Bizim kuşak, bu şarkı sözünü çok iyi bilir. Sevgili Barış Manço’nun dillerimize pelesenk ettiği bu şarkı sözünün anlamını yeni kuşak ne kadar biliyor diye düşündüm. Bütün bir Ramazan boyunca biriktireceği bayram harçlıklarıyla neler alacağının hayalini kurmak lazımdır bayram sabahı erkenden kalkmak için... Sabah namazını camide kılmış babalarla kahvaltıda buluşmaya alışık olmak, bayramda önce evdekilerin elini öpmenin uğur olduğuna inanmak, günlerce askıda duran yeni kıyafetlere kavuşma isteği duymak lazımdır. Büyükleri ziyarete gitmek için içten ve aşina bir hevesle hareket etmek lazımdır.Erken kalkılmalıdır ki gün uzun olsun, günün tadı çıksın.Bayramlar çok daha güzel ve anlamlıydı biz küçükken. Mor beş liralar, yeşil on liralar, pembe yirmi liralar, motif gibi işlenmiş elli liralar ve biz çocuklar için en büyük para olan pırıl pırıl parlayan, sedefli yüz liralar birikirdi ilk günün sonunda. Aile büyüklerinin önce elleri öpülür sonra elbiselere zarar verilmeden bayram yemeği yenir, ikram edilen bayram tatlısından ne kadar tok olunursa olunsun mutlaka tadılır, günün sonunda yorgun, aşırı tok ama çok mutlu bir şekilde doğru işler yapmış olmanın manevi hazzında eve dönülür, paralar kumbaraya, birbirinden güzel mendiller çekmecelere, şekerler kavanozlara yerleştirilir, ertesi gün gidilecek evler veya gelecek misafirler düşünülerek uykuya dalınırdı.Bayramlarda başka bir büyü vardı. Maneviyatı çok güçlü olan, adı konamayan, içinde biraz dini, biraz ahlaki, biraz sosyal ama en çok insani bir taraf olan bir şey... Yeni nesillerin bizim yüzümüzden hiç bilemediği, bilemediği için bayram geldi diye sevinemediği, erken kalkmaya sebep olamayan bir şey... Bayram adı gibi, yine de güzel işte!Her ne kadar telefon mesajlarına sıkışıp kalmış, uçak biletlerine, otobüs yolculuklarına, evde yatıp dinlenmelere vesile olmuş olsa da biri çıkıp birilerine iyi bayramlar, dediğinde o bayram gününün diğer günlerden nasıl farklı olduğunu bir anda hatırlayacaktır insan... Çocukluğunun o güzel sebeplerine geri dönecek, çocuklara şeker veya para verecek, televizyondaki bayram programlarından birine takılacak, annesinin, babasını ve tüm sevdiklerinin hayta ve sağlıklı olduğu o güzel günlere geri dönecektir. Bayram, adı gibi insanın içinde kutlamak için bir şeyler arayıp bulacağı bir gündür çünkü.Onu boş geçirmemek gerekir. Bir fakiri sevindirmekle, bir çocuğun başını okşamakla, tanımadığımız birinin yüzüne bakıp bayramını kutlamakla, kendimize ve yakınlarımıza bayram hediyeleri almakla hemen adına yakışırız onun.Hayat bayram olsa diye dileklerde bulunurken, bayramı bayram gibi yaşamamak, çok yazık olur. O zaman şimdi hemen oturduğunuz yerden kalkın, uzun zamandır konuşmadığınız bir dostunuzu arayın, karşı komşunuzun kapısını çalın, tatildeyseniz yanınızdaki şezlongta güneşlenen birine elinizi uzatın ve bayramlarını kutlayın. Hayatın bayram olabilmesi için, bayramın hakkını vermek gerekir. En büyük bayram, içimizdekidir. İyi bayramlar.
Orhan Veli kadar, dili dolandırmayan ama insanı hayatın içinde bir anda dolandırabilen başka şair var mıdır?Kapalı bir kutunun insan zihninde oluşturacağı merak oyunları müthiştir. İçinde ne olduğunu bilmemenin gizemiyle birazdan açıp bakabilecek olmanın heyecanını aynı anda yaşar insan.Kapalıçarşı da böyle bir yer... Fatih Sultan Mehmet zamanında yapılmış bu hazine değerindeki çarşı, yalnızca tarihi olmasıyla değil, pek çok sanatçıya ilham kaynağı olması sebebiyle de gerçekten önemli bir mekan...30.700 metrekarelik dev çarşının en önemli özelliği gezerken insana her an kaybolacakmış hissini yaşatması ve karşısına büyük ya da küçük bir kapı çıkararak onu şaşırtması...Fatih zamanında bu kapı sayısı 22 iken sonraları farklı muhitlere doğru ilerleyen çarşının kapı sayısı 66’yı bulmuş.Hafta sonu oradaydım. Önce sahaflar çarşısına girip kitap alma keyfinden kendimi mahrum bırakmadım. Sonra Fesçiler kapısından içeri girdim. Kapalıçarşı’da kapı isimlerini zamanında loncalar belirlemiş olmalı ki kapı isimleri genellikle meslek sahiplerinden söz ediyor; Fesçiler, Aynacılar, Basmacılar, Halıcılar, İplikçiler, Kürkçüler, Kolancılar, Terlikçiler...Çarşının bilinen en büyük özelliği içinde binlerce kuyumcu dükkanın olması... Peki ya kapalı kutunun ara sokakları? Bedesten, antika eşyaların satıldığı, gümüşlerin vitrinlerde pırıl pırıl boy gösterdiği küçük dükkanlar? Kocaman camiler, küçük kahvehaneler?Mahmutpaşa kapısından Mısırçarşısına doğru yürümekte zorlandım. Gelinlikçilerin, ayakkabıcıların, terlikçilerin, çeyizcilerin, sünnet kıyafeti satanların, kocaman han kapılarının önünden yokuş aşağı indikten sonra kendimi Kurukahveci Mehmet Efendi ve Mahdumlarının o mis gibi kahve kokulu dükkanının önde buldum. Sırtında yük taşıyan hamalların, iş öğrenmeye çalışan çırakların, yüksek sesle pazarlık yapan alıcıların,malını öven satıcıların arasından geçip kendimi Mısırçarşısının serinliğine attım. Bir gastronomi okulu PANDELİBurası, Kaplıçarşı’nın gizemine sırtını tabiata dayayarak gizem katan binlerce bitinin, baharatın, kokunun rahiyasında insanın kendinden geçtiği müthiş bir yer...Eminönü’ne çıkan kapısının sağ tarafındaki merdivenlere takıldı gözüm. Bu merdivenler, meşhur Pandeli’ye çıkan merdivenlerdi. Niğde doğumlu bir Rum olan Pandeli Çobanoğlu’nun Balkan Savaşı’ndan önce açtığı bu mekan, dünya savaşlarında kapılarını kapamak zorunda kalır. Özellikle 6-7 Eylül olaylarında tahrip edilir. Pandeli bir süre hayata küsse de hayat onun elini tutmaya devam eder. Oğlu Dr. Hristo Çobanoğlu ile birlikte mekanı Galata Köprüsü’nün karşısına taşır. O zamandan beri bu lokanta, adeta bir gastronomi okulu olur. Dünyanın en ünlü starlarını, politikacılarını ve en önemlisi Mustafa Kemal Atatürk’ümüzü defalarca ağırlamış bu mekanda insan, nasıl bir şehirde yaşadığını bir kere daha düşünmekten kendini alamıyor.Bu sokaklarda dolaşırken o güne kadar görmediğiniz bir kapı, vitrinin bir köşesinde sizi bekleyen, kim bilir kaç güzel kadının parmağında saltanat sürmüş bir yüzük, hiç el değmemiş bir kumaş parçası dikkatinizi çekebilir. Oturduğunuz sandalyeye bu ülkeyi kurtaran adam oturmuş olabilir. Dudağınızın değdiği fincandan o da kahve içmiş olabilir. Ayak izlerinin eskittiği merdivenlerden kim bilir kimler çıkmış olabilir.İstanbul, bir hazine. Kapalıçarşı ise bu hazinenin sırlar odası adeta... Ve Orhan Veli’nin dizeleri; bu heyecanlı, saltanatlı, hüzünlü ve gizemli dünyayı en iyi anlatan dizelerdir, en önemlisi de düşündüren:Giyilmemiş çamaşırlar nasıl kokar bilirsin,Sandık odalarında;Senin de dükkânın öyle kokar işte.Ablamı tanımazsın,Hürriyette gelin olacaktı, yaşasaydı;Bu teller onun telleri,Bu duvak onun duvağı işte.Ya bu camlardaki kadınlar?Bu mavi mavi,Bu yeşil yeşil fistanlı...Geceleri de ayakta mı dururlar böyle?Ya şu bembeyaz gömlek?Onun da bir hikâyesi yok mu?Kapalı Çarşı deyip de geçme;Kapalı Çarşı kapalı kutu.Kutunun kapağını her aralayan onun içinde kendine ait olanı muhakkak bulacaktır.
Hava kapalı... Güzel bir film izleme, iyi bir roman okuma, tatlı bir müzik dinleme ihtiyacındayken yeni çıkanlar arasında rastladığım sıcak bir sese tutundum. İlber Ortaylı’ya... Hocanın sesindeki kendinden emin ve samimi tavır beni her zaman çok etkilemiştir. “Tarih yazmanın tarih yapmak kadar önemli” olduğunu Atatürk’ten öğrenmiş çocuklarız. Tarih bizim için, bölümlerden oluşan ve bölümleri arasında bağlantı olmayan, konu başlıklarına göre düzenlemiş ders kitaplarından ibaretti. Bu kitapların sıkıcı üslubu arasında boğularak ve tarihi sınav için öğrenip sonrasında unutarak yaşadık. Samimiyetinden ve en önemlisi bilgisinden emin olduğumuz bir tarihçinin anlatılarına ve yazılarına gerçekten ihtiyacımız vardı. Yakın Tarihin Gerçekleri, Osmanlı’nın Çöküşünden Küllerinden Doğan Cumhuriyete alt başlığıyla beni aldı, 1900’lü yılların başından, zaman zaman daha gerilere açılan koridorlara sokarak, ayrıntıları vererek, önemli noktalara parmak basarak, en önemli olayların hiç bilmediğim yönlerini bana anlatarak ama asla yolumu kaybettirmeyerek en kolay, en kestirme yollardan beni aldı, bugüne getirdi.Balkan topraklarındaki milliyetçilik anlayışını, farklı dönemlerde Osmanlı’nın dış ilişkileri, 6. Mehmet Vahideddin’in son günleri, Cumhuriyet yolunda il adımlar, Kıbrıs, Osmanlı’dan günümüze Ortadoğu ve elbette Mustafa Kemal Atatürk... Hoca bu benim için önemli başlıkların yanında daha pek çok konuyu kendi görüş ve düşünceleriyle, net ve objektif yaklaşımıyla bir yorum getirerek anlatıyor. Kitap yazılır. Ama hoca anlatıyor.Ona iyi bakmak gerekir...Anlatılan tarih, ders kitabı formatından bir anda kurtulduğu için satır satır akılda kalıyor. Sanki bir sarayın bahçesinde, bir cami avlusunda, eski bir köşkün bahçesinde ya da köklü bir üniversitenin amfisinde kendi ders hocalarımdan birini dinler gibi dinledim hocayı. Bugüne geldiğinde İstanbul’un tarihi kimliğinden söz etti. Bizim çocuklarımızın neden okumadığını anlattı. Eserlerin yerinde ağır olduğundan, İstanbul’un sahipsiz olmadığından, bize otellerin değil, arşiv binalarının gerekli olduğundan ve kütüphanelerin hafızamız niteliğini taşıdığından bahsetti. Hem anlattı, hem öğretti, hem de düşündürdü.Tarih sebep sonuç ilişkilerine dayanır. Olayların gerçek ve gerçek olmayan sebepleri öğretildi bize. Ve kolaylığından olsa gerek hep gerçek olmayan sebepleri hatırladık sonrasında. Selçuklu, Osmanlı hep başkalarının başına gelenleri yaşamış gibiydi zihnimizde... Anadolu’ya 1071’de Türkler gelinceye kadar yaşanan uygarlıklar, önemsenmedi hiç. Bizim neslin bunları bir bütün halinde, kronolojileri sert bir biçimde kırmadan olayları birbirinin devamı olarak anlatan, bu geçişlerdeki değişiklikleri, farklılaşan zihniyetleri, gelişen dünyayı da bize aynı anda veren ama bunları yaparken bizi yormayan hocalara ihtiyacımız vardı. İlber Ortaylı böyle biri. Ona iyi bakmak, onu sık sık dinlemek, okullara konuk etmek, seminerlerine katılmak gerek. Tarihin tozunu alan, ona yeniden canlılık veren bu “dil” hem gönül hem ifade anlamında bizim için çok önemli çünkü. Hocayı tanımak istiyorum. Bütün bunları kitabı okurken yahut dinlerken hayal ettiğim bir mekanda yapmak, onun elini sıkmak ve tarihi bir bilim olmanın ötesine taşıdığı için ona gençler adına teşekkür etmek istiyorum. Onun dili gibi samimiyetle, saygıyla...
Bu hafta kitap raflarına göz gezdirir ve kendime okuyacak yeni bir kitap ararken Koreş adlı bir kitaba rastladım.Kitabın kapağında tel örgülerin arkasında havayı koklayan bir köpeğin silueti vardı. Sayfaları şöyle bir çevirdim ve aşağıdaki satırları okuyunca kitabı alıp hikayenin sonunu öğrenmeye karar verdim:“Tren doğuya doğru hareket ediyordu .Bir gün ve bir gece,arkasından bir gün ve bir gece daha ve bir gün daha.Vagonlar tıkırdıyor,lokomotif şikayet etmeden vagonları çekiyordu.Durduğumuz her istasyonda trenden birkaç köpek indirildi.Beni bir türlü indirmediler. Yeşil korular önümden uzayarak geçti,hatta birkaç kuşun geriye doğru uçtuğunu gördüm.Bu, rende ilk seyahatimdi.,doğruyu söylemek gerekirse fena da sayılmazdı.Ralph kendimi iyi hissedip hissetmediğimi kontrol ederek bana moral vermek için günde birkaç kere kafeslerin olduğu vagona geliyordu.Bu deneyimin mükemmeliğini bozan tek şey , ihtiyacımızı gidermek için yürüyüşe çıkmamıza izin vermemeleriydi.Küçük ve mahremiyeti olmayan bir kafeste işemek zordu. Ayrıca uygun bir ağaç gövdesi aramak,bu işin en önemli temellerinden biridir.”Bu sözler, İkinci Dünya Savaşının yaşandığı yıllarda Yahudi bir ailenin köpeği olan Koreş’e ait. Koreş, 233 sayfa boyunca, savaş sırasında gördüklerini tek tek anlatıyor. Çocukların anne ve babalarından nasıl koparıldığını, geceler boyunca kamplarda edilen duaları, Yahudilere yıllar boyu yapılan zulmü ve buna neredeyse tüm dünyanın nasıl sessiz kaldığını...Bir tren vagonuna doldurulmuş ve her türlü ihtiyacını bir köpeğin bile utanacağı şekilde gidermek zorunda kalan insanların acı dolu öyküsünü düşündükçe insanın tüyleri diken diken oluyor.Bu konuda çok sayıda eser var. Asher Kravitz, bir ilki gerçekleştirerek, olan biteni bir köpeğin ağzından vermeyi tercih etmiş. Bu seçim, insanı zaman zaman ironik bir biçimde gülümsetiyor, zaman zaman da insanın acı içinde kalmasına ve bu acıyı daha çok hissetmesine neden oluyor.Asher Kravitz, fizikçi ve aynı zamanda bir pilot.Özel ilgi alanı ise Afrika ve İsrail’de vahşi hayvanların fotoğraflarını çekmek. Açıköğretim Üniversitesinde Akademik Mühendislik Kolejinde ve İbrani Üniversitesinde matematik, fizik ve edebiyat dersleri veriyor. Koreş, yazarın dördüncü kitabı. Bu kitabı bir köpeğin ağzından yazmayı tercih sebebi de çok iyi bir hayvan sever olması ve bilimsel çalışmaları dışında neredeyse tüm zamanını hayvanlarla geçirmesi. Araştırmaların, 1939’dan 1945 Eylülüne kadar süren küresel askeri bir çatışma, olarak tanımladığı bu savaşın çok daha derin, çok daha onulmaz yaralar açtığını Kravitz’in ana kahramanı Koreş’in ağzından daha net öğreniyoruz. Yaşanan acıya şahit oluyorsunuzNazilerin yaptığı Yahudi katliamına Holokost adı verilir. Naziler, bu olayı Yahudi problemine nihai çözüm olarak tanımlamayı tercih etmişlerdir. Bunun sebebi, Nazilerin Yahudilere olan bitmek tükenmek bilmeyen nefreti ve onları yaşama hakkı olmayan alt sınıf ırk olarak görmeleriydi.“Üç gün yol aldıktan sonra trenden indik. Şehrin üzerinde büyük bir bulut vardı, servilerin arkasına getirilen tel örgü kolay seçilmiyordu. Bu yerin kokusu, sonun kokusuydu.Gelinip bir daha geriye dönülmeyen bir yerin kokusu. Treblinka’da her kelime,her ses,her yankı farklı duyuluyordu.Kuşların ötüşü yapmacık geliyordu.Hava tanımadığım tarz bir dumanın boğukluğuyla doluydu.Burnumdaki altı milyon koku alıcısının her biri buranın esrarengiz kokusunun şiddetiyle hazır ola geçti.” Koreş, toplama kamplarından biri olan Treblinka’yı böyle tanımlamış. Koreş’in tasvirleriyle insanlığın en büyük ayıbının yaşandığı bu yere içerden değil de bu kez karşıdan bakarak yaşanan acının büyüklüğüne bir kez daha şahit oluyorsunuz.Kitabın sonunda Koreş’in de hikayesi bitiyor. Nasıl bittiğini merak edenler, yakın geçmiş sayılabilecek bir tarihte dünyanın nelere şahitlik ettiğine bakmak, insan olmanın zaman zaman ne kadar büyük bir yük olabileceğini öğrenmek,, tarih kitabı karıştırmanın zor olacağı bugünlerde dolaylı yoldan bilgi sahibi olmak için bu kitabı okuyabilirsiniz..Böylece hikayenin sonunda Koreş’in büyük mükafatının ne olduğunu da öğrenirsiniz.
Yazın en güzel tarafı hem gezmeye hem eğlenmeye hem de okumaya fırsat tanıması. Günler uzun...Verimsiz öğleden sonralarında bir şezlonga uzanıp güzel bir müzik koyup edebiyatın tadına varmak için en güzel mevsim.Serin alışveriş merkezlerindeki kocaman kitapçılar çok satanlar ve yeni çıkanlarla zaten hepimizin emrine amadeyken boş durmamak lazım...Ben de böyle yaptım. Baktım, yeni çıkanların ve çok satanların neredeyse hepsini okumuşum. İçlerinde biyografiler, eleştiriler, hayata dair görüşlerin olduğu denemeler var. Bir ara gözüm yeni çıkanlarda tanıdık bir ifadeye takıldı:“Sen bana bakma,Ben senin baktığın yönde olurum.”Bir insan düşünün, sevdiğine bir bakış için bile zahmet ettirmek istemeyen bir kişiliği, sonsuz sevme gücüne sahip bir yüreği olsun.Bir şair ne kadar zaman düşünmeli, neler yaşayıp biriktirmeli, neler hissetmeli ki ortaya böyle bir güzellik, böyle bir duygu yoğunluğu ve aynı zamanda böyle hoş bir sadelik çıkabilsin.Duru, akıcı ve yalın olan bu üslubun sahibi belliydi elbette: Özdemir Asaf. Gündem; savaşlar, ölümler, felaketlerle doluyken en iyi sığınak edebiyat olacaktı benim için..Çünkü edebiyat tüm ilimlerin içinde, hayatın aslını, olması gereken şeklini, özünü başka başka üsluplarla bize tekrar tekrar sunan tek alandı.Yapı Kredi Yayınları müthiş bir iş yaparak Özdemir Asaf’ın 70 şiirini ciltli bir kitapta toplamış, bunları aynı zamanda da kendi sesinden bir cd’ de bir araya getirmiş. Müthiş bir arşiv, müthiş bir edebiyat zenginliği...Bununla da kalmamış, şairin İstanbul Radyosu’nda yaptığı bir röportajı ve kısa bir biyografisini de kitabın sonuna eklemiş. Böylece şairi hiç tanımayan varsa (ki buna ihtimal vermek bile istemiyorum) onun yaşamı hakkında da bilgi sahibi olabilir.Sayfalar kalın, sıcak.Sıcak günlerde içilen çay gibi insanın içini bir anda yakıp sonrasında hemen serinletiyor.Hem dinleyin, hem okuyun... İki şölen birdenŞairin kızı Seda Arın, 1966 yılının mayıs ayında babasından evlilik izni almak için akşam yemeğinde annesinden konuyu açmasını rica eder. Özdemir Asaf’ın ne diyeceğini onlar merakla beklerlerken o gayet sakin bir sesle, Benim şiir kitaplarım nerede, diye sorar. Kitapları gelince sesinin tüm güzelliği, sakinliği, coşkusu ve onayıyla okur şiirlerini, sonra da hoşçakalın diyerek masadan kalkar.Bu arada kızı, şairin sesini kaydetmek için teybin düğmesine çoktan basmıştır.İyi ki basmıştır.Bir evlilik izni, bir yaşam değişimi, bir baba onayı, bir aile sohbeti çerçevesinde gelişen bu akşam yemeğinden edebiyat severlere müthiş bir hazine kalacaktır.Bazen yalnızca kendimiz için bir şeyler yaptığımızı zannederiz. Verdiğimiz ani ve güzel kararların ne kadar hoş işlere vesile olacağını önceden kestirmemiz imkansızdır. Seda Arun’ un parmağının bir düğmeye dokunması gibi...Kitapta Sevgili Doğan Hızlan’ın da bir yazısı var.Yazısını şöyle bitiriyor.Şiirleri dinleyin hem de okuyun.İki şölen birden yaşayacaksınız.Şölen kadar güzel bir ifadenin ifadesinin üzerine ne yazılır bilmiyorum.Akılla aşkın evliliği gibi düşünürsek şiir yazma işini düğün olabilir belki.Şairler, düşündürmeyi severler.Hele ki o şair Özdemir Asaf’sa:“Ölebilirim genç yaşımda,En güzel şiirlerimi söylemeden götürebilirim.Şimdi kavakyelleri esiyorken başımda,Sevgilim,Bir akşam üstü seni düşündürebilirim.”Şiirleri okuyun ve dinleyin.Akılla aşkın düğününe katılacasınız...