Hz Muhammed okuma-yazma bilirdi -3

29 Kasım 2003

Müşrik liderler, Kur'ân'ın, Hz. Muhammed'e imlâ edildiğini yani yazdırıldığını ve kendisinin de "İktetebchâ: onları yazdı"ğını iddia ettiklerine göre Peygamberin yazı bildiğine inanmış olmaları gerekir. Bu kelimeleri yoruma tabi tutmadan kendi anlamlarında kullanırsak direkt manası budur. Bu takdirde Hz. Muhammed'in, hiç okuma - yazma bilmediği savı, pek doğru görünmemektedir. Onun ümmîlik vasfını, okur yazar olmadığı şeklinde açıklamakla âyetin kelimeleri, yorumlara tabi tutularak bunlara asıl manaları dışında anlamlar yüklenmiştir. Oysa Âlûsî'nin belirttiği gibi âyetteki "ik-tetebehâ" kelimesinin asıl anlamı yazdı veya yazmak istedi; "tumlâ aleyhi" nin asıl anlamı da ona yazdırılıyor, demektir. Yani Hz. Muhammed'in yazmak istediği bu Kur'ân sözleri, sabah akşam kendisine yazdırılıyor, demektir. Nitekim Süyûtî'nin tespitine göre, Haris el-Muhâsibî, şöyle demiştir: "Kur'ân'ın derlenmesi, yeni bir şey değildi. Çünkü Peygamber (SAV), onun yazılmasını emrederdi. Ancak Kur'ân, ruk'alar (ince deri ve kâğıt parçaları), kürek kemikleri ve hurma kabukları üzerine yazılmıştı. Bunlar, Hz. Peygamber'in evinde dağınık vaziyette duruyordu. Ebûbekir, dağınık vaziyette yazılı bulunan Kur'ân'ı, bir yere yazdırarak toplu hale getirdi ve bir cilt halinde bağladı ki zayi olmasın.""Eğer o, (Muhammed), bazı laflar uydurup bize iftira etseydi, Elbette onun sağını (elini veya kuvvetini) alırdık. Sonra onun can damarını keserdik. Sizden hiç kimse buna engel olamazdı. O (Kur'ân), korunanlar için bir öğüttür." (Hakka: 78A-44-48) Bu söylemden de, Hz. Muhammed'in yazı bildiği anlaşılır. Çünkü sağ el, genelde yazı yazmakta kullanılır. Ayette eğer Hz. Muhammed, uydurup yazdığı sözleri bizim üstümüze atmış olsa, onun, bunları yazan sağ elini Allah'ın alacağı, onu felç edeceği belirtilmektedir. Demek ki o, sağ eliyle yazı yazabiliyordu ki böyle bir söylemle, onun bu sözleri uydurup yazmadığı vurgulanmaktadır. Eğer o, zaten yazamıyorduysa, böyle bir durumda sağ elinin alınacağı şeklinde uyarılmasına gerek olmazdı. Peygamber'in yazı bilmiş olması, ümmîlik vasfına aykırı değil, çünkü ümmî, yazı bilmez, okur yazar olmayan demek değil, yazılı bir "İlâhî kitâp"ı olmayan demektir ki bu, yalnız Hz. Muhammed'in değil, gönderildiği toplumun da genel vasfıdır. Nitekim: "Allah'tır ki ümmîler arasında, kendilerinden olan bir elçi gönderdi." denir. Fakat Kur'ân, Hz. Muhammed'e (SAV) sadece vahiy ile bildirilmiştir. Aksi takdirde ümmî toplum içinde yetişmiş, ümmî bir insanın, bu gerçekleri, yanlışlardan ayıklayarak, bu kadar erişilmez bir üslûp içinde anlatması mümkün olmazdı. Aradan ondört asır geçmesine rağmen bugün dahi bir köyde yetişen, zar zor bir iki kelime yazabilen birinin, edebî bir kitap yazması veya söyleyip yazdırması, toplumu yönetecek yasalar, koyması mümkün değil. Bu, bugün olmadığına göre ondört asır önce hiç olmaz.

Devamını Oku

Hz. Muhammed okuma-yazma bilirdi - 2

28 Kasım 2003

Kurtubî, hocası Ebû'l-Abbâs Ahmed İbn Ömer'in şu sözünü aktarmaktadır: "Endülüs ve başka bölgelerde fakîh geçinenlerin çoğu, bu görüşe karşı çıkmış ve böyle söyleyenleri kâfirlikle suçlamışlardır. Bu, onların teorik bilgileri olmamasından, bir Müslümanı kâfirlikle suçlamaktan kaçınmak gerektiğini anlamamalarından kaynaklanır. Özellikle çağımızın ilmini, erdemini ve imamlığını kabul ettiği bir bilimadamı küfürle suçlanamaz. Kaldı ki Peygamber'in yazı bildiği konusu kesin değildir. Birtakım sahîh kişi haberlerinin açık anlamına dayanmaktadır. Akıl bunu muhal görmediği gibi, dinde de bunun muhal olduğu hakkında kesin bir kanıt yoktur." Ancak cumhurun reddi, önyargıyla birtakım zorlamalara dayanmaktadır. Bu rivayetler, Bâcî'nin görüşünü haklı çıkaracak nitelikte. Peygamber gerçekten yazmış olsa bile bu rivayet, onun kitap okuyacak kadar yazı bildiğini göstermez. Çünkü bu rivayette "Yazısı iyi değildi" kaydı var. Faraza zar zor imzasını atan bir adam okur yazar sayılamaz. Hele sadece kendi ismini yazmış olmasından, Peygamber'in bilgisini, okuyarak öğrendiği asla iddia edilemez. Yazımın başında vurguladığım gibi Anke-but: 48. âyet, Hz. Muhammed'in, hiç yazı bilmediğini değil, herhangi bir 'Kitap' okumadığını ifade ediyor. Burada sözü edilen Kitap da, İlâhî Kitap olan Kitâb-ı Mukaddes'tir. Hz. Muhammed'in, zamanında mevcut 'Kitap'ı okuması mümkün değildi. Çünkü İbrânîce olan o 'Kitap' kendisinden dört asır sonra Arapça'ya çevrilmişti. Onun için Hz. Peygamber'in Kitâb-ı Mukaddes'i okumadığı ve ondan parçalar yazmadığı muhakkaktır. Ayrıca âyette, "Bundan önce bir 'Kitap' okumuyordun ve onu elinle yazmıyorsun" denilir. Bu ifadeden, bundan sonra, yani kendisine vahiy gelmeye başladıktan sonra da hiç yazı yazmadığı anlamı çıkmaz. Biz sanıyoruz ki Peygamber Aleyhisselâm, en az bazı arkadaşları ve vahiy kâtipleri kadar yazı biliyordu ve yazdırdıklarını kendisi de kontrol edip, bir nüshasını evinde saklıyordu. "İnkâr edenler. 'Bu (Kur'ân), yalandan başka bir şey değildir. (Muhammed) Onu uydurdu, başka bir topluluk da kendisine yardım etti' dediler ve kesin bir haksızlığa ve iftiraya vardılar.' Evvelkilerin masallan, onları yazmış, sabah akşam onlar kendisine imlâ (dikte) ediliyor'." (Furkan: 42/4-5) âyetlerinden de Hz. Peygamber'in, yazı bildiği anlaşılır. Müşriklere göre Kur'ân, Allah'ın sözü veya vahiy değil, Hz. Muhammed'e başkalarının yazdırdığı, yahut başkalarından derlediği sözlerden ibaret. Bu sözler, öncekilerin satır satır yazdıkları destan ve öykülerdir. Böyle söyleyenlere cevaben Kur'ân'ın, bağışlayan, esirgeyen Allah'ın indirdiği vurgulanıyor.* Bu konuyla ilgili diğer görüşleri yarın anlatacağım.

Devamını Oku

Hz. Muhammed okuma-yazma bilirdi

27 Kasım 2003

Soru: Sevgili Süleyman Ateş. Peygamberimizin (SAV) okuma yazması olmadığını öğrendim. Biraz şaşırdığımı söyleyebilirim. Bu bilginin gerçekliği konusunda beni aydınlatır mısınız? Kendisi ilmin önemini her fırsatta vurgulayan birisi. Acaba neden okuma-yazma öğrenmemiş olabilir? Saygılarımla...Cevap: Hz. Peygamber'in okur yazar olmadığı görüşü genel anlamıyla doğru olamaz. Bu anlayış, Kur'ân'ın, Hz. Muhammed'in, daha önce bir 'Kitap' okumadığını ve eliyle kitap yazmadığını belirten Ankebût Suresi'nin 48'inci âyetin yanlış anlaşılmasından kaynaklanır. Oysa o âyette Hz. Muhammed'in okuma yazma bilmediği değil, o çevrede tek dinî Kitap olan Tevrat'ı okumadığı ve onu yazmadığı, Kur'ân'ı bir yerden okuyarak değil, vahiy ile aldığı anlatılır. Bazı 'Kitap' ehli kimseler, Kur'ân'da anlatılanların Tevrat ve İncîl'den iktibas edildiğini söylemiş olmalılar ki 47. ve 48. âyetler, Peygamber (SAV.)in, önceden bir 'Kitap' okumadığını, yazmadığını; bu söylediklerinin, kendilerine ilim verilmiş olanların hafızalarında bulunan âyetler olduğunu belirtiyor.Peygamber'in (SAV) tahsil görmediği, tam anlamıyla okur yazar bir insan olmadığı bir gerçektir. Fakat bu, onun hiç yazı bilmediği anlamına gelmez. Hz. Muhammed gibi son derece zeki ve aynı zamanda ticaret filosu yönetmiş bir insanın, en az arkadaşları Ebubekir, Ömer vb. kadar yazı bilmiş olması gayet doğal. Çünkü özel bir eğitim görmemiş olan o insanlar da Hz. Muhammed ile aynı ortam içinde yetişmişlerdi. Onlar yazı bilirken Hz. Muhammed niçin zorunlu şeyleri yazacak kadar yazı bilmesin ki?Buhârî'deki rivayete göre Hudeybiye Barış Antlaşması yazılırken Kureyş delegesi "Allah'ın Elçisi Muhammed" sözünü kabul etmeyince Hz. Muhammed, antlaşmayı yazan Alî'ye "Allah'ın elçisi" sözünü silmesini emretmiş, fakat Alî, bu sözü silemeyeceğini söyleyince Peygamber (S.A.V), sayfayı alıp, o sözü silmiş ve kendi adını yazmış.Bir başka rivayette de "yazısı iyi değildi" kaydı vardır.Kadı Ebû'l-Velîd el-Bâcî, bu rivayete dayanarak Peygamber'in yazı bildiğini ispat etmek için bir kitap yazmış ve bu kitap, yazarın üzerine şimşekleri çekmiştir.Bir rivayete göre de Peygamber (SAV) Mu'âviye'ye, Akra ve Uyeyne için ta'lîmât yazmasını emretmiş, Uyeyne, bu yazılan ta'lîmatı "Götüreyim mi?" diye sorunca Allah'ın Elçisi yazılan sahîfeyi alıp bakmış ve: "Sana emredilenleri yazmış" demiş. Bu rivayeti aktaran Yunus: "Bize göre Allah'ın Elçisi, kendisine vahiy geldikten sonra yazı yazmıştır" demiştir.Kadı İyâd da gelen haberlerin, Peygamber'in harfleri ve bunların güzel yazılımını bildiğini kanıtladığını belirtmektedir.Bu konuyla ilgili yazıma yarın da devam edeceğim.

Devamını Oku

Evi olmayana zekât düşmez

26 Kasım 2003

Soru: Selâm, iki sorum var: Ben bir yandan okuyan, bir yandan da çalışan 26 yaşında bekâr bir gencim. Henüz yuva kurmadım. Evlenmek ve ev alabilmek için para biriktiriyorum. Henüz ev alacak kadar param yok. Acaba bana zekât düşer mi?İkinci sorum ise şöyle: Devlet bonosu almak ve bundan elde edilen faizi kullanmak caiz midir? Teşekürler.Enis DoğanCevap: Eviniz ve evlenecek kadar paranız yoksa size zekât düşmez. Zekât, tüm zorunlu ihtiyaçlarından fazla olarak 2 milyar'ın üstünde parası olana düşer. Sizin ev almak için biriktirdiğiniz para, henüz ev alacak ve evlenecek meblağın üstüne çıkmamışsa, siz zorunlu ihtiyaç sınırları içinde bulunuyorsunuz. Ne zaman ki evinizi alır, evlenecek kadar da parayı temin edersiniz, ondan sonra, ihtiyaçlarınızdan fazla mal varlığınız için zekât verirsiniz.Devlet bonosu almak caizdirDevlet bonosu almak, benim kanaatime göre caizdir. Çünkü bu, bir yandan devlete katkı sağlamak, yatirımların yapılmasına, sistemin işlemesine yardım etmektir. Diğer yandan da devletin verdiği ücret, bağış, gelir alınır. Devlet fakir değil ki. Asıl haram olan faiz, ihtiyaç içinde bulunan yoksuldan alınan reel faizdir.Adadığınız kurban üzerinize borçturSoru: Sevgili Hocam, 1998'de okulum bitti. Çalışmayı çok istediğim bir firma vardı. Ve adak adadım. "Eğer bu firmaya girebilirsem kurban keseceğim" dedim. Bir süre sonra o firmada işe girdim. Ama aradan beş yıl geçti, askere gittim ve yeni geldim.Ben bu adağımı şimdi kesebilir miyim, bir sakıncası var mı? Eğer kesebilirsem, kendim kesmesem de bizim orada bir Kur'ân kursu var, oraya götürüp, vekâlet verip benim yerime kesmelerini istesem olur mu? Yani kesilirken gözlerimle kanın aktığını, etlerini dağıtırken görmek zorunda mıyım? Uzun zamandan beri rahatsız oluyorum bu konu yüzünden. Hayırlı günler dilerim.GürbüzCevap: Adadığınız kurban üzerinizde borçtur. Aradan ne kadar zaman geçse de, dileğiniz gerçekleştiği için kurbanı kesmeniz gerekir. Ancak kurbanı kendinizin kesmesi şartı yoktur. Siz kesemiyorsanız, bir başkasına kestirirsiniz. Kesilirken kurbanın başında bulunsanız daha iyi olur ama, bu da çok şart değildir. Vekâlet verdiğiniz kişi keser veya kestirir, istediğiniz yere veya fakirlere verebilir.

Devamını Oku

Alem bir hayal değil, gerçektir

25 Kasım 2003

Okurum Hakan Ataman'ın yazdığı uzun mektupta belirttiği görüşlere katılıyorum. Kur'ân'a göre Allah, bu evreni boş yere, bir hayal olarak değil, gerçek olarak yaratmıştır. Allah yaratan, âlem de yaratılandır. Alem bir hayal değil, gerçektir. Mutasavvıfların, Fena Fîllah, yahut Vahdet-i Vücut teorileri, âlemin yok olduğu mânasına gelmez. Alem vardır, ama insan Allah sevgisi içinde kendi varlığının bilincinde değildir. Bu, tıpkı Güneş doğunca yıldızların kaybolmasına benzer. Yıldızlar vardır ama Güneş'in ışığı onları örtmüş, görünmelerini gizlemiştir. Baskın olan Allah aşkı da insana, hem kendi varlığını, hem de evrenin varlığını öylesine gizler. Gerçekte Allah da vardır, âlem de vardır. Vahdet-i Vücut (Varlık Birliği) düşüncesi de âlemin inkârı demek değildir. Evrende temel, gerçek varlığın Allah olduğu, öteki varlıkların, Allah'ın varlığına dayandığı anlamına gelir. Zaten İslâm Kelâmında da temel Varlığa Vacibül-Vücud, yaratıklara mümkinül-Vücut denmesi bu anlama gelir. Denizin dalgaları denizin, Güneş'in ışınları da Güneş'in bir görüntüsüdür. Ama bu görüntü varlıklar da vardır ki işte onlar yaratıklar âlemini oluşturur. Ama bu yaratıklar âlemi hayal değildir, biz hayal görmüyoruz. Bunlar, esas varlığa dayalı, O'nun yaratmasıyla varlığa gelen varlıklardır. Kur'ân, âlemi hayal görenlere şöyle der: "Biz gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları eğlenmek için yaratmadık! Onları sadece gerçek ile yarattık. Fakat çokları bilmiyorlar." (Duhân: 38-39)Allah gökleri, yeri, şu muazzam kâinâtı, gökle yer arasında bulunan şeyleri oyun, eğlence için, yahut hayal olarak değil, bir amaç için ve gerçek olarak yaratmıştır. Bu âyet, âlemi hayal görenlere en güzel yanıttır.Rüyaları hayra yorunSoru: Sayın Hocam, gördüğüm bir rüyayı size anlatmak istiyorum. Rüyalarla ilgili yorum yapmak istemediğinizi biliyorum ama rüyamın bir anlamı olabileceğini düşünüyorum. Rüyamda gece bir akrabamızın balkonunda oturuyordum. Mahalledeki herkes balkonlarında. Ay birden parlamaya başlıyor ve yeryüzüne yaklaşıyor. Gece olmasına rağmen sanki gündüzmüş gibi insanların suratları parlamaya başlıyor. Ben de dahil herkes 'Besmele' çekmeye başlıyor. Aniden uyandım ve bütün vücudum titriyordu. Bu konuda da beni aydınlatırsanız çok memnun olurum. Ayrıca Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi öğretmenim rüyayı anlatmanın günah olduğunu söyledi. Rüya en fazla 1-2 kişiye anlatılmalıymış. Bu doğru mu? Şimdiden teşekkürler.Cevap: Okuyucumun belirttiği gibi bir rüya yorumcusu değilim. Rüyaları hayra yorun. Anladığım kadarıyla bu rüya, ruh temizliğini, içinizin aydınlığını yansıtmaktadır. Daha fazla yorum yetisine sahip değilim. Ama isterseniz herhangi bir rüya tabir kitabına bakabilirsiniz.

Devamını Oku

Bir kadını kötü yoldan kurtarmak büyük sevaptır

24 Kasım 2003

Bir okurum, randevu evinde çalışan birine aşık olduğunu, ailesinin razı olmamasına rağmen kötü yoldan kurtarmak için onunla evlenmek istediğini, şayet evlenmezse bu kadının o yolda devam etmekten başka çaresi bulunmadığından bahsetmiş. İsteği dışında kötü yola düşmüş olan bir kadını kurtarıp namuslu bir hayata kavuşturmanın sevap olup olmadığını soruyor.Bir kadını kötü yola zorlamak namussuzluktur, en büyük günahlardandır. Elbette bir kadını kötü yoldan kurtarmak sevaptır ama bunun yolu ille onunla evlenmek de değildir. Kadına para; iş imkanı sağlamak suretiyle de onu kötü yoldan kurtarmak mümkündür. Kadın, yaptığına pişman olmuşsa onunla evlenmekte de elbette sakınca yoktur. Fakat erkeğin anne babası, o kadınla evlenmeye razı değilse ve bunu ailelerinin şerefine yediremiyorsa anne babayı üzmek de doğru değildir. Eğer bu genç, yazdığı gibi o kadına tutkunsa ve kadının da tövbe ettiğine eminse en uygunu anne babasını da razı ederek onunla evlenmektir. Gerçi erkeğin evlenmesi için ebeveynlerinin izni şart değil ama en uygun olan budur.Nur Suresinin, 33. âyetinde namuslu kadınları fuhuşa zorlamanın büyük vebal olduğu, fuhuşa zorlanan kadınlar, tövbe ettikleri takdirde Allah'ın bağışlayacağı vurgulanmaktadır.Dinimizde zina en büyük günahlardan biridir. Öyle ki bu eylem, şirke eş görülmüş ve onunla beraber anılmıştır: "Ve Rahman'ın kulları, Allah ile beraber başka tanrıya yalvarmazlar. Allah'ın haram ettiği canı haksız yere öldürmezler ve zina etmezler. Kim bunları yaparsa cezasını bulur." (Furkan: 68)Namuslu kadını fuhuşa zorlayan, onun günahını yüklenir, kadınsa suçsuzdur. Kızlarını fuhuşa zorlamak ise çok daha ağır bir günahtır. Bunun cezasını Allah âhirette verecektir. Elbette dünyada yasaların belirlediği cezadan ayrı olarak yaptığı zulüm bir şekilde ayağına dolanır.Duhulden önce boşanan başkasıyla evlenebilirSoru: Dini nikah akdi yapılan evli çift, bir müddet beraber olup, duhul vaki olmadan dinen boşandı. Hanım başka bir gençle tanıştı, ardından nikah akdi yapıldı. Bir müddet beraber oldular, bunlar da duhul vaki olmadan boşandılar. Bu bayan boşandığı birinci kocasıyla tekrar evlenebilir mi? Evlenirse hangi şartlarla evlenir? Saygıyla... Hamza KüçükCevap: Bakara 236-237'nci âyetlerin hükmüne göre duhulden önce boşanan bir kadın, iddet (süre) beklemeden başka biriyle evlenebilir. Şayet ikinci kocasıyla da birleşme olmadan boşanırsa, yine süre beklemeden, dilediği takdirde birincisiyle evlenebilir. Bunda hiçbir sakınca yoktur.

Devamını Oku

Tuvalette şarkı söylemek edebe aykırı

23 Kasım 2003

Soru: Merhaba Süleyman Bey. Benim adım Zeynep, 16 yaşındayım. Merak ettiğim bazı konular var. Beni aydınlatırsanız sevinirim.1) Banyoda, tuvalette müzik dinlemek ya da şarkı söylemek günah mı?2) Sabah ezanı okunurken ezanı duyunca yataktan kalkıp ezanın bitmesini beklemek zorunda mıyız? Bunun da günah olduğunu duymuştum.Cevap: 1) Banyo ve tuvalette müzik dinlemek yahut şarkı söylemek günah değil ama tuvalette şarkı söylemek edebe (görgüye) aykırı bir davranıştır.2) Sabahleyin ezan okunurken kalkıp ezanı dinleme zorunluluğu yoktur. Ezan namaza çağrıdır. Ezanı duyan kimse, hemen o anda olmasa da vakit içinde kalkıp sabah namazını kılmalıdır. Kalkıp kılmazsa günah işlemiş olur."Allah'tan başka ilâh yoktur"Soru: Sayın hocam, sorum "tanrı" kelimesiyle ilgili. Benim bildiğim kadarıyla tanrı kelimesi cahiliye devrinde yaşayan insanların putlara tapınırken kullandıkları bir isimdi. Ancak Yüce Allah'ın 99 ismi arasında bulunmuyor. Günümüzde bazı kurumlar ve kişiler bu ismi Allah ismi ile eş anlamlı olarak kullanıyor. Örneğin yemek yemeden önce Allah'a hamd olsun yerine, Tanrı'ya hamd olsun diyorlar. Bu kelimeyi kullanmak doğru mu? Günah derecesi var mıdır? Dursun AkaslanCevap: Sizin bu konudaki bilginiz eksik. Cahiliye döneminde Araplar ilâh kelimesini hem putlar, hem de Allah için kullanırlardı. Kur'ân'a göre putlara İlâh denemez. İlâh tektir, o da Allah'tır. Kur'ân, Allah hakkında ilâh ismini de kullanır. "Lâilâhe illâ hû: Allah'tan başka İlâh yoktur" demektir. Yani İlâh, Allah'ın isimlerinden biridir. Gelelim Türkçe'ye. Türkçe'de Tanrı, Allah anlamında kullanılır. Her dilde Allah'ın özel bir adı vardır. İranlılar Khodâ, İngilizler God, Almanlar ise Gott der. Türkçe'de Tanrı da Allah yerinde kullanılır. Nitekim beş yüz bin yıl önce yazılmış olan kitaplarda Allah için Tanrı sıkça kullanılır. Süleyman Çelebî'nin Mevlidinde de "Tanrı'dan yüz bin dürûd île selâm" sözü geçer. Tanrı demenin hiçbir sakıncası yok. Yalnız tanrı müşterek bir isimdir. Allah için kullanıldığı gibi putlar için de kullanılır. Bu durum kelimeyi kullananın niyetine bağlıdır. Ama Allah, sadece 'Yüce Yaratıcı'nın özel adıdır.

Devamını Oku

Tasavvuf sözün ve dilin olmadığı yerdedir

23 Kasım 2003

Ebubekr, Peygamber (s.a.v.)'e hiç yok olmayan, daima varolan kimseyi bıraktığını söyledi. Çünkü ebedi baki olan yalnız Yüce Allah'tır. Ebubekr el-Vâsitî'nin şöyle dediği anlatılır: "Eğer Resul (s.a.v.)'ü görmenin haşmeti kendisini sarmamış olsaydı, Resulünü de bıraktım demez, (sadece Allah'ı bıraktım der)di. Zira tefrid eder, Hakk'tan başka bir şey görmezdi." Baksana Resul (s.a.v.)'ü müşahede etmenin haşmeti kendisinden gidince nasıl tefride (Hak'tan başka bir şey görmemeye) döndü de "Kim Muhammed (s.a.v.)'e tapıyorsa bilsin ki Muhammed ölmüştür. Kim Muhammed'in Rabbı'na tapıyorsa bilsin ki O diridir, ölmez" dedi ve "Muhammed ancak bir elçidir. Ondan önce de elçiler gelip geçti. Şimdi o ölür veya öldürülürse ökçeleriniz üzerinde geriye mi döneceksiniz?"Kendine ne bıraktın"Kim ökçeleri üzerinde geriye dönerse o, Allah'a zarar veremez" (Âl-i İmrân: 94/144) ayetini okudu. Hz. Peygamber (s.a.v.)in, Ömer ibn el-Hattâb'a (r.a.) nazarı, Ebubekir'e nazarından daha aşağı olunca bu nazar ona daha az bir ölçüde tesir etti ve Hz. Ömer, ancak malının yansını verebildi. Hz. Peygamber'in, "Kendine ne bıraktın?" sorusuna, "Malımın yansını bıraktım" diye cevap verdi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.)'in şöyle dediği rivayet edilir: "Sadakalannız arasındaki fark, sözleriniz arasındaki fark gibidir." Tasavvuf öyle bir hakikattir ki ne dilin, ne de sözün olmadığı yerde olur Gafile tasavvuf olmaz). Tasavvuf, ehil olan kimselere, evliya ve meşâyih tarafından gelen bereketlerden, (onların) adab ve ahlâkının tesirinden meydana gelir. Eğer bir müride hekimin nazan tesir eder, ona o nazar sebebiyle bereketler geçerse, bu bereketler onun göğsünü açar, kalbini nurlandırır. Yüce Allah buyurmuştur: "Rabbinin, göğsünü İslâm'a açmış olduğu kimse, Rabbinden bir nur üzerinde değil midir" (Zümer: 59/22). Bunun ne demek olduğu, Hz. Peygamber (s.a.v.)'den soruldu. Şöyle cevap verdi: "O, kalbe atılan bir nurdur, onunla göğüs açılır, huzura erer." "Bunun bir belirtisi var mıdır?" diye sorulunca buyurdu ki: "Gurur evinden uzaklaşmak, ebediyyet evine yönelmektir." Bu da dünyaya önem vermemekle olur. Yüce Allah buyurmuştur: "Onlardan bazı zümrelere, kendilerini denemek için verdiğimiz dünya hayatının süsüne gözlerini dikme" (Tahâ: 45/131). Şunu da iyi bilmelidir ki başlangıcı doğru olanın sonu daha mükemmel olur. Zira sonlar, başlara dayanır. Eğer salik doğru çalışırsa sağlam sonuca ulaşır. Çünkü hizmeti daha halis olanın müşahedesi daha net olur. Hali daha doğru olanın, vilâyeti (veliliği) daha yüksek olur. İlmi daha tam olanın işleri Allah'a havalesi daha güzel olur. Marifeti daha sağlam olanın, teslimiyeti daha mükemmel olur. Tafvizin (işleri Allah'a havale etme) en yükseği, Allah'ın sevgilisi (Hz. Muhammed s.a.v.)'e mahsustur. O, bu hali, "İşimi sana havale ettim" (Hadis, müttefakunaleyhtir) sözüyle ifade etmiştir. Şeyh, kendisine gelen müride, şeriatın taharet, namaz, oruç, zekât, hac gibi bütün hükümlerini yerine getirmesini; Allah'ın Kitabını okuyup öğrenmesini; rızkını helâlinden kazanmasını; dünya hırsını kalbinden çıkarıp ahirete yönelmesini; kaçırdığı ibadetleri telafiye çalışmasını; az yemeyi, az uyumayı, az konuşmayı, halvet ve uzleti seçmesini; eğlencelere dalmamasını; gece namazlarına devam etmesini; ziyan olan ömrüne üzülüp ağlamasını öğütler. Müridin manevi hastalığını tedavi edecek zikir ve yöntemi belirler. İnsanlann halleri değişik olduğundan herkesin aynı ilaç ile şifa bulması mümkün değildir. Bundan dolayı şeyh müridin haline bakar ve onun haline uygun olan zikir ve evradı, tarz ve hareketi kendisine bildirir. Şeyhin tavsiyelerine gönülden uyup onun buyruğunca giden mürit, Allah'ın izniyle sülûkünü tamamlayıp kemâl kazanır.Önemli bir notGerek Kuşeyrî, gerek Gazâlî, gerek Abdulkahir Söhreverdî, gerek bunlardan önce ve sonra gelen tasavvuf liderleri, şeyhin emrine mutlak itaat ve teslimiyeti şart görmektedirler. Çünkü sülük, şeytanla ve nefsin arzularıyla savaşmaktır. Savaşta asker, kumandanın emrine itaat etmez de onun her emrinin, yasalara uygunluğunu araştırmaya kalkarsa savaşı kazanmak hayal olur. Ancak baştan, kumandanın, savaş taktiğine aykırı şeyler emretmeyeceğini bilip ona kesin inandıktan sonra artık onun buyruklarına itaat etmesi gerekli olur. Bu, savaşta başarının temel şartıdır. Manevî savaş olan mücâhedede durum böyledir. Kendisine manevi komutan olacak şeyhi seçecek kimse, önce onun, şeriat hükümlerine uyup uymadığına dikkat edecek, Bayezid'in deyimiyle onun eylemlerini Kitap ve Sünnet ile tartacak; imanına, akide ve kemâline tam inanıp güvendikten sonra ona bağlanacaktır. Onun, zararlı bir şeyi kendisine emretmeyeceğini bildikten sonra artık sülük esnasında, "Bunu neden böyle yapmamı emretti, kendisi neden şöyle yaptı?" diye tereddütlere düşerse şeyhle arasındaki kalbi bağda kopukluklar olur, manevi iletişim zayıflar veya tamamen kesilir; yol alamaz, sülûkü yarıda kalır. Biraz tasavvuf yoluna çalışıp bir şeyler öğrendikten sonra kendisini şeyhlik makamına çıkaran, bu yolla menfaatler sağlamaya, mülkler edinmeye başlayan; hatta güzel bulduğu kadın müritlerin namusuna göz dikip bu teslimiyet afyonunu yutturarak onlan tuzağına düşüren çok kimse bulunduğunu da unutmamak gerekir. Zamanımızda şeyhlik perdesi altında genç kadın ve erkek müritlerine musallat olan kimselerin haberlerini çok duyduk. Tasavvuf imamları, delikanlılarla sohbeti çok tehlikeli bulmaktadırlar. Tasavvuf büyüklerinden Ebû Abdi'r-Rahmân es-Sülemî, mutasavvıfların ahlâkını özetlerken, "Delikanlılarla sohbet etmez, kadınların bağışlarım almazlar" diyor (Sülûkü'l-'ârifin: 164). Onun talebesi Kuşeyrî de, "Bu yolun en zor âfetlerinden biri de delikanlılarla sohbettir" diyor ve fişka yol açan bu hali, zararsız görenlerin sözünü şirke denk buluyor: "Allah kimi böyle buseye müptelâ ederse o kimse, bütün şeyhlerin oybirliğiyle Allah'ın alçaltıp hüsrana uğrattığı bir insandır. Milyonca kerameti olsa, şehitlerin mertebesine ulaşsa yine kıymeti yoktur." (Kuşeyrî, Risale: 184).

Devamını Oku