Tülay Gürler Kurtuluş

Tülay Gürler Kurtuluş

-

‘Grace of Monaco’ izlenmesi gerekli

27 Eylül 2014

Her neslin bir prensesi var zannederdim. Hayatları merak edilen, etkinlikleri tartışılan ama illa ki onun yerinde olmak istenen, örnek alınan hatta belki taklit edilen... Nedendir bilinmez, peri masallarının sonu her zaman güzel bitmez ve aslında onların yaşadığı hayatlar, peri masalı olmaktan çok uzaktır. Tam tersi gerçeklerin en zor, en acı taraflarıyla yüzleşmek zorunda kalmışlardır, onca mevki, para ve asalete rağmen... Vizyona bir film girdi: Grace of Monaco. İki yıldır, yazılı ve görsel basında haberleri geçiyor, Monaco’nun efsane prensesi Grace Kelly’nin hayatından bir kesitin anlatıldığı söyleniyordu. Başrolde Nichole Kidman vardı. Birbirine benzer iki asil yüz, neredeyse sahip oldukları ünvanları aynı zorlukta taşıyan iki kadın...Filmi dün izledim. Filmde; bir prensesin tatlı hayat hikayesini, şaşaalı baloları, muhteşem kıyafetleri ve masal gibi bir aşkı görürüm diyorsanız bu filme gitmeyin.Filmde gerçek bir kadının hikayesi var çünkü. Prenses de olsa kocası, çocukları ve ülkesi uğruna işini gücünü elinin tersiyle itmek zorunda kalan, kendisini onlara adamayı seçen ve bu seçimi çok ama çok sancılı geçiren, sonra da bundan asla pişman olmamayı öğrenen bir kadının bir ülkenin tarihini kadın aklı, duygusu ve zekasıyla nasıl olumlu yönde değiştirebildiği var. Grace Patricia Kelly, 12 Kasım 1929’da ABD‘de dünyaya geldiğinde onun bir gün çok başarılı bir film yıldızı ve bir prenses olacağı hiç kimsenin aklına gelmemişti. 1950’de,henüz yirmi yaşındayken New York tiyatro yapımlarında ve televiyonun altın çağının en başarılı canlı tiyatro performanslarında rol alarak kariyerini sağlamşlaştırdı. Mogambo filmiyle çok başarılı bir film yıldızı oldu. 1954 yılında Altın Küre Ödülü ve Akademi Ödülü olmak üzere beş filmde ödüle aday gösterildi. Country Girl filmiyle Oscar Ödülünü kucakladı. Yaşamının dönüm noktasıPrens Rainier’la tanışmak, onun yaşamının dönüm noktası oldu. Prensin niyeti ciddiydi, Avrupa’nın en küçük ve en önemli noktasında bulunan krallığın başındaydı ve güzlelliğiyle büyülendiği aklı ve yüreğine hayran olduğu bu Amerikalı kadına aşık olmuştu. Monako Napolyon Kanunları gereklerine uygun olarak ve Roma Katolik Kilisesinin de yasalarını yerine getirerek biri sivil, biri dini iki düğünle 18 Nisan 1956’da evlendiler. Grace, 173 resmi ünvanın sahibi olmuştu.Bu ünvanlar, sivil nikahın ardından tek tek okunarak halka duyuruldu.Kilise düğünün ardından prens ve prenses, kendi yatlarıyla yedi hafta sürecek balayı seyahatine çıktılar.Sonrasında her prenses gibi ülkesinin çıkarları için alınacak önemli kararlarda ve hayır işlerinde etkin rol oynayarak yaşamına devam etti. Prenses olarak, Kelly Monaco sanat kurumlarını geliştirdi. Prenses Grace Vakfı, yerel esnaf halkı desteklemek için kuruldu. Emzirmeyi destekleyen, La Leche League adlı bir örgüt kurarak anneleri bu konuda bilinçlendirdi. Kendi de mükemmel bir anne oldu, Amerikalı olma özelliğini kaybetmeden bunlara soylu bir Avrupa ailesinin görgü ve kurallarını da ekleyerek çocukları Caroline, Albert ve Stephanie’yi bunlar doğrultusunda yetiştirdi. 13 Eylül 1982 tarihinde, kullandığı arabanın kontrolünü kaybetti. Kızı Stephanie yolcu koltuğunda oturuyordu. Dağlık bölgede, aşağı yuvarlandılar. Grace Kelly, bu kazanın hemen ardından 52 yaşında yaşama veda etti. Bir prensesin hayat hikaesini masal zannedenler yanılıyor.Filmde size bahsettiğim ayrıntıların hiçbiri yok. Filmde, ülkesinin başında olan bir prensesin, eşine nasıl destek olduğunun aklı, zarafeti ve zekasıyla ona nasıl yol açtığının, bu arada kendi dünyasında nasıl mücadeleler verdiğinin ayrıntıları var.Filmin başındaki şu cümle size ne demek istediğimi anlatacaktır:Masal gibi bir hayatım olduğunun söylenmesi bi masaldır.

Devamını Oku

Neler Gördük Biz ile anılara yolculuk

20 Eylül 2014

Bedii Faik, kitabına bu adı koyan Engin Köklüçınar için bakın ne diyor: tırnağa; fağfur kase, kristal sürahi,cam bardak, porselen biblo, toprak testi... Hasılı, malın her türlüsüyle dolu bir züccaciye dükkanı düşününüz. Ve bir de adam! Ama hayır, sipsivri bir adam değil, güç zaptolur yağız bir at üstünde, kah sağa yan verip sağrı savurtarak, kah sola diz değdirip nal ışıldatarak züccaciye dükkanına dalmış bir adam!”Neler Gördük Biz, Engin Köklüçınar’ın anılarını derlediği kitabı... Bir davette kendisiyle tanışmış, sonrasında farklı davetlerde bir araya gelerek ayakta sohbet etme şansını yakalamıştım. Güleryüzü, samimi tavrı ve enerji dolu bakışlarından, hem hayatı hem de yaşadıklarını gözlemlemesi, sonra da bunları yazmayı tercih etmesini asla yadırgamıyorsunuz... Öyle canlı biri...Engin Köklüçınar 1943, İstanbul doğumlu. Yani İstanbul’da doğma, büyüme, yetişme, olgunlaşma; 1950’lerin, 60’ların, 70 ve 80’lerin hareketli ve değişken serüvenini yaşamış biri. Sonrasında 90’ların ve 2000’lerde hızlanan dünyanın ritmine ayak uydurmuş bir kişilik... 1962 yılında Vatan Gazetesi’nde mesleğe başlamış. 25 yaşında basın kartı sahibi, 26 yaşında Türkiye Gazeteciler Cemiyeti üyesi olmuş. 45 yaşında ise ömür boyu basın kartı taşımaya hak kazanmış. 2003 yılından beri İstanbul Gazeteciler Derneğinin başkanlığına seçilmiş ve beş dönemdir bu derneğin başkanlığını yapmakta... Yaşadığımız dönemin zorlu ve yıpratıcı taraflarını düşünerek, ihtiyarladığıma şükrediyorum, diyen bir adam... Kitapta; farklı kişilerle, farklı zamanlarda yaşadıkları, bu yaşadıklarından çıkardığı sonuçlar ve hayat üzerine yorumlar var. İnsanı yaşlanması başka, yaş alması başkadır. Engin Bey de aldığı yaşlar içinde edindiği tecrübeleri, bir yerlerde kayıtlı olsun, tanıdıklarını başkaları da tanısın; yaşadıklarından gençler de bir anlam çıkarsın diye anılarını derleme yoluna gitmiş; sözler, izler kaybolmasın, sonsuza dek kalsın diye...KİTABI, BİR NEFESTE OKUYACAKSINIZAdını bildiğiniz gazeteciler, edebiyatçılar, siyasetçiler; hiç bilmediğiniz işadamları sizi farklı dünyalarda bir gezintiye çıkaracaklar. Bazen davetlere katılacaksınız onlarla, bazen kavga edeceksiniz; bazen de hayran olacaksınız onlara. Hepsinin bilmediğiniz yanlarınıöğreneceksiniz.Atatürk’e de ayrılan bölümler var kitapta. Özellikle Falih Rıfkı Atay’la gün yüzüne çıkmış anılarından söz edilmiş. Kitapta düşünceleri desteklemek ve ona farklı bir lezzet katmak, okuyucuda edebi bir zevk uyandırmak için konu gereği şiirlere de yer verilmiş. Birbirinden farklı ve renkli bölümlere kendinizi kaptırdığınızda zamanın nasıl geçtiğini anlamayacaksınız.Neler gördük biz, sorusu, bize dillere bir dönem pelesenk olan bir şarkıyı da hatırlatıyor.“Neler gördük biz, neler çektik biz... Ne derlerse desinler, bunlar da geçer...” Kitapta bu sorunun arkasındaki cevapları, zaman zaman yaşanan kırgınlıkları, yine de asla kaybolmayan umudu bulacaksınız.

Devamını Oku

Aldatmak

13 Eylül 2014

PAULO COELHO, adını ilk defa 1996 duymuştuk. Simyacı adlı eseri, tüm dünyada 65 milyon kişiye ulaşıp 56 dile çevrilince, yazar bizim listelerimizde de bir anda ilk sıraya yükselmişti. Sonrasında, onun daha önce yazdığı romanı Hac’ı da alıp hemen okumuştuk. Bize benzer, bizden biri gibi, hem gerçekçi hem romantik, hem neşeli hem hüzünlü kalemi, Türk okuruna çok hitap etmişti.Piedra Irmağının Kıyısında Oturdum Ağladım, 1997’de yayınlandığında, herkes aynı şeyi düşünmüştü; bir roman için bu, oldukça uzun bir isimdi. Bu cümleler dizisinden oluşan isim, kısa zamanda Simyacı’nın peşinden giden okuru kendisine bağlayıvermişti. Şimdi yepyeni bir romanla çıktı karşımıza Coelho, Aldatmak. Şu sıralarda bir numarada.Cenevre’de yaşayan 31 yaşında, evli ve iki çocuk annesi Linda’nın hikayesi var bu kitapta. 1.75 boyunda, 68 kilo, son derece zarif... Eşi zengin bir adam, bir değini iki etmiyor, istediği yerden alışveriş yapma, sitediği yere gitme lüksüne sahip, İsviçre’nin Fransa sınırına yakın bir yerde, en iyi gazetelerden birinde çalışıyor. Çocuklarını okula bırakmak, onun işi... Birçok kişinin gıptayla baktığı bir hayatı, onu seven bir kocası var.Ve onun sevdiği...Mi?İşte bütün düğüm, bu soru ekinde gizli...Linda, bu son derece mükemmel görünen ve belki de aslında öyle olan hayatın içinde yaşadığı tekdüzelik ve tatminsizlikten dolay, hayatında hiç yapmayacağı bir şeyi kolaylıkla yaparak kocasını aldatıyor. Üstelik yaptığı bu yanlıştan dolayı, hiç suçluluk duymadan... Duymayarak...“Mutlu musun?Gözlerinde bir şey fark ettim... Böylesine güzel, evliliğinden ve işinden menun bir kadının gözlerinde böyle bir hüzün görmek nasıl açıklanabilir? Kendi gözlerimin bir yansımasına bakıyorum sanki. Sorumu tekrar edeceğim: “Mutlu musun?” Linda’nın yasak aşkıyla arasındaki adı konabilir tek bağ oluyor bakışlardaki bu hüzün...Yazar Linda’nın gözü ve dilinden aldatmanın muhasebesini yapıyor ve kadınlarla erkeklerin birçok ortak noktaları olmasına rağmen eşlerini aynı sebeple aldatmadığını, aldatırken aynı niyetle davranmadığını kefediyor:“Erkekler aldatır çünkü genlerinde vardır. Kadınsa haysiyetten yoksun olduğu için aldatır ve karşı tarafa sadece bedenini değil, kalbinden bir parçayı da verir. Düpedüz suçtur bu. Hırsızlıktır. Banka soymaktan beterdir, çünkü bir gün ortaya çıkarsa ki, daima ortaya çıkar ve ailesine onarılması mümkün olmayan zararlar verir. Erkekler için aptalca işlenmiş bir hatadan ibarettir. Kadınlar içinse kendilerini anne ve eş bilerek onlara sevgi gösteren kişileri ruhen katletmeye eşdeğerdir.”Linda, aldatmanın kadın ve erkek gözüyle tanımını böyle yapıyor.Yasak meyveyi meraktan değil, kendi payına düşenle yetinmemekten ya da onunla tatmin olmamaktan kaynaklanan arayışın farkında olmadan ulaşılan sonucu olarak bakıyor bu yasak ve hızlı gelişime.Edebiyatın en temel konularından biri olan, filmlerde, tiyatrolarda ve romanlarda sayısız örneğine rastlayacağımız aldatmak, Paulo Coelho’nun kaleminde yeniden düşündürüyor bizi.Günah, ayıp, yasak olduğu bilinene bu davranışa en çok da kendini sakınanların düşmesi, yazarların en büyük taktiği gibi...Can Yayınları’ndan yeni çıkan bu roman, hem kadınların hem de erkeklerin hayat üstünde bir kez daha düşünmelerini sağlayacak gibi görünüyor. Sahip olduklarına sahip çıkma becerileriyle ilgili, hayattan ne istediğini bilmekle ve elindekinin farkında olmakla ilgili...Edebiyat bizi uyanık ve farkında tutar.En büyük tılsımı da buradadır.

Devamını Oku

“Mış” gibi yetişkinler

6 Eylül 2014

HANGİMİZ çocuğuz, diye düşünüyor musunuz? Çocuklarımız mı yoksa biz mi? Hangimizim hırsları daha keskin? Onların mı yoksa bizim mi?İşte bu soruların cevaplarını renkli ve çarpıcı örneklerle bulduğum bir kitap okudum.Türkiye’nin önde gelen psikologlarından Doğan Cüceloğlu’nun ilk basımı 2001’de yapılmış “Mış Gibi Yetişkinler” adlı kitabı 35’nci basımını yeni bir kapak dizaynıyla yapmış.Yaşı büyümüş ama aklı ve kalbi çocuk kalmışların, kendi çocuklarına nasıl zarar verdiklerinin farklı örneklerini, Türk toplumunun içinden seçtiği olay ve durumlar çerçevesinde anlatıyor hoca.Anlaşamayan, sürekli didişen, birbirini yargılayan yetişkinler arasında büyümek zorunda kalan çocukların; hüzün, kızgınlık hatta suçluluk duyguları içinde yaşamaya mahkum olmalarının sonuçlarını anlatıyor.Çünkü bu büyükler, yetişkin çocuklar. Kavgacı, kıskanç, özgüvensiz...Bedenen büyüdüğü halde, duygu ve heyecanları bakımından gelişip olgunlaşmayan insanlara yetişkin çocuk deniyor. Gelişmemelerinin en önemli sebebi, onları yetiştirenlerin de yetişkin çocuk olmaları…İnsanların en büyük korkusu, başkaları tarafından yargılanmak, beğenilmemek, eleştirilmek... Bu sebeple de olmayanları var gibi göstermek, sanal bir dünya yaratmak ve bu sanal dünyanın kendi yarattıkları sanal gerçeklerine inanmak, onların en büyük hatası... Bu dünyayı yıkmaya ya da bu dünyanın kurallarını bozmaya kalkanları, bu kurallara uymayanları da kendi yöntemleriyle cezalandırıyorlar. Döverek, söverek, küserek, uzaklaşarak... BÜYÜK ÇOCUKLARNe tuhaf değil mi?Orta yaşta bir insanın, edindiği hayat tecrübeleriyle, yaşadıklarından çıkardığı sonuçlarla, mutluluk ve acılarla piştiğini, olduğunu, hayatı olduğu gibi kabul edecek olgunluğa eriştiğini düşünürüz. Oysa karşımızda kendi kendine sebepler üreten, beklentilere giren, bütün bunların karşılanmadığını ya da karşılanamayacağını anladığında da öfkelenen, deliren, içe kapanan en ironik olanı da etrafındakilere küsen insanlar oluveriyorlar.Çünkü mutsuzlar.Kendilerinden, hayatlarından, eşlerinden, işlerinden, sahip oldukları hiçbir kişi ya da değerden memnun değiller. Hayatın farkında değiller.Hocanın kitapta sıraladığı özelliklere bakıldığında, bu tür insanların neşesiz ve küskün, asık suratlı, kızgın; gergin, saldırgan, pısırık, yobaz ya da bağnaz olduğunu söylüyor.Bu tür yetişkinler, etraflarındaki insanlara olgun bir birey olarak davranamıyor. Karşısındakine nasıl davranması gerektiğini bilmediği için saldırgan bir biçimde direnmeye geçiyorlar. Maalesef sıradan tabirle söyleyecek olursak adamına göre davranıyor, ya karşılarındakini eziyor ya da muhattap oldukları kişi güçlüyse sessiz kalmayı tercih ediyorlar.Bu büyük çocuklardan etrafımızda çok var. Biri bize sebepsiz yere kızdığında, trafikte hemen kavgaya tutuşabilecek kadar öfkelendiğinde, bir toplantı sırasında gereksiz yorumlarla kendini önemli hissettirmeye çalıştığında ve bunu bizi azarlar gibi yaptığında, karşımızdaki ”mış” gibi yapıyordur. Büyümüş gibi... Oysa hala bir çocuktur.Kitap hele okulların açılmasına bu kadar az kalmışken okunması gereken çok güzel bir kitap... Ne kadar büyüdüğümüzü, çocuklarımızı ne kadar büyütebileceğimizi anlamak için...

Devamını Oku

Çankaya Köşkü’nün hikayesi

30 Ağustos 2014

Çankaya adının semt olmanın çok ötesinde bir anlamı vardır bizim için...Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’ün evidir orası... Yemyeşil bahçesinin sınırlarını, semtte arabayla dolaşırken gördüğümüz, bahçesinde Latife ile dolaşırken hayal ettiğimiz Ata’nın, ülke ile ilgili, devrim yeniliklerle ilgili aldığı tüm kararların paylaşıldığı ilk yerdir orası... Büyülü, masalsı bir o kadar da gerçek...İlk bina, Atatürk Müze Köşkü adıyla Çankaya’nın gözbebeğidir. 19’uncu yüzyılda ticaretle uğraşan biri tarafından yaptırılan Kasapyan Köşkü olarak bilinen bu ev aslında bir bağ evidir, daha sonra çok zengin ve hatırlı bir aile olan Bulgurzadeler tarafından alınır. Bir süre sonra Ankara Müftüsünün girişimiyle halktan para toplanır. Ev, Bulgurzadelerden alınıp Mustafa Kemal’e hediye edilir. 1921’de Gazi, bu eve yerleşir. 1924’te mimarlar tarafından yeniden tanzim edilerek bugünkü durumuna getirildi. Bütün resmi misafirlerin ağırlandığı bu eski bağevinin hikayesi, Çankaya Köşkü’nün asıl hikayesidir. 1935 yılında yaptırılan ve aynı arazi içinde yer alan Camlı Köşk, Atatürk’ün kız kardeşi Makbule Hanım’ın ikametine ayrılmıştır.Bu köşk,daha sonraki yıllarda yabancı devlet başkanlarının ikametine, sonrasında Başbakanlık ve Senato Başkanlığı ikametgahı olarak kullanılmıştır.Köşklerin yanı sıra Başyaverlik binası, hizmet binası ve bir sığınağın da içinde bulunduğu Çankaya, Türkiye Cumhuriyetinin bütün cumhurbaşkanlarına ev sahipliği yapmış, hem adı hem de büyüsüyle yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin pırıltısını yarınlara taşımıştır. Türkiye Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanının hem evini hem de misafir kabullerini gerçekleştirdiği mekanları içinde bulunduran bu yapılar, Ankara’nın en önemli binalarıdır.Atatürk’ün şehri Ankaraİstanbul, bütün haşmeti ve güzelliğine rağmen Osmanlı’nın başkentidir ve bugün hala, sokaklarında, meydanlarında, köprülerinden görünen eşsiz manzarasında bu izleri bulmak, bu büyüklüğün farkına varmak mümkündür.Ankara, en başından beri yeni Türkiye Cumhuriyetinin başlangıçlarına şahitlik etmiş, meclisin kurulduğu, ilk toplantıların yapıldığı, geleceğe ümitle bakılan,Türkiye topraklarının tam ortasında adeta onun kalbi niteliğinde olan bir şehirdir.Atatürk, son günlerinde bile hatta Cumhuriyet Bayramının on beşinci yıl kutlamalarına katılmak için durmadan aynı dileğini tekrarlamıştır: “Ankara’ya gidelim, Ankara’ya gidelim, hele ben bir iyi olayım da...” Ankara, belki öncelikle bu sebepten yeniliğin, modernliğin, aydınlığın ve yarınların sembolü olmuş, bütün bakanlıkların, tüm genel müdürlüklerin bulunduğu, her adımda Cumhuriyetin ilk günlerinden izler taşıyan, başkenttir orası..Atatürk’ün şehridir Ankara.Milletvekillerinin gizlice kaçıp geldikleri, yeni Türkiye’nin temellerini attıkları yerdir. Her yeni cumhurbaşkanının yemin ederek göreve başladığı, ülkeyi ve dünyayı oradan takip ettiği, topraktır Ankara.28 Ağustos Perşembe günü, Türkiye’nin on ikinci ve halk tarafından seçilmiş ilk cumhurbaşkanı olan Recep Tayyip Erdoğan, Çankaya’ya çıktı ve yeminini ederek görevine başladı: “Cumhurbaşkanı sıfatıyla, Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma, Anayasaya, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, Atatürk ilke ve inkılâplarına ve lâik Cumhuriyet ilkesine bağlı kalacağıma, milletin huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerinden yararlanması ülküsünden ayrılmayacağıma, Türkiye Cumhuriyetinin şan ve şerefini korumak, yüceltmek ve üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma Büyük Türk Milleti ve tarih huzurunda, namusum ve şerefim üzerine and içerim.”Çankaya’nın yeni ev sahibi; Çankaya Köşkü’nün hikayesine yeni satırlar ekleyecek ve tarihe yeni notlar düşecek.

Devamını Oku

Protokol işi

23 Ağustos 2014

Kimlere İstanbul beyefendisi denir? Hani her yere, döneme, yaşa ve duruma uygun davranan, nezaketi asla elden bırakmayan, özellikle de hanımlara hemcinslerinden farklı davranma becerisi gelişmiş, Türkçesi düzgün, konuşurken anlatım bozukluğu yapmayan, gülümsemeyi bilen, davranışlarında aşırıya kaçmayanlara...İstanbul’da “beyefendi” olarak yaşayanlar bugün ya yaşı ilerlemiş, güngörmüş, tecrübeli kişiler ya da eski siyasetçiler... Hatta onların içinde bile bu eski tanıma hatta artık sıfat olarak düşüneceğimiz bu tanıma uymayanlar var.Toplu taşıma araçlarına binerken ya da onlardan inerken hanımlara öncelik tanıyan, onlara yerlerini veren, her gün aynı güzergahta yol arkadaşlarıyla selamlaşmayı seçen, iş yerine girer girmez güne günaydın, sözcüğüyle başlamayı nezaket sayan ve bunu önce kendi için yapan çok az erkek kaldı günümüzde.Eskiden bu beyefendiler; devlet kaleminde yani memuriyetinde çalışan, gelir düzeyini asla anlayamayacağınız çünkü günün hangi saati olursa olsun mutlaka takım elbise giyen ve kravat hatta dönemine göre şapka takan, kumaş mendil kullanan, artık sadece romanlarda ya da filmlerde kalmış kişilerdir.Böyle yaşayan ve davranan insanlardan oluşan bir topluma ne kadar da hasret kaldık! Üstelik ne olursa olsun eski kültüre hala bağlı, gelenek görenekleri seven, sevgi ve saygının önemine inanan insanlarken...Nezaket ve davranış kuralları öğrenilebilir daha da önemlisi öğretilebilir mi, diye düşünüp bir araştırmaya giriştim ve bir kitap buldum: Protokol ve Sosyal Davranış Kuralları.1990 yılında Emekli Büyükelçi Şefik Fenmen tarafından kaleme alınmış bu kitapta, hariciyecilik görevinde bulunan ve yurt içi ya da yurt dışında sayısız davetlere katılmış, büyük şehrin nezaket kurallarını bilen bir beyefendinin yazılı ya da sözlü, şeklen ya da adına protokol denen kuralları bir arada topladığı kuralları buldum.Onun tanımına göre protokol, develet ve diplomasi alanındaki törenlerde, resmi ilişkilerde ve sosyal yaşamda uygulanması gereken kurallar toplamıdır.Güvenilir ve saygın olmak, terbiye sahibi, nazik ve zarif olmak da bu kuralları uygulamada olmazsa olmazlar...Kişininn görünümü, kıyafeti, yerine göre giyinme becerisi, kültür birikimi ve altyapısının toplumda yer edinmesindeki öneminin altı çizilmiş. Yazılı ilişkilerde kullanılacak hitap şekilleri, kartvizitler, mektuplar, telefon görüşmeleri, davet düzenleme, düzenlenen davetlere katılma, oturma düzenleri, masa düzenlemeleri, hiyerarşiye uyum, davet sahibinin görevleri, davetlilerden beklenenler gibi ara başlıklarla kişinin ve toplum hayatının nasıl özelliklere sahip olması gerektiği anlatılmış.Sonrasında da davetlere katılım dolayısıyla nasıl teşekkür edileceği konusunda fikirler verilmiş okurlara...Günümüzde davet organizasyon şirketleri, işleri özel toplantılar düzenlemek olduğu için daha modern bir yaklaşımla bu kuralların bir kısmını uyguluyor. Bu davetleri seçkin ve farklı kılmak için davet sahiplerini yönelndiriyor. Ama iş, kişinin kendisinde bitiyor, kuralların varlığı yetmez, o kuralları gönüllü bir şekilde yerine getirmek, davranışları kalıp olmaktan çıkarıp içselleştirmek ve bir yaşam biçimi haline getirmek çok önemli. Ancak bu şekilde kişiden topluma yayılan bir anlayışla toplum daha saygın bir noktaya beraber ulaşabilir. Kitap çok zevkli... Şefik Fenmen, Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk döneminde Cumhurbaşkanlığı dairesinde protokol genel müdürlüğü görevini üstlenmiş. Çankaya Köşkü gibi en büyük ve önemli davetlerin verildiği bir çatının altında, biriktirdiği tecrübelerini de okurlarla paylaşmayı tercih etmiş. Sahaflara bir göz atın, bu incecik ama içinde çok önemli bilgiler içeren kitabı şansınız varsa bulursunuz.

Devamını Oku

17 Ağustos...

16 Ağustos 2014

TARİHLERİN önemi yok, tarihleri biz koyarız, günleri biz sayarız. Unutulamayacak bir olay yaşandığında, o günün tarihi yıl dönümü olur, anma günü olur, kutlama günü olur.Bugün, takvim ve tarih için kayda düşülecekler açısından karmakarışık bir gün...17 Ağustos, bizim nesil için önce deprem demek... 10 Ağustos’ta Saros Körfezi’nde beklenen deprem için tüm televizyon kanallarının körfeze akın ettiğini, haber araçlarının sabah kadar deprem beklediğini, deprem olmayınca İstanbul’a döndüklerini hatırlıyorum. Tam bir hafta sonra Saros sallandı. Uykudan birinin dürtmesiyle uyandığımı, ev halkını kontrol ettiğimi, arabamı daha açık bir alana çekmek için gece vakti dışarı çıktığımı sonra da deprem dedikleri bu kadarcık bir salanmaymış diyerek yeniden yatıp uyuduğumu da...Olayın büyüklüğü, gün ağarınca evden biri, televizyonu açıp haberlerle karşılaşınca ortaya çıkmıştı! Deprem, Saros Körfezi’nde değildi, Kocaeli-Gölcük merkezliydi. 7.6 şiddetinde gerçekleşmiş, İstanbul’un Avcılar semti neredeyse çökmüş, İzmit kıyıları sulara gömülmüş, Gölcük’te askerler uykularında şehit olmuştu. Resmi açıklamalara göre bu depremde 18 bin 373 kişi hayatını kaybetti. 1999 yılı, bugünün tarihine, toprağa verdiği ya da veremeyerek kaybettiği binlerle yazıldı.21’nci yüyılın başına dönersek İstibdat Dönemi denen o karanlık günlerde, Abdülhamit’in bütün baskısına rağmen ilk defa motosiklet ve otomobil ithalatına evet demiş, böylelikle Batı’yla daha yakın ilişkiler kurulmuş ve yakıtlı araçlar yollarda görülmeye, tarihin o dönemdeki fotoğraflarında boy göstermeye başlamıştı.Yıllar sonra 1922’de Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk, 17 Ağustos günü cepheye gizlice hareket ederek Büyük Taaruz’un ilk adımını atmıştı. 30 Ağustos’ta kazanılacak zaferin başlangıcı olmuştu bu tarih.Takvimler 1978 yılının 17 Ağustos’unu gösterdiğinde İran’da Şah’a karşı iç savaş başlatılmıştı. Bu savaştan bir yıl sonra Şah devrilmiş, İran’da İslam Cumhuriyeti kurulmuştu. Ortasında aslan ve güneşin yer aldığı, iki bin beş yüz yıllık Pers İmparatorluğu’nun simgesi olan ve Şah’ın İranını da temsil eden bayrak, yerini yeni İran bayrağına ve bambaşka bir rejime bırakmıştı. Aynı tarihte bir ülkenin tarihi kurtuluş için yazılırken bir başka ülkenin tarihi de yeni bir rejim için atılan adımlar, alınan kararlarla farklı yılllarda ama aynı günde değişmişti.Dost ve kardeş ülke olarak tanımladığımız ve özellikle ANAP iktidarı döneminde ilişkilerimizi ilerlettiğimiz Pakistan’ın 6’ncı Başkanı Muhammed Ziya ül Hak, bu tarihte öldürülmüştü.Büyük adımlar atılır, büyük kararlar verilirken tarihe not düşülür. Bu düşülen notların bazıları insanın kendi iradesiyle gerçekleştirdikleridir, bazılarıysa insanın kararları dışında kaderin onun başına getirdiği, sonradan düşündüğünde,bu bizim başımıza gelmiş olamaz, ya da ‘iyi ki bugünü yaşamışız’, diyeceği türden dönemleri beraberinde getirir.İşte o zaman anma günleri ve kutlamalar devereye girer, yaşananları unutmamak ve gelecek nesillere de unutturmamak için. Böylece tarih bilinci oluşur. Ortak hareket etme, bir duygu ve düşüncede birleşme, aynı konu üzerinde düşünme ve zaman muhasebesi ve mukayesesi yapma becerileri gelişir toplumların. Bu sebeple de tarihi doğru yazmak, ona doğru bakmak, onu doğru yorumlamak gerekir.İçinde bulunduğumuz günlerde Türkiye, yeni cumhurbaşkanını ağırlamaya hazırlanıyor. Yapılan seçim de tarihte bir ilk olarak kayda geçmiş oldu. Türk halkı, ilk defa kendi cumhurbaşkanını kendi oyuyla sandık başında belirledi. Böylece tam bir hafta önce, bugünün tarihi olan 10 Ağustos, bu ilkle tarihteki yerini aldı.Yarın 18 Ağustos... Merak ediyorsanız araştırın. Kim bilir yarın da hem ülkemizde hem de dünyada tarihe kaydı düşülecek kadar önemli neler olmuştur....

Devamını Oku

Hayattan kaçıp edebiyata sığınmak

9 Ağustos 2014

Bu iş, ancak şiirle mümkündür.Yazın ortasında, masmavi denizin kıyısında, aşkın dayanılmaz cazibesinde ve bilinmezliğinde dolaşılan şu günlerde olması gerekenlerin peşine düşmüşken ve çok yorulmuşken güzel şeyler söylemek, güzel şeyler duymak ihtiyacındayız..Gerginlikten, egolardan, endişelerden uzak, çocukluğumuzun o saf ve güzel düşlerle dolu günlerinden birkaç an çalmak, hayatın ne kadar eşsiz ve kısa olduğunu hatırlayarak az sözle çok şey anlatmak, anlatanları hatırlamak, okumak lazım...Gündemin yoğunluğundan bunalmış, gereksiz sözüklerle boğulmuşsanız edebiyata sığının derim. Edebiyatın içindeki o hepimize tanıdık gelen, sözcüklerin içine saklanmış derin anlamlar, bize hayatın asıl anlamını yeniden hatırlatacaktır.Kim olduğumuzu, ne istediğimizi, ne olmak ya da ne olmamak istediğimizi...Aşkı, sevgiyi, ölümü, hasreti, kavuşmayı, insan olmayı...Edebiyatçıların en önemli özelliği başkalarına benzememeleridir. Onlar bizim içimizden çıkar, bizi yazarlar. Bizden yetenek ve yaratıcılık yönünden bu kadar farklı olmaları, bizi bizden iyi anlatmalarının en büyük sebebidir aslında.Özdemir Asaf da bu yaratıcılardan biridir.Şiirlerini bazen iki dizeye bazen de dörtlüklere sığdıran, sözcüklerin sadeliğine en derin anlamları yerleştiren farklı bir şairdir o.Hayatın yoğunluğundan kaçmak için en kolay yol, onun şiirlerine dalmaktır, ben de öyle yaptım. Onu yeniden okurken şiirdeki o sade ihtişama nasıl ulaştığına bir kez daha şaşırdım.Bir şairi hele de şiirlerine ses hakim olan şairleri her okuduğunuzda o şiirlerde gizli kalmış başka bir tat, başka bir taraf yakalarız. Bu da çok büyük bir keyitir, şiirde her seferinde yeni bir şeyler bulmak... Bu daha çok tecrübe birikrimekle, daha çok acı çekmek, sevginin sırrına daha çok ermekle, haksızlığa uğramış olmakla ilgilidir. Biz yeni şeyler eklemişizdir hayatımıza; büyümüş, olgunlaşmış, hamken pişmişizdir, istemediklerimizi duymuş, mecbur kalıp hayatın getirilerine evet demişizdir.Bütün bunları yaşarken edebiyat zevkimiz biraz daha gelişmiştir, kelimelerin sırrına daha çok erer olmuşuzdur.Özdemir Asaf’ın şiirlerinde bu farklı tatları yakalarken özlemini duyduğum um ilişkilerini kendi üslubuyla harmanlayan şair, insan ilişkilerindeki toplum etkisini ve insanların kişisel özelliklerini zaman zaman alaycı bir üslupla ele alıyor. Bazen insanın içine işleyen bir romantizmle bazen de yüzüne çok sert vuran bir realizmle karşı karşıya bırakıyor okuru...O zaten önce kendi için yazmıştır şiirlerini,bütün şairler gibi... Şiirlerindeki sevgi, aşk ve ölüm temalarından zamanla uzaklaşmış, umutsuzluğa ve kendinden kaçışa yönelmiştir şiirlerinde. Şiir kitaplarının adlarına bakacak olursanız hayatın içindeki tezatları, önce kendini sonra da okuru derin derin düşündürecek noktaları bulursunuz: Dünya Kaçtı Gözüme, Yuvarlağın Köşeleri,Yalnızlık Paylaşılmaz...Edebiyata sığınmanın, Özdemir Asaf gibi şairlerle bir hafta sonu geçirmenin en güzel yanı kendi zamanınızda yolculuk yapmak, unuttuklarınızı hatırlamak,önceliklerinizi yeniden belirlemek, hayat üzerinde yeniden düşünmektir:EskidenNe güzel insanlar vardı eskiden / Çocukluğumuzu kaplamışlardı / Bize masal anlatırlardı /Cinlerden, perilerden / Büyükanneler, büyükbabalar vardı / O zaman hepsi uzaktı ölümden/ Hem sevindirir, hem korkuturlardı/ Acı hikayeleri bile tatlı başlardı/ Demek bunun için gittiler hikayelerden/ Ne güzel insanlar vardı eskiden/ Ne güzel şarkılar vardı eskiden/ Gençliğimizi donatırlardı/ Hep iyi şeyler hatırlatırlardı / Geçip gitmiş devrilerden/ Sevgi ve ümit yaratırlardı/ O zaman her şey uzaktı ölümden/ Yanık şarkılar bile neşeli başlardı/ İster istemnez saadet taşardı/Gamsız gülerimizden/Ne güzel şarkılar verdı eskiden./Ne güzel zamanlar vardı eskiden/ Hayal içinde yaşatırlardı/Güldürür, ağlatırlardı/Duymadan biz,düşünmeden/Her an bir asır kadardı/ O zaman herkes uzaktı ölümden/Candan sevdiklerimiz vardı/ Hepsi bir başka güzeldi, bizi tanımazlardı/ Bütün yollarımız geçerdi gül bahçlerinden/Ne güzel zamanlar vardı eskiden....Eski’nin geleceği bilmemekle ve onunla ilgili hayaller kurmakla, hep güzel şeyler düşünmekle ilgili el değmemiş bir tarafı vardı. Değerli, bugüne hiç benzemeyen...Biz yollarımız yine gül bahçelerinden geçsin istiyorsak kendimizi şiirlerin gül kokulu kucağına bırakarak kaçabiliriz bugünden...

Devamını Oku