Kur'an-ı Kerim ve sünnette yeri yok

22 Kasım 2003

Soru: Geçmiş yıllara ait kaza namazlarını kılarken bir hafta boyunca geçmiş bir yıla ya da aya ait sabah namazını kılıp, diğer hafta öğlen namazlarını kılabilir miyiz? Yoksa mutlaka bir günlük kaza namazı mı kılınmalı?Cevap: Siz bana, Kur'ân ve sünnette yeri olmayan bir şeyi soruyorsunuz. Kur'ân'da, bu sorunuz hakkında bir açıklama bulunmadığı gibi Peygamberimiz de geçmiş yıllara dair kaza kılmamış ve bunun şöyle veya böyle kılınacağını belirtmemiştir. Çünkü kendisinin ve ashabının bile bile kılmadığı namazı yoktur. Ancak uyku veya iş dolayısıyla geciktirdiği namazlar vardır ki onlar da en çok bir günlük namazdır. Onları sırasıyla kılmıştır. Siz, gönlünüz nasıl isterse öyle kılınız. İstediğiniz kadar sabah, istediğiniz kadar öğle namazını kaza edebilirsiniz. Bu konuda bir engel yoktur. Esasen özürsüz olarak kılınmayan geçmiş namazların kazası da yoktur. Onlar için tevbe etmek gerekir.Dini konuda yanlışta ısrar edilmezSoru: Kıble'ye doğru yatmak günah mı? İnsan istediği mezhebi seçebilir mi? (Berkan Zerafet)Cevap: Saygısızlık niyeti olmadıkça Kıble'ye doğru yatmak günah değildir ama edebe aykırı görülmektedir. İnsan kendi kafasından günah sevap hükmü çıkaramaz. Kur'ân'da Kıble'ye doğru yatmanın günah olduğuna dair bir ifade yoktur. Diğer sorunuza gelince; mezhep seçmek, spor takımı veya parti seçmek gibi bir şey değildir. Kişi, araştırması sonucunda en doğru bildiği mezhebi seçer. Başka bir mezhebin daha doğru olduğunu anlayan kimse, derhal o mezhebe geçmelidir. Çünkü bile bile dini konuda yanlışta ısrar edilmez. Ama bu, araştıranlar için böyledir. Halk için Kur'ân ve sünnet yolunda olan, içinde bulunduğu toplum çoğunluğunun mezhebinde olmak yeterlidir. Zaten Kur'ân ve sünnete aykırı olan herhangi bir mezhebe tabi olmak caiz değildir. Çünkü bu, dinden sapma demektir. Mezhepleri din haline getirmek doğru değildir. Asıl mezhep, Hz. Muhammed'in ve ashabının mezhebidir. Kur'ân, inananlara, Kitap ve sünnet yolundaki müminlerin çoğunluğunun yoluna uymayı emretmektedir: "Her kim, kendisine doğru yol belli olduktan sonra Elçi'ye karşı gelir ve müminlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu döndüğü yola yöneltiriz ve cehenneme sokarız. Ne kötü bir gidiş yeridir orası" (Nisa: 115).Değişiklik sözkonusu değildirSoru: Kur'ân'daki ayetleri saydım, 6400'e yakın bir sayı çıktı. 6666 olması gerekmez mi?Cevap: Ayet sayısındaki fark, bazı uzmanların bir ayeti iki ayet, bazılarının iki ayeti tek ayet kabullenmesinden doğmaktadır. Yoksa esas Kur'ân cümlelerinde bir değişiklik söz konusu değildir. Ed-Dânî, Kur'ân'da 6000 ayet olduğunu söyler. Bazılarına göre 6204, 6214, 6216 veya 6219, Kûfelilere göre 6238, bazılarına göre 6243, bizim tespitimize göre 6256, besmelelerle birlikte 6369, İbn Abbâs'tan bir rivayete ve Zemahşerî'ye göre 6666 ayet vardır ki bu, en zayıf görüştür.

Devamını Oku

Cemaate geç kalan ne yapar?

21 Kasım 2003

Dünkü yazımda okurum Sezen Türkoğlu'nun üç sorusundan ilk ikisini cevaplamış, diğerini ise bugüne bırakmıştım. Şimdi o soruyu cevaplayalım. Ancak hatırlatmak amacıyla okurumun sorusunu tekrar veriyorum. "Namazın farzına geç kaldığımızda hemen cemaata katılırız. Daha sonra cemaat sola selam verdiğinde kılmadığımız rekâtları nasıl kılarız?" Cemaate geç kalmış olan kimse hemen tekbir alıp imama uyar. ilk rekâtta imama yetişmiş ise imamla beraber selam verir. Birinci rekâtın rükûunda bile yetişen, imama yetişmiş sayılır. Namaza başlandığını gören kimse hemen tekbir alıp imama uyar. Şayet imamı rükûda bulursa ayakta tekbir alıp rükûya eğilir. Bir defa "Subhanallah" diyecek kadar bir süre rükûda imama yetişen kimse, o rekâta yetişmiş olur. Rükûda yetişmeyen, o rekâta yetişmemiştir. Ama yine imama uyar, son oturuşta yalnız et-tehiyyâtü'yü okur (salâvati da okuyabilir). Bekler, imam sağa selam verince selam vermez, kalkıp yetişemediği rekâtları tamamlar, sonra oturup selam verir. İmama ikinci rekâtta yetişen kimse, son oturuşta ettehiyyâtü'yü okur, bekler. İmam sağa selam verince, "Allahu ekber" deyip kalkar. Subhâneke, E'ûzu Besmele, Fatiha ve sure okuyup rükû ve sü-cûdu yaptıktan sonra oturur. Tehiyyât ve salâvati okuyup selam verir, Üçüncü rekâtta imama yetişen kimse de yine imam sağa selam verince kalkar, Subhâneke, E'ûzu Besmele, Fatiha ve sure okumak suretiyle iki rekâtı kılar, oturur, selam verir. Dördüncü rekâtta imama yetişen kimse, imamın selamından sonra kalkar, Subhâneke, E'ûzu Besmele, Fatiha ve sure okuyup bir rekât kılar, oturur, ettehiyyâtü'yü okur. Tekrar kalkar, iki rekât kılar. Birinci rekâtta Fatiha ve sure okur, ikinci rekâtta yalnız Fatiha okur. Burada dikkat edilecek husus, kendi başına namaz kılarken önce Fatiha ve sure okunan birinci, ikinci rekâtı kılmaktır.Hemen tevbe edinizSoru: Çok sinirlendiğim bir gün (haşa!) Allah'ı inkâr ettim. Ne yapmam gerekir? (Ç. S.)Cevap: Yaptığınız büyük bir hata. Hemen tevbe edip Allah'tan af dilemeli ve bundan sonra bir daha böyle saygısız bir söz ve davranışta bulunmamalısınız. Siz, Allah'a kızsanız veya O'nu inkâr etseniz, Allah'a bir zarar veremezsiniz. Zararınız kendinizedir. Güneşe kızsan ona ne yapabilirsin? Allah'a inanmasan kendi ruhuna kötülük yapmış olursun. Yoksa haşa, Allah'a zararın olmaz. Yahut O'na ibadet etsen, Allah'a bir fayda sağlamazsın. İman ve ibadet, kendi ruhunun olgunlaşması için gereklidir. Yoksa Kur'ân'ın deyişiyle: "Dileyen inansın, dileyen inkâr etsin." Herkes kendi düşünce ve eyleminin sonunu görür.İslâm, kolaylık dinidirSoru: Sayın hocam, parfüm sıkmak ya da kolonya sürmek abdesti bozar mı?Cevap: Kolonya bir temizlik maddesidir, abdesti bozmaz. Alkollü içki, üste başa dökülse abdesti bozmaz ancak İmam-ı A'zam'a göre Kur'ân'da anılan hamr (şarap) necis sayıldığından elbiseye veya bedene dökülen şarabın temizlenmesi gerekir. Abdesti sadece küçük ve büyük tuvalet bozar. Kendi kendimize birtakım spekülasyonlarla din hükümleri koyup kolay olanı güçleştirmeye kimsenin hakkı yoktur. İslâm dini kolaylık dinidir.

Devamını Oku

Namazda yapılan hata nasıl telafi edilir?

20 Kasım 2003

Sayın hocam, VATAN gazetesindeki köşenizde yayınlanan yazılarınızı takip ediyorum. Bizleri birçok konuda bilgilendirdiğiniz için size teşekkür ediyorum. Sizden aşağıdaki sorularımı cevaplamanızı rica ediyorum. (Sezen Türkoğlu)1- Ayaklarımızı Kıble'ye doğru uzatarak uyumak günah mı?2- Namazda yaptığımız hatayı nasıl telafi ederiz?3- Namazın farzına geç kaldığımızda hemen cemaata katılırız. Daha sonra cemaat sola selam verdiğinde biz kılmadığımız rekatları nasıl kılarız?Cevap: 1- Yatarken ayakların Kıble'ye doğru uzatılmaması sadece bir saygı belirtisidir. Bu konuda bir günah söz konusu değildir. Ne ayette, ne de hadiste ayakların Kıble'ye uzatılmasının günah olduğuna dair bir söylem yoktur. Bu, bizim halkımızarasında yerleşmiş bir saygı geleneğidir.Cevap: 2- Sehv (yanılma) secdesi: Namazda yapılan hata, namazın sonunda yapılan yanılma (sehv) secdesiyle telafi edilir. Şöyle ki, sehv secdesi, namazda farzın tehirinden (geciktirilmesinden), vacibin terk veya tehirinden yapılması lazım gelen bir yanılma secdesidir. Namazın farzlarından birini yanılarak geciktirmek, vaciplerinden birinin yerini değiştirerek daha önce veya sonra yapmak veya terk etmek suretiyle yaralan kimse, namaz içinde bunu hatırlarsa namazını kılar, et-Tehiyyâtü'den sonra salli-barikleri okur ve iki secde daha yapıp ardından sağa sola selam verir.Sevabı eksik olurŞayet selam verdikten sonra yanıldığını hatırlarsa, yönünü Kıble'den çevirmemiş, konuşmamış ise yine yanılma secdesi yapar. Yerinden kalkmış, yönünü Kıble'den çevirmiş veya konuşmuş ise namazı tamamdır. Yalnız sevabı eksik olur.imama uyan, kendi yanılmasından değil, imamın yanılmasından ötürü imamla beraber sehv secdesi yapar. İmama sonradan yetişen kimse imam sehv secdesi yaparsa kendisi de onunla beraber sehv secdesi yapar, imam selam verdikten sonra kalkıp, kalan rekâtları tamamlar.İmama sonradan yetişen kimse, namazın geri kalan kısmını kılarken yanılırsa kendi yanılması için sehv secdesi yapar.Farzı nafile olurSon oturuş sırasında, oturmadan yanılarak kalkan kimse, kalktığı rekât için secde yapmamış ise oturur ve sehv secdesi yapar. Eğer kalktığı fazla rekât için secde yapmış ise farzı nafile olur, dilerse bir rekât daha kılar, dilerse selam verir. Sonunda sehv secdesi yapmaz. O farzı yeniden kılmak lazımdır. Çünkü kıldığı namaz nafile hükmüne geçmiştir.Fakat son oturuşta teşehhüd miktarı oturduktan sonra kalkan kimse hemen oturur, selam verir, teşehhüdü tekrar okumaya lüzum yoktur. Hatta oturmadan ayakta selam verse de olur. Zira farz olan kuûdu (oturmak) yapmıştır. Yalnız ayakta selam vermekle sünneti terk etmiş olur. Sonunda sehv secdesi lazımdır. Selam yerinden geriye bırakıldığı için secde lazım gelir. Eğer kalktığı rekât için bir secde yapmış ise en doğrusu bir rekât daha kılıp selam vermektir. Kıldığı iki rekât nafile olur.Yarın: Bu okurumun 3. sorusunu yarınki yazımda cevaplayacağım.

Devamını Oku

Allah'ı anmak O'nu gönülde tutmaktır

19 Kasım 2003

Soru: 1- İstemediğim halde beni Allah-u Taâla'ya karşı utandıracak düşünceler aklıma geliyor. İçimi dar eden bu düşüncelerden sorumlu muyum?2. Kur'ân'da gece gündüz Allah'ı uzun uzun zikredin diyor. Fakat bir arkadaşım bunu bir mürşide bağlanarak yapmam gerektiğini söyledi. Nasıl hareket etmeliyim?Cevap: 1- İnsan istemediği halde aklına gelen geçici olumsuz düşüncelerden ötürü sorumlu değildir. Ancak aklına gelen kötü düşünceyi kararlı hale getiren, fırsat bulduğu takdirde bunu eyleme geçirmek isteyenler sorumludur. Gelip geçici düşüncelerden ötürü hemen tevbe etmeli ve onları kararlı hale getirmemeye çalışmalıdır. Kararsız düşünceler insanı sorumlu kılmaz.2- Zikir, Allah'ı anmak, O'nu unutmamak, gönülde tutmak demektir. Kur'ân, her zaman Allah'ı anımsamayı emreder. Çünkü Allah'ı anımsayan, O'nun buyruklarına ters işler yapmaz, kötü yollara sapmaz. Allah'ı anmak, ille de "Allah, Allah, Allah..." diye O'nun ismini yüz kere, bin kere söylemek demek değildir. O'nu unutmamak, gönülde tutmaktır. Yoksa dil ile "Allah" derken gönülde başka düşünceler varsa ona zikir denmez. Allah'ı zikretmek için şeyhlere, mürşitlere gitmeye gerek yoktur. Hz. Peygamber'in sahâbileri, Peygamber'in izinde gidiyorlar, Kur'ân'ın emirlerini uyguluyorlar, çok ibadet ve zikrediyorlardı. Allah'ı anmaktan, O'na kulluktan kimseye zarar gelmez. Allah'ı anmak için birilerinden izin almaya gerek yoktur. Allah ile kul arasında aracı yoktur. O senin arkadaşının, birilerine mürit toplama çabasında olduğu anlaşılıyor. Kur'ân'a göre yaşarsanız size yeter.Sorgulama ruha yapılırSoru: Normal olarak gömülen biri, melekler tarafından sorguya çekilir ve günahlarına göre kabir azabı görürken sevapları baskınsa kabri cennetten bir köşe olur. Ama cesedi yakılarak okyanuslara, dağlara, tepelere atılan kişi aynı olayları yaşar mı? Bunun bir günahı var mı? (Aslı)Cevap: Sorgulama, hesap ve ceza ruhadır, bedene değil. Ölen kişinin bedeni ister toprağa gömülsün, ister denize atılsın, ister yakılsın veya hayvanlar tarafından yensin. Önemli değil. Çünkü ölümle, cesedin fonksiyonu bitmiştir. Ruh kafesinden çıkıp öbür âleme geçmiştir. Oradaki sorgulama, dünyadaki sorgulamaya benzer. Oradaki sorgulama bir şeyi ortaya çıkarmak için değil, yani bir tahkikat değil, suçlunun azarlanması, suçlarının yüzüne çarpılması içindir ki bu bir azaptır. Beden çürür, ruh ebedidir. Bu konuyu kaç kez yazdım. Yazılarımı sürekli izlerseniz, çok şey öğrenirsiniz ve ben de sık sık aynı biçimdeki sorularla karşılaşmam.İki anlam da doğrudurSoru: Felak Suresi 4'üncü ayetin, sizin mealinizdeki "büyücü kadın" ifadesini, diğer bazı mealleri incelememe rağmen onlarda bulamadım (Diyanet Meali, Yaşar Nuri Öztürk Meali, Hamdi Yazır Meali). Bu ayetin açıklamasını yapabilir misiniz? (Avni Erbey)Cevap: Felak Suresi 4'üncü ayette geçen neffâsât, neffâsenin çoğuludur. Müennes (dişil) olan bu kelime, büyücü kadınlar veya daha genel tabiriyle büyücü nefisler anlamına gelir. Dişil kipi nazara alan müfeşsirler, neffâsât kelimesine büyücü kadınlar anlamını vermişlerdir. Ben de mealimde bu anlamı tercih ettim. Fakat müfessirlerin çoğu, neffâsât'a büyü yapan nefisler anlamını uygun görmüşlerdir. Dil bakımından ikisi de doğrudur. Ancak benim kanaatime göre düğümlere üfleyip tüfleyenler daha çok büyücü kadınlardır. Çünkü büyü işleriyle daha çok kadınlar uğraşırlardı. Bununla beraber büyücü nefisler manası da gramer bakımından doğrudur.

Devamını Oku

Hiç kimse ahiret ahvalini bilemez

18 Kasım 2003

Yalnız cumhurun reddettiği tenasühle bu anlattığımız beden değiştirme arasında bir fark vardır. Tenasüh, kötülük yapmış olan kişilerin ruhlarının, azap çekmek üzere hayvan bedenlerine girerek dünyaya gelmesidir. Bizce bu, Allah'ın koyduğu evrim yasasına aykırıdır. Çünkü insanlık mertebesine kadar evrimleşmiş bir ruh, bu mertebeden aşağı düşmez. Suçunu çekmek üzere yine insan bedenlerine geçirilir. Evrim geriye gitmez. Suçlarının cezasını, sıkıntı çekeceği bir beden içinde dünyaya gelerek öder, sıkıntı çektikçe de olgunlaşır.Azap, sıkıntı gibi gelen eylemler ve haller aslında ruhu olgunlaştım. Onun için Allah'ın rahmetidir fakat kul bunun farkında olmaz. Bu izah, ahireti inkâr değildir. Olgunlaşmış ruhlar, soyut biçimde, huld cennetinde ebedilik içindedirler. Ama suçlular oraya giremezler. Bir süre ruhani azap da çekerler fakat Rahman olan Allah, onları arındırmak ve yüceltmek için yeni bedene gönderir. Zaten cehennemin, cennet gibi ebedi olmadığı da yine kesin delile sabittir. Bu konuda cehennem maddesine bakınız.Bize gelince, tekrar vurgulamak isteriz ki bilim adamıyız. Tarafsız ve önyargısız bir bilim adamı olarak burada özetle anlattığımız konuyu, "Kur'ân Ansiklopedisinde enine boyuna irdeledik. Bu konuda reenkarnasyona delil olabilecek ayetleri, eğer kasıt bu ise reenkarnasyonun, ruhun başka bir bedene girmesi şeklinde değil, sadece bilincin başka bir bedene tutunması şeklinde olabileceğini yoksa zaten yeni doğacak çocuğun bedeninde ruhun döllenmeden itibaren var olduğunu, fakat bunun canlılık veren ruh olduğunu, insani ruhun da hadislere göre 120 günlükken cenine üflendiğini, doğma zamanından bir iki gün veya birkaç gün, birkaç saat önce ruh üflenmesinin söz konusu olmayacağını, bu anlayışa karşı olan cumhurun ise ölen insanın ruhunun herhangi bir bedene tutunup dünyaya dönmeyeceği ancak kıyamette ruhların yeniden bedenlere sokulup diriltilecekler! kanaatinde bulunduğunu anlattık.Bir bilim adamı olarak bu anlayışı ne "kesin biçimde reddediyoruz" ne de kabul ediyoruz. Bu anlayışa kanıt olabilecek ayetler yanında, bunun olmayacağı anlamına gelecek ayetler de bulunduğunu söylüyoruz. Kesin reddetmiyoruz. Çünkü bir gün şayet bunun gerçek olduğu kesin kanıtlarla ispatlanırsa, o zaman "Hayır, ille de Kur'ân da böyle bir şey yoktur" diye dayatmanın bir anlamı kalmaz. Çünkü bizim dayatmacı tutumumuz ve açıklamamız, Kur'ân'a zarar verir. Zira bu kadar da iddia var. Dünyanın çeşitli yerlerinde yaşanmış olaylar var. Bir insanlık tarihi var. Bu tarih boyunca bu iddianın güçlü taraftarları var.Hiç kimse, ahiret ahvalini ayrıntıyla bilemez. Biz, Kur'ân ayetlerinin sınırında duruyoruz ve onun sözlerini eveleyip geveleyerek, zoraki yorumlarla anlamları dışına çıkarmıyoruz. İşte Kur'ân ayetleri ortada. Her iki taraf için delil sayılabilecek ayetleri sergiledik. Hiç kimse, "Bu ayetlerde kastedilen reenkarnasyondur" deme hakkına sahip olmadığı gibi aksini söyleme hakkına da sahip değildir. Gerçeği Allah'a havale etmekten başka çare yoktur. Onun için "Gerçeği Allah bilir" diyoruz.

Devamını Oku

"Keşke dünyaya bir daha gelseydik"

17 Kasım 2003

"Şimdi artık bizim ne şefaatçilerimiz var, ne de sıcak bir dostumuz. Ah keşke bir dönüşümüz daha olsa da inananlardan olsak" (Şu'arâ: 47/100-102). 'Yahut azabı gördüğü zaman, 'Keşke benim için bir kez daha (dünyaya dönüş) olsaydı da güzel hareket edenlerden olsaydım' demesinden. (Allah şöyle buyurur): Hayır, sana ayetlerim geldi de sen onları yalanladın, büyüklük tasladın ve nankörlerden oldun" (Zümer: 58-59)."Rablerinin huzurunda (utançtan) başlarını öne eğmiş 'Rabbimiz, gördük, işittik, bizi geri döndür, iyi iş yapalım artık kesin olarak inandık' demekte olan suçluları bir görsen. Yoldan çıkanların barınacakları yer de ateştir. Ne zaman oradan çıkmak isteseler yine oraya geri çevrilirler ve onlara, 'Yalanlamakta olduğunuz ateş azabını tadın' denilir. Belki dön(üp yola gel)irler diye mutlaka onlara o büyük azaptan ayn olarak daha yakın azabı da tattıracağız" (Secde:75/12, 20-21)."Oradan, (o) gamdan her çıkmak istediklerinde (demir kamçılarla vurularak) oraya geri çevrilirler ve 'Yangın azabını tadın' (denilir)" (Hac: 88/22). "Uyanlar, şöyle dediler: 'Âh keşke bir daha dünyaya gitmemiz mümkün olsaydı da şimdi onların bizden uzak durdukları gibi biz de onlardan uzak dursaydık. 'Böylece Allah, onlara işledikleri bütün fiilleri hasretler (pişmanlık kaynağı olarak) gösterir. Ve onlar, ateşten çıkamazlar" (Bakara: 92/167)."O inkâr edenler var ya, eğer yeryüzünde olanların hepsi ve onun bir katı daha kendilerinin olsa da kıyamet gününün azabından kurtulmak için (bunları) fidye verseler, kendilerinden kabul edilmez. Onlar için acı bir azap vardır. Ateşten çıkmak isterler ama oradan çıkacak değillerdir. Onlar için sürekli bir azap vardır" (Mâide: 110/36-37)."O gün inanan erkekleri ve inanan kadınları; ışıkları, önlerinde ve sağlarında koşar durumda görürsün. (Kendilerine): 'Bugün müjdeniz, altlarından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacağınız cennetlerdir' (denilir), işte büyük başarı budur. O gün münafık erkekler ve münafık kadınlar (cennete gitmekte olan) müminlere derler ki: 'Bize bakın da sizin nurunuzdan yararlanalım. 'Onlara: 'Arkanıza dönün de nur arayın' denilir. Aralarına kapılı bir sur çekilir ki, onun içinde rahmet vardır, dış yönünde de azap. (Münafıklar) Onlara seslenirler: 'Biz de sizinle beraber değil miydik?' (Müminler) Derler ki: 'Evet ama siz kendi canlarınıza kötülük ettiniz, beklediniz (hemen tevbe etmediniz), kuşkulandınız, kuruntular sizi aldattı. Allah'ın emri (ölüm) gelinceye kadar (böyle hareket ettiniz,) o çok aldatıcı (şeytan,) sizi Allah(ın affı) ile aldattı. 'Bugün artık ne sizden, ne de inkâr edenlerden fidye alınmaz, varacağınız yer ateştir. Sizin layığınız odur. Ne kötü gidilecek yerdir orası" (Hadîd: 112/12-15).Bu ayetlerden, ilk anda suçlu insanların, sonsuzca cehennem azabında kalacağı sanısı doğabilirse de Kur'ân'ın bütünlüğü içinde düşünüldüğünde suçluların, hak ettikleri kadar azap çektikten sonra kurtulacakları anlaşılır. Ayetlerin amacı, dayanılmaz cehennem azabının, insana binlerce ömür kadar uzun geleceğini anlatmaktır. Sonsuzca azap Allah'ın, cezanın işlenen suça denk olacağı yolundaki temel prensibine ve azabın hikmetine aykırıdır. Bundan dolayı bu ayetleri, suçluların çekmekte olan azabın, kendilerine sonsuzca gelecek kadar ağır ve dayanılmaz olduğu, onların azap anını canlandırdığı şeklinde yorumlayanların görüşü ağır basmaktadır.Yarın: Tenasühle beden değiştirme arasındaki fark

Devamını Oku

"İnsan-ı kâmil tektir ve tek kalacaktır"

16 Kasım 2003

Dünkü yazımda anlattığım benzer bir açıklamayı, Abdu'l-Kerîm Cîlî'de de bulmaktayız: "Bütün nefis perdelerini yırtıp en son mücerred ruh haline ulaşan insan, her bakımdan mükemmel insandır. Buna insan-ı kâmil denir. Mutasavvıfların insan-ı kâmil (olgun insan) düşüncesini Abdu'l-Ke-rîm el-Cîlî, el-İnsanu'l-Kâmil adlı eseriyle izah etmiştir. Cüî'ye göre insan-ı kâmil, bastan basa bütün varlığın çevresinde döndüğü kutuptur. Varlık yaratılalıdan beri insan-ı kâmil tekrir ve tek kalacaktır, insan-ı Kâmil'in kendine özgü bir hakikati vardır. Bununla beraber her cağda, başka suretlerde, başka adlar altında görünür.Asıl kendi adı Muhammed'dir. Künyesi Ebu'l-Kasım, sıfati Abdullah (Allah'ın kulu), lakabı Şemsu'd-dîn'dir. Asıl ismi budur ama dünya kurulalıdan beri çeşitli peygamberlerin suretinde görünen odur. Ta kıyamete kadar en büyük velide zuhur eden de odur. Cîlî, onu kendi şeyhi Şerefu'd-din İsmâîl el-Cebrûtî şeklinde görmüştür. Yani Hz. Peygamber o şekilde de görünmüştür. Nitekim Şiblî şeklinde de görünmüş ve Şiblî talebesine, 'Benim, Allah'ın Resulü olduğuma şehadet ederim' demiş. Arif olan talebesi de, 'Senin Allah'ın Resulü olduğuna tanıklık ederim' cevabını vermiştir."Tenasüh (reenkamasyon) şeklinde anlaşılması muhtemel olan meseleyi Cîlî, tenasüh kabul etmiyor: "Sakın bu sözümden tenasüh mezhebine gittiğimi anlama. Hâşâ, Allah'ın Resulü için böyle bir şey söylemekten Allah'a sığınırım. Ancak Allah'ın Resulü (s.a.v.), her surette görünme kudretindedir. Her zamanda insanların en olgunu suretine girer, onların sanını yükseltir. Suretine girdiği kimseler, zahirde onun halifeleridir, batında ise o, onların hakikatidir."Bu, tenasüh değildir. Ruhen en son olgunluğa ulaşan kimsenin, en yüce olgunlukta fani olmasıyla Hz. Peygamber'in kendisinde tecelli etmesidir. Fena fi'r-Resul denen bu hal, bir bakıma da fena fillah demektir. Bu insan, zahirde Ahmet, Hasangibi görünür fakat gerçekte Muhammed (s.a.v.)'dir. Onun makamında, onun vasıflarındadır. Fakat zahiren ona Muhammed denmez, kendi adıyla çağrılır. İnsan-ı kâmil, Hz. Peygamber'dir, ötekiler onun görüntüleridir. Aynca ülkemizde reenkarnasyona örnek olarak anlatılan olaylar, hep Hatay bölgemizde belli bir mıntıkadan anlatılmaktadır. Burada oturanlardan bir kısmı asırlardan beri ruh göçüne inanırlar. Belki onların bu inancı, anne karnında çocukları etkilemekte ve çevredeki egemen kültür böyle vakaları üretmektedir.Dediğimiz gibi bu iddiaya delil olabilecek ayetler bulunduğu gibi, buna aykın görünen ayetler de vardır. Mesela aşaVğıdaki ayetlerin açık anlamı reenkarnasyona aykın düşmektedir: "Nankörlere de cehennem ateşi vardır. (Orada) Onlara ne (ölümle) hükmedilir ki, ölsünler ve ne de onlardan cehennem azabı biraz hafifletilir. İşte biz her nankörü böyle cezalandırırız. Onlar orada, Rabbimiz, bizi çıkar, (önce) yaptığımızdan başkasını yapalım? diye feryat ederler. Sizi, öğüt alacak olanın, öğüt alacağı kadar bir süre yaşatmadık mı? Size uyana da geldi (fakat inanmadınız). Öyle ise (azabı) tadın artık. Zalimlerin yardımcısı yoktur" (Fâtır: 43/36-37).Yarın: Bu mealdeki ayetlere devam edeceğiz

Devamını Oku

"Tanıdın mı? Ben Ahmet'im"

15 Kasım 2003

Binbaşı, henüz görevde bulunduğu sırada vukubulan bu olayı, bir gün albayına anlatmış. Gayet iyi ingilizce bilen albay, kızın verdiği telefon numarasına telefon açmış. Telefonda çıkan sese, mesleğini sormuş. Telefondaki, adını ve mesleğinin pilot olduğunu söylemiş. Albay ona, "Benim hanım, Amerika'ya, sizin kentinize gelecek. Eğer mümkün ise sizin hanımınızla görüşmek istiyor" demiş. Adam, iki yıl önce hanımını bir trafik kazasında kaybettiğini söylemiş. Hanı/-mının adını da vermiş. Pilotun söyledikleri, kızın anlattıklarına tıpatıp uyuyormuş. Teksoy bu olayı programda anlatmadı. Bunu özel olarak bana anlatmıştı. İzmir'de emlakçilik yapan emekli binbaşının adresinin ve telefon numarasının kendisinde mahfuz olduğunu söyledi. Programda da çeşitli vakalardan örnekler sundu. Bunlardan biri de Samandağı'nda yaşamakta olan dokuz yaşındaki bir çocuğun öyküsüdür. Çocuk, bir yakınıyla birlikte moto/-sikletle giderken karşıdan çıkan bir traktörün altında kalarak ağır yaralandığını, hastaneye götürülürken akşam saat sekizde öldüğünü ve aynı gece sabaha doğru saat dörtte, yani ölümünden 8 saat sonra şimdi bulunduğu ailenin çocuğu olarak dünyaya geldiğini iddia ediyordu. Daha önceki adı Ahmet'ken şimdiki adı (....) imiş. Önceki ailesi, şimdi bulunduğu yerin 40 kilometre uzağında bir kasabadaymış. Babası kahvecilik yapıyormuş. Dayısı veya çok yakını olan tıp doktoru Adnan'ın, kucağında kendisini hastaneye götürürken söylediği sözleri anlatan çocuğun, eski ailesini görme ısrarı üzerine çocuğu alıp o dediği kasabaya götürmüşler. Çocuk babasının kahvesini, evlerini kendi eliyle koymuş gibi bulmuş. Onları sevmiş, öpmüş. Doktor Adnan'a gitmiş, "Sen beni tanımadın mı, ben Ahmet'im" demiş ve onun, kendisini hastaneye götürürken söylediği teselli edici sözleri anlatmış. Televizyonda olayın bu kısmını anlatan Dr. Adnan da daha önce böyle şeye inanmadığını ama bu olaya tanık olduktan sonra inanmak zorunda kaldığını söyledi. Şimdi burada ilginç olan nokta şudur: Bu çocuk, öldükten sekiz saat sonra yine doğduğunu söylüyor. Eğer böyle ise bu, kendi ruhunun, ana karnındaki çocuğa üflenmesi şeklinde bir olay değildir. Çünkü doğmak üzere olan çocuğun zaten ruhu vardır. Hatta hadise göre 120 günlük olup organları tamamlanan çocuğa ruh üflenir. Yani 120 günlük olunca çocuk, ana rahminde beyin bilincini kullanabilecek düzeydedir ki, bilinçli hareket eder. Tekme atar. Parmak emer. Yani ruhu, hatta bilinci vardır. Öyle ise bu yeniden doğma, ölenin ruhunun, doğacak insanın bilinciyle bağlantı kurması, onu etkileyip o bedenle birleşmesidir. Onun ruhu ayrıdır. Ama ruhunun en üst düzeyi olan bilinci, bu yeni bedene bağlanarak dünyaya gelmiş olabilir. İnsana varlığını fark ettiren bilinçtir. Önceki bedendeki bilinç, bu bedene baskın olunca bu kişi, kendisini eski bedendeki insan sanmaktadır. Gerçekte bu bedenin ruhu, eski bedendeki Ahmet değildir ama Ahmet'in bilinci bu bedene egemen olduğu için yeni bedenin bilinci, kendisini eski bedendeki Ahmet sanmakta ve Ahmet'in hayatını anımsamaktadır.Yarın: Ruh göçüne inananlar

Devamını Oku