Ramazan'da bir ay boyunca İslâm tasavvufunun doğuşunu ve tarihi gelişimini özetle anlatmaya çalıştık. Ancak zaman yetersizliği dolayısıyla dikkat çekmemiz gereken önemli bir hususa şimdi vurgu yapmayı gerekli görüyoruz. Önemli bir not: Gerek Kuşeyrî, gerek Gazâlî, gerek Abdulkahir Söhreverdî, gerek bunlardan önce ve sonra gelen tasavvuf liderleri, şeyhin emrine mutlak itaat ve teslimiyeti şart görmektedirler. Çünkü sülûk, şeytanla ve nefsin arzularıyla savaşmaktır.
Savaşta asker, kumandanın emrine itaat etmez de onun her emrinin, yasalara uygunluğunu araştırmaya kalkarsa kazanmak hayal olur. Ancak baştan, kumandanın savaş taktiğine aykırı şeyler emretmeyeceğini bilip ona inandıktan sonra artık onun buyruklarına itaat etmesi gerekli olur. Bu, savaşta başarının temel sarfadır. Manevi savaş olan mücahede de durum böyledir.
Kendisine manevi komutan olacak şeyhi seçecek kimse, önce onun, şeriat hükümlerine uyup uymadığına dikkat edecek, Bayezid'in deyimiyle onun eylemlerini Kitap ve Sünnet ile tartacak, imanına, akide ve kemâline tam inanıp güvendikten sonra ona bağlanacaktır.
Onun, zararlı bir şeyi kendisine emretmeyeceğini bildikten sonra artık sülûk esnasında, "Bunu neden böyle yapmamı emretti, kendisi neden şöyle yaptı?" diye düşünmeye başlar, tereddütlere düşerse şeyhle arasındaki kalbi bağda kopukluklar olur, manevi iletişim zayıflar veya tamamen kesilir, yol alamaz, sülûku yarıda kalır.
Müridin yararı için
Bunun için büyükler, şeyhin buyruklarına tam teslimiyeti gerekli görmüşlerdir. Bu, şeyhe yarar sağlamak için değil, müridin yararı için gereklidir. Ama emrine boyun eğilecek, kendisine teslim olunacak şahsın, şeriatın buyrukları dışına çıkmayan, hali, Peygamber (s.a.v.)'in siretine uyan, kemâl sahibi bir insan olması gerekir.
Yoksa biraz tasavvuf yoluna çalışıp bir şeyler öğrendikten sonra kendisini şeyhlik makamına çıkaran, bu yolla menfaatler sağlamaya, apartmanlar yaptırmaya, mülkler edinmeye başlayan hatta güzel bulduğu kadın müritlerin namusuna göz dikip bu teslimiyet afyonunu yutturarak onları tuzağına düşüren çok kimse bulunduğunu da unutmamak gerekir. Bundan dolayı bu teslimiyetin, şeriatın sınırlan içinde bulunması lazımdır.
Yüce Allah, insanların en olgunu olan Peygamber (s.a.v.)'e itaati dahi maruf (güzel işler) itaat ile sınırlayarak, "İyi bir işte senin buyruğuna karşı gelmeyecekleri hususunda sana bey'at ederler (söz verirler)" buyurmuştur (Mümtehine: 111/12). Ona itaat, maruf işler çerçevesiyle sınırlı olduktan sonra onun varisleri durumundaki gerçek şeyhlere itaatin de bu çerçeve içinde olacağı gayet tabiidir. Bunu iyi bilmek ve şeyhlik adı altında dünya toplayan, namuslara çullanan kurnaz şeytanların tuzağına düşmemek gerekir.
Yarın: "Kadınlardan bağış almazlar."
'Önce inanmalı ve güvenmelidir'
Ramazan'da bir ay boyunca İslâm tasavvufunun doğuşunu ve tarihi gelişimini özetle anlatmaya çalıştık. Ancak zaman yetersizliği dolayısıyla dikkat çekmemiz gereken önemli bir hususa şimdi vurgu yapmayı gerekli görüyoruz
Haberin Devamı

