Türk insanının ilklerden etkilenip çoklara, heplere taşınması, edebiyat tarihini şekillendiren en önemli bakış açısıdır. Biraz doğuştan şair oluştan, biraz söz söyleme yeteneğinin toplumun hemen her kesiminde var oluşundan...Edebiyat dünyası,apayrı bir dünya... Edebiyatla uğraşan insanların farklı bir yaratıcılıklsarı olduğu kesin... Onlarda, Tanrı tarafıından kendilerine bir armağan gibi verilmiş, kalıcı iz bırakabilen bir yoktan var etme gücü vardır. İlahi güç ve emsalsiz bir güç...Bazen başkalarının yaptıklarını okuduktan sonra, o biçimde kendi içeriklerini denem yolu seçer bu edebiyatçılar. İster şair ister yazar olsun, öykü, roman ve şiirde kendi farklılıklarını aynı akımlar çerçevesinde arayıp bularak, kendi eserlerine isim verir, edebiyat tarihine kendi adlarını “ilk” olarak yazdırılar.1860’a kadar geleneksel halk tiyatrosu ve köy seyirlik oyunları dışında tiyatroyla hiç tanılmamış bir toplum olarak yaşarken, Tanzimat’ın aydın yazarlarından ve aynı zamanda başarılı şairlerinden olan Şinasi, sadece okunmak üzere bir oyun yazar: Şair Evlenmesi.Bugün için bir evcilik oyunu kadar sade ve kolay olay akışına sahip bu oyun, o gün için çok önemli bir girişim ve ilk oluşundan dolayı, eser niteliği kazanmıştır.Bir konağın penceresinden akseden hayalin peşinde büyüyen , bir ipek mendile sığan, yerli film tadındaki ilk yerli romanımız Taaşuk-ı Talat ve Fitnat yani Talat ve Fitnat’ın AŞKI, Şmesettin Sami’yi edebiyat tarihine ilk romancı olarak kaydetmiştir.Batı tekniğine uygun ilk roman: Aşk-ı Memnu19. yüzyılın ortalarıve 20. Yüzyıl, bizim edebiyatımız için ilklerin başlangıcıdır. Batılı tekniğe uygun ilk roman, Halit Ziya Uşaklıgil/’in Aşk-ı Memnu romanıdır.İlk psikolojik roman olan Eylül,Mehmet Rauf’un romantik akımın etkisiyle romana eklediği gereksiz bir yangın sahnesiyle eleştiri oklarının hedefi olmuş ama ilk oluşuyla bugün edebiyat tarihinin en önemli yapıtaşları arasına girmiştir.Gazetecilik, hem basın hayatı hem edebiyat çalışmaları hem de siyasi yaşam için önemli bir adımdır o dönemde. İlkler burada da sürecin işlemesi ve bugüne gelişerek gelmesi açısından büyük öenm taşır.1860’ta basılan ilk özel gazete Tercüman-ı Ahval,Şinasi ve Agah Efendi’yi ilk gazeteciler olarak unutulmaz kılar. Şinasi’nin yazdığı Tercdüman-ı Ahval Mukaddimesi, bir önsöz olma niteliği taşırken aynı zamanda Türk Gazeteciliğinin amacını açıklayan ilk makale olur.İlk hikaye kitabı, Letaif-i Rivayat, Ahmet Mithat Efendi’nin başarısız sayılabilecek nitelikte ama ilk olmakla onun kalıcı olmasını sağlayan öçalışmasıdır.İlk olay hikayeleri, konuşma dilinin hikayeye girmesi Ömer Seyfettin’le olur. Sait Faik ve Memduh Şevket ise durumları Çehov niteliğinde bir lezzetle aktarırlar okurlara. Hikayeye Anadolu’yu ilk taşıyan ise Refik Halit Karay’dır.Yaşanmış ya da yaşanması mümkün olan olayların ya da durumların satırlara taşındığı, yazması romana göre belki de daha zor olan, damıtılmış cümlelrde, hayatın gerçekliğini aradyıp bulabildiğimiz türdür öykü.Uzun kış gecelerimizi kısaltan, sıcak yaz günlerini serinleten, sıradan zamanları farklılaştıran en güzel türdür roman. Cervantes’in Don Kişot’la başlattığı bu tutku, bütün dünyada, yazarlık ve yaratıclık yönü güçlü olanların vazgeçemediği bir türdür bugünkü edebiyat dünyasında.Hikaye ve romanın aynılığının yanında, onu yazan kalemlerin farklılığı etkiler bizi.Altı üstü kısacık bir öyküdür ama aslında kocaman bir dünyadır onun içinde saklı olan...Ya da romanda söz edilen, bilindik bir konudur ama işleyiş farkıdır onu diğerlerinden ayıran.Bu sebeplerle ilk adımlar önemldiri edebiyatı sevenler için.Bugün adına klasik dediğimiz bu ilkler, kendilerinden sonraki aslılların daha iyi anlaşılabilmesi edebideğerlerinin daha iyi anlaşılabilmesi için okumanın ilk adımı olurlar.Edebiyat kelimesini kullanmada da bir ilk vardır elbette. Bizde sözcüğü ilk kullanan yine Şinasi’dir. Bizdeki ilkler, aslında heplerdir bir bakıma.İlk romancı, ilk öykücü, ,ilk şair, ilk derlemeci, ilk tiyatrocu; aynı zamanda ötekine göre başka bir şair, romancı öykücüdür.Türk insanının ilklerden etkilenip çoklara, heplere taşınması,edebiyat tarihini şekillendiren en önemli bakış açısıdır.Biraz doğuştan şair oluştan, biraz söz söyleme yeteneğinin toplumun hemen her kesiminde var oluşundan...
İnsanoğlu adını hayat denen süreçte aklı ve duygularıyla duyurduğu günden beri var edebiyat... Edebiyatın temel konusu, insan... İnsanın hallerini, hareketlerini, yaşadıklarını, yaşamak istediklerini; farklı coğrafyalarda, farklı kültürlerin içinde, farklı dillerde anlatır. Dönemlere ayrılır, tarihi kırılma noktaları, savaşlar, din değişiklikleri, öçler, felaketler, olumlu değişimler hep konusu olur edebiyatın...Bütün bu yavaş ama sonradan edebiyat tarihinin içine bakınca hızlı görünen değişimler, birikimler oluşturur. Nedenini hiç bilmediğimiz, acaba bu nereden geliyor, diye üzerinde düşündüğümüz birikimler...Sayılar, her zaman dilimizde olan renkli ayrıntılardır. Küçükken oyun oynarken hakkımızı kaybettiğimiz zaman “Allah’ın hakkı üçtür, diyerek hakkımızı yeniden aradığımızda söylediğimiz üç, doğu masallarında kırk gün kırk gece yapılan düğünlerdeki kırk, kırk bir kere maşallah’taki kırk bir, sayıların genelinin tek sayı oluşu... Bunların hepsinin somut karşılıkları var.Üç motifi Hıristiyanlıktan gelme bir söylemdir. Baba, oğul ve Kutsal Ruh üçlemesinin, günlük dile olan unutulmuş etkisidir. Bir şeyi üç kere denemek, masallarda üç aşamalı işlerden sonra sonuca varmak, Oğuz Kağan Destanı’nda Oğuz’un üç kez evlenmesi, üç çocuğunun olması, onları üç ayrı yöne göndermesi gibi ayrıntıların, destanın sonradan yazıya geçirilme aşamasında kendine yer bulduğunu düşündürmektedir. Çünkü Türkler Hıristiyanlığı çok daha sonra tanımışlardır.Doğumda ve ölümde kırkı çıkmak, Ali Baba ve Kırk Haramiler’deki harami sayısının kırk oluşu, kırk katır ya da kırk satır tercihi yaptırmak, bir şeyi kırk kere söylersen onun olacağına inanmak, kırk küp kırkının da kulpu kırık küp tekerlemesindeki sayının kırk olarak seçilmiş olması... Hepsinin temelinde Hazret-i Muhammed’e peygamberliğin kırk yaşında gelmiş olması vardır. Bu alışkanlıkların günlük konuşma dilinde kendilerine yer bulmaları yüzyıllar almıştır. Türkçenin bu anlamda da çok zengin bir dil olduğu şüphe götürmez. Edebiyatımızdaki çift sayılı tek motif, kırk’ tır. Bunun dışındaki tüm sayıların tek olarak seçilmesinin temelinde, tevhid yani Allah’ın bir oluşu yatar. Tek sayılar, bölünemeyen sayılardır. Anlatılarda bunların seçilmiş olması, Allah’ın çoğalmayan bir güç olduğunun da bir çeşit ispatıdır.Kırk bir motifi, tarihin bir döneminde dünyadaki millet sayısının kırk bir olarak sayılmasına dayanır. Destanların masallara, masalların halk hikayelerine bu kadar çok benzemesinin, birbirlerinden bu kadar çok motif almış olmalarının, zaman zaman da karıştırılmalarının temelinde bu sayılar yatar.Dini sayılar, tarihin her döneminde kendine yer bulmuş ve edebi metinlerin içinde farklı anlamlar kazanmışlar, sonra da günlük yaşamın içinde kendilerine yer bulmuşlardır. Sayılar, motifler ve söylemler, bazen ritüellerin, bazen de batıl inançların içine girerek hayatı gizemli kılmaya, bizde bilinmeyenin verdiği tatlı ve tedirgin meraklar uyandırmaya devam etmektedir.
Edebiyat dünyasında şair ya da yazar olmak, hayatın renklenmesine, insanların duygu ve düşüncelerine tercüman olmak demek... Biraz sorumluluk almak, biraz da büyülü bir yeteneğe sahip olmak...Yepyeni bir yılın ilk pazarında, yeni yılın ilk ayında doğan ya da aramızdan ayrılan kimler var diye merak ettim, araştırdım. Baktım ki bu ayın içinde; masalları, şiirleri, romanları, öyküleri kaleme alan çok isim sığmış.Edebiyatçılar olmasa duygu dilimiz olmazdı. Hangi lisanı konuşursak konuşalım, o dilin fonetiğine, anlam bilgisine, o dili konuşanların dünya görüşüne uygun birkaç satır, mutlaka vardır bir yerlerde...Denemeleriyle edebiyatımızın en büyük yazarlarından olan Nurullah Ataç. Günce adını verdiği günlüğünü 1 Ocak 1953’te tutmaya başlamış. Edebiyatımız için yeni olan ve alışılmışın dışında bir tür sayılan günlüğüne ne yazacağını düşünmüş, en sonunda hayat ne getirirse onu yazmaya karar vermiş.2 Ocak 1852’de edebiyat tarihçilerinin Şair-i Azam dedikleri Abdülhak Hamit Tarhan dünyaya gelmiş. Hamit, şiirleri ve tiyatro eserleriyle bir döneme damgasını vurmuş çok değerli bir edebiyatçıdır. Özellikle eşi Fatma Hanım’ın ölümü üzerine yazdığı “Makber“ adlı şiiri onu edebiyat tarihinin zirvesine taşımıştır desek yanlış olmaz. Yine de çektiği acılardan çok kısa bir süre son eşi Lüsyen Hanım’la evlendiğini de unutmamak lazım.3 Ocak 1799’da Divan Edebiyatının son şairi olarak bilinen Şeyh Galip hayata veda etmiş. Divan şiirinin en zirve eserlerinden Hüsn-ü Aşk’ın sahibi Galip, dilinin inceliğiyle edebiyat tarihindeki yerini almıştır.9 Ocak 1964’te meşhur romancımız Halide Edip Adıvar hayata veda etti. Atatürk’le düştüğü fikir ayrılıklarıyla, yazdığı romanlarıyla, Kurtuluş Savaşına katılmış kadınların öncüsü olmasıyla, ünlü Sultan Ahmet mitingiyle edebiyat dünyasında önemli bir yapıtaşıdır.1990’ın aynı günü Cemal Süreya aramızdan ayrılmış. Önce Öp Sonra “Doğur Beni diyen Cıgarayı Attım Denize” diyerek sevdasını kendi üslubuyla anlatan yeri dolmaz Cemal Süreya..“Biz eskiden de en aşağı böyleydik senlenBir bulut geçiyorsa onu görürdükBir minarenin keyfine diyecek yoksa onuBir adam boyuna yoksulluk ediyorsa onuNe zaman hürlüğün barışın sevginin aşkınaBir cıgara atmışsak denizeSabaha kadar yandı durdu” 10 Ocak 2001’de Necati Cumalı’yı kaybettik. Eserlerinde; sevinç, özlem gibi bireyin güncel kaygılarıyla birlikte çağın toplumsal sorunlarını işledi. Şiirden başka öykü,roman ve tiyatro türlerinde eserler de verdi. Son dönemin kendini en çok ve en rahat okutturan şairi ve yazarlarından oldu.14 Ocak 1925’te yaşama dair denemeleriyle gençlere felsefeyi sevdiren edebiyatçı Nermi Uygur doğdu. “Sev beni, seveyim seni diyen sevgiye pazarlık karışmıştır” diyerek sevgiyi doğal bir dille anlattığı, kişisel üslubuyla renklendirdiği denemesi lise yıllarımdan beri hala aklımdadır.24 Ocak 1962’de Bursa’da Zaman şiirinin şairi Huzur romanının yazarı, yeni edebiyatın dev ismi Ahmet Hamdi Tanpınar öldü.27 Ocak 1653’te Divan şiirinin en büyük hiciv şairi Nef’i , Sarayburnu’ndan denize atılır. Padişah 4. Murat’ın emriyle üstelik... Hicivlerinden son derece keyif aldığı halde kendisini hicvetmesini kabul edememiştir padişah. Şaire hicvetmeyi yasaklamıştır, ben dahi emretsem yazmayacaksın, diyerek düşüncesini açıkça paylaşmıştır Nef’i’yle... Şair bu, hiç durabilir mi, düşünmeden, yazmadan? Son hicvinden sonra sarayın bahçesine düşen yıldırım, onun da sonunu hazırlamıştır. Ama bir saraylı gibi ölmüştür, kellesi alınarak değil, boğdurularak...31 Ocak 1914’te Recaizade Mahmut Ekrem hayatını kaybetti. Türk edebiyatının ilk realist romanı ‘Araba Sevdası’nın yazarı Ekrem, zürafanın düşkünü Bihruz Bey karakteri ile edebiyat tarihine geçmiştir.Dünyaya bakarsak 21 Ocak 1789’da Amerika’da ilk roman yayınlandı. Doğanın Zaferi adıyla yayınlanan roman, imzasızdı. Romanı William Hill Brown yazmıştı halbuki. Aynı yıl Fransa karmakarışıktı. Orada doğacak özgürlük dalgası, dünyayı yerinden oynatacaktı.Dünyada ne olursa edebiyatta da o olur. Edebiyatçıda ne olursa bizde de o.Onları okur, kendimizden bir iz ararız satırlarında. Aylar da tek tek onları bize getiren veya bizden alıp götüren tuhaf ve gizemli bir rol oynarlar.
Elif Şafak, son kitabıyla beni yeniden bir masal yolculuğuna çıkardı. Yazarlık böyle bir şey galiba... Herkesin bildiği, gördüğü, öğrendiği ya da düşünebildiği ayrıntıları, olayları, gerçekleri kimseye benzemeden anlatabilmek demek... Ya da belki de hayata başka bir gözle bakma yetisine sahip olmak demek...Elif Şafak’ta ikisi de var. O, hem kimsenin görmediğini görüp düşünmediğini düşünüyor hem de bunları kimseye benzemeyen bir dille anlatıyor. Bu sebeple onun her kitabını satır satır, sindire sindire okuyorum. Her cümlesinde farklı bir tat ve renk saklı olduğunu görüyorum her seferinde. Hem tanıdık hem bir o kadar yabancı, hem aslında bildiğim hem de hiç bilmediğim ayrıntıları fark ediyorum.İnsanın kaybolduğu bir yerden bildiği bir meydana çıkması kadar ferahlatıcı ya da bildiği ara sokaklarda kaybolması kadar şaşırtıcı bir iniş çıkışı var üslubunun... İnsan, hem korkuyor hem seviniyor; hem merak ediyor hem buluyor aradığını onu okurken. Bu, Elif Şafak’ın bütün kitaplarında hissettiğim duygu... Beni sayfalara kopmayan ipek bağlarla bağlıyor, ince ama sıkı... “Ustam ve Ben” filbaz Cihan’la Mimar Sinan’ın hikayesi...Yine mi on altıncı yüzyıl, demeyin. Bu sefer ekranlardan ya da tarih kitaplarından çok farklı bir hayal dünyasıyla yoğrulmuş bir hikayeyle karşılaşıyorsunuz. Hem gerçek olan bir hikayenin asıl kahramanlarıyla yüzleşiyor hem de yazarın kendi dünyasında yarattığı hayali kahramanların peşine düşüyorsunuz.Kitaptaki olaylar birbiri arkasına dizildikçe yumuşak, düşündürücü ama bir o kadar da heyecan verici noktalara ulaşıyorsunuz. İnsanları yaşadıkları mekan, zaman, toplum ve alışkanlıkların nasıl şekillendirdiği, hayatın getirilerine ya da götürülerine yaşadıkları yer, zaman ve zeminle nasıl boyun eğdiklerini, hayatı nasıl olduğu gibi kabul ettiklerini görüyorsunuz.Hayat kadar ölümü de aynı rahatlıkla kabul edişleri, sonsuz tevekkülleri, bilinmeyenin garip ürkütücülüğünde nasıl kayboldukları, ümidin elini nasıl bırakmadıkları farklı küçük olaylar örgüsünün satırlarına sıkışmış yine... Elif Şafak her bitişi bir son olarak gördüğünü söylüyor ve yazmayı bitirdiği her kitapta kahramanlarından sancılı bir biçimde ayrıldığını söylüyor röportajlarında. Onu okurken ben de aynı hisse kapılıyorum. Bir yandan hızlıca kitabın sonuna varmak istiyor, bir yandan da o tatlı masal hiç bitmesin istediğim için onu okurken ağırdan alıyorum. Bu kadının kaleminde bana uyan, benim gönül telimi titreten, bana tanıdık gelen, beni duygulandırıp düşündüren başka bir renk, başka bir iz var sanki. Çok konuşmayan ama çok yazan bir kadın Elif Şafak... Sayıca değil ama derinlikçe çok olan bir ifadesi var. Türk edebiyatının son dönemdeki en başarılı kadın yazarı odur diyebiliriz. Çünkü farklı... Ve bu fark, hem sakin hem asi; hem bilinmez hem de tanıdık bir fark... Ustam ve Ben’i yavaş yavaş okuyun. Romandaki masal tadı hiç bitmiyor.
Paris, kurulduğu günden beri aynı şehir sanki... Eski dört katlı ve çatı katlarının size el salladığı binaları, Saine Nehri üstündeki şaşalı köprüleri, Eyfel’i, Notre Dame’ı, dar ve pırıl pırıl sokakları...On yıl önce gittiğimde oraya, plastik saatler yerine metallerini takan, spor olanlar yerine topuklu ayakkabıyı, mont yerine ceketi tercih eden kadınlardı hepsi. Şimdi yazımı oradan yazarken caddelerinde yürüyen kadınların Türk ya da Amerikalı olduklarını düşünüyorum. Hepsi kot pantolonlu, montlu, makyajsız, olabildiğince spor hatta neredeyse bakımsız. Ülkemin kadınlarına haksızlık da etmemem lazım diye düşünüyorum.Yaklaşan Noel’den dolayı her yer ışıl ışıl... Eyfel, Fransa bayrağı renklerini döndürüp duruyor üstünde kırmızı, mavi, beyaz... Sonra birden altın rengine bürünüyor. Champ Elysee, bu güzel dönemde tam bir hayal kırıklığı olmuş. O meşhur taka kadar sağlı sollu kafelerden eser kalmamış. Bir ikisi dışında, hiçbir özelliği olmayan küçük ve sıradan dükkanlar olmuş hepsi... Ya araba galerilerine ya da ucuz mallar satan yerlere bırakmış yerlerini o haşmetli ve şık restoranlar...Caddenin yaklaşık bir kilometresine sağlı sollu dizilmiş, bembeyaz, küçük ev biçimindeki baraklarda oyuncak bebekçilerden krepçilere, takıcılardan, paşminacılara kadar, son derece tanıdık satış yerlerini görünce Feshaneyi, Gülhaneyi, İzmir Fuarı‘nı hatırladım. Avrupa’da yaşayanların da alım gücü sandığımızın çok daha altına düştüğü için, halk bu tür alışverişleri tercih eder olmuş.La Fayette, tamamen markalarla dolu bir alışveriş merkezi haline gelmiş. İnsanlar yanlıca dolaşıyor. Tabii eski muhteşem mimarisinde hiçbir şey kaybetmemiş.Bu aralar bir sebeple yolu Paris’e düşeceklere önereceğim güzel yerler de var elbette. Saint Germen ve Saint Michelle semtleri arasında yürümenizi ve ara sokakların güzelliğinde kaybolmanızı şiddetle tavsiye ederim. Muhteşem!Vanilyalı çayını içmeden dönmeyin25 Rue Saint Andre des Arts-75006 adresinde L’isolotto adında bir İtalyan lokantası var, gerçekten bütün yemekleri muhteşem. Euro’nun 2.8 olduğu şu günlerde 10 euro pizza, 12 euro’ya deniz mahsullü makarna yiyebilir, en leziz Fransız şaraplarını çok uygun fiyatlara içebilirsiniz.159 Rue Saint Honre’daki Ruc, kırmızı kadife koltukları, ütülü bembeyaz peçeteleri, birbirinden şahane yemek seçenekleriyle akşam yemeği için çok iyi bir seçim.Otelinizin kahvaltısını beğenmediyseniz ya da akşamüstü üşüdüyseniz yine aynı bölgede 2 Place du Palais Royal’de bizim kahe dünyasına benzer ama mönüsünü çay üstne hazırlamış tea by-The var. Vanilyalı çayını içmeden Paris’ten dönmeyin.Caddeler, sokaklar, iklim, şehrin yapısı... Bütün bunlar farklı olsa da dünyada aynı olan bir şey var, insan... Hayat mücadelesi veren, sabah erkenden kalkan, çocuklarını okula bırakan, işe yetişen, akşam evine koşup yemek hazırlamaya girişen anneler, babalar... Dükkanlarının vitrinlerini düzelten esnaf, sabahın erken saatlerinde parkta koşmayı seçen, yakaladığı bir avuç güneşin tadını çıkaran gençler, arada bir kalabalıklar içinde yakalayacağınız incecik kadınlar ve yakışıklı adamlar size eski Paris’i hatırlatacaktır yine de...Ve tabii o muhteşem lisanlarını her yerde duymak, güzel bir aşk şarkısını günlerce dinlemek gibi gelecektir size.İstanbul, nasıl gönlümüzün sultanı, New York nasıl dünyanın başkenti ise, bütün bu özellikleriyle de Paris, Avrupa’nın başkenti olmaya devam ediyor.
tulaygurlerkurtulus@gmail.com34 bilmem kaç no’lu araç çıkış yaptı mı?”“Burak, kalenin sağına koşu yaptı!”“Oturmasını kalkmasını bilmeyen bir toplum olduk”diyoruz.Aslında:“34 bilmem kaç no’lu araç garajdan çıktı mı; Burak, kalenin sağına koştu; oturmayı kalkmayı bilmeyen bir toplum olduk” demek istiyoruz.Anlatım bozukluğu, başımızın en büyük derdi. Kitap okumayan bir toplumuz zaten, bir de Türkçeyi doğru dürüst konuşamayan kişiler program sunduğu zaman işler iyice karışıyor.Mesela bir sanatçı çıkıp, “sağlık sıhhat” diliyor herkese... Bir başkası “özenli ve itinalı” davrandığını söylüyor son albüm çalışmasında... Öteki, ona gösterilen “ilgi ve alakadan” çok memnun, bir başkası sevenleriyle elektronik ortamda “karşılıklı mektuplaşmaktan” mutlu...Aynı anlama gelen sözcükleri arka arkaya sıralamak, sadece ne söyleyeceğini bilememenin nedeni. Boşluk doldurmak bir bakıma. Zaman kazanmak, konuşmayı daha nitelikli hale getirdiğini sanmak...İnsanlara ‘bunlar’, denmemesi gerektiğine, şu da benim arkadaşım gibi bir söyleme asla girilmemesi gerektiğine değinmek dahi hata. Türkçe, kişiler için altı tane zamiri kullanıyor rahatça. “O” veya “onlar” varken “bu” ya da” şu” demenin ne alemi var?Büyükler böyle konuştukça küçüklerin doğru bir konuşma tarzı geliştirmeleri beklenemez hiç kuşkusuz. Buna rağmen az sözcükle ve yanlış kurulan cümlelerle konuşup birbirimizi anlar hale gelmemiz de işin ironik tarafı...Bir program sunucusu konuklarını canlı yayında ağırlarken onlara dönüp “Size hoş geldiniz demek istiyorum” diyor.De o zaman. Hatta zaten dedin, demiş bulundun bile.Ya da “Size mesleğiniz le ilgili birkaç soru sormak istiyorum” gibi tuhaf, işin özünü net ve gereksiz bir biçimde laf kalabalığı yaparak ortaya koyma gereği duyuyorlar.Bu sebeple de lütfen bu işi hakkıyla yapanlar alınmasınlar ama hemen herkes anında program sunucu oluyor. Bir bakıyorsunuz mesleği bambaşka kişiler, iki kelimeyi yan yana getiremezken uygun kuşakta program sunuyor.Anlatım bozukluğu dediğimiz meselenin yirminin üstünde sebebi var aslında. Bunları yapılan konuşmalar içinde saptamaya kalksak hepimiz televizyonlarımızı kaparız, emin olun.“Tuhaf falan oldum!”“Gayet de zamanında gelmiştik.”“Bu işte bir nüans farkı var.”“Özel ve devlet okulları kar yüzünden tatil oldu”gibi yanlış cümleler duya duya, falan olmak, gayet sözcüğünü her yere koymak, aynı anlama gelen fark ya da nüans gibi sözcüklerle cümleleri zorlamak ya da kestirme yola sapayım derken gramer hatası yapmak moda. Bu modaya uymayın.
Yeni yıl geliyor.Yeni yıl gelirken tartışmalarını da beraberinde getiriyor.Yıl başında yeni yılın gelişini kutlamalı mıyız? Yanlış bir iş mi olur bu yoksa günah mı?Birbirimize hediye almalı mıyız?Bu cümleleri duymaktan çok sıkıldım. Neredeyse adından korka korka söz edeceğiz yeni gelen senenin. Noel başka, yıl başı başka. Bir kere burada anlaşmak lazım.Her yılın 25 Aralık tarihinde İsa'nın doğumunun kutlandığı Hristiyan bayramına Noel denir. Ülkemizde Hristiyan dinine mensup olanların kiliselerde ayinlerle ve evlerinde özel yemeklerle kutladıkları bir bayram, dini içerikle dolu bir gecedir. Bu kutlamalar, 24 Aralık'ta Noel arifesiyle başlar ve bazı ülkelerde 26 Aralık akşamına kadar devam eder. Bazı Ortodoks Kiliseleri, 6 Ocak'ı Noel olarak kutlarlar. Çünkü bu tarih Jülyen takviminde 25 Aralık'a tarihine denk düşer. Bazı ülkelerde bu bayram tatili yıl başı tatiliyle birleşir. Çocuğunuz Avrupa menşeili özel bir okulda okuyorsa tatillerini de bu düzende yapıyor demektir.YENİ BAŞLANGIÇ DEMEKHer dinin kendine özgü kuralları, ritüelleri vardır. Farklı törenler ya da şekiller içerse de hepsinin amacı aynıdır: En iyisini dilemek...Aralık ayı girer girmez ister adına pazarlama politikası deyin ister Batı’ya özenti; her yer ışıl ışıl olur bir anda. Vitrinler, sokaklar ışık içinde kalır. Kapkaranlık olan ve ne yapılırsa yapılsın bir türlü aydınlık olamayan şehirlerimiz, bir anda bir mücevher gibi parlamaya başlar.Ama büyük ama küçük, yakınlarımıza bir şeyler almak için sokakları arşınlamak; küçük dükkanlarda sıkışıp kalmış güzellikleri keşfetmek, soğuyan havalarda bu vesileyle bir kafeye sığınıp sıcak bir kahve yudumlamak, son derece keyifli bir süreç...Yeni bir yıl, yeni bir başlangıç demek...Takvim, 31 Aralık’a yaklaştıkça insanın içini tatlı bir heyecan kaplar, tarifi mümkün olmayan, küçük ama hep var olan kıpırtı duyar içinde.Bütün bir yıl yaşadıkları bir film şeridi gibi geçer aklından. İyi olanlar süzülür gelir, kötü olanları ise hemen unutmak ister insan.ÜMİTTİR AYAKTA TUTANVe içinde ne sakladığını hiç bilemediği yeni yılın ona neler getireceğinin tatlı ve heyecanlı bekleyişiyle bu ayı yaşarız.Bu sebeple de kimin, hangi gün, neyi, nasıl ve ne amaçla kutladığının, beklediğinin, bu konuyla ilgili ne dediğinin bir önemi kalmaz.Ümittir insanı ayakta tutan.Bilmediğinin içindeki gizemi beklemek, onu merak etmek, onu ummaktır. Sevinmek, mutlu olmak, daha iyisine ulaşmak, mutlu etmektir.31 Aralık’ta kutlanacak olan da sadece yeni yılın gelişidir.Yakınlarla yenecek bir yemek, yeni yıl girerken kalpten dilenecek güzel bir dilek, güzel bir müzik, küçük armağanlar ve aile büyükleriyle bir araya gelmek için güzel bir fırsattır yıl başı.Güzel şeyler dileyerek yaşamanın hiçbir zararı yoktur.Miladi takvimi kullandığımız sürece bizim için yılın son günü 31 Aralık, ilk günü de 1 Ocak’tır.Ne yapalım, değilmiş gibi mi yapacağız?Tabii ki bekleyeceğiz yeni gelen, bizim için neler getirdiğini...
Yeni yıl için hediyelerin alındığı, yemek planlarının yapıldığı, programların ayarlandığı; içi alışveriş dolu, hareket dolu bir ay...Soğuk, karanlık ama ışıl ışıl.. Yılın en uzun gecesini yirmi birinci gecesine saklamış,bir ay...Bu seneyi uğurlamamıza bugün itibariyle tam bir ay kaldı. Bu ayın içine neler sıkışmış, neler hatırlanıyor, neler çoktan unutulmuş bakmak istedim eskimiş, sarı sayfalara... İşin içinde edebiyat, edebiyatçılar olunca; yazılmış yazılar, unutulmayan dizeler, bugün hala okunan romanlar, öyküler, akıldan hiç silinmeyen satırlar olunca yılların aralıkta kalmış bu ayına kim bilir neler saklanmıştır.Adına vatan şairi dediğimiz, yazdığı kasideye ilk kez isim vermesiyle edebiyat tarihine geçen, şiire ilk defa özgürlük, eşitlik, adalet kavramlarını alan,divan edebiyatı şiirinin içeriğini tamamen değiştiren, edebiyattaki ilk romanı İntibahı yazan, yazdığı tiyatro oyunu Vatan yahut Silistre sonrasında halkın, yaşasın padişahım, yerine yaşasın vatan diye bağırması üzerine Magosa’ya sürülen Namık Kemal, 2 Aralık 1888’de aramızdan ayrılır. Koca bir ömrü, eller arasından kayıp giden imparatorluğun daha aydın, daha gelişmiş bir toplum olmasını sağlamak için kalemine güvenen, Tanzimat birinci dönemin en gözde ismi...Yaprak dökümü devam ederBir başka isimse Adnan Veli Kanık... Çoğu kişi bilmez bu ismi. S oyadından bağlantı kurar Orhan Veli’yle. Doğrudur. Adnan Veli, Orhan Veli’nin kardeşidir. Öykü ve mizah yazarıdır aynı zamanda. Orhan Veli’nin şiirlerindeki hikayeler, Adnan Veli’nin öykülerinde Mauppasant tarzıyla kendini bulmuş gibidir. Ona Mauppasant çeşmesi adı verilmiştir. Sık ve çok yazdığı öyküleriyle o dönemde okunan bir yazardır Adnan Veli. O, daha şanslıdır Orhan Veli’den. Daha uzun yaşar. 6 Aralık 1972’de hayata gözlerini yumar Ve yaprak dökümü devam eder aralıkta kalmış ayda. Çalıkuşu, Yaprak Dökümü, Dudaktan Kalbe, Acımak gibi ünlü romanların yazarı Reşat Nuri Güntekin 7 Aralık 1956’da yaşama veda eder. 9 Aralık 1997’de Türk Edebiyatının çok önemli isimlerinden aynı zamanda öğrencisi olma şansını yakaladığım hocam halkbilimci Aydın Oy da aramızdan ayrılır.. Nobel Ödülü de 10 Aralık 1901’de yine bir edebiyatçıya verilir. Tevfik Fikret’in şiirlerini çok severek çevirdiği Fransız şair Sully Prudhomme ilk Nobel Edebiyat Ödülünü alır.11 Aralık 1953’te Türk Sinemasının konulu ilk filmi olan Pençe’nin yönetmeni, aynı zamanda Hürriyet Gazetesinin kurucusu Sedat Simavi aramızdan ayrılır. 13 Aralık 1974’te Yakup Kadri Karaosmanoğlu, 1977’de Tutunamayanlar’la yüreğimize taht kurmuş Oğuz Atay, 1979’da büyük şair Behçet Necatigil yaşama veda eder.. Bu kadar büyük kayıpların listesini takvimine sığdırmış bu ayın belki de ne güzel anma günü 20 Aralık’tır. O gün ünlü yazar Aziz Nesin’in doğum günüdür.Aslında tuhaf bir şey var hayatın içinde. İnsanlar, doğar; yaşar, yaşarken yazdıkları ve söyledikleriyle halka mal olurlar. Hayatlarını kaybetseler de yaşadıkları dönemlerde sevilseler, yerden yere vurulsalar da edebiyatçı olmak sonsuza kadar eserlerle yaşamak ve hiç unutulmamaktır. Kalem, en güçlü araçtır. Sözün uçtuğu yerde yazını kalmasını sağladığı için...