"Kadınlardan bağış almazlar"

Zamanımızda şeyhlik perdesi altında genç kadın ve erkek müritlerine musallat olan kimselerin haberlerini çok duyduk. Bu, günümüzde olduğu gibi çok eskilerde de olmuştur

Haberin Devamı

Zamanımızda şeyhlik perdesi altında genç kadın ve erkek müritlerine musallat olan kimselerin haberlerini çok duyduk. Bu, günümüzde olduğu gibi çok eskilerde de olmuştur. Bundan dolayı tasavvuf imamlan, delikanlılarla sohbeti çok tehlikeli bulmaktadırlar. Tasavvuf büyüklerinden Ebû Abdi'r-Rahmân es-Sülemî, mutasavvıfların ahlâkını özetlerken, "Delikanlılarla sohbet etmez, kadınların bağışlarını almazlar" diyor (Sülûkü'l-'ârifîn: 164). Onun talebesi Kuşeyrî de, "Bu yolun en zor afetlerinden biri de delikanlılarla sohbettir" diyor ve fişka yol açan bu hali, zararsız görenlerin sözünü şirke denk buluyor: "Allah kimi böyle bir şeye müptela ederse o kimse, bütün şeyhlerin oybirliğiyle Allah'ın alçaltıp hüsrana uğrattığı bir insandır. Milyonca kerameti olsa, şehitlerin mertebesine ulaşsa yine kıymeti yoktur" (Kuşeyrî, Risale: 184).

Bu önemli noktayı daima hatırda tutmalı ve hiçbir insanın melek olmadığını, Peygamber'in dışında hiç kimsenin de sonucundan emin olamayacağını bilmelidir. Hatta, "Bana ve size ne yapılacağını da bilmem. Ben sadece bana vahyedilene uyuyorum" (Ahkaf: 66/9) ayeti, Peygamber (s.a.v.)'e dahi güvence garantisi vermemiştir. Bu yüzden Peygamber (s.a.v.) de ömrünü ibadet ve istiğfar ile geçirmiştir.

"Nereden biliyorsun?"
Ahmed ibn Hanbel'in rivayet ettiği şu hadis de bunu kanıtlamaktadır: "İbn Abbâs (r.a.)'ın rivayetine göre (sahâbilerden) Osman ibn Maz'ûn öldüğü zaman bir kadın (başka bir rivayete göre Osman'ın kendi kansı), 'Cennet sana kutlu olsun ey Maz'ûn oğlu Osman' demiş. Allah'ın Elçisi (s.a.v.) ona kızgınca bakmış, 'Ne biliyorsun? (cennete gireceğini)' demiş. (Kadın), 'Ey Allah'ın Elçisi, senin şövalyen ve sahâbindir' demiş. Allah'ın Elçisi, 'Vallahi ben Allah'ın Elçisiyim, ben bile bana ne yapılacağını bilmem (başka bir rivayette de: Ne bana, ne de ona ne yapılacağını bilmem)' buyurmuştur" (el-Fethur-Rabbânî: 7/129).

Rabıta meselesi: İlk sûfiler, mürşidin lüzumuna kesin inanmakla beraber, tasavvufun kuruluşundan, Abdulkahir Söhreverdî'nin yaşadığı altincı hicri asra kadar, şeyhi göz önünde hayal etmek gibi bir rabıta uygulamamışlardır. 505 (1111) tarihinde vefat eden İmam Gazâlî'nin şeyh-mürit ilişkisini gözden geçirdiğimiz gibi 563 (1168) tarihinde vefat eden Abdulkahir Söhreverdî'nin Avârifu'l-me'ârifinde, bu konudaki düşüncelerini okuduk.

Tasavvuf ilimlerinin camii Ebû Abdi'r-Rahmân es-Sülemî'nin ve onun hem arkadaşı, hem de talebesi olan Hafız Ebû Nu'aym'ın ve yine onun talebesinden Kuşeyrî'nin eserlerini de taradık. Bunların hiçbirinde bugün uygulandığı biçimde bir rabıta anlayışı görmedik.

Onlar şeyhi sevmeyi, ona teslimiyeti ve onun emirlerine uymayı gerekli görüyorlar ama "şeyhin sureti göz önünde hayal edilecektir" diye bir şey söylemiyorlar.

Yarın: Ebû Abdirrahman as-Sulemî'ye göre mürşit, sadece yol göstericidir.

DİĞER YENİ YAZILAR