Müminler sabırlı ve hoşgörülüdür

26 Aralık 2003

"Bey'at bu gayeye vusul için mana kervanından bir arkadaş seçmekten, arif bir delil bulmaktan başka bir şey değildir" (Aynı eser, s. 116). Gazâ-lî'nin el-Munkız'ini notlarla neşreden, Ezher şeyhlerinden Muhammed Câbir de şöyle diyor: "Muhammedi tasavvuf, en sağlam tasavvuftur. Şeyh geçinip, ümmete etkili hiçbir usul ve programlan bulunmayan kimselerin çoğaldığı bu asırda Muhammedi tasavvuftan başkası uygun değildir.Bunun aslı tevbeyi tazeleyip gönülden sünnete bağlanmak, sünnetin sahibine âşık olmak, onun şemail kitaplarında yazılı ahlâk ve evradını öğrenip uygulamak, halde onu düşünmek, gönülde bulundurmak, kalben onu görmektir. Bu tasavvuf, bir tek temel üzerinde durur ki o da kalbi şeyhlerle meşgul etmeyip sadece Peygamber (s.a.v.)'i düşünmektir.Zira şeyhlerle meşgul olmak, tasavvuf yolunda yürümeye en büyük engeldir, doğrudan Peygamber'den feyz almayı önleyen en büyük perdedir. Ben bu hakikati, misal âleminde, Peygamber (s.a.v.)'den sonra en büyük eğitici olan Ruhtan (yani Gazâlî'nin ruhundan) öğrendim" (el-Munkızu mine'd-dalâl, s. 44-45, not 1'in devamı)."Seni kim sevmez ki?"Muhammed Câbir, rabıtada Hz. Peygam-ber'i düşünmeyi öğütlüyorsa da asıl tasavvufta gaye, herhangi bir yaratığı değil, sadece tek Yaratan' ı düşünmek ve gönülde O'ndan başka bir şey bırakmamaktır. Zira ibadette başka bir varlığı düşünmek, Kur'ân'a göre şirktir. Allah ile kul arasına başka bir şey girmemelidir.Peygamber'i sevmek, O'nun sünnetine uymak, kişiyi Allah'a ibadete, O'nu zikre götürür. O'na ibadet ve O'nu zikir esnasında artık O'ndan başka hiçbir şey düşünülmez. Gönülde sadece Hakk'ın adı, anısı ve sevgisi kalır. Böyle zikre devam eden kul, tez zamanda ilahi tecellilere erip kemâl bulur. Allah bizi de o kemâl bulanlar arasına katsın, amin. "İlahi, seni seven kalbi cehennemde yakar mısın?", "Rahman'ın sevgisiyle kalbim o kadar dolu ki şeytana düşmanlık beslemeye bile yer yok" diyen Râbi-ye-i Adeviyye, "Rüyamda Peygamber'i gördüm, bana, 'Beni seviyor musun Râbia?' dedi. Dedim ki: 'Ya Resûlullah, seni kim sevmez ki?' Fakat Hakk'ın sevgisi gönlümü öylesine tuttu ki başkasının dostluğuna ve düşmanlığına yer kalmadı" (Attâr, Tezkire: 1/50; Ahmed Emîn, Zuhru'l-İslâm, s. 226, Mısır) demiştir. Kasas 52-54'üncü ayetlerde sabredenlere iki kez ödül verileceği vurgulanmaktadır. Kur'ân müminlerin, sabırlı, hoşgörülü olduklarını, yapılan kötülüğe dahi iyilikle karşılık verdiklerini belirtmektedir. İşte güzel iman, insanı böyle bir olgunluk ve hoşgörü mertebesine çıkarır.Yarın: Cennet yurdu onların olacak.

Devamını Oku

"Kadınlardan bağış almazlar"

24 Aralık 2003

Zamanımızda şeyhlik perdesi altında genç kadın ve erkek müritlerine musallat olan kimselerin haberlerini çok duyduk. Bu, günümüzde olduğu gibi çok eskilerde de olmuştur. Bundan dolayı tasavvuf imamlan, delikanlılarla sohbeti çok tehlikeli bulmaktadırlar. Tasavvuf büyüklerinden Ebû Abdi'r-Rahmân es-Sülemî, mutasavvıfların ahlâkını özetlerken, "Delikanlılarla sohbet etmez, kadınların bağışlarını almazlar" diyor (Sülûkü'l-'ârifîn: 164). Onun talebesi Kuşeyrî de, "Bu yolun en zor afetlerinden biri de delikanlılarla sohbettir" diyor ve fişka yol açan bu hali, zararsız görenlerin sözünü şirke denk buluyor: "Allah kimi böyle bir şeye müptela ederse o kimse, bütün şeyhlerin oybirliğiyle Allah'ın alçaltıp hüsrana uğrattığı bir insandır. Milyonca kerameti olsa, şehitlerin mertebesine ulaşsa yine kıymeti yoktur" (Kuşeyrî, Risale: 184).Bu önemli noktayı daima hatırda tutmalı ve hiçbir insanın melek olmadığını, Peygamber'in dışında hiç kimsenin de sonucundan emin olamayacağını bilmelidir. Hatta, "Bana ve size ne yapılacağını da bilmem. Ben sadece bana vahyedilene uyuyorum" (Ahkaf: 66/9) ayeti, Peygamber (s.a.v.)'e dahi güvence garantisi vermemiştir. Bu yüzden Peygamber (s.a.v.) de ömrünü ibadet ve istiğfar ile geçirmiştir."Nereden biliyorsun?"Ahmed ibn Hanbel'in rivayet ettiği şu hadis de bunu kanıtlamaktadır: "İbn Abbâs (r.a.)'ın rivayetine göre (sahâbilerden) Osman ibn Maz'ûn öldüğü zaman bir kadın (başka bir rivayete göre Osman'ın kendi kansı), 'Cennet sana kutlu olsun ey Maz'ûn oğlu Osman' demiş. Allah'ın Elçisi (s.a.v.) ona kızgınca bakmış, 'Ne biliyorsun? (cennete gireceğini)' demiş. (Kadın), 'Ey Allah'ın Elçisi, senin şövalyen ve sahâbindir' demiş. Allah'ın Elçisi, 'Vallahi ben Allah'ın Elçisiyim, ben bile bana ne yapılacağını bilmem (başka bir rivayette de: Ne bana, ne de ona ne yapılacağını bilmem)' buyurmuştur" (el-Fethur-Rabbânî: 7/129).Rabıta meselesi: İlk sûfiler, mürşidin lüzumuna kesin inanmakla beraber, tasavvufun kuruluşundan, Abdulkahir Söhreverdî'nin yaşadığı altincı hicri asra kadar, şeyhi göz önünde hayal etmek gibi bir rabıta uygulamamışlardır. 505 (1111) tarihinde vefat eden İmam Gazâlî'nin şeyh-mürit ilişkisini gözden geçirdiğimiz gibi 563 (1168) tarihinde vefat eden Abdulkahir Söhreverdî'nin Avârifu'l-me'ârifinde, bu konudaki düşüncelerini okuduk.Tasavvuf ilimlerinin camii Ebû Abdi'r-Rahmân es-Sülemî'nin ve onun hem arkadaşı, hem de talebesi olan Hafız Ebû Nu'aym'ın ve yine onun talebesinden Kuşeyrî'nin eserlerini de taradık. Bunların hiçbirinde bugün uygulandığı biçimde bir rabıta anlayışı görmedik.Onlar şeyhi sevmeyi, ona teslimiyeti ve onun emirlerine uymayı gerekli görüyorlar ama "şeyhin sureti göz önünde hayal edilecektir" diye bir şey söylemiyorlar.Yarın: Ebû Abdirrahman as-Sulemî'ye göre mürşit, sadece yol göstericidir.

Devamını Oku

'Önce inanmalı ve güvenmelidir'

23 Aralık 2003

Ramazan'da bir ay boyunca İslâm tasavvufunun doğuşunu ve tarihi gelişimini özetle anlatmaya çalıştık. Ancak zaman yetersizliği dolayısıyla dikkat çekmemiz gereken önemli bir hususa şimdi vurgu yapmayı gerekli görüyoruz. Önemli bir not: Gerek Kuşeyrî, gerek Gazâlî, gerek Abdulkahir Söhreverdî, gerek bunlardan önce ve sonra gelen tasavvuf liderleri, şeyhin emrine mutlak itaat ve teslimiyeti şart görmektedirler. Çünkü sülûk, şeytanla ve nefsin arzularıyla savaşmaktır.Savaşta asker, kumandanın emrine itaat etmez de onun her emrinin, yasalara uygunluğunu araştırmaya kalkarsa kazanmak hayal olur. Ancak baştan, kumandanın savaş taktiğine aykırı şeyler emretmeyeceğini bilip ona inandıktan sonra artık onun buyruklarına itaat etmesi gerekli olur. Bu, savaşta başarının temel sarfadır. Manevi savaş olan mücahede de durum böyledir.Kendisine manevi komutan olacak şeyhi seçecek kimse, önce onun, şeriat hükümlerine uyup uymadığına dikkat edecek, Bayezid'in deyimiyle onun eylemlerini Kitap ve Sünnet ile tartacak, imanına, akide ve kemâline tam inanıp güvendikten sonra ona bağlanacaktır.Onun, zararlı bir şeyi kendisine emretmeyeceğini bildikten sonra artık sülûk esnasında, "Bunu neden böyle yapmamı emretti, kendisi neden şöyle yaptı?" diye düşünmeye başlar, tereddütlere düşerse şeyhle arasındaki kalbi bağda kopukluklar olur, manevi iletişim zayıflar veya tamamen kesilir, yol alamaz, sülûku yarıda kalır.Müridin yararı içinBunun için büyükler, şeyhin buyruklarına tam teslimiyeti gerekli görmüşlerdir. Bu, şeyhe yarar sağlamak için değil, müridin yararı için gereklidir. Ama emrine boyun eğilecek, kendisine teslim olunacak şahsın, şeriatın buyrukları dışına çıkmayan, hali, Peygamber (s.a.v.)'in siretine uyan, kemâl sahibi bir insan olması gerekir.Yoksa biraz tasavvuf yoluna çalışıp bir şeyler öğrendikten sonra kendisini şeyhlik makamına çıkaran, bu yolla menfaatler sağlamaya, apartmanlar yaptırmaya, mülkler edinmeye başlayan hatta güzel bulduğu kadın müritlerin namusuna göz dikip bu teslimiyet afyonunu yutturarak onları tuzağına düşüren çok kimse bulunduğunu da unutmamak gerekir. Bundan dolayı bu teslimiyetin, şeriatın sınırlan içinde bulunması lazımdır.Yüce Allah, insanların en olgunu olan Peygamber (s.a.v.)'e itaati dahi maruf (güzel işler) itaat ile sınırlayarak, "İyi bir işte senin buyruğuna karşı gelmeyecekleri hususunda sana bey'at ederler (söz verirler)" buyurmuştur (Mümtehine: 111/12). Ona itaat, maruf işler çerçevesiyle sınırlı olduktan sonra onun varisleri durumundaki gerçek şeyhlere itaatin de bu çerçeve içinde olacağı gayet tabiidir. Bunu iyi bilmek ve şeyhlik adı altında dünya toplayan, namuslara çullanan kurnaz şeytanların tuzağına düşmemek gerekir.Yarın: "Kadınlardan bağış almazlar."

Devamını Oku

Bazı mutasavvıflarda görülen hurafeler(13) Ayakta giysi giymek neden mekruh olsun?

22 Aralık 2003

Çanak çömleği yıkamak insanı hastalıklardan koruyan bir temizlik gereğidir. Ama kapları yıkayıp yıkamamanın fakirlik veya zenginlikle bir ilgisi yoktur. Temizliğe dikkat ermeyen nice zengin ve son derece temiz olan nice fakir vardır. Yanan mumu üfleyerek söndürmenin, ayakta şalvar (pantolon) giymenin, yemeği koklamanın ya da bütün eti doğramak için bıçakla kesmenin kerahetle ilgisi yoktur.Bunlar dinle ilgili şeyler değildir ki sevap veya günah getirsin. Aslında Peygamber zamanında şalvar değil, entari giyilirdi. Şalvar denilen giysi, entari altından giyilen uzun kilottur. Herhangi bir giysiyi ayakta giymek niçin mekruh olsun? Herhalde biri şalvarını giyerken bir bacağını şalvarına sokmak için bir ayağını kaldırıp tek ayak üzerine dikelince düşmüş, zarar görmüş, böylece bu işin mekruh olduğu söylenerek başka insanların düşmeleri önlenmek istenmiş olabilir.Karganın ötmesi de uğursuzluk işareti sayılır. Onun için karga ötünce özellikle kadınlar, "Hayır haber! Hayır haber!" derler. Hocam Hacı Muharrem Efendi, bir gün bunu mizahi bir fıkrayla anlattı.Kadınlar, Hz. Süleyman'a gelirler, "Erkekler birkaç kadınla evleniyorlar da biz kadınlar neden birkaç erkekle evlenmeyelim? Bizim de birden fazla erkekle evlenmemize müsade et" derler.Hz. Süleyman, bu durumda neslin bozulacağını, doğacak çocuğun babasının belli olmayacağını, ailede düzen ve huzur kalmayacağını söylerse de kadınlar ısrarla birden fazla kocayla evlenme müsaadesi isterler. Süleyman Aleyhisselâm bu ısrar karşısında kadınlara der ki:"Ben kendi kendime böyle bir müsaade veremem. Müsaadeyi Allah verecek. Ben Allah'a sizin bu talebinizi bildiren bir dilekçe yazayım, bakalım ne cevap gelecek. Cevap olumlu gelirse, siz de birden fazla erkekle evlenirsiniz."Dilekçeyi yazıp bir karganın ayağına bağlar ve karga uçup gider. İşte o gün bugündür her karga ötüşünde kadınlar, "Hayır haber! Hayır haber!" diyerek olumlu cevap beklerler. (BİTTİ)Prof. Yıldız'a teşekkürSayın Prof. Dr. Sacit Yıldız Bey'e teşekkür ederim. Kendileri Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyesiyken bizimle ilgilenirdi. Biz oradan ayrıldıktan sonra irtibatımız kesildi. Kasım 2003 ortalarında gönderdikleri faksla International Hospital'e gelmiş olduğunu bildiriyor ve "Yapabileceğim herhangi bir şey olursa bilginiz olsun, istedim" diyor. Bu nezaketi gösteren kıymetli hocamız, son derece hazık bir ürologdur. İstanbul'a gelmiş olması, Samsun için kayıp, İstanbul için kazançtır. Yeni görevinde kendilerine başarılar diliyorum.

Devamını Oku

Bazı mutasavvıflarda görülen hurafeler(12) Acımasız bir zihniyet

21 Aralık 2003

"Andan Resûlullah Hazretleri: Ya Osman, sen ne dersin bu iftitah tekbiri hakkında dedikte, Hz. Osman-ı zî'nnûreyn (r.a.) eyitti: Ya Resûlullah, ben gecede ikirekât namaz kılsam, her bir rekâtta Kur'ân-ı azimü'ş-şânı hatmeylesem, yine imamla beraber alınan iftitah tekbirinin sevabına nail olamam.Andan Resûlullah (s.a.v.) Hazretleri: Ya Ali, sen ne dersin bu iftitah tekbiri hakkında dedikte, Hz. Ali (kerremallahu vechehu: Allah yüzünü değerlendirsin, kendisine ikramda bulunsun) eyitti: Ya Resûlullah, mağrib ile meşrik (batı ile doğu) arası, küffarla dolu olsa, Rabbim bana kuvvet verse, cümlesini kırıp katleylesem (bu insanların hepsini öldürsem) - acımasız zihniyete bakın- yine imamla alınan iftitah tekbirinin sevabına nail olamam (haksız yere bu kadar insanı öldürmek sevap değil, dünya dolusu günah getirir). Andan Resûlullah (s.a.v.) Hazretleri:Ey benim ümmet-ü ashabım, yedi kat yerler ve yedi kat gökler kâğıt olsa ve deryalar (denizler) mürekkep olsa ve bütün ağaçlar kalem olsa ve cümle melaikeler katip olsalar, kıyamete kadar yazsalar, yine imamla alınan iftitah tekbirinin sevabını yazamazlar, deyu buyurmuş (Peygamber'e iftiranın daniskası. Hâşâ o böyle bir şey söylemekten münezzehtir. Bu, insanları cemaata teşvik için uydurulmuş bir yalandır).Uydurma rivayetlerVe eğer Allah-u azîmü'ş-şânın yarattığı melekler bu kadar mıdır dersen, Resûlullah (s.a.v.) Hazretleri miraca çıktığı gece cenneti ve cehennemi ve Beyt-i Ma'mûr'u seyran ittikte, bakıp gördü. Beyt-i Ma'mûr'u melaike tavaf edip giderlerdi. Resûlullah (s.a.v.) eyitti: Ya karındaşım Cebrail, bu Beyt-i Ma'mûr'u tavaf idüb giden melaike geri dönmüyor. Anlar nereye giderler?Ol vakit Cibril (a.s.) eyitti: Ya Habîballah, ben halk olduğum (yaratıldığım) günden bu güne gelinceye kadar, bu Beyt-i Ma'mûr'u tavaf idüb giden melaike geri döndüğün görmedim. Bir kere tavaf edene kıyamete kadar bir dahi nöbet gelmez dedi."Bu kitaba göre yemeği koklamak ve pişmiş eti bıçakla kesmek, yemeğin mekruhlarındandır. Burada yazılanların hemen hepsi zayıf, uydurma rivayetlere dayanan hurafelerdir. İnsanları ibadete, ibadeti saygıyla yapmaya yönlendirmek ve saygısızlıktan kaçındırmak için üretilen bu haberler, mantık dışı uydurmalardır. Bir iftitah tekbirine yetişmekle insanın bütün ahiret işi halledilmez. Cemaate yetişemeyen kendi başına kılar, ahireti yıkılmaz.Bir namazı zamanında kılmayıp sonradan kaza eden kimsenin, dünya zamanıyla seksen yıl cehennemde yakılacak olması, Allah'ın adaletine, rahmetine, Kur'ân'ın, cezanın suca denk olacağı prensibine aykırı, kuyruklu bir yalandır. Yarın: Ayakta giysi giymek neden mekruh olsun?

Devamını Oku

Bazı Mutasavvıflarda görülen hurafeler-11 Uydurma rivayetler

20 Aralık 2003

Osmanlı döneminde yazılmış Mızraklı İlmihal diye bir kitap vardır. Çocukluğumuzda bunu okurduk. Bu kitapta ne gibi hurafelerin aşılandığına bir göz atalım: "...Ve dahi namazın vaktini geçirip kılmamanın on beş zararı vardır. Beşi dünyada, üçü vefat iderken, üçü kabirde, dördü meydân-ı ara-sâtta (Yüce Divan alanında). Dünyada olan beş zararın evveli yüzünde nur olmaz, ikinci ömründe berekât olmaz, üçüncü duası kabul olmaz, dördüncü bir mümin karındaşı dua emanet eylemiş olsa, o da kabul olmaz, beşinci sair ittiği ibadetlerin sevabı eline girmez. Sekarât-ı mevtte (can çekiştirme halinde) olan üç zararın evveli aç, ikinci susuz, üçüncü hor olur. Ne kadar taam (yemek) yese doymaz, ne kadar su içse kanmaz. Kabirde olan üç zararın evveli kabri sıkar, kemikleri biribirine geçer. İkinci kabri ateş dolar. Üçüncü anın üzerine bir ejderha musallat olur. Anın adına akra derler. Bir günlük uzunluğu ola (kabirde bu adama akra adlı; 50 kilometre uzunluğunda, elinde ateşten bir kamçı bulunan bir yılan saldırır). Anınla bir kere urur (vurur), (adam) yerin dibine geçer, yine çıkar, bir dahi urur. Böylece kıyamete kadar ol kimseye azap itse gerektir. Meydan-ı arasâtta olan dört zararın evveli hesabı şedîd (çetin) olur, ikinci Allah-ü azimü'ş-şânın gazabına müstehik olur, üçüncü cehenneme dahil olur, dördüncü alnına üç satir yazı yazılır."Bir kul azad eyledi"Evvelki satır: Bu kimse, Allah'ın gazabına müstehiktir. İkinci satır: Bu, Allah-ü Teâlâ'nın hakkını zayi edicidir. Üçüncü satır: Nitekim sen Allah-ü azimü'ş-şânın hakkını zayi ettinse bugünkü günde Allah'ın rahmetinden ba'îdsin (uzaksın). Bir adam bir vakit namazı bile bile terk eylese, sonra kaza itse ahirette bir hafta miktarı, yani seksen yıl yansa gerektir. Ahiretin bir günü, bu dünyanın bir yılı kadardır. Ahiretin yıllan ana göre hesap olunur..." "... Ve dahi bir adem iftitah tekbirini imamla beraber alsa, güz günlerinde ağaçların yaprağı rüzgâr estikçe ne şekil dökülürse ol ademin günahları da öyle dökülse gerektir. Bir gün Resûlullah (s.a.v.) namaz kılarken bir kimse sabah namazında iftitah tekbirine yetişmedi, vardı bir kul azad eyledi. Gelüb Resûlullah (s.a.v.)'a yitti: Ya Resûlullah, ben bugün iftitah tekbirine yetişemedim, bir kul azad ettim. Acaba iftitah tekbirinin sevabına nail olabildim mi? Resûlullah Hazretleri, Hz. Ebu Bekr'e buyurdu: Sen ne dersin bu iftitah tekbirinin hakkında? Ebu Bekr-i Sıddîk (r.a.) buyurdu ki: Ya Resûlullah, kırk deveye malik olsam, kırkının da yükü cevahir olsa, cümlesini fukaraya tasadduk etsem, yine imamla beraber alınan iftitah tekbirinin sevabına nail olamam."Yarın: Acımasız bir zihniyet!

Devamını Oku

Bazı mutasavvıflarda görülen hurafeler-10 Kuş kovarak iş yapılmaz!

19 Aralık 2003

Bir hadiste Peygamberin, "Arrâfa ya da kâhine başvurup onun dediğini doğrulayan kimsenin, Muhammed'e indirileni inkâr etmiş olacağını" söylediği aktarılmaktadır. Bir başka hadiste de ilm-i nücûma (astrolojiye) inanıp ona göre hareket eden kimsenin, büyü yapan veya yaptıran gibi olacağı ifade edilmektedir. İslâm dininin bunları yasaklamasındaki hikmet açıktır. Bu tür şeyler, insanı vehimlere, bunalımlara, yanlış işler yapmaya, kararsızlığa sevk eder. İnsan, Allah'ın kendisine bahşettiği akılla yapacağı işi iyice tartmalı, bilenlere danışmalı, karar verince de yapmalıdır. Kuş kovarak onun sağa, sola gitmesinden, atılan taştan, kum üzerine el ile vurulan noktalardan anlam çıkarmak insanı birçok hayırlı işten yoksun eder veya birçok yanlış işe sürükler. Çünkü birçok hayırlı iş, kuş ters tarafa uçtu veya taş yanlış yere düştü diye yapılmaz olur.Yaşanan hurafelerİstanbul Boğazı'nın baü yakasında, Karadeniz'e yakın kesimindeki yamaçta Telli Baba denilen bir türbe vardır. Evde kalmış kızlar, bahtının açılması için bu türbeyi ziyaret eder ve adaklar adarlar. Tesadüfen bu ziyaretten sonra evlenen kız (gelin) tekrar teliyle duvağıyla buraya getirilir. Telli Baba ziyaret edilir ve kabrin üstüne gelinlerin taktığı teller örtülür. İste bu gelenekten ötürü burada yatan zata Telli Baba demişler. Gerçekte burada bir kişinin yatıp yarmadığı da kuşkuludur. Ama insanlar böyle inanmışlar ve bu batıl gelenek yerleşmiştir.Boğaz'ın Anadolu yakasında, Anadolu Kavağı'na yakın bir yerde de Yûşa Aleyhisselâm'ın olduğuna inanılan, galiba 10-12 metre uzunluğunda bir kabir vardır. Tabii bu da safsatadır. Gerçekten orası Yûşa'in kabri midir? Filistin'de yaşamış olması gereken bir İsrailoğlu peygamberinin, o zamanlar İstanbul'da işi ne? Sonra 12 metre boyunda adam olur mu? Burası da insanları kandırmak için böyle düzenlenmiş. Tabii oralarda (kabirlerde, türbelerde) bekçilik türbedarlık yapanlar buraların ziyaret edilmesinden yararlanırlar. Çünkü onlar da az çok ziyaretçilerin ihsanına ererler. Ziyaretçilerin akınına uğrayan burada da Allah'tan değil, kabirde yatandan dilekler dilenir.İstanbul Büyükada'da bir kilise var. İki yıl önce burayı görmek üzere gittiğimde, kiliseye varan yol üzerinde ağaçların dilek bağlarıyla dolmuş olduğunu gördüm. Bu çaputları bağlayanlar da sanıyorum Hıristiyanlardan çok Müslümanlardı. Falan yerde bir delikli taş bulunmuş, buna da kutsallık verilmiş. Hastalar bunun içinden geçerlerse iyileşirlermiş. Bu taşa veya duvara küçük yassı taşlar yapıştırırlar, eğer taş yapışır, biraz durursa yapıştıran kişinin muradı olurmuş.Yarın: Zayıf ve uydurma rivayetler.

Devamını Oku

Bazı mutasavvıflarda görülen hurafeler(9) İlginç olayları hayra yorun

18 Aralık 2003

4- Ölülerden medet ummak: Yaygın hurafelerden biri de ölülerin türbelerini ziyaret ederek onlardan yardım beklemektir. Hastalıktan kurtulmak, bahtın açılması, çocuk sahibi olmak gibi dileklerin gerçekleşmesi için din bilginlerine veya şeyhlere ait türbeleri ziyaret edip mum yakmak, bez bağlamak, taş yapıştırmak ve adak adamak suretiyle ölülerin ruhlarından medet ummak hurafedir. Ağaçlara bez bağlamak da şirk kokusu veren hurafelerdendir.5- Cinlerle ilgili hurafeler: Halk arasında cinlerin, özellikle kadınları etkilediği insanları çarptığı, delirttiği ve çeşitli ruh hastalıklarına sebep olduğu inancı yaygındır. Cinlerin saldırısından korunmak için cincilere başvurup muska yazdırmanın ve bunu taşımanın gerekliliğine inanmak da batıldır.Hurafelerin Kur'ân'da ve daha geniş anlamıyla İslâm öğretisinde herhangi bir temeli yoktur. Çeşitli ayetlerde gaybı, gökte ve yerde Allah'tan başka kimsenin bilmediği, Peygamber de dahil, hiç kimsenin, yarını bilmeyeceği vurgulanmıştır (Nemi: 48/65, Hûd: 31, En'âm: 50, Lokman: 34, vb.).Hz. Ayşe, "Kim Muhammed, yarını bilirdi derse Allah'a iftira etmiştir" demiştir. Bundan dolayı falcılık yasaklanmıştır (Mâide: 3, 90). Hadislerde de arrâflık, falcılık ve kâhinlik yapmak, gaybdan haber almak için bu tür yollara başvurmak, Allah'a ortak koşup Peygamber'i ve onun getirdiği vahiyleri inkâr etmek anlamına geldiği bildirilmiştir. Ayrıca İslâm'da uğursuzluğa inanmanın doğru olmadığı, bu düşüncenin insanı şirke götürebileceği bildirilmiş, ilginç görülen nesne ve olayların hayra yorulması öğütlenmiştir."Onlara bir iyilik geldiği zaman 'Bu, bizimdir (kendi becerimizle bunu elde ettik)' derler. Kendilerine bir kötülük ulaşırsa, Musa ve onunla beraber olanları uğursuz sayarlar (onların yüzünden belaya uğradıklarını sanırlar)dı. İyi bilin ki, onların uğursuzluğu Allah katındadır fakat çokları bilmezler" (A'râf: 52/131).A'râf Suresi'nin 131'inci ayetinde, İsrailoğulları'nın, iyilik bulduktan zaman onu kendilerinden bildikleri ama başlarına bir kötülük gelirse onun Musa yüzünden başlarına geldiğini söyledikleri, Musa'yı uğursuz saydıkları kınayıcı bir üslupla anlatılmaktadır. Kur'ân'ın birçok ayetinden uğursuzluğun olmadığı, kötü işlerin, insanların yanlış davranışları yüzünden meydana geldiği anlaşılır, İslâm'da sum tutmak, kâhinlerden haber sormak, tark, arâfe ve iyâfet yasaklanmıştır. Allah'ın Elçisi (s.a.v.)'nin, "İyâfet (kuş kovmak: kovulan kuş sağa giderse iyiye yorup işi yapmak, sola giderse uğursuz sayıp o işten vazgeçmek), tark (bahtı öğrenmek için kuma vurmak, yani remel atmak), cibtten, yani şirktendir" buyurduğu rivayet edilmiştir.Yarın: Kuş kovarak iş yapılmaz.

Devamını Oku