarının, varsa proje puanınınaritmetik ortalaması alınarak belirleniyor. Öğrencinin, ders yılı sonunda herhangi bir dersten başarılı sayılabilmesi için; iki dönem puanının aritmetik ortalamasının en az 50 veya birinci dönem puanı ne olursa olsunikinci dönem puanının en az 70 olması gerekiyor. Doğrudan sınıfını geçemeyen öğrencilerden, bir sınıfta başarısız ders sayısı en fazla3 ders olanlar sorumlu olarak sınıflarını geçiyor.Ancak alt sınıflar da dâhil toplam 6 dersten fazla başarısız dersi bulunanlar sınıf tekrar ediyor.Bu da şu demek oluyor: Üç zayıfın varsa kalmak filan yok. Dolayısıyla kim takar kanaati!

Devamını Oku

Hayat ciddiye alınamayacak kadar önemlidir

17 Ocak 2015

Başlık, kendi içinde ne kadar yanıltıcı değil mi? İnanın Oscar Wılde’ın kitabındaki derleme aforizmalar da öyle... Her biri sizi yeniden yeniden düşünmeye, hissetmeye ve yorumlamaya itiyor. Bu derleme çalışmaları, edebiyat dünyasında çok sayıda okur buldu kendine...Tabii aforizma sözcüğünü biraz anlatmak gerek... Çünkü okurlar, bu sözcükle de yeni tanıştı. Aforizma, Fransızca kökenli bir sözcük. Aphorisme’den geliyor. Tam karşılığı: Özdeyiş. Bir düşünceyi, bir duyguyu, bir ilkeyi kısa ve kesin bir biçimde anlatan, genellikle kim tarafından söylendiği bilinen özlü söz.Yani eskilerin deyimiyle vecize.Dilde zaten var olan hatta eskisi ve yenisiyle var olan sözcüklerin yanına batı kökenli karşılıklarını alıp kullanmanın çok moda olduğu, dilin bu sebeple fazlasıyla yozlaştığı şu dönemde sözcüğün anlamını açıklama gereği duydum mecburen.Oscar Fingal O’Flahertie Wills Wilde, 18. yüzyılın ikinci yarısına sığan kısacık ömrüne önemli taşlar dizmeyi başarmış bir edebiyatçıdır. İrlandalı sanatçı; oyun yazarı, romancı, kısa öykücü ve şairdir.Kinayeli tarzı ve tavrıyla fark yaratarak Victoria dönemi Britanya’sının en başarılı ve ünlü yazarları arasına girmiştir.Sanatı ve özellikle şiiri, ilkel biçimlerine götürmek amacını güden anglosakson kaynaklı sanat ve edebiyat çığırı. Estetizm, İngiltere’de 1800’lü yılların ikinci yarısında Ressam Millais, Hunt ve Rossettigibi, İngiliz sanatını duru bir saflığa ulaştırmak isteyen ve doğayı büyük bir dikkatle izleyip taklit eden sanatçıların yarattığı bir akımdır.Değişik bakış açıları hangi yüzyılda olursa olsun takip edilirOscar Wilde, bunu edebiyata taşımayı başarmış ve tabiatın tezatları üstünde düşünerek bu tezatları hayatın gerçeğine başarıyla taşıyabilmiştir.Değişik bakış açılarının, farklı yaklaşımların hangi yüzyılda olursa olsun, sanatı takip edenler tarafından merakla beklendiğini ve takip edildiğini biliyoruz. Edebiyat tarihçileri yazıyor bunları.Günümüzde prim yapan kitaplar ise, Hayat Ciddiye Alınamayacak Kadar Önemlidir, başlıklı bu ince küçük ama içi dopdolu kitap gibi, tanınmış bir edebiyatçının hoş vecizelerinden oluşan, tatlı, küçük hayat dersleri veren, okuru düşündüren, düşündürürken geliştiren kitaplar...Peren Demirel tarafından Türkçeye çevrilmiş kitap, sanatçının DorianGray’in Portresi, İdeal Bir Koca, Lady Windermere’in Yelpazesi, Ciddi Olmanın Önemi, Önemsiz Bir Kadın, Gençler İçin Deyişler ve Felsefeler, Yalanın Yozlaşması, Sosyalizm ve İnsan Ruhu, Sanatçı Olarak Eleştirmen adlı eserlerinden derlenmiş, özdeyiş niteliğinde ifadelerin alt alta dizilmesinden oluşuyor.“İyi bir tavsiye alınca yapılacak tek şey başkasına iletmektir. Tavsiyelerin insanın kendisine faydası dokunmaz.”ya da“Kadınlar resimdir, erkeklerse sorun. Bir kadının aslında ne söylemek istediğini bilmek istiyorsanız, onu izleyin, dinlemeyin.”veya“İyiler için mutlu son, kötüler içinse mutsuz. Roman bu demektir işte.”gibi dolu cümleler var kitapta...Bir sanatçı düşünün... Öyle yazılar yazacak, hayatın derinine öyle başarıyla inecek ve siz onun eserlerinden seçilen cümlelerle onun edebi kişiliğinin tadına varacaksınız.Okur olmanın zevki de bu olsa gerek...

Devamını Oku

İyi yaşam günlüğü

10 Ocak 2015

Kadınlar rejim konuşmayı hem sever hem de sevmezler. Bunun sebebi de rejim sözcüğünün onlar için tam karşılığı zayıf olmaktır ve bunu da çok kolay başaramazlar. Çalışan hanımların en büyük sorunu düzensiz ve kalitesiz beslenmek, çayı veya kahveyi çok tüketmektir. Ev hanımlarınınkiyse hiç kuşkusuz sabah kahveleri, kabul günleri, beş çayları veya akşam yemeğinden sonra, televizyon başında yaptıkları atıştırmalardır.Atıştırma sözcüğünü çok seviyorum, dil mantığı olarak çok doğru bir türetme. Hem kendi kendimize yaptığımızın hem de kendi içimize attığımızın anlamını aynı anda veriyor. Hem fiilimize hem de yediğimize isim oluyor. İşte bu gereksiz alışkanlıklarımızı yok etmek ve daha sağlıklı beslenmemizi sağlamak için yine bir hanım düşünmüş bizler için ve günlük formatında bir kitap hazırlamış. Hazırlamış ama yazmamış. Çünkü bu kitabı rejim yapmak isteyen hanımlar yazacaklar. Kafanız mı karıştı? Hemen anlatayım.Kitabın adı: İyi Yaşam Günlüğü. Uzman Diyetisyen Dilara Koçak tarafından hazırlandı. Dilara Koçak, Hacettepe Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü mezunu. Bu kitabı 2006 yılından beri hazırlıyor ve kendine iyi bakmak isteyenlerin hayatlarını düzene koymalarına, ne yaptıklarını kendi kendilerine takip etmelerine olanak sağlıyor.Kitap, on üç bölümden oluşuyor. Her bölümün uygulamasına dörder hafta ayrılmış. Bu sisteme uyrak yaşayanlar, kitabı bitirdiklerinde bir yılı da tamamlamış olacaklar ve kendilerine sağlıklı bir yaşam düzeni oluşturacaklar, üstelik bunu alışkanlık haline getirecekler çünkü okuduklarının ardından bunları hayatlarına nasıl geçirdiklerini kendileri yazacaklar.Okurun, yazar olması kadar güzel bir şey olmasa gerek. Bu kitap adeta bir okur- yazar işbirliği...Yazar, okurun nelere ihtiyacı olduğunu düşünerek ona yol gösteriyor, okursa kendi yaptıklarını yazarak yazarın amacına ulaşmasını sağlıyor, bu arada kendi amacına da ulaşıyor. Kilo vermek isteyenler, kilo almak isteyenler, düzenli beslenmeye çalışanlar, sağlıklarına dikkat edenler, kendilerine göre bir program oluşturuyorlar.Ne yemeliyim, ne yememeliyim, sorularıyla programlarını netleştiriyorlar.Çok hoş ve cazip başlıklarla bölümlenmiş kitabın en güzel yönü de bir tarafından günlük türünü yakalamış olması.Tarihlere ayrılmış sayfalarda, gününüzü nasıl geçirdiğinizi yazabileceğiniz bölümler var. Böylece sadece ne yediğinizi ve onları nasıl yaktığını değil, hayatı nasıl adlandırdığınızı da oraya not alabilme şansınız var bu kitapta. Çünkü rejim işi önce kafada başlıyor. Amaç ister kilo almak isterse vermek olsun, önce işin psikolojik hazırlığını yapmak ve ona göre davranmak, aslında kelimenin tam anlamıyla ona göre yaşamak gerekiyor.Dilara Koçak, tatlı üslubu, anlayışlı tavrı ve bir o kadar da disiplinli yaklaşımıyla hanımlara daha iyi bir hayatın kapısını aralıyor. Sevdiklerini yiyerek, hayattan tat alarak, yemekten vazgeçmeden ama yemenin kararını ve çeşidini de bilerek onunla tatlı vakit geçirmenin formüllerini öğretiyor.Uzunu uzun okuyup sıkılmayacağınız, kendi yıllık hikayenizi yazacağınız ve sonunda kilo vereceğiniz bir kitap bu.Yarım kalmış öyküleri tamamlatan sevimli okul ödevleri gibi...Ama unutmayın, kitabı yazmayı bitirince notu kendinize yine siz vereceksiniz.

Devamını Oku

Keşke kadın olsam

3 Ocak 2015

Bazı yazarlar kitap yazsın diye bekleriz. Aykut Oğut da benim için böyle bir yazar... Onu okuyunca içim açılıyor, onun kaleminde tanıdık bir üslup ve ortak bir bakış açısı buluyorum. Hayatın ayrıntılarını, atlayıp kaçırdığımız, üstünde durmaya gerek bile duymadığımız inceliklerini bir bir ortaya çıkaran bir tavrı var. Bana çok uyuyor. Yazdığı tüm kitaplarda uykuya yatmış farkındalığımızı cin gibi bir hale getirerek hepimizin, yaşamın tadına yeniden ve yeniden varmamızı sağlıyor. Bu kitabı da bize yazmış, kadınlara... Kitapta sert bir feminizm ya da kadınlara sağlam bir özenti var zannetmeyin. Bugüne kadar klişe cümlelerle savunulan değerlerden de söz etmiyor, emin olabilirsiniz.Sade, yalın, açık ve dupduru bir dille kadının doğanın içinde var olduğu günden bugüne kadar biriktirdiklerinden yarattığı asıl “kadın”a dikkat çekiyor sadece. Her cümlede, her paragrafta, her sayfada aslında bildiğiniz, bildiğiniz halde bu kadar samimi ve güzel ifade edilişiyle yepyeni bir gerçeğe ulaşmışçasına sevindiğiniz noktaları buluyorsunuz. Bir erkeği eşine, bir oğulun annesine olan hayranlığında onların öncelikle ve özellikle kadın olmalarından kaynaklı ayrıcalıklı farklılıklarını, tatlı ve yaşanmış örneklerle anlatıyor. Kitabı benim gibi bir kadınsa okuyan kendini yeniden seviyor, yaşadıklarının üstünde yeniden düşünüyor. Okuyan erkekse ve akıllıysa iyi kötü bir muhasebe yaparak kaybettiği kadınları, yenilgi saydığı durumları düşünüyor, pişman oluyor, yeniden başlamak, bu sefer hata yapmamak için uğraşıyordur diye düşünüyorum.Kadındaki doğurganlığın ve yaratıcı gücün ilahi bir tarafı olduğunu, bir bebeği karında büyütmenin ve onu fiziksel olarak ortaya çıkarmanın yanında ona kanıyla, canıyla ama bütün bunların ötesinde duyguları, düşünceleri ve sezgileriyle bambaşka özellikler katan kadının kusursuz ve mucizevi tarafına dokunuyor. Mantıkla duyguları dengelemeyi başaran ve yeri geldiğinde duygularıyla hareket etmekte hiçbir sakınca görmeyen, kız kardeş, anne, eş ve evlat olmayı aynı anda başarabilen, bütün rolleri o eşsiz yaratıcı ve farklı üretken gücüne bağlı olan kadın’ a hayranlığını anlatıyor.O ayrıcalıklı tarafa ettiği gıpta ve duyduğu hayranlık, ona keşke kadın olsam da ben de hayatı bu şekliyle düz değil de daha farklı renklerde ve ayrıntılarda yaşayabilsem, diye düşündürmüş belli ki. Kadının evrensel bir sevgi ve saygıya sahip olduğu için küçük ayrıntılara takılmadan büyük resmi görerek yaşadığının altını çiziyor. Kadın, olanı biteni anlamada daha dikkatli ve sakin oluşuyla hayatın tadını erkeğe göre daha çok çıkarıyor. Daha az kızıyor, daha az üzülüyor ve daha çok fark ediyor her seferinde...Aykut Oğut şu soruyu soruyor kendine:“Neydi kadını bizden, erkeklerden üstün yapan özellikler? Bizim bir türlü olmayı beceremediğimiz-kadın kadar beceremediğimiz- ve hiçbir zaman o kadar beceremeyeceğimiz, sahip olamayacağımız şeyler nelerdi?-Güçlü olmak.-Duygusal olmak.-Muhteşem bir içsel rehberlik kapasitesi.-Seks ve cinsellik.-Evrensel saygıyı, sevgiyi verebilme ve yaratabilme.Sonra bunları tek tek anlatacağının sözünü veriyor ve ekliyor:“Size bunların ne olduğunu kısa kısa açıklayabilirim ama kadın olmanın ne demek olduğunu tam olarak anlatamam çünkü ben kadın değilim.”Kadın olmayan birinin öncelikle hayatındaki kadınları gözlemleyerek ve her seferinde onlara duyduğu hayranlık daha da büyüyerek yazdığı bir kitap bu.Bize yeni yıl hediyesi...İyi ki kadınım diyerek yeni yılı umutla, coşkuyla, aşk ve sevgiyle karşılamamıza sebep...

Devamını Oku

Yeni yıl yaklaşırken...

27 Aralık 2014

Ne kadar çok konuşuluyor değil mi yıl başı konusu? Efendim, bu takvim bizim takvim değilmiş, yıl başını İslam alemi kutlamazmış filan...Sadece yeni gelecek 365 gün 6 saate sığan, bilinmezlikler, sürprizler saklayan, büyük temennilerle beklenen güzel günlerin tatlı heyecanı var içimizde, gelmeyen bir şeyi kutlamıyoruz henüz, ona sadece hoş geldin diyoruz, o kadar...Madem miladi takvimi kullanıyoruz-ki bütün modern ülkelerde bu böyledir- o zaman eski yılın son günüyle yeni yılın ilk gününü kendimize göre değiştirmemizin bir manası da yok elbette. İslam aleminin takvimi olan ve ay dönümünü esas alan Hicri takvimde yeni yıl,muharrem ayının birinci günü başlar. Zilhicce ayının son gecesini muharrem ayının birinci gününe bağlayan gece ise yıl başı gecesidir. Buna göre yeni yıla, ay dönümü esas alındığı için bir sonraki gün gece yarısı değil, güneşin batması ile beraber, akşam ezanı okunduğunda geçilir. Rumî Takvim, ise Hicret’i yani Hazret-i Muhammed’in Mekke’den Medine’ye göç edişini başlangıç olarak kabul eden miladî takvime göre 622 yılında başlayan, güneşin dönümüne dayalı bir takvimdir. Ay takviminde bir yıl 354 gün, Güneş takviminde ise 365 gündür.Yılbaşı, herhangi bir takvime göre içinde bulunulan yılın bitimi ve yeni yılın başlangıcı olarak kabul edilir.Takvimler iyi ki varDoğu Ortodoks Kilisesinde yılbaşı, Hazret-i İsa’nın sünnet yıldönümüne de denk gelen 14 Ocak’ta kutlanır. Bulgaristan, Kıbrıs Cumhuriyeti, Mısır, Polonya, Romanya, Suriye, Türkiye ve Yunanistan, Gürcistan, İsrail, Rusya ve Sırbistan’da yaşayan Ortodokslar, yıl başını kutlamak için bu takvimi esas alırlar.Uzak Doğu, bambaşka bir dünya...Çin yılbaşı her yıl ilk kameri ayının yeni ay gününde kutlanır, 21 Ocak ile 21 Şubat arasına denk düşen bu gün, Çin’in en büyük bayramı olarak kabul edilir.İran takviminde ise yılbaşı 21 Mart tarihinde kutlanan Nevruz yani yeni gün anlamına gelen büyük bayramdır. İran Sultan’ı Cem’in büyük bir tahtta, sırtına aldığı mücevherlerle bezeli kaftanı ve üstüne oturduğu, tamamen değerli taşlarla kaplı tahtında, güneşin doğuşunu beklediği gecedir Nevruz. O gecenin sabahında güneşin ilk ışıkları tahta ve sultana vurduğunda müthiş bir ışık seli doğar, bu da tüm yılın aydınlık ve mutlu geçeceğine işaret sayılır. Gece ve gündüzün eşit olduğu bu tarih, İran takvimi için çok önemlidir.İbrani takvimine göre yeni yıl, Hamursuz Bayramından 163 gün sonra kutlanır. Bu da eylül ayının sonlarına denk gelir, ay dönümüne göre ileri ya da geri tarihlere rastlayabilir.Takvimler iyi ki var. Yani istersek hepsine birden merhaba diyebilir, yeni yıla bir yıl içinde farklı zamanlarda, farklı sebeplerle birkaç kez merhaba diyebiliriz. Hangi sebeple,ne zaman, hangi yıla selam verdiğimizin bir önemi yok.Önemli olan hepsine birden merhaba diyecek sıcaklığı, güzelliği, dostluğu ve paylaşımı yakalayabilmek... Önemli olan bu takvimlerin, insanları hoş sebeplerle bir araya getirmek için birer vesile olduğunu anlayabilmek... Yeni yılı beklerken bütün takvimlere sığan günleri kucaklayıp hepsinin içinde dostlarımızın hangi gün yeni yıla merhaba dediğini düşünerek onların bu güzel günlerini kutlamayı unutmayalım.Çünkü yeni yıl, adından da belli, yepyeni günlerle gelecek hepimize. Bundan güzel ne olabilir?

Devamını Oku

“Kafamda Bir Tuhaflık...”

20 Aralık 2014

Şimdi size bir yazardan söz edeceğim. Bu adamı çok sevebilirsiniz, hiç sevmeyebilirsiniz. Bütün eserlerini raflara çıkar çıkmaz okumuşsunuzdur ya da haberiniz bile yoktur üslubundan... Farklı ve bir o kadar tanıdık tarzıyla sizi geçmişle gelecek arasında bir noktada kurduğu salıncağında sallar. Bugünden düne açtığı sıcak ve loş koridorlarında dolaştırır satırların. Bazen kolay, su gibi; bazen de çetrefilli ve ağır gelir dili... Ama onu okuyorsanız kitabı çıkar çıkmaz alırsınız. İlk romanı Karanlık ve Işık’la 1979’da katıldığı Milliyet Roman Yarışması’nda birinciliği Mehmet Eroğlu ile paylaşınca hayatta yapmak istediği tek işin yazarlık olduğuna karar vererek kendine yepyeni bir yol çizmesi onu bugün sadece Türkiye’nin değil, dünyanın da adını bildiği bir yazar haline getirdi. Cevdet Bey ve Oğulları, üç yıl sonra raflarda yerini aldığında, bu kitabıyla Orhan Kemal ödülüne layık görüldü. Sessiz Ev romanının Fransızca tercümesiyle Fransa’da Prix de la DÈcouverte EuropÈenne ödülünü aldı. Birkaç sene sonra, Beyaz Kale ile ABD’de Independent Award for Foreign Fiction ödülünü aldı. Amerikan halkı onun romanlarını her zaman yakından takip etti ve Kar romanını o yılın en iyi on eseri arasında listesine aldı.Türk halkının zaman zaman eleştirdiği, dilini keskin bulduğu, başarılarını yeterince alkışlamadığı durumlar yaşansa da o, her zaman en çok okunan ve en çok satan yazarların başında geldi bugüne kadar. Çünkü bizim ülkemizde bir insana kızmakla onu sevmek arasında çok ince bir çizgi vardı. Okur, onu dinlediğinde bazen ona kızabiliyor ama okuduğunda onun kalemini çok sevdiğini, tanıdık üslubunda kendini bulduğunu fark ediyordu. Benim Adım Kırmızı adlı kitabı yirmi dört dile çevrildi. Bu eseriyle, İrlanda’da International IMPAC Dublin Literary Award’ı kazandı. Nişantaşı’nda, bir çalışma masasında başlayan yazma masalı, bugüne kadar sayısız değerli satırla daha da renklenip mucizevi bir hal adlı. Time dergisi onu, dünyayı biçimlendiren ilk yüz kişi arasında gösterdi.Dediğim gibi onu sevmeyebilirsiniz ama bilinen en büyük gerçek, onun ülkesinin adını Nobel Ödülü alarak ve bu alandaki ilk Türk olarak dünyaya duyurmuş olmasıdır. 12 Ekim 2006’da tarihinde Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandı. Bu tarihten iki ay sonra, İsveç Akademisinde “Babamın Bavulu” başlığı altında hazırladığı Nobel konuşmasını Türkçe olarak yapmıştır.Orhan Pamuk’tan söz ediyorum. Postmodern tarzıyla, Türk Edebiyatında yeni bir çağ açarak okuru, farklı alanlarda düşünmeye sevk eden kalemiyle, Birden çok sayıda yapısı ve karmaşık değerlendirilmeleriyle kimlerine göre bir dönemin adı, bu dönemin yankılarının yeni bir akıl, yeni bir söylem, düşünce ve akıl olarak felsefeye, edebiyata; kısacası hayata yansıması olarak görülür bu akım. Kültür ve düşünce olarak bir dönemin sona ermesi ve kendi içinin ötesine geçmesi olarak tanımlanır. Bu yeni kavram, bazı normların yıkılarak kendi içinde yeni yollar bulmasıyla onu izleyenleri de peşinden sürüklemeyi başarmıştır. Özellikle 90’lı yıllarda edebiyat dünyasını çok etkilemiştir.Orhan Pamuk’ta da hem Tanpınar’ı hem Oğuz Atay’ı hatırlatan ama onlardan çok farklı ve özellikli bir anlatım biçimi vardır. Şimdi de yeni kitabı çıktı: “Kafamda Bir Tuhaflık”. Kitabın arkasını çevirince Umberto Eco’nun onunla ilgili söylediği şu cümle dikkatinizi çekecek: “Orhan Pamuk’un çılgınlığında deha var.”Bozacı Mevlut ile üç yıl boyunca aşk mektupları yazdığı sevgilisinin hikayesini anlattığı romanını altı yılda yazmış Orhan Pamuk. Okuyun. Onun düşüncelerini paylaşmayabilirsiniz ama kitabı okuduğunuzda Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanmak için sahip olunması gereken yaratıcı dil ve üslubun, tesadüf olmadığını göreceksiniz.

Devamını Oku

Şehirler, hikayeler

13 Aralık 2014

Şehirlerin, ayrı hikayeleri vardır. Onlarda yaşayanlara, onlara şöyle bir uğrayanları, onları gezip görenlere kattıkları... Fotoğraflarına, biriktirdiklerine ekledikleri... Merak duygusu, insandaki en eski özellik... Merak ettiği her yeri, her ayrıntıyı görmek, öğrenmek ve bilmek ister. Bu sebeple de önce meraklı kaşifler, arkasından seyyahlar; dünyada nerelerin olduğunu arayıp bulmaya ve onları başkalarına anlatmaya soyundular. Bu bir meslek oldu neredeyse, meraklarından dolayı tarihe geçtiler.Bugün; kısa ya da uzun seyahatlerle dünyanın nasıl bir yer olduğunu, nerelerine neler gizlediğini merak ederek yollara düşen ve özellikle de büyük şehirlerin ara sokaklarını, küçük kahvelerini, minik butiklerini, tarihi eserlerini, neyle ünlü olduklarını merak eden milyonlarca insan turizm denen sektörü ayakta tutuyor.İngiliz Telegraph gazetesi okurları, tam da bu özellikleriyle, dünyanın en güzel yirmi şehrini belirlemiş. Bu ülkeler arasında tabii ki İstanbul da var. On birinci sıraya yerleşen İstanbul’un çok eski ve masal tadında bir geçmişi var. Bu masal, büyük imparatorluklar, savaşlar, zaman şenlikler eklemiş kendine...Farklı uygarlıklara beşiklik etmiş ve bugüne bizim de onu yok etmek için hem mimari hem de sosyal yönden gösterdiğimiz sonsuz çabaya rağmen dimdik ayakta kalmış, hiç yaşlanmamış bir şehir... İstanbul’un önüne ve arkasına sıralanmış birbirinden nadide değerde şehirler var listede: Viyana, Berlin, Hong Kong, Boston, Melbourne, Krakow, ST. Petersburg, Sevilla, Barcelona, Roma, Floransa, Rio De Janeiro, Tokyo, New York, San Francisco, Sidney, Venedik, Vancouver, Cape Town listedeki diğer şehirler... Hepsinin İstanbul kadar eski olan ya da olmayan geçmişleri ve yepyeni gelecekleri var. Yine de ve illa da İstanbul... İstanbul; mavi su parçası, yeşil koruları, camileri, kiliseleri, sinagogları, müzeleri, sarayları, kasırları, köşkleri, yalıları ve birbirinden güzel kıyılarıyla iki yakası boğaza bakan, iki kıtayı bir araya getirdiğini bilen ama bunun farkında değilmiş gibi davranan, ibrişim işlemeli, ipek dokulu; baharat, su ve yosun kokulu bir şehir...Bütün yaptıklarımıza rağmen, dünyanın en güzel yirmi şehri arasına girmeyi başardığı için tacı, onun başına takmak gerekiyor.

Devamını Oku

Bu “tarz”ın sahibi kim?

6 Aralık 2014

Yaklaşık iki buçuk aydır hanımlar, öğleden sonra kuşağındaki evlilik programlarını, yemek düzenlerini, kek savaşlarını ellerinin tersiyle itip tarzlarını arayan on üç genç kadının serüvenine takıldılar. Bu Tarz Benim, şu kısa kış günlerinin belki de tek eğlencesi oldu ev hanımları için…Yarışmada moda dünyasının önde gelen isimlerinden Nur Yerlitaş, toplum tarafından bir dönem “İkoncan” olarak adlandırılmış, tarzı ve seçimleriyle beğeni kazanan ve örnek alınan ,bir dönemin MissYugoslavyası İvana Sert, ünlü koreograf Uğurkan Erez ve saç tasarımcısı, aynı zamanda imaj danışmanı Kemal Doğulu’nun jüri üyeliğini yapıyor. Programının sunuculuğunu BBG Evi programının zamanında fenomen haline gelmesinde sunumundaki başarısıyla çok büyük etkisi olan Öykü Serter üstlenmiş.Buraya kadar çok renkli, eğlenceli hatta bütün bu amaçlarının yanında belki de eğitici denebilecek nitelikte hazırlanmış bu program, tarz sözcüğünün anlamının yeniden düşünülmesini sağladı..Tarz sözcüğünün anlamı, Türk Dil Kurumunun güncel sözlüğünde şöyle geçiyor:“Özel oluş veya davranış biçimi, üslup, stil, janr. Bir kimsenin kendine özgü anlatım biçimi. Güzel sanatlarda üslup, stil, konsept. Biçim, yol.”Kişinin kendisini yalnızca giyimi kuşamıyla değil, oturması kalkması, yerine ve kişinin konumu ve yaşına göre konuşabilme yeteneği, jest ve mimiklerini doğru bir şekilde kullanma becerisi, adına tarz denen o bütünü oluşturuyor. Biz bu bütüne yüzyıllardır terbiye diyoruz.Kavgaların bitmediği bir sinir harbi varTelevizyona çıkmak, orada kendilerini seyreden farklı yaş gruplarından kişilere doğru örnek olmak, onların hem gözlerine hem de gönüllerine hitap etmek ve bütün bunları yaparken de o insanların hiçbirini tanımadığını, hepsine doğru bir imaj sergilemek zorunda olduğunu unutmamak gibi büyük sorumluluklar gerektiriyor.Yarışmacılar, farklı zevklerde, altyapılarda ve dünya görüşlerinde kişiler… İçlerinde son derece kibar, hanımefendi ve doğru tavırlara sahip olanlar olduğu gibi, Türk toplumunun genç nesline örnek olmak ya da bir şeyler öğretmek için oldukça yanlış özelliklere sahip olanları da var. Bu sebeple, NurYerlitaş gibi toplumu çok iyi tanıyan bir modacının, İvana Sert gibi bu toplumu yeni tanımasına rağmen ona çoktan adapte olmayı başarmış bir imaj ustasının, Kemal Doğulu gibi farklı yaratıcılıklara ve sanatçı ruha sahip bir tasarımcının ve Uğurkan Erez gibi Türkiye’nin önde gelen mankenlerinin hocalığını yapmış bir tecrübenin, çaresizlik içinde olanı biteni izlediği bir şova dönüştü program.Programların reyting için farklı incelikler denemesi, bazı riskleri göze alması, günümüzde artık normal karşılanıyor. Ama burada jürinin bile nezaketini ve terbiyesini bozmamak, izleyenlere doğru örnek olmak adına ses çıkarmakta zorlandığı, yarışmacıları kibarca uyarmayı seçtiği, onlara her şeye rağmen yol gösterdiği, buna rağmen tartışmaların, kavgaların, incitmelerin asla bitmediği bir sinir harbidir gidiyor.İzleyicilerde, tarz sahibi kim olacak sorusu yerine; acaba bu toplumda prim alan, beğenilen, hala geçerliliğini koruyan ortak değerler mi yoksa zamana uyan ve istenene cevap veren zihniyet mi galip gelecek merak var.Bu Tarz Benim’i kim kazanacak bilmiyorum. Ama umuyorum ki tarz kelimesinin tüm anlamlarını karşılayan yapı ve karakterde, topluma örnek olacak nitelikte biri kazanır.

Devamını Oku