Ben ve siz, birçok kez doğduk. Benimkileri yalnız ben bilirim, ama sizin kendi yaşamlarınızdan haberiniz bile yoktur. Niteliklerimin gereği olarak her ne kadar doğmakla ve ölmekle yükümlü değilsem de yeryüzünde ne zaman erdem tehlikeye düşse, ne zaman kötülük ve haksızlık üstün gelecek olsa ben hemen ortaya çıkıveririm ve böylece çağdan cağa doğrunun selâmeti, kötünün cezalandırılması ve erdemin ihyâsı için kendimi gösteririm" (Leon Deniş, Ebedi Olan Ruhtur, Ruh ve Madde Yayınları, İstanbul, 1989, s. 30-31). Bu inanca göre insanın çektiği acılar, tasalar, belalar, daha önceki hayatında işlediği günahların cezasıdır. İlk defa Hindistan'da ortaya çıkan tenasüh inancı, üç yüz yıl sonra Mısır'a atlamış ve Mısırlıların inançlarına uygun bir şekle sokulmuştur. Böylece Hindistan'da ruhun bedenden bedene geçeceğine inanılırken Mısır'da yine kendi bedenine gireceğine inanılmış ve bunun için beden mumyalanmıştır. Bu inanç böyle uzun zaman sürmüştür. Sonra Hıristiyanlık ve İslâm gelmiş, bu inancı değiştirmiştir. Kur'ân'-da bizim, ölümden sonra nimet veya azap göreceğimiz ve dünyadaki amellerimize göre haşredileceğimiz bildirilmiştir. Kimi kıyamette Rabbine bakar, kimi üzüntü içinde kalır. Ruhun bedenden bedene geçeceği söylenmemiştir.İslâm âleminde de tenasühe inananlar vardır.İhvânu's-safâ risalelerinde, "Derileri piştikçe, azabı tatsınlar diye onlara başka deriler vereceğiz" (Nisa: 98/56) ayeti, tenasüh anlamını verecek şekilde yorumlandığı gibi, "Allah'ı nasıl inkâr edersiniz ki siz ölüler idiniz, O sizi diriltti; yine öldürür, yine diriltir, sonra O'na döndürülürsünüz" (Bakara: 92/28), "Aranızda ölümü takdir eden biziz, bize engel olunamaz. (Ölümü takdir ettik) Ki sizin yerinize benzerlerinizi getirelim ve sizi, bilmediğiniz biçimde yeniden inşa edelim" (Vakıa: 46/60-61), "Biz onları yarattık, yapılarını sıkıca bağladık. Dilediğimiz zaman onları benzerleriyle değiştiririz" (İnsan: 90/28), "İnsanı nutfeden yarattı, ona biçim verdi. Ona(ana karnından çıkma) yolu(nu) kolaylaştırdı. Sonra onu öldürdü, kabre koydurdu. Sonra dilediği zaman onu yeniden diriltti" (Abese: 24/19-22) ayetleri de bu anlamda yorumlanmaya müsait bulunmuştur. Fakat cumhura (çoğunluğa) göre tenasüh tezi batıldır. İnsan ruhu, bedenden ayrıldıktan sonra kıyamete dek tekrar bedenlenip dünyaya dönmeyecektir. Anadolu'nun özelikle Adana, Mersin, İskenderun, Antakya üçgeninde bazı çocukların ve gençlerin, öldükten sonra yeniden başka bir bedende dünyaya geldiklerini iddia ettikleri görülmektedir.Sadettin Teksoy'un, televizyonda yaptığı programda bunun örnekleri sunulmuştur. Teksoy'un, bizimle yaptığı özel sohbette bana anlattığına göre, aslen Manisalı olup şimdi İzmir'de emlakçilik yapan emekli bir binbaşının kızı da böyle bir iddiada bulunmuştur. Kız daha iki yaşındayken kendisinin Amerika Birleşik Devletleri'nin Wiscounsin eyaletinde bir kentte oturduğunu, kocasının pilot olduğunu, çocukları bulunduğunu, kendisinin bir trafik kazasında öldüğünü, ailesini çok özlediğini söylüyor, kendisinin ailesine götürülmesini ısrarla istiyormuş. Amerikan aksanıyla İngilizce konuşan kız, kocasının adını, evinin bulunduğu mahalleyi, kocasının iş, ev adresini ve telefonlarını vermiş.Yarın: Kızın verdiği telefon aranıyor.
Sonuçta Filistin'de bir birlik kuran İsrailoğulları, M.Ö. 933'lerde İsrail ve Yehuda olmak üzere iki devlete ayrıldı, İsrail devleti, M.Ö. 705'te Asur Kralı Sargon tarafından ortadan kaldırıldı. Yahudi Devleti ise önce M.Ö. 599, sonra 587 yılında Kudüs'ü işgal edip Yahudi aydınlarını Babil'e götürmesiyle dağıldı. Daha sonra Babil'i istila eden İran hükümdarı Kuruş, Yahudilerin ülkelerine dönüp mabetlerini yeniden yapmalarına müsaade etti. Sürgünden dönenlerin bir kısmı, bölgede bulunan bazı Yahudilerle birleşip yeni bir Yahudi cemaati oluştururken bir kısım Yahudiler de Sâmâriye'ye çekilerek oradaki yabancılarla kaynaşıp Sâmiri adını aldılar.Yahudiler, M.Ö. 450'lere doğru mabetlerini yeniden inşa ettikleri gibi birçok sinagog ve binalar da yaptılar. Ayrıca Tevrat egemenliğini sağlamak için bir bilim meclisi oluşturdular. Yahudiler için yeniden dirilme cağı sayılan bu dönemde İbranice'nin yerini Ârâmî dili aldı. M.O. 333 yılında İskender'e yenilen İranlılar bölgeden çekildiler. İskender, Mısır'ın Akdeniz sahilinde kurduğu İskenderiye kentine, Filistin'den getirttiği Yahudileri yerleştirdi. Böylece Filistin'in dışında ikinci büyük Yahudi kolonisi İskenderiye'de oluştu. Buraya yerleşen Yahudiler, Yunan medeniyetinin gelenek ve göreneklerini de benimsediler. Kendi dillerini de unutup Yunanca konuşup yazdılar. İşte Tevrat'ın Yunanca çevirileri bu dönemden kalmıştır. Yahudiler, buradan diğer Avrupa kentlerine de göç etme imkânı buldular.Filistin'de Bizans'a bağlı olarak yaşayan Yahudi devleti ise bir ara ayaklanınca Roma İmparatoru tarafından Kudüs istila edilip yıkılmıştır. Bu istila sonucunda birçok bilgin ve ileri gelen öldürülmüş, dini kitaplar yakılmıştır. Hz. İsa'nın doğduğu sırada Kudüs, Roma valileri tarafından yönetiliyordu (İslâm Ansiklopedisi Yahudiler maddesi).Reenkarnasyon ve tenasüh sorunuSoru: Bir yazınızda, "Daha sonra ruh, yeniden bedenlenip nimet ve azabı maddi olarak görür" demiştiniz. Burada anlatılan reenkarnasyon mudur?Cevap: Kur'ân'da reenkarnasyon anlamına gelebilecek bazı ayetler bulunduğu gibi buna karşıt anlama gelebilecek ayetler de vardır. Onun için çok sorulan bu sorunu, Kur'ârîı baz alarak açıklamaya çalışacağım.Tenasüh yanlıları, "Başınıza gelen herhangi bir musibet kendi ellerinizin yaptığı (işler) yüzündendir. (Allah, hatalarınızın) bir çoğunu da affeder" (Şûra: 62/30) ayetini kendi görüşlerine delil olarak kullanırlar.Diyorlar ki: "Madem ki hastalık ve belalar günahların cezasıdır, öyle ise masum olan çocukların acı çekmemeleri gerekir. Halbuki onlar da acı çekerler. Demek ki onlar, bu hayattan önce başka bir bedende yaşamışlardır ki o bedende işlediklerinin cezasını bu bedende çekmektedirler."
Soru: Yahudi ile İsrail arasındaki fark nedir? Hz. Adem ilk insan, aynı zamanda ilk peygamber olduğuna göre cennetten kovulup dünyaya geldiğinde elçi olması için başka insanların olması gerekmiyor mu? Yani dünyaya gelmeden dünyada insanlar bulunuyor muydu? (Cengiz Bayar)Cevap: Tevrat'ta II. Krallar 16/16, 25/25, Yeremya 32/12, 34/9 M.Ö. X. asırda Şeria Irmağı'nın batısında kurulan Yuda Devleti'ne mensup kişi anlamına gelir. Çoğulu Yahud'dur. Bu kelimenin, Hz. Yakup'un dördüncü oğlu Yahuda'ya (Tekvin, 29/35, 49/8) mensup anlamına geldiği de rivayet edilir. Bu kelime Kur'ân'da hud şeklinde de geçer (Bakara: 111). Ancak Übey ibn Ka'b ve Abdullah ibn Mes'ûd, anılan ayetteki hud kelimesini, Yahudi şeklinde okumuşlardır (Maânî'l-Kur'ân: 1/73).Ferrâ'ya göre hud, Yahudiler demektir. Yahudi kelimesi, Yuda bölgesinde yerleşmiş bulunan eski İsrail halkının yeni nesilleri için kullanılmıştır (İslâm Ansiklopedisi Yahudi maddesi).Yahudiler, çeşitli uluslarla karışmış bir ırktır. Hz. İbrahim'in soyundan gelen Yahudiler, önce Filistin'in yerli halkı Kenanlılarla, sonra Yusuf zamanında gittikleri Mısır'da 400 yıl kalmaları sonucu Mısırlılarla karışmış kozmopolit bir ırktır.Zaten dünyada ırkların çoğunluğu, göçler, ticari ilişkiler, savaşlar ve benzeri çeşitli münasebetlerle diğer uluslarla karışmıştır.İsrail ise Hz. Yakup'un unvanıdır. Yakup soyundan gelen Yahudilere İsrailoğulları denilir. Hz. Yakup (selâm ona), Hz. İbrahim'in küçük oğlu İshak'ın oğludur.Peygamberliği yanında kavminin hükümdarı da olan İshak, Tevrat'a göre kocayıp gözleri görmez duruma gelince, yasa gereği büyük oğlu Esav'ı yerine bırakmak isterken Yakup'un annesinin marifetiyle farkına varmadan Yakup'u halef seçmiştir. Kardeşi Esav'dan korkan Yakup, Harran'a gitmiş, orada dayısı Leban'a yirmi yıl hizmet edip onun iki kızı, Lea ve Rahel ile evlenmiştir. Bu iki kadından birincisi, Yakup'a altı oğlan bir kız doğurmuştur ki dördüncü oğlunun adı Yahuda'dır (Tekvin: 35). Yahudiler'in Yahuda'dan gelen çocuklarına (boya) Yahudi dendiği söylenir.Allah tarafından kendisine İsrael (yani Allah'ın kulu) adı verilen Yakup, İsrailoğullarının atası olurken kardeşi Esav da Edomluların atası olmuştur. Yakup'un oğulları arasında baş gösteren kıskançlık yüzünden ikinci hanımından olan çocuğu Yusuf, atıldığı kuyudan kurtulup Mısır'a gitmiş ve orada Hiksos hanedanından gelen bir hükümdarın maliye bakanı olmuştur. Daha sonra Yakup ailesi de Mısır'a gidip yerleşmiş ve Yakup'un çocukları (İsrail oğulları) Mısır'da 400 yıl kalmışlardır.İktidar değişikliği sonucu şiddetli baskıyla karşı karşıya kalan İsrailoğulları, M.Ö. 1260 yılında, Musa Peygamber'in komutasında, Mısır'dan ayrıldılar. Sina Yarımadası'da Tih Çölü'ne yerleştiler. Son derece mahrumiyetlerle dolu olan bu bölgede çok zorluk çeken İsrailoğulları, Filistin'e doğru hareket ettiler. Filistin'in Merom, Taberiyye ve Lut gölleri bölgesine hücumlara başlayan ve o sıralarda İbraniler ve İsrailoğulları diye anılan ve 12 boydan oluşan Yahudiler, karşılaştıkları kavimlerle savaşlara girdiler.Yarın: Tevrat egemenliğini sağlamak için bilim meclisi oluşturdular.
Kur'an'ın inen ilk ayetleri, insanı okumaya, öğrenmeye yönlendirmektedir. Kur'ân'da sağduyuya, gerçek ilme aykırı hiçbir söylem yoktur. Kur'ân-ı Kerim, bugün ilmin yeni keşfettiği birçok gerçeği 1400 yıl önce haber vermiştir. Mesela En'âm Suresi'nin 125'inci ayetinde yükseğe çıkmakla hava basıncının düşeceğine, Hicr Suresi'nin 22'nci ayetinde rüzgârların aşılayıcı olduğunu söylemekle bitkiler arası döllenmede rüzgârların rolüne, Nemi Suresi'nin 88'inci ayetinde donuk gibi sabit görünen dağların, bulutlar gibi yürüdüğünü söylemekle yer yuvarlağının ekseni çevresinde döndüğüne işaret buyurulmuştur. Bütün doğa olaylarını Allah'ın birer ayeti kabul eden Kur'an, bunlar üzerinde düşünüp yaratılış hikmet ve yasalarını incelemeye çağırmakta ve bunların yanından körü körüne geçip gidenleri kınamaktadır (Yusuf: 105).Müslüman bilginlerKur'ân'ın bu çağrısına uyan ilk Müslümanlar, gerek din, gerek dünya ilimlerinde büyük ilerleme kaydetmişler, bilimsel araştırma ve incelemenin metotlarını koymuşlar, deney ve gözlem yolunu geliştirmişlerdir. Fakat daha sonra Kur'ân'ın gösterdiği deney ve gözlem metodundan ayrılıp Yunan felsefesinin hayali ayrıntılarına dalmışlar, felsefede Yunanlıları gerilerde bırakırken deneysel bilimlerde geri kalmışlardır. Deney, Avrupalılara özgü bir metot olmadığı gibi Yunanlılardan da kalmış değildir. Yunanlılar, deneye yabancıydılar. Deney ve gözlemi Avrupalılar, Müslümanlardan almışlardır. Avrupalılar, bilimi ve tekniği, Endülüs medreselerinden, İtalya'nın güney taraflarında yaşayan Müslüman bilginlerden, hekimlerden öğrenmişlerdir. İngiliz düşünürü Roger Bacon, Endülüs'te okumuş, İbn Heysem'in Kitâbu'l-Menazır adlı optiğe dair eserini, Opus Magos adıyla İngiliz-ce'ye çevirmiş fakat kendi eseri olarak göstermiştir.Latince'ye çevrildiMüslümanlar, bilimin her dalında olduğu gibi tıpta da büyük hizmetler vermişlerdir. İbn Sina'nın, Kanunu't-Tıbb'ı, Avrupa'da 15 ve 16'ncı asırlarda 36 kez basılmıştır. Muhammed ibn Zekeriyya er-Râzî'nin Kitâbu'l-Hâvî'si ve başka tıp kimya eserleri Latince'ye çevrilmiştir. Akciğer ve kan dolaşımını da William Harvey'den tam üç yüz yıl önce İbnu'n-Nefîs adlı bir bilim adamı keşfetmiştir. Modern tekniğin dayandığı cebir ve logaritma da Müslümanların eseridir. Ondalık sistemini de geliştirenler yine Müslümanlardır. Avrupalılar, ondalık sistemini Müslümanlardan öğrendiler. Eğer ondalık sistem, cebir ve logaritma olmasaydı bugün ince hesaplan gerektiren teknik gelişmelerin ve buluşların ve icatların olmasına imkân yoktu. Avrupa'da ünlü olan evrim düşüncesini de ortaya atıp geliştirenler, yine Müslüman alimlerdir. Bu düşünceyi önce Cahiz'de, sonra İbn Miskeveyh'te, daha sonra İbn Türke el-Isfa-hânî'nin Fusus şerhinde ve nihayet İbrahim Hakkı Hazretleri'nin Marifet-namesi'nde görmekteyiz. Önemli olan bu fikrin doğruluğu veya yanlışlığı değil Müslümanların, bilimin her dalında düşünce üretmiş olmalarıdır.Yarın: İslâm aleminin durumu
Soru: Fransa'nın milli geliri 1,5 trilyon dolar. Buna karşılık 53 İslâm ülkesinin milli geliri, Fransa'nın milli gelirinden 100 milyar dolar azdır. İslâm ülkelerinin geri kalmışlığında, dinin yanlış anlaşılması mı, yoksa bizim bilmediğimiz nedenler mi var? Neden bir tane bile kalkınan İslâm ülkesi yok? (Ali Kaygusuz / Bolu)Cevap: Geri kalmışlığın sosyo-psikolojik birçok nedeni var. Bunun tek sorumlusu olarak dini göstermek çok yanlış. İslâm, iki günü birbirine eşit saymayı aldanmışlık görmektedir. İslâm'ın temel ibadeti olan namaz ve hacda dahi hareket vardır. Geri kalmışlığımızın elbette temel nedenlerinden biri, dini yanlış yorumlayarak ayrıntılara boğmamızdır. Ama tek neden bu değildir. Din çalışmayı emrederken kendimizi fatihlerin çocukları görerek askerlikten başka işleri yapmayı kendimize yakıştırmamışız, ticareti, esnaflığı, sanatı hep gayrimüslim tebaaya bırakmışız. Daha önce medeniyet ve teknolojide batıdan çok ilerideyken Avrupa'da salt bilime dönüşün sonucu rönesans ve reform yapılıp Avrupa köhne kabuğunu çatlatırken biz fütuhatın verdiği onur, gurur ve rehavetle kara askerliğinden başka bir şeyi düşünmez olmuşuz. Medreseler asırlar boyu bin yıl önceki kitaplara hiçbir şey katmadan onları yineleyip ve ezberletip durmuş, çağdaş ilimlerde bir gelişme olmadığı gibi dini ilimlerde de gelişme değil, gerileme olmuştur. Ve işte bugünkü duruma düşmüşüz.Bilime verilen değerFakat artık uyanış başlamıştır. Bir sırdan beri bu uyanış gitgide hızlanmaktadır. Ama elbette batı da asırlar içinde kazandığı ivmeyi durdurmaz. Onların yerinde sayıp gerileyeceği, bizim onları geçeceğimiz hayallerini bırakıp var gücümüzle onların ulaştığı seviyeye ulaşmak için koşar adımlarımızı sıklaştırmalıyız. Kur'ân'ın dediği gibi çalışmalıyız, çalışmalıyız. Bu münasebetle Kur'ân'ın çalışmaya bilime verdiği değeri anımsatmakta yarar vardır.Daha önce bu konuda bir okurumdan aynı mealde gelen bir soruya şu cevabı vermiştim: Bu sorunun cevabına Ziya Paşa'nın bir beytiyle başlamak istiyorum:İslâm imiş devlete pâ bend-i terakki,Evvel yok idi işbu rivayet yeni çıktı.Ziya Paşa diyor ki: Devletin ayağını bağlayıp geri kalmasına İslâm'ın neden olduğu söyleniyor. Daha önce böyle bir söz yoktu. Bu, yeni ortaya atılmış tutarsız bir sözdür. Evet, doğrudur. İlk ayeti okuma emriyle başlayan, bilimin aracı olan kaleme, kalemle yazılan satırlara, kitaplara yemin edilerek ilmin değeri; bilenlerle bilmeyenlerin bir olamayacakları, ancak bilgin kulların Allah'a gereğince saygılı olacakları vurgulanan ilâhi bir kitap ve onun getirdiği, çalışmayı ibadet sayan bir din nasıl insanların geri kalış nedeni olarak gösterilebilir?Yarın: Neml Suresi'nin 88. ayetinde hangi bilgiye işaret ediliyor
Soru: Fatiha Suresi'nin ölülerin ruhuna değil de mezar taşlarına okunması için indiğini söyleyenler var. Bu ne kadar doğrudur?Cevap: Kur'ân, ölülerin ruhuna okunmak için inmemiştir. Kur'ân, dirilerin okuyup uygulayacakları bir prensipler, yüksek ahlâk ve değerler kitabıdır. Fatiha'nın da mesajı dirileredir. Ne Peygamberimiz, ne de sahâbîleri, ölmüşlere Fatiha veya Kur'ân okumamışlardır. Peygamberimiz, kabristanı ziyaret ettiğinde onlara şöyle dua ederdi: "Ey inananlar yurdu sakinleri, Allah'ın barışı, esenliği üzerinize olsun. Siz bizden önce gittiniz. Biz de ardınızdan geleceğiz. Allah bizi, sizi ve bütün inananları bağışlasın."İşte sünnet olan, ölmüşlerin af ve mağfireti için buna benzer dualar yapmaktır. Ama Kur'ân okumak veya Fatiha okumak sünnet değildir.Akif'in dediği gibi:"İnmemiştir hele Kur'ân, bunu hakkıyla bilin,Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için."Böyle olmakla beraber bin yıldan fazla bir zamandan beri ölmüşlere Fatiha okumak, köklü bir gelenek haline gelmiştir. Okumanın sevabı, okuyana ait olmakla beraber Fatiha'nın veya Kur'ân'ın okunmasından ölünün ruhu ferahlık duyar. Hele Kur'ân okumanın ardından ölmüş insanın affı veya derecesinin yükselmesi için dua etmek, geçmişlerin ruhlarını şâdeder. Çünkü bu, onları anmadır.Anılan ruh şad olduğundan dolayı Kur'ân'da Nuh'un, ardından gelen peygamberlerin esenlikle anıldıklarını belirtmektedir. Bu cevabımız, "Kabir ziyaretinde hangi duaların okunması daha sevaptır?" sorusunu yönelten Avşalı okurlarımızdan Vahit Karaca'nın da sorusunun yanıtıdır.Avşalı kardeşimizin diğer sorusu da şöyle: "Avşa Adası'nda iki cami var. Yeni yapılan Fatih Camii'nin kıblesi, pusulayla saptandığı için doğru. Ama eski caminin kıblesi, Fatih Camii'nin tam tersi yönde. Buna rağmen orada da namaz kılınmaktadır. Bu durumu aydınlatır mısınız?"Kıble yönü bilinmediği zaman, her yön kıble olur. Üstün tahmine göre bir yöne durulup namaz kılınır. Ama kıble yönü pusula ve hesapla belirlendikten sonra o yöne dönmek gerekir.Eski caminin kıblesi, ters istikamette ise derhal yönünün kıbleye doğrultulması gerekir. Camiyi yıkmaya gerek yok. Sadece kıble yönüne bir işaret konulup o tarafa dönülür. Buna benzer bir olay, Peygamberimiz zamanında da olmuştur. Hz. Peygamber Medine'ye geldiklerinde, temel inançlarda birlik içinde bulunduğunu göstermek için onlar gibi Kudüs'e yönelerek namaz kılmış, 17 ay geçtikten sonra Kâ'be'ye doğru yönelerek namaz kılma emri gelmiştir. Sabah veya öğle vaktinde gelen bu emir, Medine'de başka bir mescide ikindi namazını kılmakta olanlara bildirilince orada namaz üzerinde olanlar, Kudüs yönünden Kâ'be yönüne dönerek namazlarını tamamlamışlardır.Sadece bîr özenti!Soru: Fatiha'nın sonundaki Velâddâllîn'i bazı hocalar Velazzâüîn' diye okuyor. Doğru mudur? (Ö. A.)Cevap: Türkiye'de birçok hoca, dat harfini za gibi, bir kısmı da za ile la arası karışık bir tarzda okur. Arapça dat, kalın dattır. Za değildir. Velâddâllin kelimesini velzzâllin şeklinde okumak yanlıştır, özentidir. Bir Arap katiyen böyle okumaz.
Birçok üniversiteli gençten bana gelen notlarda, kendilerine maddi destek aradıklarını sıkılarak belirtmeye çalıştıklarını anlıyorum. Değerli Müslümanlar, işte Ramazan ve işte yardıma muhtaç üniversiteli gençler. Bunlara yardımcı olun. İmkânınız varsa burs verin. En makbul sadaka, derdini arz etmeye yüzü tutmayan insanlara verilen sadakadır. Bu gençlere yardım eden, ebediyete kadar manevi gelir getirecek bir yatırım yapmış olur. Çünkü insan ölünce amel defteri kapanır. Ancak kamuya yararlı bir iş, kendisine dua edecek bir çocuk veya yararlı bir ilim bırakan kimsenin amel defterine sürekli sevap yazılır. En hayırlı yatırım, insan yetiştirmek için yapılan yatırımdır. Yardım isteyen gençlerden birinin e-mail adresi şöyle: ebru06@tnn.netYuvanızı kurtarmak için gayret gösterinAilesiyle mutlu olmadığını yazan bir okurum benden öğüt istiyor. "Eğer (karı-kocanın) aralarının açılmasından endişe duyarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin. Bunlar uzlaştırmak isterlerse, Allah onların arasını bulur. Çünkü Allah (her şeyi) bilendir, haber alandır." (Nisa: 35)Bu ayetin hükmü gereğince karı-kocanın arasını bulmak üzere erkek ve kadının ailelerinden birer hakem (arabulucu) tayin edilir. Hakemler, arayı düzeltmeye çalışırlarsa Allah da karı-kocanın arasını bulur. Tüm uzlaşma yolları tükendiğinde kişi vicdanına göre hareket eder. O zaman ayrılmak da bir çözümdür. Ama ben uzlaşmayı, henüz evlilik hayatlarının başlangıcında bulunan bu eşlerin, sonunda derin pişmanlık içine düşecekleri fevrî bir hareketten sakınmalarını tavsiye ederim. Çünkü bu dalgalanmalar ve fırtınalar eninde sonunda bir gün diner, aile istikrara kavuşur. Hele bir de çocuk olursa yuva, sağlam harçla tahkim edilmiş olur.Maalesef bazı kişiler hurafelere meraklıSoru: Bir kitapta, soğan sarmısak kabuğu yakmanın ve açken soğan yemenin günah olduğunu yazıyordu. Böyle kitaplar nasıl olup da vatandaşlara satılıyor? (Kudret Kaya)Cevap: Bu tür şeyler hurafedir. Kur'ân Ansiklopedisi adlı eserimin hurafe maddesine bakınız. Daha buna benzer ne gibi saçmalıklar, maalesef o tür kitaplarda halka din diye yutturulmaktadır. Ne yapalım, bazılarımız da böyle şeylere, hurafelere meraklı. Soğan sarmısak kabuğu yakmanın fakirlikle ne ilgisi var?Herhalde biri bu maddeleri yakarken ya sakalını tutuşturdu ya da evini yaktı. Ondan sonra da kabahat bu maddelere yüklendi. Hz. Osman, eskimiş Kur'ân sayfalarını yaktırmış. Onda bir sakınca yok da soğan sarmısak kabuğu yakmakta mı sakınca var? Ah bunu yapanlar, o güzel, o aydın, o büyük devrimci Peygamber'e nasıl iftira ettiklerini bir bilseler! Çünkü O Peygamber, "Kim benim söylemediğim bir şeyi uydurup benim üstüme atarsa o, cehennemdeki yerine hazırlansın" buyurmuştur.
Sayın Süleyman Ateş, köşenizdeki yazıları her gün takip ediyorum. Size teşekkür ederim. Aşağıdaki sorularımı yanıtlamanızı rica ediyorum. (Birol Türküm)1- Namaz nasıl beş vakit olmuştur?2- Eğer 3 vakte, Peygamberimiz 2 vakit ekledi ise bu eklenen 2 vakit farz değil, sünnet olmuyor mu?3- Kur'ân'a göre 3 vakit namaz kılan kişinin durumu nedir?Cevap: 1- Evet, Kur'ân'da açık olarak anılan namaz vakitleri 3'tür. Gündüzün iki ucu. Birinci ucu, sabah vaktidir, ikinci ucu ise başlangıç ve sonu belirtilmiş olan biraz geniş bir vakittir. O da güneşin batmasından, alacakaranlığa kadar olan zamandır. Bu ikisi ayrı zaman değil, bir vaktin iki sınırıdır. Güneşin batmasından itibaren alacakaranlığa kadar olan zaman, akşam namazının vaktidir. 3'ncü vakit ise gece aralığında olan vakittir. Ancak Peygamberimiz, güneşin batmasından alacakaranlığa kadar olan vakitte iki namaz kıldırmıştır. Bunların birincisine akşam, ikincisine yatsı namazı denmiştir. Gece aralarında kılınan namazın adı da teheccüddür. Bu da farzdır.Cevap: 2- Kur'ân'da belirtilen bu 3 vakte Peygamberimiz, 2 vakit daha eklemiştir. Öğle ve ikindi. Peygamberimiz bu namazları cemaatle kıldırdıktan için bu namazlara farz denmiştir. Aslında Hz. Peygamber herhangi bir namaz için farz veya sünnet ayırımı yapmamış, Allah rızası için namaz kılmıştır.Daha sonra gelişmeye başlayan fıkıh (ibadet ve hukuk) bilimi uzmanları, Hz. Peygamber'in, sürekli olarak cemaatle kıldırdığı namazlara farz, kendi başına kıldığı namazlara nafile veya sünnet demişlerdir. Ama bu bölümleme veya tasnif, Peygamber'e ait değil, uzmanlara aittir. Kur'ân'da namaz vakti olarak 3 vakit anılmıştır ama "Bana ibadet et ve beni anmak için namaz kıl" (Tâhâ: 14) emri geneldir. Bir vakitle sınırlı değildir. Peygamberimiz de ayetle belirlenen vakitler dışında öğle ve ikindide de cemaatini toplayıp namaz kıldırmıştir. Birliğin, dayanışmanın ve dini heyecanın sürmesi için bir araya gelip ibadeti gerekli görmüştür.Teheccüd namazı da farzdır. Fakat Hz. Peygamber, bu vakitte cemaati toplayıp namaz kıldırmamıştır. Çünkü bu zor olurdu. Ama Kur'ân'ın anlatımıyla ashabın hepsi olmasa da bir bölümü gece ortasında uyanıp bu namazı kılmıştır. Bir kısmı ise akşam vaktinin ikinci şıkkında kılınan yatsı namazını gece namazı sayıp ayrıca gece namazı kılmamıştır.Bizler, Peygamberimizin dini uygulamasına tabi olarak öğleyi ve ikindiyi kılmak zorundayız. Ancak Peygamberimizin ümmetine kolaylık için yaptığı cem olayına uyabiliriz. O da iş veya yolculuk, hastalık dolayısıyla öğle ile ikindiyi, akşamla yatsıyı birleştirerek kılmaktır. Abdullah ibn Abbâs, Hz. Peygamber'in, ümmetine kolaylık olması için bir zorunluluk olmadığı halde de zaman zaman bu namazlan cem ettiğini nakletmiştir.Cevap: 3- Kur'ân'a göre 3 vakit namaz kılan da Allah'ın emrini yerine getirmiş fakat Peygamberimizin ve o zamandan bu zamana İslâm ümmetinin icmaını terk etmiş olur ki bu da bir vebaldir. Fakat yine de o, böyle yapmakla İslâm dışına çıkmış veya günahkâr olmaz. Sadece kendi içtihadına uymuş olur. Bu bir yorumdur, samimi kanaatiyle bu yoruma inanmış ise günahkâr olmaz. Çünkü İslâm tarihinde bu görüşte olan kimseler de vardır. Mesela Haricîler, sadece sabah ve akşam namazlarının farz olduğunu söylemişlerdir.