Ticarette doğruluk: "Ey inananlar, mallarınızı aranızda bâtılla (doğru olmayan yollarla, haksız yere) yemeyin. Kendi rızanızla yaptığınız ticaret olursa başka..." (Nisa': 29). Yüce Allah bu ayette, insanlara mallarını bâtıl yani doğru olmayan yollarla yememelerini ancak karşılıklı rızayla yapılan ticaretin helâl olduğunu buyuruyor. Ticaretin meşruluğu dürüstlüğe, karşılıklı rızaya bağlıdır. Aldatma bulunan ve aldatmanın farkına varıldığı zaman taraflardan birinin razı olmayacağı durumlar meşru değildir. Hz. Peygamber (s.a.v), çarşıda bir yiyecek yığınının yanından geçerken elini kümenin altına daldırmış. Eline ıslaklık gelmiş. Neden böyle olduğunu sormuş. Satıcı da "yağmur isabet etti" diye cevap vermiş, Allah'ın Elçisi, "Ne diye yaş kısmı üste koymadın ki herkes görsün? Aldatan kimse bizden değildir" demiştir. (Müslim, İmân: b. 43, h. 164).Güvenilir, doğru tacirin, kıyamet gününde şehitlerle beraber bulunacağını (İbn mâce, Ticârât: 1) söyleyen Peygamber (s.a.v), yalanın insanı cehenneme sürükleyeceğini (İbn Mâce, Mukaddime: 7), Allah'ın nasip ettiği rızkı güzel, helâl yoldan aramayı (İbn Mâce, Ticârât: 2), başkasının satışına engel olmamayı (Müslim, Büyû, b. 4), gereksiz yere ticarete aracı ve komisyoncuların girmemesini emretmiş (Müslim, Nikâh: 51; İbn Mâce, Ticârât: 15), vurgunculuğu kesinlikle yasaklamıştır (İbn Mâce, Ticârât: 6, 16).Şairin dediği gibi:Dehen-i kâzib olur zehr-efşân,Birdir imlâda yalan iyle yılanYani, yalancının ağzı zehir saçar çünkü yalanla yılan, (Osmanlıcada) aynı biçimde yazılır. (BİTTİ)Ruhumuzu temiz tutalımSoru: Bazen aklıma öyle vesveseler geliyor ki, bunu açıklamaya dahi cesaret edemiyorum. Bu vesveseler istenmeden aklıma geldiğinde acaba günaha mı giriyorum?Cevap: İnsanın kalbine çeşitli düşünceler gelebilir. Bu doğal bir şeydir. Kişi bunlardan sorumlu tutulmaz. Sorumluluğun, kesinlikle yapmaya karar verilen kötü düşüncelerden doğduğu, "Yanılarak yaptığınızda size bir günah yok fakat kalplerinizin bile bile yaptığında (günah vardır)" (Ahzâb: 5), "Allah sizi yaptığınız kasıtsız yeminlerinizden sorumlu tutmaz fakat kalplerinizin kazandığı (bile bile yaptığınız) yeminlerden sorumlu tutar" (Bakara: 225) ayetlerinden anlaşılmaktadır. İnsanı sorumlu kılan, kesinlikle yapmaya karar verdiği, içinden söküp atmaya çalışmadığı kin, haset, başkaları hakkında kötü zanda bulunma gibi kötü düşüncelerdir. Böyle düşünceler kalpte kaldıkça insan ruhunu karartır. İnsan, ruhunu temizlemekle yükümlüdür. Ancak temizlenen ruh, Allah'a yakınlık kazanır.
"Yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz iyilik değildir. Asıl iyilik, o(kimsenin iyiliği)dur ki Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere inandı, sevdiği malını yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilencilere ve boyunduruk altında bulunan(köle ve tutsak)lara verdi, namazı kıldı, zekâtı verdi. Antlaşma yaptıkları zaman antlaşmalarını yerine getirenler (sözlerinde duranlar), sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabredenler, işte doğru olanlar onlardır, korunanlar da onlardır" (Bakara: 177).Cenâb-ı Hak, peygambelerinden, herşeyden önce sıdk ve ihlâs ile davranacaklarına dair söz aldığını bildirmektedir. "Biz peygamberlerden kuvvetle söz almıştık. Senden önce Nuh'tan, İbrahim'den, Musa'dan ve Meryem oğlu İsa'dan, onlardan sapasağlam söz almıştık" (Ahzâb: 97/7).Doğruluk, bütün eylemlerin direğidir. Onsuz hiçbir ibadetin yararı yoktur. Doğru olmayanların, ibadetlerinde ihlâs bulunmayanların eylemleri kendilerine bir yarar sağlamaz. "Doğruyu getiren ve onu doğrulayanlar, işte korunanlar onlardır" (Zümer: 33) ayeti, dinin doğruluktan ibaret olduğunu vurgulamaktadır. Çünkü sıdk(doğruluk)ı getiren Peygamber, sıdkı doğrulayan da müminler, korunanlardır. Peygamber sıdkı getirdiğine göre demek ki din, sıdkdan yani doğruluktan ibarettir. Çünkü sıdk, Peygamber'in getirdiği dindir. Yüce Allah, dini sıdk (doğruluk) ile adlandırmıştır.Kur'ân-ı Kerîm'in birçok yerinde, korunanların vasıfları sayılır. Bunların başında doğruluk, verilen sözde durmak gelir. Yüce Allah buyurmuştur: "Ancak sağduyu sahipleri, Allah'ın ahdini yerine getirir(verdikleri sözde durur)ler ve antlaşmayı bozmazlar" (Ra'd: 9-20).Büyük mutasavvıflar, doğruluk üzerinde çok durmuşlar ve bunu çeşitli sözleriyle değerlendirmişlerdir.Ahmed ibn Hudravayh: "Allah'ın kendisiyle beraber olmasını isteyen, sıdk(doğruluk)a sarılsın. Çünkü Allah, sadıklarla beraberdir (Bakara: 92/153, 249; Enfal: 93/46, 66).'Ebû Sa'îd el-Kureşî: "Öldüğü zaman sırrı açılıp ortaya dökülünce utanmayacağı biçimde ölüme hazırlanan kimse, sadık(doğru)tır."Cüneyd: "Doğruluk ancak yalan söylediğin zaman kurtulabileceğin yerlerde doğru söylemendir." Şu söz de Cüneyd'in sözünü pekiştirmektedir: "Doğruluğun sana zararlı olacağından korktuğun yerde doğru ol, sana yararlı olur. Yalanın sana yarar vereceğini sandığın yerde yalan söyleme, sana zararlı olur." (Devam edecek)
Doğruluk (Sıdk): Doğruluk, Kur'ân'da Allah'ın sıfatı olarak anılmıştır. "Allah'tan daha doğru sözlü kim olabilir?" (Nisa: 87, 122). Allah elçilerinin en belirgin sıfatlarından biri de doğruluktur. "Kitap'ta İbrahim'i de an, gerçekten o, çok doğru bir peygamberdi" (Meryem: 41, 56). Doğruluk, Allah'a imandan sonra Müslüman'ın en başta gelen sıfatıdır. "Rabbimiz Allah deyip doğru olanlar... İşte cennetle müjdelenenler onlardır" (Fussilet: 30). Kur'ân, Allah'tan korkmayı, doğru olmayı ve sadık(doğru)larla beraber olmayı emreder. "Ey inananlar, Allah'tan korkun ve doğru söz söyleyin" (Ahzâb: 70), "Ey inananlar, Allah'tan korkun ve sadıklarla beraber olun" (Tevbe: 119).Allah'ın huzurunda doğru söyleyenden başkasının konuşmasına müsaade edilmez. "O gün ruh ve melekler sıra olur ancak Rahman'ın izin verdiği konuşabilir ve o da sadece doğruyu söyler" (Nebe: 80/38). "Öyleyse emrolunduğun gibi doğru ol, seninle beraber tevbe edenler de (doğru olsunlar). Taşkınlık etmeyiniz. Çünkü O, yaptıklarınızı görmektedir. Sakın zulmedenlere dayanmayın, sonra size ateş dokunur. Sizin Allah'tan başka velileriniz yoktur" (Hûd: 112-113).Doğruluğu emreden ayetler, İslâm dininin asıl çekirdeğini oluşturan ayetlerdendir. Müminin, gerek Yaratana gerek yaratıklara karşı doğru olması, haksız davrananlara dayanmaması, onlara iltifat etmemesi gerekir. Abdullah ibn Abbâs, bu buyruğun önemine şu sözüyle dikkati çekmiştir: "Allah'ın Elçisi'ne, bu ayetten daha zor gelen bir ayet inmemiştir. O kadar ki Peygamber, 'Hûd Suresi ve kardeşleri beni ihtiyarlattı' dedi. Surenin nesinin kendisini ihtiyarlattığı sorulunca, 'Emrolunduğun gibi doğru ol' ayetinin kendisini ihtiyarlattığını söyledi." Fussilet 30-33'üncü ayetlerde yalnız Allah'ı Rab bilip doğru hareket eden müminlerin, melekler tarafından desteklenecekleri, cennetle müjdelenecekleri belirtilmekte ve Allah'a çağıran, iyi, güzel, dürüst hareket eden Müslüman'dan daha güzel sözlü hiç kimsenin olamayacağı vurgulanmaktadır. Burada Müslüman'ın üç vasfı belirtilmiştir: 1- Hakka çağırmak, 2- İyi, güzel ve dürüst iş yapmak, 3- Güzel, doğru konuşmak. İslâm mutasavvıflarına göre doğruluk: Doğruluk, bütün mertebelerin kaynağı olan yüce bir makamdır. Yolu buradan geçmeyen sâlik, menzile ulaşamaz, helak olur. Mümin ve münafık, cennetlik ve cehennemlik, bununla birbirinden ayırdedilir. Din binasının temeli, yakin otağının direği olan sıdk (doğruluk), peygamberlik derecesinden sonra ikinci derecedir. Yüce Allah, "Allah'a ve Elçiye itaat edenler, Allah'ın nimetine erdirdiği peygamberler, sıddikler, şehitler ve salihlerle beraberdirler. Onlar da ne güzel arkadaştırlar" (Nisa: 69) buyurmuş. (Devam edecek)
Soru: Sanayi Çarşısı'nda bir dükkân sahibiyim. Bazı esnaf arkadaşlar hile, hud'a ve yalanla çok fazla para kazanıyorlar. Kadir Gecesi'nde sabaha kadar namaz kılmanın, bütün günahları affettirdiğini söylüyorlar. Bu günahlara kul hakkı yemek de dahil mi?Cevap: Namaz kıldığı halde hile yapan, insanları aldatan, sonra Kadir Gecesi ibadet etmekle bütün günahlarının silineceğini sanan kimse, yalnız kullan değil, hâşa Allah'ı aldatmaya kalkıyor. Hele şunların din anlayışına bakınız. Bile bile yalan söyleyecek, insanları kandıracak, sonra her namaz kıldığında günahının silineceği hayaliyle hile ve hud'asına devam edecek. Onun yaptığı din değildir. Din doğruluktur, dürüstlüktür.Din ahlâktır. Peygamberimiz, "Bizi aldatan bizden değildir" buyurmuştur. Dinin birinci şartı Allah'a iman, onun ardından da doğruluktur. Namazdan, ibadetten, her şeyden önce doğruluk gelir. Müslüman özü, sözü doğru, tam olgun insandır.Kur'an, "Rabbimiz Allah deyip doğru olanların korku ve üzüntü çekmeyeceklerini, meleklerin onlann müjdecisi ve destekçisi olacağını" vurgulamaktadır. Eğer sözünü ettiğiniz insanlar gerçek dindar olsalardı insanları kandırmaz, kendilerine yapılmasını istemedikleri şeyi başkalarına yapmazlardı. Hiç kimse başkaları tarafından kandırılmak istemez. Öyleyse inanmış insan başkalarını aldatmaz. "Kitaptan sana vahyedileni oku ve namazı da kıl. Çünkü namaz kötü ve iğrenç şeylerden men eder" (Ankebut: 45).Namaz kılan kişinin, Allah'ın huzurunda olduğunu düşünmesi gerekir. Aksi takdirde o namaz, ruhundan soyulmuş, şekilden ibaret kalmış olur. Allah'ı düşünerek namaz kılmak, insan ruhunu etkiler, onu iyiliklere yöneltir, ahlâkını düzeltir, kötülüklerden uzaklaştırır, insan ruhunda hiçbir olgunluk, bir düzelme meydana getirmeyen namaz, gerçek namaz sayılmaz, bir alışkanlıktan ibaret kalır. İbn Abbâs'tan nakledilen bir hadiste, "Kimin namazı onu fuhuştan ve kötülükten men etmezse o namazın, o insana, kendisini Allah'tan uzaklaştırmaktan başka bir katkısı olmaz" (Feyzu'l-Kadîr: 6/221) buyurulmuştur. Gerçi bu hadis zayıftır ama namazda huşu'nun, saygının önemini belirtmesi bakımından önemlidir. Hasan-ı Basrî de, "Kimin namazı kendisini fuhuştan ve kötülükten men etmezse onun namazı namaz değildir. O namaz, onun üzerine bir vebaldir" demiştir (Mehâsinu't-Te'vîl: 13/4752).Kıldığı namazın her rekâtında, "Ya Rabbi bizi dosdoğru yola ilet" diye Allah'a yalvaran insan, bu ibadeti içtenlikle yapmış ve içtenlikle Allah'tan bunu dilemişse nasıl dilediğinin tersini yapar? Nasıl yalan söyler? O zaman onun ağzından çıkanı kulağı duymuyor, o kişi ne yaptığını bilmiyor demektir.(Devam edecek)
Bir okuyucumun, Türkçemizle ilgili sorusunun cevabını bugünkü yazımda tamamlıyorum.Özellikle geniş halk kitlelerine hitap eden medya mensuplarının Türkçenin kurallarına dikkat etmeleri gerekir. Yıllar önce resmi bir radyo yayınında Türkçedeki deyimler üzerinde bir konuşma dinliyordum. "El" sözcüğüyle yapılmış atasözü ve deyimler üzerine konuşan kişi, el sözcüğünün, yabancı anlamına da geldiğini söylemesin mi? Bu konuda bir de "Gitme el kapısına" deyimini örnek verdi. Hataydı. Bir organ olan "el" sözcüğüyle, yabancı anlamına gelen ve e ile ı arasında bir sesle söylenen el sözcüğünü birbirine karıştırmıştı; "el kapısı" deyimindeki el, bir organımız olan el değil, yabancı, başkası anlamındaki el'dir. Maalesef bu ses şimdiki alfabemizde yoktur.Diğer sorunuza gelince. Meal yapanlar, bu kelimelerin açıklamalarını yapabilirler. Bunda bir sakınca yok. Ama Kur'ân'aki bütün kelimelerin anlamlarını açıklamak için ayrı bir eser gerekir. Sanıyorum, hazırladığımız "Cümle Meali", arzu ettiğiniz istikamette size bir yardım sağlar. Anlamlarını bilmediğiniz kelimelere gelince. Ruhül Kudüs: Kutsal Ruh demektir. Meleklerin başı Hz. Cebrail'in sıfatıdır. Şûra: Danışma, istişare. Hizb: Demet, bölüm, Kur'ân'da bir cüz'ün dörtte biri. Tevekkül: Güvenme, Allah'a dayanma. Sıhriyet: Hısımlık, akrabalık. Neseb: Soy, soy zinciri. Melekût: Evrenin harika varlıkları, kâinatın padişahlığı, hükümranlığı. Muhkem: Sağlam, anlamı açık ayet demektir.Mevcut kanunlara karşı hile yapmak haramdırSoru: Ben isteğe bağlı sigortalıyım. Bizler, diğer SSK'lılar gibi hastanelerden faydalanamadığımız için hasta olduğumda ilaçları SSK emeklisi olan annemin sağlık karnesine yazdırıyorum. Bu haram mıdır? Haram diyorsanız bunda devletin bize sağlık hizmeti sunmamasının rolü yok mudur? Yani asıl suçlu devlet olmuyor mu? (Mehtap Ulukan)Cevap: SSK'lı olmadığınız halde, SSK emeklisi annenizin sağlık karnesiyle ilaç almanız elbette doğru değildir. Bunda sosyal güvenlik yasalarının eksikliği, hatası, hatta devlet yönetiminin hatası var ama ne olursa olsun, mevcut kanunlara karşı hile yapmak, yalan beyanda bulunmak haramdır. Müslüman, içi dışı bir, her durumda doğru olan insandır. İnşallah bir gün gelir, devlet bütün vatandaşlarını sosyal güvenlik şemsiyesi altına alır.
Soru: Gençlik çağlarımızda Türkçemizi tane tane konuşup tam olarak anlarken şimdi okuduğumuz şeyleri, söylediğimiz sözleri bile anlayamıyoruz. Öyle ki, cümle içinde nokta nedir, virgül nedir, cümle bitimi nedir bilmiyoruz. Biliyoruz da işimize gelmiyor. Çocuklarımız da bunu ayırt edemiyorlar. Ayrıca Kur'an'daki bazı kelimeleri anlamak da zor oluyor. Mesela Ruhül Kudüs, şûra, hizb, tevekkül, sıhriyet, neseb, melekût, muhkem gibi... Mesela hizb sözünün manası, o sayfanın altına yazılsa bir sakıncası var mı? Bizim gibi çocuklarımız da anlamadığı kelimeler için son sayfadaki fihriste bakınca dikkatleri dağılıyor. Bazen de anlamadıkları kelimeleri fihriste bakmak yerine bizlere soruyorlar. Ne yapmalıyız? Bu konularda bilgi ve yardımlarınıza ihtiyacımız var.Kültür kopukluğuCevap: Türkçe hakkında söylediklerinize katılıyorum. Bırakın liseyi, bazı gençler üniversiteyi bitirdikleri halde Türkçeyi doğru dürüst kullanamıyorlar. Bunda bizim, dilimizle fazlaca oynamamızın da rolü vardır. Her şeyde devrim olabilir ama dilde devrim, nesillerarası iletişim kopukluğuna, kültür kopukluğuna neden olur. "İmkân"ı kaldırdık "olanak"ı koyduk. Sonra bu tutmadı, yine imkânı kullanıyoruz. Sonra bu ikisi ayrı şeylermiş gibi imkân ve olanağı birlikte kullanmaya başladık."İhtimal" yerine "olasılık"ı koyduk. Ama bu kez olasılıkla, olanağı karıştırmaya başladık. "Sebep" kelimesi yerine, bir soru edatı olan "neden"i koyduk. Sonra dilde acayip bir söylem oluştu: "Bunun nedeni nedir?" Simdi bu söylem kulağa hoş geliyor mu? "Şart" kelimesini kaldırdık, yerine "koşul"u koyduk. Fakat dilden bir kelimeyi kaldırdığınız zaman o kelimeyle yapılmış deyimler de yıkılıp gider. Dil fakirleşir.Saygı ve hürmet"Bu işin koşulu şudur" denilebilir ama siz her yerde koşulu şart yerine kullanamazsınız. "Şart olsun" sözü kadın boşama anlamında kullanılan bir çeşit yemindir. Mesela, "Şart olsun falan işi yapacağım" diyen kimse, o işi yapmadığı takdirde kansının kendisinden boş olacağını, mutlaka o işi yapacağını anlatmış olur. Ama "Koşul olsun" böyle bir anlam taşımaz. "Mesela" kelimesini kaldırdık, "örneğin" diyoruz ama yine sözcükler karıştı. Bu kez, "Mesela örneğin" demeye başladık. "Hürmet" kelimesi yerine "saygı" kelimesini koyduk. Şimdi bazı üniversite profesörleri bile, "Saygı ve hürmetlerimi arz ederim" demekten geri kalmıyor. Saygı ile hürmet kelimeleri aynı anlamı taşımaktadır. O halde ya hürmeti ya da saygıyı kullanmalıyız. İkisi birden olmaz. Bu konuya yarın da devam edeceğim.
Okuyucum Burak Güraslan'ın, "Cinlerle" ilgili sorusunun cevabını bugün tamamlıyorum.Görünmez varlıkların kötüleri olan şeytanlar insanları kötü yola, yüce varlıklar olan melekler de iyiye yönlendirmeye çalışırlar. İnsan bu iki telkin altındadır. Nitekim Allah'ın Elçisi (s.a.v.), "Müminin kalbi, Rahman'ın iki parmağı arasındadır. Onu dilediği gibi çevirir" buyurmuştur. Bilindiği gibi insandaki enerji, bir işi hem yapmaya hem de yapmamaya elverişlidir.Ancak insanın içinde doğan güçlü bir düşünce, bir istek, kişiyi bir işi yapmaya veya yapmamaya iter. İnsanın içinde doğan düşünceler, Allah'ın yasalarıyla oluşur. İnsanın kalbine meleğin de şeytanın da telkini vardır. Yani içine iyi düşünceler de kötü düşünceler de atılır. İnsanın içine atılan bu düşünceler, Rahman'ın elinin, insanın kalbine, ruhuna uzantısıdır. Allah, bu düşünceler aracılığıyla kulunun kalbini istediği yöne çevirir. Gönülde işi yapma isteği ağır basınca kul eyleme geçer. Eylemi yapmama isteği ağır basınca da kul ondan vazgeçer. Bu iki arzu da Allah'ın, insanda yarattığı yasalarla oluştuğundan, meleğin veya şeytanın telkinleriyle oluşan bu arzular, hadisi şerifte Rahman'ın parmakları olarak nitelendirilmiştir. Çünkü melek de şeytan da insanı yönlendirmekle görevlidirler.Her ikisi de insanın ilerlemesi için lazımdır.Allah'ın Elçisi (s.a.v.) bir duasında, "Ey gönülleri ve gözleri çeviren, kalbimi senin dinin üzerinde sağlam tut" demiştir. Ancak insanın, kendi cinini başkasına zarar veya yarar vermeye yönlendireceğine dair Kur'ân ve hadiste bir kanıt yoktur.Kanıtsız olarak savlarda bulunmak da bizim ne işimiz, ne de haddimizdir. Cinler insanlardan üstün değillerdir. Meleklerden sonra en üstün varlık insandır. İnsan, Allah katında o kadar değerlidir ki, Allah'ın melekleri dahi onlara yardım etmektedir.Dinde, insan sağlığına aykırı bir hüküm yokturSayın Nurdan Öztürk adlı okuyucum, yaşlı ve özürlü bir bayan olduğunu, kalça kemiğinin kırıldığını, kendi temizliğini yapamadığı için edep yerleri dışındaki kısımlarının ağabeyi tarafından temizlendiğini yazıyor ve bunun günah olup olmadığını soruyor. Hanımefendi, hastanın, doktora her tarafı helaldir. Hastabakıcı da doktor gibidir.Ayrıca size bakan yabancı biri değil, sizin kardeşiniz. Sizi temizlemekle Allah katında sevap işliyor. Zorunlu durumlarda hiçbir yeriniz ona haram değildir. O sizi temizler, tedavinizle meşgul olur. Din, insanların işini güçleştirmek için değil, kolaylaştırmak için gelmiştir. Dinde insan sağlığına aykırı bir hüküm ve uygulama olmaz, olamaz.
Soru: Üniversite öğrencisiyim. Boş zamanlarımda Kur'ân meali ve tefsirini okuyorum. Ancak aklıma takılan bazı sorular var. Enam Suresi 130'uncu ayette, "Ey görünmez varlıklar ve insanlarla yakınlık içinde bulunan sizler. İçinizden mesajlarımı size ileten ve bugünün geleceği konusunda sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?" Bu ayette acaba cinlere veya başka görünmez varlıklara peygamberler geldiği mi söyleniyor? Birinin kendi cini olabilir mi ve bu cinleri başkasının üzerine salarak o kişiyi rahatsız edebilir mi? Cinler insanlardan üstün varlıklar mıdır? İnsanları rahatsız ederler mi? (Burak Güraslan)Cevap: Sözünü ettiğiniz ayetin doğru meali şöyledir: "Ey cin ve insan topluluğu, içinizden, size ayetlerimi anlatan ve bugününüzle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran elçiler gelmedi mi?" Ayette insanlara ve yine insanlar gibi eylemlerinden sorumlu, görünmez varlıklardan cinlere hitap edilmektedir.Elbette cinlere de kendi cinslerinden peygamberler gönderilmiştir. Allah her ulusa kendi içinden elçi gönderir. Cinlerin elçileri de kendi içlerinden, kendileri gibi görünmezlerdendir. "Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. (Bunlar), aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi onu yapamazlardı. Artık onlan, uydurdukları şeylerle baş başa bırak" (Enam: 112).Kötü düşüncelerBu ayette Allah'ın, her peygambere, insan ve cin şeytanlarını düşman kıldığı, bunların birbirlerine yaldızlı sözler fısıldadığı, Allah istese bunların böyle yapamayacakları belirtiliyor. Nâs Suresi'nde de insanlara kötü düşünceler fısıldayan cin ve insan şeytanlarından Allah'a sığınılması emredilmektedir. Ebû Hayyân'a göre, Vesvâs'ın, şeytanın ismi olduğu söylenmiştir ama vesvese fısıldayan şehvetlere de vesvâs denilir.Yasaklanan, nefsin hevasıdır. el-Hannâs, sinsi vesveseci şeytandır. Her insanın, kendisini kötülüklere sürüklemeye, kötü işleri gözünde süslü göstermeye çalışan bir şeytanı vardır. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Sizden hiç kimse yoktur ki kendisine bir karîn (cin arkadaş) görevlendirilmiş olmasın. 'Yâ Resulallah, ya sen, (senin de karînin var mı?)' demişler, 'Evet var, ancak Allah beni ona galip getirdi. Artık bana hayırdan başka bir şey emretmiyor' demiş" (Dârimî, Rikak: 25, Ibn Hanbel, Müsned: 1/385). Burada anlatılan, şeytan denilen kötü cinlerin ve şeytan ruhlu insanların, insanları kandırıp şaşırtmak için kötü düşünceler fısıldadıklarıdır. * Bu konuya yarın da devam edeceğim.