Dinin temeli tevhid inancıdır

8 Aralık 2003

Tevhîd, dinin temelidir. Peygamberlere gelen emirlerin başı, Allah'a tapma emridir. İslâm'ın da mânâsı sadece Allah'a teslîm olmaktır: "Rabbi İbrâhîm'e islâm ol!' demişti, Alemlerin Rabbine teslîm oldum.' dedi." İbrâhîm, Allah'a öyle bağlıydı ki tevhîd çağrısından ötürü ateşe atıldığında Cebrail'in: "Bir isteğin, dileğin, benim yapabileceğim bir şey var mı?" diye sorması üzerine: "Sana ihtiyacım yok! Allah ise halimi biliyor!" demiştir.Demek ki dua ve ibâdet sadece Allah'a yöneltilir. O'ndan başkasına yalvarmak boşa gider: "Gerçek dua, ancak O'na yapılır. O'ndan başka dua erlikleri ise, kendilerinin hiçbir isteklerini karşılayamazlar. (Onlann durumu) Tıpkı ağzına gelsin diye suya avuçlarını uzatan kimse gibidir. Oysa (uzanıp suyu avuçlamadıkça su) on(un ağzın)a gelmez. İşte kâfirlerin duası, öyle boşa gider." (Ra'd: 14)Birine yalvarmak o şahsı tanrılaştırmaktır. İnsanların gidip dilek diledikleri yatırın günâhı yok. Günâh gidip onlara yalvaran insanlarda. Peygamber'in türbesine dahi gidip yalvarsanız haramdır, bu tevhîdin özüne aykırıdır. Türbecilik, İslâm'ın ruhuna uygun değildir.Hz. Muhammed Allah'tan başkasına yalvarmanın şirk olduğunu, şirkin affedilmez bir günâh olduğunu öğretmiştir. İşte Arapların karşılarında dikilip yalvardıkları Lât, Menât, Uzzâ. Siz bunları taş mı sanıyorsunuz? Onlar türbeydi. Peygamber, bu yatırları oranın halkına yıktırmıştır. Biz kabristanı ziyaret eder, türbelere gidip dua ederiz. Ama orada yatanlardan bir şey istemeyiz. Sadece Allah'tan isteriz. Bizim duamızdan türbede yatanın ruhu şad olur. Kabir ve türbe ziyareti bize de âhireti anımsatır. Bir gün böyle toprağın altına gömüleceğimizi düşünürüz. Tâifliler Hz. Peygamber'e gelip Müslüman olmak için üç şart ileri sürmüşlerdi: Tapınakları Lâfa, 3 yıl dokunulmamasını, putlarını kendi elleriyle kırmamalarını, namazdan affedilmeleri. Hz. Peygamber ilk ve son şartı kabul etmemiş, putların başkası tarafından kurumasına razı olmuştu. Namaza gelince: "Namazı olmayan dinde hayır yoktur!" demiş, Tâiflilerin Lât adlı türbelerini yıkmak üzere o zamana dek putçuların lideri olan Ebûsüfyan ibn Harb ile Muğîre ibn Şu'be'yi göndermiştir.Lât tapınağına ilk kazmayı vuran, Muğîre ibn Şıı'be olmuştur. Müşrikler, o yatırlara dua etmenin, kendilerini Allah'a yaklaştıracağına inanıyordu. Böyle inanmadan sırf orada yatan zâta dua etmek güzel bir şeydir. Peygamberimiz Cennet-i Bakî'a denilen Medîne Kabristanı'na gider, dua ederdi. Hattâ kendilerinin, daha önce putataparlığa yol açar endişesiyle kabir ziyaretini yasaklayıp, tevhîd tamamen gönüllere yerleşip tehlike ortadan kalktıktan sonra: "Ben sizi kabirleri ziyaret etmekten menetmiştim. Artık ziyaret ediniz. Çünkü o, âhireti anımsatır!" demiştir. İnsan kabristana gittiği zaman âhireti hatırlayacak, bir gün ben de buraya gideceğim diye düşünecektir.

Devamını Oku

Günahlar ruh üzerinde iz bırakır

7 Aralık 2003

Dün de belirttiğim gibi ruh üzerindeki eylem işaretleri, tüm günahları gösterir. Bu yüzden ahirette bir sorgulama yapılmaz. "O gün ağızlarını mühürleriz, elleri bize söyler, ayakları yaptıklarına şahitlik eder." (Yâsîn: 41/65) âyetinde Allah'ın, suçluların ağızlarına mühür vuracağı, onların el ve ayaklarının, yaptıklarına tanıklık edeceği anlatır. Anlamı şudur: O gün suçlular, söyleyecek söz, yaptıklarını inkâra imkân ve fırsat bulamaz. Ağızları kapanır, bir şey diyemez. Çünkü organları, yaptıklarını söyler. Yaptıkları işlerin izleri bedenlerinde, el ve ayaklarında görünür. İnkâra kalksalar da suçlarını kapatmaya imkân bulamazlar."20- Nihayet oraya vardıklarında kulakları, gözleri ve derileri, yaptıkları işler hakkında aleyhlerine şahitlik ettiler." 21- Derilerine: "Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?" dediler. (Derileri): "Her şeyi konuşturan Allah bizi konuşturdu. İlk defa sizi O yaratmıştır, işte O'na döndürülüyorsunuz." dediler. 22- "Siz (günâh işlerken) kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin, aleyhinize şahitlik etmesinden gizlenmiyordunuz, yaptıklarınızın çoğunu Allah'ın bilemeyeceğini sanıyordunuz. 23- "İşte Rabbi'nize karşı beslediğiniz bu zannınız, sizi helak etti, ziyana uğrayanlardan oldunuz!" (Fussilet: 20-23)İlâhî mahkemede suçların gizlenmesi kesinlikle mümkün değildir. Suçlu, inkâr etse bile işlediği suçun ruhunda bıraktığı izler, bunu kanıtlar. Kişinin kulakları, gözleri ve derisi, kendi aleyhine tanıklık eder. Organların tanıklığı iki şekilde olur: Allah ya organlara dil vererek onları konuşturur; ya da organlar üzerindeki izler, kişinin suçlu olduğunu gösterir.Münker ve nekirSorgu meleklerinin Münker ve Nekîr adını taşıdıktan da tartışma konusudur. Bundan dolayı Ahmed ibn Kasım, Ebû Abdillah'a (Ahmad ibn Hanbel), "Münker ve Nekîr sözüne ne dersin? Sorgu melekleri bu adı mı taşıyor? Yoksa bunlar, sadece iki melek midir?" demiş.Ahmed ibn Hanbel, bunların Münker ve Nekîr adını taşıdıklarını söylemiştir. Mutezilenin çoğunluğu, Allah'ın meleklerine Münker (çirkin), Nekîr (kötü) adının verilemeyeceğini söylemiş. Onlara göre Münker, meleğin adı değil, sorgu sırasında ölünün tereddüdü, Nekîr de meleklerin onu, şiddetle azarlayıp rezîl etmesidir. Ebû Davud'un rivayetinde, kabirde ölünün ruhunun cesedine döndürüleceği kaydı vardır ki, bu hadîs de Tirmizî'nin hadîsi gibi gariptir. Ölünün ruhunun kabirde cesedine döneceği kaydı, "Kütüb-i Sitte: altı Hadîs Kitabı" içinde, yalnız Ebû Davud'un Sünen'inde yer almıştr ve bu hadîs doğru görünmemektedir. İbn Hazm da, kabir fitnesinin ve azabının, bedene değil, bedenden ayrılan ruha olacağını söylüyor.

Devamını Oku

Hiçbir şey Allah'tan saklanamaz

6 Aralık 2003

Herkesin dünyada yaptıkları ruhuna yerleşmiştir. Yaptıklarının işaretleri, izleri ruhunda görünür, bütün organları yaptıklarını söyler. Rahman 39- 42 ayetlerinde, âhirette suçların, kulun itirafına gerek kalmayacak derecede açıkça belli olacağını bildirilmektedir. Kişinin, dünyada yaptığı kötü eylemler, günâhlar, ruh cisminin üzerinde kendilerine özgü lekeler bırakır. Bu izler, o kulun hangi günâhları işlemiş olduğunu belirtir. Her günahın ruh üzerinde kendine özgü işaretleri olur. Bu işaretler, o kulun ne gibi işler yapmış olduğunu gösterir. Ruh bedenden ayrılınca eylemlerinin bütün izleri açığa çıkar: O gün onlar, ortaya çıkarlar. Onlardan hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz. (Ve sorulur onlara): "Bugün mülk kimindir? O tek ve kahhâr olan Allah'ın!" (Mü'min: 60/16) âyetinin bildirdiği üzere o gün her can apaçık ortaya çıkar, bütün meziyetleriyle görünür. Dünyada yaptığı her şey açıkça belli olur. Hiçbir iş Allah'tan gizli kalmaz. O gün Allah, mülkün kime ait olduğunu, gerçek tanrının kim olduğunu sorar. Bu soru da bir öğrenme sorusu değil, Allah'a ortak koşanları azarlama, hatâlarını yüzlerine çarpma sorusudur. Yine kendisi, mülkün yalnız kendisine ait olduğunu vurgular. Yahut Rabbin sorusu üzerine herkes, bütün varlıklar yegâne hükümdarın Allah olduğunu söyler.Kur'ân-ı Kerîm, âhiretteki hesabı bu kadar açık biçimde ortaya koymuşken, ilmihal kitaplarında bazı zayıf rivayetlere dayanılarak yapılan Münker-Nekîr senaryosu ve bu meleklerin "Rabbin kimdir? Nebîn kimdir?" gibi sorular sorduğu rivayetleri uydurmadır. Kur'ân, suçlulara, günâhlarının sorulmayacağını, herkesin ne yaptığının ortaya çıkacağını vurgulayadursun, rivâyetçiler, Münker-Nekîr'e sorular sordurmadan rahat edememişler. Melekler ölen kişinin işaretlerini, ne yaptığını, kime inandığını ve eyleminin izlerini görmüyorlar mı da böyle sorular soruyorlar? Bütün bunlar yanlıştır. Ancak insanın sorumluluğunu, kendisine verilen ni'metlerden sorulacağını bildiren âyetler de vardır: "Sonra o gün, (size verilen) ni'metten sorulacaksınız." (Tekâsür: 8) Ve Zuh-ruf: 19,44, Nahl: 56, 93, Enbiyâ: 13, 23. ayetler. Bu âyetler, suçluların, Allah adına uydurdukları şeylerden, yaptıkları günâhlardan, yalan tanıklıklarından, Kur'ân'a karşı olumsuz davranışlarından sorulacaklarını bildirmektedir. Burada vurgulanan sorgulama, suçlulardan neler yaptıklarını öğrenme sorgulaması değil; yaptıklarını onların yüzüne vurup onlan azarlama, yaptıkları suçlardan ötürü onları hesaba çekme şeklinde bir sorgulamadır. Münker-Nekîr senaryosunda olduğu gibi bir soru sorma değildir. Bu âyetlerin amacı, insanın, yaptığı hareketlerden, davranışlardan sorumlu olduğunu; suçluların cezalandırılacağını vurgulamaktır. Yoksa kişinin sorguya cevap verip vermemesi önemli değildir.

Devamını Oku

Münafık kabirde azap çeker

5 Aralık 2003

Buhârî, Müslim, Nesâ'î ve İbn Hanbel'in rivayet ettikleri hadîste, kahire konulan ölüye iki meleğin gelip Rabbi'nin ve peygamberinin kim olduğu hakkında soru soracakları anlatılır, fakat meleklerin adından söz edilmez. Yalnız Tirmizî'nin rivayet ettiği hadîste meleklerin biri Münker, diğeri Nekîr adını taşır. Hadîs şöyle: Ölü (yahut biriniz) kabire konulunca birine Münker, diğerine Nekîr denilen iki siyah, ezrak (gök gözlü) melek gelir. "Bu adam hakkında ne diyorsun?" derler. O da hayatta söylediği gibi "O, Allah'ın kulu ve elçisidir. Allah'tan başka tanrı olmadığına, Muhammed'in de Allah'ın kulu ve elcisi olduğuna tanıklık ederim", melekler "Senin böyle söylediğini biliyorduk" der. Sonra ölünün kabrinde, yetmiş çarpı yetmiş arşın yer açılır (kabri genişletilir), kabrinin içi aydınlatılır. Ona "Uyu" denilir. O der ki: Gideyim, aileme haber vereyim. Melekler: Gelin gibi uyu, kendi ailesi içinde en sevdiği kimseden başkasının uyandıramayacağı gelin gibi uyu. Tâ Allah onu yattığı yerden kaldırıncaya kadar. Münafık ise soru karşısında "Ben, onun hakkında insanların bir şeyler söylediklerini duydum, ben de öyle dedim, bilmiyorum" der. Melekler derler ki: Zaten biz senin böyle söylediğini biliyorduk! Toprağa da "Onu sıkıştır" denilir. Toprak onu öyle sıkıştırır ki kaburga kemikleri birbirine geçer. Allah Kıyamette onu yattığı yerden diriltinceye kadar ona böyle azabedilir. Aslında Tirmizî'nin rivayet erliği hadîsin temel anlamı, Buhârî ve Müslim'deki hadîslerin aynıdır. Ancak çeşitli râvilerin ağzında dolaşa dolaşa hadîs rivayetlerinin içine başka söz ve düşünceler karışmıştır. Hattâ Buhârî ve Müslim'in kabir sorgusundan söz eden hadîslerinin ayrıntılı metinleri de Kur'ân'ın anlatımına uymaz. Ayrıca kendi aralarında da çelişkilidir. Metinlerde cümle düşüklüğü var, birinci şahıstan üçüncü şahıs kipine geçiliyor. Kabrin yetmiş çarpı yetmiş arşın genişletilmesi ifadesi de Buhârî ve Müslim'de bulunmaz. Aslında hadîsin temel kavramı, kabrin su kadar metre genişletilmesi değil, ölünün ruhunun geniş bir mekân içinde bulunacağıdır. Ruh zaten kabrin içine kapanıp kalmaz. Kabir ruhun hapishanesi değildir. Kabire giren, sadece cesettir. "(...) Suçlulara günâhlarından sorulmaz." (Kasas: 49/78)"O gün ne insana, ne de cine günâhından sorulur. Şimdi Rabbinizin hangi ni'metlerini yalanlıyorsunuz? Suçlular, simalarından tanınır, perçemler(in)den ve ayaklar(ın)dan tutulur. Şimdi Rabbinizin hangi ni'metierini yalanlıyorsunuz?" (Rahman: 39-42) âyetlerinde, İlâhî Mahkeme'de suçlulara günâhlarından sorulmayacağı, çünkü vücut dillerinden yaptıkları tüm suçların anlaşılacağı belirtiliyor. Ama bu, suçluların yaptıklarından sorumlu olmayacakları anlamına gelmez. Herkes yaptığından sorumludur. Ancak âhirette, insanın dünyada yapmış olduğu işler o kadar açık biçimde görünecektir ki artık suçlunun suçunu sorup araştırmaya gerek yoktur.* Bu konuya yarın da devam edeceğim.

Devamını Oku

Dinde bid'atlerden kaçınmak gerekir

4 Aralık 2003

Dünkü yazımda kılınamayan namazların kefaretinden söz etmiştim. Bugün de tutulamayan oruç için verilmesi gereken fidyeyi anlatacağım. Kur'ân-ı Kerîm'e göre oruç, kendisine farz olduğu halde tutamayan kimse, tutamadığı günler için fidye verir. Ancak oruç fidyesi, kişinin sağlığında yapacağı bir iştir. Hz. Peygamber ve sahâbîleri, ölmüş kimsenin oruç fidyesinden hiç söz etmemişlerdir.Fidye sadece oruca mahsustur. Çünkü Peygamber (SAV), bir özür dolayısıyla kılınamayan namazın, kazadan başka bir kefareti bulunmadığını vurgulamıştır (el-Munteka: 1/612). Buna rağmen bazı fakîhler, kişinin, gücü varken kılamadığı namazları için de fidye verilmesini uygun görmüşler. Onlara göre kılmaya muktedir olduğu halde kılmadan, tutmaya muktedir olduğu halde tutmadan ölecek kimsenin, kılmadığı namaz ve tutmadığı oruçlar hakkında birer fidye vasiyet ermesi uygundur. Allah'ın, bu sadakalar karşısında onun borcunu affedeceği umulur.Vasiyeti, malının üçte birini geçmez. Her günün orucu için bir fidye, her vaktin namazı için bir fidye verilir. Fidye yanm ölçek buğday, buğday unu ya da bir ölçek hurma, üzüm veya arpa olabilir.Fidye ile namaz borcunu düşürmeye "iskat-ı salât" denilir. Bu yiyeceklerin kendileri vasiyet edilebileceği gibi bedelleri de vasiyet edilebilir. Bir fidye, bir "fıtra" demektir. Fakirin ihtiyacı çeşitli olduğundan bunların bedellerini vermek daha iyidir. Fidye, Bakara sûresinin 184'üncü âyetiyle; "Bir kimse üzerinde bir aylık Ramazan borcu varken ölürse onun her günü için bir yoksul doyurulsun." hadîsine dayanır.Namaz için fidyeden bahsedilmemiştir. Buharı ve İbn Mâce, "Üzerinde oruç borcu olduğu halde ölen kimsenin yerine velîsinin oruç tutabileceğini" bildiren hadîsler rivayet etmişlerdir.İmâm Mâlik'in rivayetine göre; Abdullah İbn Ömer: "Hiç kimse kimsenin yerine oruç tutamaz, hiç kimse kimsenin yerine namaz kılamaz." demiştir. Bu söz, bir kimsenin başka birinin yerine namaz kılıp oruç tutamayacağını ifâde ediyor.Oruç için fidye verilmesi hakkında hem âyet, hem hadîs vardır. İbâdet hususu akla dayanmadığından namaz, oruçla kıyâs edilemez. İskat-ı salât diye adlandırılan uygulama, bir yardımlaşma anlayışına dayansa da ne Peygamber Aleyhisselâm'ın, ne de sahâbîlerinin yaptığı bir işlemdir.Bid'at olan bu işlem yerine, elde ne kadar para varsa, doğrudan doğruya ölünün oruç ve namaz fidyesi olarak verilse daha iyi olur. Böylece devir yapmaya da lüzum kalmaz. Çünkü bu uygulama, gerçi iyi niyetle ortaya konmuş olsa da tamamen bid'attir. Dinde bid'atlerden kaçınmak gerekir. Kişi, niyetine göre sevap alır.

Devamını Oku

Geçmişte kılınmamış namazların kefareti olmaz

3 Aralık 2003

Emredilen şeyin yerine getirilmesi üç türlüdür: Eda, kaza, iade. Namazı vaktinde kılmak eda, vaktinde kılınmayan namazı sonradan kılmak kaza, aynı namazı vakti içinde veya vaktinden sonra herhangi bir halden ötürü yinelemek de iadedir.Hz. Peygamber (SAV): "Bir namazı unutan, hatırladığı zaman onu kaza etsin. O namazın başka kefareti yoktur." buyurmuştur.Ebû Katâde'nin rivayetine göre de Peygamber (SAV), uyku dolayısıyla namaz kılamadıklarını söyleyenlere: "Uykuda kusur yoktur, kusur uyanıklık halinde olur. Biriniz namazı unutur, ya da uyku sebebiyle kılamazsa, hatırladığı zaman o namazı kılsın!" demiştir. Başka bir rivayette de bir seferden dönerken sabah namazına uyanamayan Allah elçisi ve arkadaşları, güneş doğup yükseldikten sonra Bilâl'in ezan okumasıyla iki rekat sünnetin ardından kamet getirerek sabah namazını kılmışlardır. Sonra arkadaşlan: "Yâ Resûlallah, bu namazı yarın vaktinde iade etmeyelim mi?" diye sormuş, Peygamber, "Rabbiniz sizi ribâdan ederken kendisi sizden ribâ mı alacak? buyurmuştur." Hendek Savaşı'nda da 2 veya 4 namazı kılamayan Allah Elçisi, geceleyin bu namazları hep birlikte sırasıyla kıldırmıştır.Unutularak veya herhangi bir nedenle vaktinde kılınmayan namazlar, hemen kaza edileceği ve üzerinde kılamadığı namazlar olduğu halde ölen kimsenin yerine, namazları kaza edilemez ve bunlar için kefaret (fidye) verilemez. "O namazların, bundan başka keffâreti yoktur" cümlesi bunu gösterir.Peygamber'in kaza edilmesini emrettiği namazlar, unutmak veya uyku gibi nedenlerle kılınamayan namazlardır. Bunların kazası lâzım gelir. Fakat bile bile namaz kılmayan kimsenin bu namazlarını kaza etmesi gerekip gerekmeyeceği konusunda bir görüş ayrılığı mevcut. Hadîslerden sadece bir özür dolayısıyla kılınamayan namazların kazasının gerekeceği, mazaretsiz kılınmayan namazların, günâh olan namazı terk etmekten dolayı Allah'a tevbe ile af ve mağfiret dilemek gerektiği anlaşılır. Şevkânî de Neylu'l-Evtârında: "Uzun araştırmasına rağmen kasten kılınmayan namazların kazasının gerektiği hakkında geçerli bir delil bulamadığını" belirtmektedir.40-50 yaşından sonra Müslüman olanlar, daha önceki dönemlerde yerine getirmediği ibâdetleri yapmakla yükümlü değiller. İslama adım atmaları daha önceki günahlarını siler. Uzun süre namaz kılmayıp daha sonra namaza başlayan da, ömrünün ileri bir döneminde Müslüman olan kimsenin durumuna benzer. O kimsenin, geçen dönemlerindeki namazlarını kaza etmesi, büyük bir zorluktur. Zaten onların, tövbe ve istiğfardan başka kefareti de yoktur. Nasıl yıllarca yıkanmayan insanın, daha sonra yıkanmayı âdet edinmesiyle eski yıkanmamalarını kaza etmesi mümkün değilse, uzun yıllar kasten yapılmayan ibâdetlerin de kazası mümkün değildir. Kaza diye yapılan, aslında bir ruh temizlemesidir. Eski hatâ ve kusurlara tövbe edip bundan sonra ibâdetine devam etmelidir.

Devamını Oku

Batıl inançların dinde yeri yoktur

1 Aralık 2003

Hurafe, sözlük anlamıyla akla ve gerçeğe aykırı olan aldatıcı sözdür. Masal, efsane ve genel olarak gerçek dışı olduğu halde hoşa giden nakil ve rivayetlere de hurafe denilmektedir. Genellikle büyü objeleri ilgili inançlar da bu terimle ifade edilir.Din dışı alanları da kapsamakla birlikte dinî alanlarda daha yaygın olan bu terim, hemen hemen bütün dinlerde mevcut. Özellikle Arap Yarımadası'ndan çıkmış ve halen yaşamakta olan üç ilâhî din mensuplarında dinin ruhuna aykırı düşünceler, yani hurafeler din kitaplarına sızdırılmış ve yaşama alanı bulmuştur. İslâm'ı kabul eden çeşitli din mensuplarının eski dinlerine ait bazı inançları korumaya devam ettikleri ve bunları diğer Müslümanlara da aktardıkları bilinmektedir. Câhiliye dönemi Arapları, uğura, uğursuzluğa ve cinlerle ilgili çeşitli hurafelere de inanıyorlardı. Cinlerin kertenkele, kirpi, devekuşu, tarla faresi, yılan, tavşan gibi hayvanların kılığına bürünerek insanlara göründüğü düşünülmesi, karga vb. gibi kuşların uğursuz sayılması, göz değmesinin insanlara da etkili olması bu dönemin inançları arasındaydı. Eski İran ve Hint dinlerine mensup gruplarla Türkler'in İslâm'ı kabul etmesinden sonra İslâm dünyasında yeni hurafeler oluşmaya başlamış. Önceden Şamanizm, Budizm, Maniheizm ve Zerdüştilik gibi dinlere bağlı olan din adamları, Câhiliyye dönemi Arap kültürüne ait hurafelerin cahil halk tabakasına yayılmış olmasından da yararlanarak daha çok eski Şaman afsunlarına âyetler, Kabe, Levh-i Mahfuz, Arş, Kürsî gibi İslâm motiflerini karıştırmak suretiyle mesleklerini yeni dinlerinde de sürdürmüşlerdir. Şamanizm'den intikal eden su kültü, Yahûdîlikten geçen tılsımlar, Hıristiyanlıktan kalan türbeleri kutsallaştırma hurafeleri bu konudaki bazı örnekleri teşkil eder.Yalnız Allah'a tapınızKur'ân-ı Kerîm'in temel misyonu, insanları yaratıklara tapmaktan kurtanp sadece Allah'a kul yapmaktır, ibâdet edilmeye, tapılmaya lâyık tek tanrının, yalnız Allah olduğuna, O'ndan başkasına tapmanın hiçbir yararı olmadığına; tersine, bunun, insan ruhunu aşağılatacağına dair pek çok kanıt mevcut. İslâm'da hurafe ve şirk kesinlikle yasaklanmıştır. Tavuğun, karganın ötmesinden, kedinin geçmesinden, bir kuşun uçmasından vehme kapılmak; cuma akşamı eve süpürge vurmamak; zemheri ayında ev temizliği yapmamak; falan veya filân gün yıkanmamak tamamen bâtıl inançlardan kaynaklanır, bu tür inançların dinde yeri yoktur.İslâm, aklın ve insan ruhunun gelişmesine engel olacak her türlü inancı kökünden kazımak istemiştir. Hurafeler, bâtıl inançlarla ruhun ve aklın evham ve tereddütler içerisinde çalkalanmasına izin vermemiştir. Kur'ân: "İşini onlara danış, karar verince de Allah'a dayan; çünkü Allah kendine dayanıp güvenenleri sever." (Âl-i İmrân: 94/159) buyurmaktadır.

Devamını Oku

Rızıkta eşitlik, maaşta denge

30 Kasım 2003

Bu yazıma, Nahl Suresi'nin 71. âyetiyle başlıyorum: "(Rızıkça) Üstün kılınanlar, ellerinin altında bulunanlara kendi rızıklarını verip de hepsi rızıkta eşit olmuyor."Bu âyet, işverenlerin fazla mallarını emirleri altında çalışanlara verip, geçimde eşitlik sağlamalarını hedef gösterir. Çünkü herkesin havaya, suya, besine ihtiyacı aynıdır. Bütün insanların bağırsakları eşit uzunlukta, mideleri de aşağı yukan aynı büyüklüktedir. Her insanın alması gereken standart bir kalori miktarı vardır. İnsanlara bu dengeli biçimde verilmez, biri yer, biri bakarsa huzursuzluk olur. Yöneticiler buna dikkat etmeli. Çünkü bu, adaletin gereğidir. Ama nerede o adalet? Kamu kesiminde bu adaletsizlik daha çok göze çarpıyor. Genelde memurlar, maaşlarının azlığından şikâyet edip gösteri yapıyor. Sonuçta maaşlan bir miktar artıyor, ama öteki geniş kesim, olduğu yerde sayıyor. Bu, hakça bir uygulama değil. Bir kesime yapılan zam, ötekilere de yansıtılmalı. Sadece birine zam yapıp diğerlerine yapmamak, bu zammı alamayan büyük kamu personelini rahatsız eder. Bu, Türkiye'de kaç kez böyle olmuş, birliği sağlamak için çıkarılan personel kanunlarının ruhu da bozulmuş, tekrar kamu kesimi haksız bölünmelere uğramış, memurlar arasındaki mesafeler dengesiz biçimde açılmıştır. Yapılan zammın, işin yoğunluğuna ve riskine göre âdil biçimde verilmesi gerekir. Elbette yöneticinin işi ağır ama öğretim üyesinin de işi hafif değil. Günde sekiz saat çalışan bir büro memuru, bir bürokrat, bir veznedar, bağlı bulunduğu fakülteye arada sırada uğrayan öğretim üyesinden, bazı yöneticilerden ya da haftanın bir günü ders yapan vaizden az iş yapmaz.Az çalışana iltimas geçmeyiniyi bir elemanla az çalışan bir tutulursa çalışmayan da prim almış olur. Ben "(Rızıkça) Üstün kılınanlar, ellerinin altında bulunanlara kendi rızklarını verip de hepsi rızkta eşit olmuyorlar." âyetinde eşitliğinin gösterildiği kanısındayım. Yöneticilere şu âyetleri hatırlatıyorum:"O (Allah)'m dînine yardım edenleri yer yüzünde iktidara getirdiğimiz takdirde (zorbaların yoluna sapmazlar, bil'akis) namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar. Bütün işlerin sonu Allah'a aittir (her şey sonunda O'na varacak, herkes yaptığından hesap verecektir)." (Hac: 41)"Allah sizden, inanıp iyi işler yapanlara va'dermiştir: Onlardan öncekileri nasıl hükümran kıldıysa, onları da yeryüzünde hükümran kılacak ve kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine sağlamlaştıracak ve korkularının ardından kendilerini (tam) bir güvene erdirecektir. Bana kulluk edecekler ve bana hiçbir şeyi ortak koşmayacaklar. Ama kim(ler) bundan sonra da nankörlük ederse işte onlar, yoldan çıkanlardır." (Nur: 55)

Devamını Oku