Tülay Gürler Kurtuluş

Tülay Gürler Kurtuluş

-

Masal ve hikaye

6 Temmuz 2013

Temmuz 1621 La Fontaine’in doğum tarihi... Masal yazmak, derin ve sonsuz bir hayal gücü gerektirir. İçinde tüm olağan üstülüklerin, olmaz denenlerin bulunduğu, sınır tanımayan bu anonim tür, La Fontaine ile birlikte babasına kavuşur adeta. Fabl türü, dünya literatüründe yerini alır, en önemlisi de kişileştirme sanatı eşyadan hayvandan kadar en saltanatlı örneklerini verir.Masallar, gerçek yaşamda gerçekleştiremediğimiz ne varsa onları hayallerimizde sahici kıldığımız sonsuz bahçelerdir.Oralara istediğimiz insanları, rengarenk düşleri, imkansızlıkların tamamını özgürce yerleştiririz. Barışı, sevgiyi, adaleti, iyiliği, güzelliği, daima bu özelliklere sahip insanların kazandığı hayatları tasarlarız o bahçelerde.Masallar, hep mutlu sonla biter. Kötülerin her zaman kaybettiği, kötü ve çirkin ruhlu insanların muhakkak cezasını bulduğu; çocuklara iyilik ve güzelliği öğretmek için uydurulmuş sınırsız metinlerdir onlar. Sanki yazıya geçirilince güzellikleri kaybolacakmış kadar sınırsız ve sonsuzdur hepsi. Söyleyeni belli olsa da olmasa da.Yazılı olsa da olmasa da...2 Temmuz 1904 ise Anton Çehov’un ölüm tarihi...Çehov, dünya edebiyatına durum hikayesini kazandırmış bir edebiyatçı. Öyküden bütün planlamayı, olayı, yeri, zamanı atarak; insanın, eşyanın, hayatın duran ama bize dururken önemli ayrıntılar anlatan taraflarını veren bir yazar...Merak duygusunu yok eden, öyküyü kendi uygun bulduğu yerde kesen, anlatmak istediğinin yalnızca gerçek yüzünü ön planda tutan ve o ön planı kendi görüşüyle, tüm çıplaklığıyla olduğu gibi anlatan, bizi hayatın gerçeğiyle yüz yüze bırakan bir kalem... Kötülüğün, çirkinliğin ve yanlışlığın da hayatın bir parçası olduğunu ne kadar istemesek de yüzümüze vuran bir insan...Biri masalcı, biri öykücü... Biri klasik akıma mensup olsa da yaratıcılığını kullanarak anlatıyor hayatı, öteki hayalden tamamen uzak bakıyor ona...Biri Karga ile Tilki’de akıllanan kargayla ümit veriyor insana, öteki Vişne Bahçesi'nde insanın yenilgisiyle baş başa bırakıyor onu. Birinde her zaman bir ders, ötekinde yenilgi var. Siz hangi türün peşinden gitmeyi seçerdiniz? Sonsuz mucizelerin saklı olduğu masallarla mı avunmak isterdiniz yoksa gerçeklerin sert ve yakıcı yüzüyle karşı karşıya kalmak mı? Biri masalın, biri öykünün babası. Temmuz'da biri doğmuş, biri yitirmiş yaşamını. Ben insanlara hayal etmeyi armağan ediyorum derken biri; hayat, gerçeklerle yapılanır, der öteki...Dünyada devrimlerin, karışıklıkların, zorlukların tüm insanlığı düşündürdü-ğü şu günlerde zannederim hepimizin masal güzelliğinde gerçeklere ihtiyacı var. Çünkü mucizeler, masallarda olur ve mucizelere inanan insanlar, dünyayı değiştirir.Masal mı, hikaye mi?Hangisini seçerdiniz?

Devamını Oku

Haziran giderken

29 Haziran 2013

Haziran ayı, çok da dikkatimizi çekmeden geçer gider. Halbuki içinde en uzun günü barındıran yaz mevsiminin başlangıcı olan bu güzel ayda, tabiat en görkemli günlerini yaşar. Özellikle büyük şehirde yaşıyorsanız hayat gailesinden, çocukların kapanan okullarından, girecekleri sayısız sınavlardan, yapılacak tatil programlarından başınızı alamadığınız için, onun yüzüne doğru dürüst bakmazsınız bile.Ben de bu şahane ayın içinde bizi ve dünyayı ilgilendirecek neler olmuş, neleri gözden kaçırmışız; hangi anma günleri, hangi önemli tarihi olaylar bu koşturmanın içinde kayıp gitmiş, merak edip araştırdım.- 1 Haziran 1929 tarihinde Latin harfleri, resmi yazışmalarda kullanılmak üzere yürürlüğe girmiş. Böylece resmi olan tüm belgelerde Arap harfleri, bir daha dönmemek üzere tarihe karışmış. - 7 Haziran 1942’de Etimesgut fabrikasında üretilmiş ilk Türk uçağı, deneme uçuşlarına başlamış. - 10 Haziran 1909’da Slavonia adlı bir İngiliz gemisinden telsizle ilk defa SOS acil durum sinyali verilmiş. - 11 Haziran 1937’de Mustafa Kemal Atatürk, tüm mal varlığını Türk milletine bağışladığını açıklamış.- 12 Haziran 1958 tarihinde Ankara’da Kıbrıs için yüz elli bin kişinin katıldığı dev bir miting düzenlenmiş.- 14 Haziran 1951’de dünyanın ilk ticari bilgisayarı olan UNIVAC, Amerika’da tescil edilmiş.- 16 Haziran 1964’te Martin Luther King Jr. Nobel Barış ödülünü kazanmış.- 20 Haziran 1976’da o zamanki adı Kıbrıs Türk Federe Devleti olan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde ilk defa seçim yapılmış ve Rauf Denktaş devlet başkanı seçilmiş.- 25 Haziran 1903’te Marie Curie, Pars Üniversitesinde, Radyumu keşfettiğini açıklamış.- 26 Haziran 2009’da müziğin ölümsüz ismi Michael Jackson, elli yaşında hayata veda etmiş.- 28 Haziran 1914 tarihinde Sırp öğrenci Gavrilo Princip, Avusturya-Macaristan tahtının veliahtı Fransız Ferdinand’ı Saraybosna’da öldürdüğü için 1. Dünya Savaşı başlamış ve dünyanın tarihi bir kere daha değişmiş. Tabii bizim de...Günler, insanoğlunun yaptığı takvimlerdeki sırasıyla akıp giderken değişen ve gelişen ya da aniden ortaya çıkan olaylarla yepyeni gündemler yaratıyor. Bu gündemin önemsiz ayrıntıları zaman içinde kaybolup giderken, önemli değişiklikler ya da insanlığı derinden etkileyecek kayıplar, buluşlar, devrimler, savaşlar hiç unutulmuyor. İşte bu duruma, dilimizde “tarihe geçmek” deniyor.Bazı isimler yaşam boyu hep başarıları ve dünyaya kattıkları ile anılırken bazıları da sonsuza kadar insanlığa yaptıkları sebebiyle hiç unutulmuyor. İnsan unutsa da olanı biteni takvim onları mutlaka bir yere yazıyor ve günü geldiğinde, sayı o günü gösterdiği için, yaşananları insanlığa hatırlatıyor.İnsanoğlu tarihi, zamanı saymaya karar verdiği gün yazmaya başladı. İnsanlar yok oluyor ama tarih asla kaybolmuyor. Böylece hafızalar, yaşanan hiçbir şeyi unutmuyor.

Devamını Oku

Deniz kenarındaki sayfalar

22 Haziran 2013

Okullar kapandı. Tatil planları yapılıyor. Tatil deyince plaj çantaları saklandıkları yerden çıkar. İçlerinde yeni bir mayo, yeni bir terlik, güneş yağı ve en önemlisi kitap bulunur muhakkak... Sabah denizden çıkınca içilen ilk kahve eşliğinde, öğle yemeğinden sonra yapılacak hafif bir şekerleme öncesinde ve tabii en güzeli güneş, kuzey yarımküreye veda edereken güzel bir içkinin arkadaşlık edeceği birkaç sayfanın öncelikle ruhumuza dokunması gerekir.Ayfer Tunç okudunuz mu bilmem. Onun üslubunda tanıdık birinin ifadesini yakalarsınız. Bildiğiniz bir ses kulağınıza duymak istediğiniz insan hikayelerini anlatır. Kapak Kızı adlı kitabında kişilerin fotoğraflarla ortaya çıkan hikaylerini ve bu hikayelerin aşk, kıskançlık, hırs gibi tanıdık duygular aracılığıyla anlatıyor Ayfer Tunç. Bu Kitap, ilk kez 1992 yılında yayınlandı. Şimdi bu kitabı yeniden yazdı. “Zaman aynı zaman, zemin aynı zemin...” diyerek kaleme yeniden aldığı roman bu yazın zevkle okunacak kitaplarının başında geliyor.Sahici bir sese sahipler “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” Ahmet Hamdi Tanpınar’ın 1961’de yazdığı bir roman. Bugün hala içinden arada sırada da olsa çıkamadığımız doğu- batı meselesinin enine boyuna irdelendiği bir roman olan bu eserde konu; saat, zaman ve insan kavramları içinden geçiyor. Bir saat ustası, bir saat ve zamanın kendisinin sesini duyabildiğimiz bu roman, insanın paraya verdiği değerin, yaşam tercihlerinin hayatlarının akışını nasıl değiştirdiği konusunda insanı her zaman aynı şekilde düşündürüyor.Tanpınar, sembolist bir şair olduğu için, toplumsal bir roman da yazmış olsa anlatımında bu eğilimin izlerini sezmek mümkün. Bu da romanı çok daha cazip kılıyor. Simgeci yaklaşım, sizde büyük bir merak duygusu uyandırıyor. Hem tanıdık hem de bir o kadar bilinmeyen bir son bekliyorsunuz. 2’inci Abdülhamit Dönemi, meşrutiyet ve daha sonra da ilan edilen cumhuriyet İstanbul’unda geçen romanda değişen sosyal düzenin halkın hayatını nasıl etkilediği,bu etkileşim içindeki insan ilişkileri anlatılıyor.Kitap alıştığımız biçimin aksine dört bölümden oluşuyor: “Büyük Ümitler, Küçük Hakikatler, Sabaha Doğru, Her Mevsimin Bir Sonu Vardır.”Çantanıza girecek üçüncü kitap Sunay Akın’ın Ay Hırsızı adlı kitabı olmalı. Bu kitap; edebiyatımızdaki Nedim, Yahya Kemal, Orhan Veli zincirinin son halkası olan Sunay Akın’ın 2009’da yayınladığı kitabı...Sunay Akın bütün kitaplarında olduğu gibi burada da bilinmeyenin peşine düşüyor. Enver Paşa’nın uçağının kaç kez düşürüldüğünden, Piri Reis’in haritasının nerede bulunduğuna ya da Atatürk’ün neden uçağa hiç binmediğine kadar hiç düşünmediğiniz, aklınıza bile gelmeyen ayrıntıları anlatıyor.Bu kitaplar farklı tarz ve bakış açılarının bambaşka zamaqn ve üslupların kitapları...Ortak noktaları, sahici bir sese sahip olmaları.

Devamını Oku

Baba olmak...

15 Haziran 2013

Babalar Günü, Anneler Günü, Sevgililer Günü gibi adına gün denmek zorunda hissedilen zamanları çok sevmiyorum aslında. Ama yine de düşünüyorum. İnsan ister istemez biraz medyanın, biraz vitrinlerin, çokça da kalbinin etkisiyle kendini bu döngüden kurtarmakta zorlanıyor. Yine de her önemli günün adı, işin içine anne ve baba kelimesi girdiğinde akan sular duruyor.Bugün Babalar Günü... Can Yücel’in o saf ve muhteşem baba sevgisiyle dolu dizeleri bugüne en çok yakışan dizeler herhalde: “Hayatta ben en çok babamı sevdim. Karaçalılar gibi yerden bitme bir çocuk bacaklarıyla ha düştü, ha düşecek... Nasıl koşarsa ardından bir devin, o çapkın babamı ben öyle sevdim.”Sonra babasını seven çocukları düşündüm. Babalarıyla eşsiz hikayeler biriktirren çocukları...Collen Sell’in Arkadaş Yayınlarından çıkan kitabı “Babalar İçin Bir Fincan Huzur” adlı kitapta babalarla çocukları arasındaki ilişkiyi farklı farklı öykülerle anlatıyor. Her insan, kendi hikayesinin ana kahramanı. Her çocuğun babası kendisi için kahraman... Her hikaye, bir kere ve eşsiz... Bu kitapta da her hikayenin sahibi farklı...BIRAK BİSİKLETİ GİTSİNKitapta, hikayelerin birinde, bisikletinin üstünde babasıyla küçük bir gezintiye çıkan Suzanne Schryver, o gün ondan hayat boyu unutmayacağı bir tecrübe ediniyor. Bir ara dik bir yokuşun başına geldiklerinde babası, bu yokuş bisikletle inmek için fazla dik, diye uyarır Suzanne. Suzanne, bunun daha sonra hatırlanması gereken bir öğüt olduğunu düşünür o anda. Yine de yokuşu inmekten vazgeçer, kendini bisikletiyle beraber olanca hızıyla yokuştan aşağıya bırakır. Bisikletin yerçekimine ve fizik kanunlarına uyarak kendi kendine hızlanmasını önlemeye çalışır. Sonunda babasının ayaklarının dibinde zar zor durabilir.Babası, ona bir şey olmadığını görmenin rahatlığıyla Suzanne’ın yüzünü ellerinin arasına alır ve ona, “Bir dahaki sefere bırak bisikleti gitsin“ der. Küçük kız babasının söylediklerine anlam veremez, içindeki korku ve karnındaki sancıdan kendini hâlâ kurtaramamış bir halde ona bakarak, “Ne dedin” diye sorar.Babası “Bir dahaki sefere bisikleti bırak. Eğer onu elinden bırakmış olsaydın, bisiklet elinden düşer ve kalırdı, sen de tepeden aşağıya yürüyerek inerdin. Eğer kontrolü elinde tutamıyorsan bırakacaksın, gitsin” diye cevaplar.Küçük kız, babasının verdiği bu öğüte uzun yıllar boyunca pek çok kez uymuş. Koşullar konrolden çıktığında ve onu zorladığında babasının sesi kulaklarında ona o küçük gerçeği fısıldarmış: “Eğer kontrolü elinde tutamıyorsan bırakacaksın, gitsin.” Bir bisiklet gezintisi, bir akşamüstü çayı, bir sinema keyfi, bir çocukluk resmi... Babalarımız, en büyük kahramanlarımız... Tüm babaların Babalar Günü kutlu olsun.

Devamını Oku

Dil ve aktüalite

8 Haziran 2013

Ne canlı bir milletiz biz! İnsanın yaşadıklarını konuşması ve yazması olağandır elbette ama bizim toplumumuzun yaşadıklarını anında söyleyebilme ve yazabilme yeteneği bambaşkadır.Üniversitedeyken Türk Dilinin Aktüel Meseleleri adında bir ders almıştık. Bir dile aktüel olaylar nasıl etki eder ve bu etki sonunda hangi söylemler dilde kalır, hangileri biz hiç farkında olmadan dilden çekip gider, onu öğrenmiştik.Yıllar önce TRT kanalında baş rollerini Perran Kutman ve Şevket Altuğ’un paylaştıkları Perihan Abla dizisi yayınlanıyordu. Bu dizide değerli sanatçı Tuluğ Çizgen’in canlandırdığı bir karakter vardı. Her şeyi, herkesi merak eden, her işe karışan bir hanım... Meraklı Melahat. O zamandan dile bir güzel yerleşip Melahat’ın kim olduğunu bilmeyen yeni nesil tarafından kullanılır oldu bu sıfat. Bugün kim bir şeyi gereksiz bir şekilde merak edip durmadan soru soruyorsa, meraklı Melahattır. Yetmişlerde doğanların bildiği muhteşem komedi dizisi Kaynanalar’da Nuri Kantar’ın (Tekin Akmansoy) eşi Nuriye Kantar’ı (Leman Çıdamlı) severken ona söylediği datlım, gıymatlım repliği dillere pelesenk olmuştur. Biz bu söz, kimin için, ne sebeple söylenmiş, bildiğimiz için belki de bu sözü duduğumuzda daha içten gülümsüyoruz. Bugünün gençliği içinse bu söz Orta Anadolu ağzıyla söylenmiş bir söz olmanın ötesine geçmiyor. Çapulnaz ve ÇapulcanPiyasada halkın talebine arz edilen ilk ürünlerin markaları da bir süre sonra o ürünün dildeki adı haline gelmiştir. İlk araba lastiği, ilk hijyenik ped, ilk kağıt mendil, ilk şişe su... Konuşurken dikkat edin, bu yazdıklarım yerine onlardan hep ilk markaların adıyla söz edersiniz.Hatta o isimlerden filler türetirsiniz.Bir temizlik malzemesi olan, zamanında her evin banyosunda ve mutfağının olmazsa olmazı beyaz toz temizlik deterjanı,uzun yıllar bir temizleme eyleminin adı oldu.Şimdi, onun beyaz sıvısı başka bir marka adı altında üretiliyor, fiil de o markayla türetiliyor.Uzun yol yazıları, kamyon tamponlarında, otobüs ya da tır arkalarında dikkatimizi çeken kafiyeli dizeler, kim bilir hangi yaşanmışlığın ürünü, kim bilir hangi akademisyen ya da üniversite öğrencisi bunları derlemiş, yenilerini derleyecek?Şimdi Vasfiye Teyze’nin “Ne çektin be!” diye karşı tarafın içini kararttığı cümlesi, emin olun en az yukarda saydıklarım gibi oturdu dile.İnsan ne yaşarsa; duygu ve düşüncesini, herkes tarafından bilinen, kabul görmüş bir ifadeyle karşısındakine aktarmayı seçiyor.Bu da aktüel olanla daha başarılı oluyor sanki.Son günlerde yaşadıklarımızı düşününce, sosyal paylaşım sitelerinde ya da mizah dergilerinde bazısı ironik, bazısı gerçekten komik ifadelere çok sık rastlıyoruz.Bu sıralar doğan kız çocuklarına konan isimler Çapulnaz, erkek çocuklarına ise Çapulcan olacakmış.Güler misiniz, yoksa güleriz ağlanacak halimize mi dersiniz, bilmem.

Devamını Oku

LYS’LER

1 Haziran 2013

Eski adıyla ÜSS, ÖSS ve şimdiki adıyla LYS yani “Lisans Yerleştirme Sınavı” ya da sınavları ayı geldi çattı. Bu zamanda üniversite sınavına hazırlanan bir öğrenci olmak ister miydiniz?Önce yazımı okuyun, bitirin; sonra karar verin. Bir aile büyüğüm bana, üniversiteye sınavsız girilen dönemde, istediği okula nasıl kayıt yaptırdığını anlatmıştı da hayretler içinde kalmıştım. Nerede okusam, hangi mesleğe sahip olsam, sorularının net cevap bulamadığı bir dönemde İstanbul Ünivrersitesine kayıt yaptırmaya gitmiş. Bakmış, hukuk kayıt kuyruğu çok uzun, en kısası tarih bölümünün kuyruğu. Bari tarih okuyayım, demiş. Sonra tarih profesörü olmuş.Bu kadar basitmiş yani.Ülkemizde üniversiteye giriş, merkezi sisteme ilk defa 1974’te bağlanmış. Sınav 74 ve 75 yıllarında aynı günde iki ayrı oturumda düzenlenmiş. 1976’dan 80’e kadar tek oturumlu, sonrasında nisan ayında öğrenci seçme sınavı haziran ayındaysa öğrenci yerleştirme sınavı olarak iki basamaklı şekilde devam etmiştir. 2006’da tek basamaklı olan sınav 2010’da tamamen eski sistemin de dışına çıkarak çok basamaklı bir hal aldı.Çok basamaklı sınav kimine göre öğrencinin heyecanını kontrol etmesi, zamanı iyi değerlendirmesi ve psikolojik açıdan kendini hazır hissedebilmesi açısından daha iyi oldu. Neticede hayati bir iş, üç saatle sınırlı olmamalıydı. Kimine göre de zaten son derece gergin ve sıkıcı olan sınav işi, bir günle sınırlı kalmıyor, öğrenciye her seferinde daha büyük bir stres yaşatıyordu.Münazara konusu gibi bir şeydi bu...Hâlâ da öyle.Haziran ayı öğrencilerin dert ayıBüyüklere, mart ayı dert ayıydı; öğrencilere, haziran. Okulların kapanmasına iki hafta kadar bir süre kaldı. Neredeyse tüm okullarda öğrenci ve öğretmenler, son sınavlarla uğraşmakta. Sınıf geçme ve kalmalar belirlenmekte.Eskiden eylül döneminde yapılan ikmal, adı verilen sınavlar, şimdi yaz tatili başlamadan, karneler alınır alınmaz, haziran ayında ortalama yükseltme sınavı adıyla yapılıyor, sınıfını geçen, kalan haziranda belli oluyor.LYS’lere girecekler ise Milli Eğitim’in verdiği hakla izinli. Onlar evlerinde sınavları için gün saymakla meşguller.Bu seneki LYS’lerin tarihleri ise çoktan belli oldu: LYS-4 sosyal bilimler 15 Haziran’da, LYS-5 yabancı dil 16 Haziran’da, LYS-1 matematik 16 Haziran’da, LYS-2 fen bilimleri 22 Haziran’da, LYS-3 edebiyat coğrafya 23Haziran’da yapılacak.Yani Türkiye’de haziran ayının her hafta sonunda, bir yerlerde binlerce genç sınavda olacak.Bu zamanda üniversite sınavına hazırlanan bir öğrenci olmak ister miydiniz, sorusunun cevabı sanırım kendiliğinden gelmiştir. Haziran ayı, öğrencilerin dert ayı...Sınavı olmayan, karnesi de güzel olan için, yaşasın tatil!Yoksa kara haziran geldi demektir.

Devamını Oku

Kırk7

25 Mayıs 2013

Bir erkek kadınlar üstüne en güzel yazısını kaç yaşında yazar? Karşılaştığı kadınlar, yazılarında ona nasıl ilham kaynağı olur? Kadınları yazmak kolay bir iş midir? Bu soruların cevabı için Ertuğrul Özkök’ün son kitabını okuyun. Düşünmediklerinizi düşüneceksiniz.Ertuğrul Bey başkalarının düşünmediklerini düşünen, düşündüklerini de diğerlerine göre daha güzel bir şekilde ifade eden bir kaleme sahiptir. Yazdıkları, okuduğunuz zaman size tanıdık gibi gelir, okuyup bitirdiğinizde farklı bir bakış açısı edinirsiniz. Kırk7 de böyle bir kitap...Kadınlar üzerinde kafa yormuş, onları tanımaya, anlamaya; onların farklı hikayelerinden kendine göre veya o kadınlara benzeyen kadınlara örnek olacak nitelikte yazılar yazmış. Bazen kadın gözüyle bakmış hayata, bazen başka erkek gözüyle, bazen de kendi gözüyle... Somut ve soyuttan yola çıkarak “kadın” gerçeği üzerinde düşündürmüş önce kendini sonra da okuyucuyu. Kadın konusunda kalem oynatabilmek için, bu konu hakkında çok fazla kafa yormak gerekir. Bizler anlaşılmaz mahluklar olabiliyoruz bazen. İşte bu anlaşılmaz mahlukların hikayelerini farklı yaşanmışlıklarla gözler önüne seren Ertuğrul Özkök, seçtiği ilginç örnekler, biriktirdiği kadın hikayeleri ve yazılarına seçtiği farklı başlıklarla kitabı almaya beni çoktan ikna etmişti. İçindekiler kısmına bakmam, yetti de arttı bile.KADIN HİKAYELERİ...21’nci yüzyıl kadının profiline farklı zaman, mekan ve konumlardaki kadınların yaşadıklarından yola çıkarak nasıl gelindiği, kadın kelimesinin toplumlarca nasıl algılandığı, insanın yaşı ilerledikçe kadında aradıklarının ve bulduklarının nasıl değiştiği gibi bilinen gibi görünmekle beraber aslında bilinmeyen ayrıntılar hakkında bizi düşündürüyor.Bikiniyi en güzel taşıyan kadından, 40 yaş kadınına; güçlü bir erkek kaç beden severden, beni reddeden erkeğin kellesini bana tepside getirine kadar farklı yazı başlıklarının altındaki olay ve hikayelerde kadını kendine doğru uzayan bir yolda yolculuğa da çıkarıyor. Kitabı okurken yalnızca erkek yazarın bakış açısını değil, zihnine takılan yaşanmışlıklardan ve kadın hikayelerinden yola çıkan bu erkeğin yardımıyla kendi hikayenizi de gözden geçiriyorsunuz. Hak veriyorsunuz, eleştiri yapıyorsunuz, kızıyorsunuz, sinsi sinsi gülümsüyorsunuz. Kitabı bitirdiğinizde kadına ait neredeyse bütün şifrelerin akıllı erkekler tarafından çoktan çözüldüğünü fark ederek az da olsa hayal kırıklığı bile yaşıyorsunuz. Ama en önemlisi eğer kadınsanız, bir erkeğin zihnini bu kadar meşgul edebilen bir cinse ait olduğunuz için mutlu oluyorsunuz. Ve Allah kadını yarattı... O günden sonra, erkeklerin aklı karıştı. Ertuğrul Özkök kitabını, bu konuda kafası karışık olanlar varsa muhakkak okumalı. Kitabın adının nereden geldiğini yazmayacağım. Okuyun, bulun.

Devamını Oku

Bugün 19 Mayıs

18 Mayıs 2013

Bugün okullarda sabah saat 10.00’da törenler yapılıyor. Görevli öğrenciler, şiirler okuyor, Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ni ve Gençliğin Ata’ya Cevabı’nı seslendiriyor.Korolar, en güzel Atatürk şarkılarını seslendiriyor, onuncu yıl marşı Kenan Doğulu’nun sesinden yankılanıyor.Bayram sabahları, önlüğümü giyip okula gittiğim sabahlar olur hep... Artık büyümüş olsam da içimdeki bayram sevinci beni erkenden uyandırır. Geçmişi düşünüp bugünüme şükrederim.Geçen hafta bugün Anneler Günü’nü kutladık. Elektronik postama çok güzel bir fotoğraf düştü. Zübeyde Hanım’ın o çok aşina olduğumuz, güler yüzlü, beyaz örtülü, munis yüzü yansıdı ekrana ve fotoğrafın üstünde şöyle yazıyordu: “Bir anne bazen dünyayı değiştirir.”Bugün 19 Mayıs...1919’da Samsun’a bir gemi kalktı İstanbul’dan gizlice.İçinde gözlerinin renginde geleceğe inanan bir adam vardı.Hakkında ölüm fermanı çıkacak, çok sevdiği askerlikten feragat edecek, dört yıl önce tarihe Anafartalar Kahramanı olarak geçmiş bir asker...Bir insan bir insanı tanımada; öğrenerek, bilerek, yaşayarak, görerek nasıl sever sorusunun en güzel cevabıdır Mustafa Kemal.Bayram sabahları elime Can Yayınları’ndan çıkan Süleyman Bulut imzalı, Büyük Atatürk’ten Küçük Öyküler’i alırım. Kitapta, Atatürk’e ilişkin farklı kişi ve eserlerden derlenmiş anı ve anekdotlar var, biri de Münir Hayri Egeli’ nin 1959’da yayımlanan, Atatürk’ten Bilinmeyen Hatıralar adlı kitabından alınmış:4 Kasım 1937’de Amerikalı ünlü yazar Mark Twain ‘in adını taşıyan Mark Twain Derneği Ödülü, o yıl Atatürk’e verilir.Dernek, gönderdiği mektupta, ödülün neden verildiğini şöyle açıklar: “Türk ulusuna neşe içinde yaşama yolunu açtığı ve rehberlik ettiği için Mark Twain Ödülü kendisine verilmiştir.”Mektubu dikkatle okuyan Atatürk’ün, yüzüne bir gülümseme yayılır. Neşeli bir sesle yanındakilere,Bu haberi ajansa verin duyurulsun, der.Çevresinde bulunanlar şaşırır, haberi ajansa verin demesi, Atatürk’ün ödülü kabul etmesi anlamına gelmektedir çünkü. Oysa kendisine daha önce, İngiltere’nin en yüksek ödüllerinden biri, Dizbağı Nişanı önerilmiş, Atatürk çeşitli sebepler ileri sürerek bunu kabul etmemiştir.Oradakilerden biri, bu durumu anımsatınca Atatürk, ödülü niçin kabul ettiğini şöyle açıklar:“Hayatımda işittiğim en büyük iltifat bu... Benim insan tarafımı övüyorlar çünkü!”Bu güzel ve özel günde, Büyük Atatürk’ün değerli anısı önünde saygıyla eğiliyorum. Türk gençliğine armağan edilen bu güzel bayram hepinize kutlu olsun.

Devamını Oku