Neşet Ertaş’ın yaşama veda edişiyle bir yıldız daha kaymış oldu Anadolu’dan. Yirmi birinci yüzyılın sosyal medya gençliği, bu kaybın ne kadar farkındadır bilmiyorum. Yine de arkadaşlarıyla bir araya geldikleri mekanlarda farklı seslerden onun olduğunu belki de hiç bilmedikleri türküleri dinlemişlerdir. Ya da Köroğlu’nun, Karacaoğlan’ın, Erzurumlu Emrah’ın, Aşık Veysel’in adını edebiyat derslerinde sınavlarda sorulacak diye akıllarında tutmuşlardır. Türküleri unutur olduk. Ne zaman ki böyle büyük kayıplar yaşıyoruz o zaman aklımız başımıza geliyor, türküler üstüne konuşmak istiyoruz. Türkülerden Türklerin yaşadığı coğrafyaları, sahip olduğu gelenek ve görenekleri, yaşam tarzını, hayata bakış açısını; aşkı; ölümü, yiğitliği ve kahramanlığı nasıl algıladığını, bunları nasıl yaşadığını, yüreğinde nasıl taşıdığını öğreniriz. Bebeklerini nasıl uyuttuğunu, gelinlerini baba evinden nasıl aldığını, ölülerinin arkasından nasıl ağladığını, sevdalısına diyeceklerini nasıl dediğini...
17. yüzyılın en önemli saz şairlerinden Karacaoğlan, çapkınlığı ile bilinen, gittiği hemen her yerde ardında gözü yaşlı bir sevdalı bırakan bir halk ozanı olarak bilinir. Hepsi için ayrı güzellikte dörtlükler bırakmıştır geriye. Güzellemeleri koşma nazım şeklinin belki de en güzel örneklerindendir:
“Ala gözlerini sevdiğim dilber, Sana bir tenhada sözüm var benim, Kumaş yüküm dost köyüne çizildi, Bir zülfü siyaha nazım var benim”
Köroğlu’nda ise isyanın, sitemin, kırgınlık ve kızgınlığın tok sesi saklıdır. Onda bir dosta, doğaya, sevgiliye, en önemlisi de Anadolu erkeğinin en büyük değerlerinden biri olan ata karşı duyduğu sevginin izleri saklıdır:
“Kıratı sorarsan yedidir yaşı
İridir gövdesi, ufaktır başı
Dizgini çekende un eder taşı
Estir Kıratım es, yare gidelim
Dost, düşman içinde sıla edelim”
Anadolu toprağında yetişmiş, yirminci yüzyılın en önemli ozanlarından biri de hiç şüphesiz Aşık Veysel’dir. Dünyayı iki kapılı bir hana benzettiği, hayatı da gece gündüz yürünen bir yol olarak anlattığı eseri, içindeki kocaman felsefesiyle bizi düşündürür. Ve bu yüzyıla damgasını vuran Neşet Ertaş... Onun eserleriyle oynadık düğünlerde, onun eserleriyle ağladık ayrılıklara. Spikerlerin ağzından, “Bir Neşet Ertaş türküsü” diye duyduğumuz cümle, bugün daha da anlamlı. Türk halk müziğine gönül veren sanatçılara sahip çıkmak gerekiyor. Anadolu insanının özünü bize söyledikleri türküde yeniden hatırlatıyorlar. Burnumuza çiçek kokuları geliyor, güzel, ılık bir rüzgar tenimizi okşuyor, dost bir el gözyaşımızı siliyor, bir başkası sırtımıza dokunuyor gayret verircesine... Çünkü türkülerimiz sahici. Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun dediği gibi:
“Zifiri karanlıkta gelse şiirin hası
Ayak seslerinden tanırım
Ne zaman bir köy türküsü duysam
Şairliğimden utanırım”
Neşet Ertaş’a ve ozanlara saygıyla...
Ana sütü gibi temiz türküler
Haberin Devamı

