Şimdi size bir yazardan söz edeceğim. Bu adamı çok sevebilirsiniz, hiç sevmeyebilirsiniz. Bütün eserlerini raflara çıkar çıkmaz okumuşsunuzdur ya da haberiniz bile yoktur üslubundan... Farklı ve bir o kadar tanıdık tarzıyla sizi geçmişle gelecek arasında bir noktada kurduğu salıncağında sallar. Bugünden düne açtığı sıcak ve loş koridorlarında dolaştırır satırların. Bazen kolay, su gibi; bazen de çetrefilli ve ağır gelir dili... Ama onu okuyorsanız kitabı çıkar çıkmaz alırsınız. İlk romanı Karanlık ve Işık’la 1979’da katıldığı Milliyet Roman Yarışması’nda birinciliği Mehmet Eroğlu ile paylaşınca hayatta yapmak istediği tek işin yazarlık olduğuna karar vererek kendine yepyeni bir yol çizmesi onu bugün sadece Türkiye’nin değil, dünyanın da adını bildiği bir yazar haline getirdi. Cevdet Bey ve Oğulları, üç yıl sonra raflarda yerini aldığında, bu kitabıyla Orhan Kemal ödülüne layık görüldü. Sessiz Ev romanının Fransızca tercümesiyle Fransa’da Prix de la DÈcouverte EuropÈenne ödülünü aldı. Birkaç sene sonra, Beyaz Kale ile ABD’de Independent Award for Foreign Fiction ödülünü aldı. Amerikan halkı onun romanlarını her zaman yakından takip etti ve Kar romanını o yılın en iyi on eseri arasında listesine aldı.
Türk halkının zaman zaman eleştirdiği, dilini keskin bulduğu, başarılarını yeterince alkışlamadığı durumlar yaşansa da o, her zaman en çok okunan ve en çok satan yazarların başında geldi bugüne kadar. Çünkü bizim ülkemizde bir insana kızmakla onu sevmek arasında çok ince bir çizgi vardı. Okur, onu dinlediğinde bazen ona kızabiliyor ama okuduğunda onun kalemini çok sevdiğini, tanıdık üslubunda kendini bulduğunu fark ediyordu. Benim Adım Kırmızı adlı kitabı yirmi dört dile çevrildi. Bu eseriyle, İrlanda’da International IMPAC Dublin Literary Award’ı kazandı. Nişantaşı’nda, bir çalışma masasında başlayan yazma masalı, bugüne kadar sayısız değerli satırla daha da renklenip mucizevi bir hal adlı. Time dergisi onu, dünyayı biçimlendiren ilk yüz kişi arasında gösterdi.
Dediğim gibi onu sevmeyebilirsiniz ama bilinen en büyük gerçek, onun ülkesinin adını Nobel Ödülü alarak ve bu alandaki ilk Türk olarak dünyaya duyurmuş olmasıdır. 12 Ekim 2006’da tarihinde Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandı. Bu tarihten iki ay sonra, İsveç Akademisinde “Babamın Bavulu” başlığı altında hazırladığı Nobel konuşmasını Türkçe olarak yapmıştır.
Orhan Pamuk’tan söz ediyorum. Postmodern tarzıyla, Türk Edebiyatında yeni bir çağ açarak okuru, farklı alanlarda düşünmeye sevk eden kalemiyle, Birden çok sayıda yapısı ve karmaşık değerlendirilmeleriyle kimlerine göre bir dönemin adı, bu dönemin yankılarının yeni bir akıl, yeni bir söylem, düşünce ve akıl olarak felsefeye, edebiyata; kısacası hayata yansıması olarak görülür bu akım. Kültür ve düşünce olarak bir dönemin sona ermesi ve kendi içinin ötesine geçmesi olarak tanımlanır. Bu yeni kavram, bazı normların yıkılarak kendi içinde yeni yollar bulmasıyla onu izleyenleri de peşinden sürüklemeyi başarmıştır. Özellikle 90’lı yıllarda edebiyat dünyasını çok etkilemiştir.
Orhan Pamuk’ta da hem Tanpınar’ı hem Oğuz Atay’ı hatırlatan ama onlardan çok farklı ve özellikli bir anlatım biçimi vardır. Şimdi de yeni kitabı çıktı: “Kafamda Bir Tuhaflık”. Kitabın arkasını çevirince Umberto Eco’nun onunla ilgili söylediği şu cümle dikkatinizi çekecek: “Orhan Pamuk’un çılgınlığında deha var.”
Bozacı Mevlut ile üç yıl boyunca aşk mektupları yazdığı sevgilisinin hikayesini anlattığı romanını altı yılda yazmış Orhan Pamuk. Okuyun. Onun düşüncelerini paylaşmayabilirsiniz ama kitabı okuduğunuzda Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanmak için sahip olunması gereken yaratıcı dil ve üslubun, tesadüf olmadığını göreceksiniz.
“Kafamda Bir Tuhaflık...”
Haberin Devamı

