Soru: Çorap üzerine mesh etmek dinen caiz midir? Yoksa her seferinde ayaklarımızı yıkamamız mı gerekiyor? (Timur Topdemir). Aynı içerikte bir başka soru da bir hanım kızımızdan geliyor. Çorap üzerine mesh edilebileceğini belirten yazım üzerine namaza başladığını fakat çevresindeki insanların, "Hasta değilsin, yaşlı değilsin, niçin ayaklarını yıkamıyorsun?" diyerek kendisini kınadıklarını söylüyor. Mesh için hasta, yaşlı, özürlü olmak gereli midir diye soruyor.Cevap: Çorap üzerine mesh edilebilir. Esasen ayette yüzle ellerin ve kolların yıkanması, başla ayakların mesh edilmesi emredilmiştir. Ayakları mesh etmek farz, yıkamak ise sünnettir. Ayakların bizzat kendisine mesh edilebileceği gibi üstüne giyilen çorap üzerine de mesh edilebilir. Yine bu konuyla ilgili olarak Ali İhsan Ordulu adlı okurumun mektubunu, kendi ricası üzerine ve benim verdiğim cevabı aynen yayınlıyorum: Soru: Sayın Prof. Dr. Süleyman Ateş, VATAN Gazetesi'ni ilk çıktığı günden beri okuyorum. İnanın lütfen, sabahleyin gazeteyi elime alınca önce sizi okuyorum. Böylesine önemli bilgilerin günlük ihtiyaca feda edilmesine gönlüm razı olmadığı için yazılarınızı kesip dosyalıyorum. Ancak 1980'den beri okuduğum ve zaman zaman başvurduğum Doç. Dr. Süleyman Ateş'in 12977 basımlı Kur'ân mealinde, abdest alırken ayakların yıkanması net bir şekilde ifade edilirken bugün Prof. Dr. Süleyman Ateş, ayakların mesh edilmesini söylüyor.Doç. Dr. Süleyman Ateş'le, Prof. Dr. Süleyman Ateş'in iki ayrı ifadesinin hangisine inanalım? Lütfen hocam, benim gibi kim bilir pek çok insan aynı tereddütleri yaşıyordur Bizleri aydınlatırsanız çok seviniriz. Derin saygılarımla. (Ali İhsan Ordulu)Cevap: 1977 yılında yayınlanmış olan "Kur'ân-ı Kerîm ve Yüce Meali"ni, o zaman mevcut meallerin etkisinde yazmıştım. Daha sonra tefsirin içine girip temel kaynakları inceleyince bazı noktalarda yanıldığımı anladım ve bunları düzelttim. Kur'ân'da ayakların yıkanması değil, mesh edilmesi emredilmektedir. Mevcut meallerde kasten değil fakat bilinçsiz olarak yanılma vardır. Mealimin son baskısı 2002'de ve 2004'te çıkmıştır. Mealimin düzeltilmiş baskılarında Mâide Suresi'nin altıncı ayetinin meali şöyledir:"Ey inananlar, namaza dur(mak iste)diğiniz zaman yıkayın yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi, meshedin başlarınızı ve topuklara kadar ayaklarınızı. Eğer cünüpseniz tam temizlenin. Hasta yahut yolcu iseniz, yahut biriniz tuvaletten gelmişse, ya da kadınlara dokunmuş da su bulamamışsanız temiz toprağa teyemmüm edin, ondan yüzlerinize ve ellerinize sürün. Allah size güçlük çıkarmak istemiyor fakat sizi temizlemek ve size olan nimetini tamamlamak istiyor ki, şükredesiniz."* Bu konuya yarın da devam edeceğim.
Soru: Sayın hocam, bizim dinimizde, "enflasyonu aşmayacak oranda faiz almak haram değildir" diye bir beyanatınız olduğunu hatırlıyorum. Acaba yanılıyor muyum? (B. Sirkecioglu)Aynı içerikli bir soru da K. Tuncel'den geliyor: "Günümüz koşullarındaki bankacılık sistemi göz önüne alındığında bankaların verdiği mevduata ait faiz, Kur'ân'a göre haram mıdır? Ayrıca bankaya, faiz deyip para yatırmayan fakat çocukları ve kendi gelecekleri için özel sigortalara para yatıranlar var. Özel sigortalar da topladıkları paraları hazine bonosu gibi belli faiz içeren devlet kağıtlarında değerlendirebiliyor. Dolayısıyla burada da bir çelişki olmuyor mu?"Cevap: Sayın B. Sirkecioglu, yanılmıyorsunuz. Bu konuyu çok yazdım ve çeşitli platformlarda da dile getirdim. Haram olan faiz, yoksullardan alınan reel faizdir ki adı ribadır. Enflasyon oranındaki faizde, reel bir fazlalık söz konusu değildir ki haram olsun. Bu bir! Ayrıca yasaklanan faiz sistemi, fukarayı ezen sistemdi. Bugün mevduat toplayan bankalar ve şirketler, yoksul kişiler değil, daha çok kazanmak için çalışan kâr kuruluşlarıdır. Onlar, sağladıkları kâra mukabil mudilerine bir miktar faiz vermekle ezilmezler.Modern bankacılıkZaten avantajları olmasa bu işi yapmazlar. Artık bu çağda hâlâ bankacılıkla uğraşmanın, bunun haram olduğunu söylemenin hiçbir anlamı yoktur. Kaldı ki Türkiye'de banka, Sadrazam Mithat Paşa zamanında şeyhülislâmlığın fetvasıyla kurulmuştur. O dönemlerde kurulmuş olan Osmanlı Bankası'nda, aynı zamanda Müslümanların dini bütünlüğü ile bilinen bir lideri, Sultan Abdülhamit'in de hesabı vardır ki kendisi saltanattan ayrıldıktan sonra parasının faizini bankadan tahsil etmiştir.Bankasız ekonominin olmayacağını bilmeyen yoktur. Uygulanmayacak şeyi din olarak göstermenin ne yararı var? Kur'ân'ın reel faizi yasaklamasındaki hikmet açıktır: Fukaranın ezilmesini önlemek. Ben modern bankacılığın fukarayı ezdiği görüşünde değilim. Bu mantıkla gidilirse Emekli Sandığı'ndan alınan paralar da haram sayılır. Çünkü bunların hepsi faiz sistemine göre çalışır. Devlet ekonomisi faiz sistemine göre çalışır. Vergisini ödemeyen her ay yüzde 4 gecikme faizi öder. Tasarruf bonolarından da tüm çalışanlar faiz aldılar. Hiç kimse bir kuruşunu bırakmadı değil mi? Demek ki iş menfaate gelince haramlık kalkıyor. O halde bu aşırı fetva sahipleri, aslında kendi çıkarlarına olan konularda lehte hüküm vermekte zorlanmıyorlar.
Kendisinde "obsesif kompülsif" (saplantı hastalığı) olduğunu, bundan nasıl kurtulabileceğini soran okuyucum N. İ'ye dünkü yazımda bazı tavsiyelerde bulunmuştum. Bu münasebetle şu ibret verici üç olayı sizlere anlatmak istiyorum:Peygamberimize bir kadın gelir. Sık sık bayılıp düştüğünü söyler. Bu derdinden kurtulması için dua talep eder. Peygamberimiz ona şöyle der: "İstersen dua edeyim, derdinden kurtulursun. İstersen buna sabredersin. Karşılığında Allah sana cennette büyük ödül versin." Kadın sabretmeyi yeğler. Sadece bayıldığı zaman üstünün açılmaması için dua etmesini diler. Peygamberimiz de öyle dua eder."Bu bir ceza değildir"Karnı su toplayan İmrân ibn Husayn, otuz yıl sırt üstü yatmış. Kalkamaz, oturamazmış. Yatağında açılan bir delikten hacetini yaparmış. Mutarrif ibn Abdillah ve kardeşi Alâ, kendisini ziyarete gelmişler. İmrân'ın halini gören Mutarrif ağlamaya başlamış.İmrân: "Niçin ağlıyorsun?"Mutarrif: "Seni bu halde görünce kendimi tutamadım, ağladım."İmrân: "Ağlama. Allah bu hali benim için istemiş, sevmişse ben de onu benim için severim. Sana bir şey söyleyeyim. Belki Allah, seni bu söyleyeceğimle yararlandırır. Fakat bunu, ben ölünceye dek kimseye söyleme. Melekler beni ziyaret ediyorlar. Ben onlarla ünsiyet ediyorum (benimle arkadaşlık ediyor, yalnızlığımı gideriyorlar). Bana selam veriyorlar, selamlarını duyuyorum. Ve biliyorum ki büyük nimete sebep olan bu bela, bir ceza değildir."Şimdi belasında böyle bir nimet gören kimse, o belaya razı olmaz mı?.."Biz seni sevenleriz"Bir cemaat, akıl hastanesinde tutulan Şiblî'yi ziyarete gelmiş. Önünde taş bulunan Şiblî, "Siz kimsiniz?" demiş. "Biz seni sevenleriz" demişler. Şiblî onları taşlamaya başlamış. Kaçmışlar. Şiblî de, "Öyle ise ne diye beni sevdiğinizi iddia ediyorsunuz? Sözünüzde doğru iseniz belama sabretsenize" demiş.Rıza, her konuda kaderin akışına sevinme, her hali hoşgörüyle karşılama, gönül huzuru, kanaat, Hakk'a teslimiyet, O'nun seçip yaptığının iyiliğine güven doğurur. Allah'ın kazasını başkasına şikâyet etmekten, aşın sızlanmaktan alıkor. Allah'ın lütfunu da, kahrını da hoş görür: "Lütfün da hoş, kahrın da hoş" diyecek olgunluğa erişir. Yunus, Allah'a bağlılığı ne güzel belirtmiş:"Ne varlığa yirinüremNe yokluğa sevinüremAşkın ile avunuramBana seni gerek seni!"
Soru: Değerli hocam, ben 29 yaşında bekar, çalışmayan, halkla ilişkiler iki yıllık bir önlisans programını 25 yaşından sonra okumuş bir bayanım. 1991 senesinden bu yana devam eden ruhsal problemimden bahsetmek istiyorum size. Yardım ederseniz çok sevineceğim. Bende "obsesif kompülsif" (saplantı hastalığı) bozukluğu var. 12 sene gibi bir süredir bununla yaşıyorum. Tabii buna yaşamak denirse... "Allah'ın bir bildiği vardır" diye sabrediyorum çünkü çok doktora gittim. Tıbben bir çözümü de yokmuş. İlk zamanlar hocalara dahi girmiştik. Çocukluğumu ve lise dönemlerimi, hurafelerle ve korkulan bir Allah inancıyla yaşadım. Sayın hocam, sizden önce benim için dua ermenizi sonra da bu konuyla ilgili düşüncelerinizi yazmanızı rica ediyorum. Lütfen bana yardım edin. Eğer Rabbim böyle istediyse ve hayırlısı buysa katlanırım, sabrederim. Ama daha fazla üzüntü çekmek istemiyorum. Özellikle saplantı haline getirdiğim korkularımdan kurtulmak istiyorum. Kendimi geliştirmek için çok uğraşıyorum. Hayatta kimseye güvenemiyorum. Çünkü bana güven vermediler, veremediler. (N. İ.)Namaz kılın, Dua edinCevap: Hanımefendi, siz kendinizi bu vehimlerden kurtarmaya çalışın. Güzel şeyler okuyun, namaz kılın, dua edin. İyi şeyler düşünmeye çalışın. Şum (uğursuzluk) tutmayın, aklınıza gelen şey olur diye düşünmek yanlıştır. Allah'ın takdiri ne ise o olur. Böyle evham ve vesveselerden kurtulmanın yolu, bu tür kötü düşünceleri insanın kalbine atmaya çalışan şeytandan Allah'a sığınmaktır.Bilinçli olarak "Eûzu billahi mineşşeytânirracim" dediniz mi, şeytan kaçar. Öyle kötü düşünceler gelince hemen Eûzu besmele çekin, kalkıp huzurla abdest alın, iki rekât namaz kılın, dua edin. Allah'a sığının. Bu bir terapidir. Manevi terapi. Böylece inşallah bir gün gelir, vesveselerinizden kurtulursunuz. Muhakkak ki insanın yaşadığı olaylar, kendisi için bir sınavdır. Allah, her kulunu bir şekilde sınar, eğitir. Allah'ın sınaması, kulu eğitmek, olgunlaştırmak amacına yöneliktir. Bir hadisi şerifte, "Kadere inanan, üzüntüden kurtulur" buyurulmuştur. Burada kader sözcüğüyle insanın kendi seçimiyle yaptığı eylemler değil, kendisi için yaratılışta çizilmiş olan hayat yoludur. Hayat yolunun genel kulvarları, insan dünyaya gelirken çizilmiştir. Bu değiştirilemez. İnsanın boyunun ölçüsü, bedensel kabiliyetleri ve özellikleri, doğduğu ülke, ulus, aile hep kader çizgisidir. İnsan bunlardan sorumlu değildir.Öyle ise kişi, kendi seçimiyle yaptığı işleri düzgün yapmaya çalışmalı ama kaderin sonucuna da razı olmalı ki mutlu olabilsin. İnsan mecbur - muhtar (zorunlu - seçimli) bir varlıktır. Mutluluğun sırrı, kadere rızadır. Bu konuya yarın da devam edeceğim.
Soru: Kısa bir topsakal bıraktım ama çevremden, "Günahtır, Hıristiyanlara benzedin" diye eleştiriliyorum. Bazı kimseler de peygamberimizin zaman zaman saçlarını uzattığını söylüyorlar. Ama hiçbir hocanın, sünnettir diye saçlarını uzattığını görmedim. Ayrıca bazı hanımlar yine sünnettir diye çarşaf giyiyorlar. Ama yanındaki beyi ceketli, kravatlı, pantolonlu oluyor. Peki kadında buna uyuluyor da erkekte neden o zamanki giysilere uyulmuyor? (Ramazan Gök)Cevap: Din, Kur'ân'ın emir ve yasaklarıdır. Kur'ân'da sakaldan ve sakalın biçiminden söz edilmez. Sakal dediğin şey bedenin tüyüdür. Uzar, kesilip atılır. Din ise gönül işidir. Kur'ân'da Allah'ın saça sakala değil, gönle baktığı vurgulanır. Peygamberimiz de, "Dikkat edin, takva (gerçek dindarlık) buradadır, buradadır, buradadır" diye üç kez kalbini işaret etmiştir. Saç sakal geleneğe bağlı şeylerdir, zamanla değişir.Peygamberimiz uzun entari giyiyordu diye bugün biz de kalkıp entariyle sokakta dolaşacak değiliz. Böyle yapmak, biçimde kalmak; ruha, öze inmemek olur. Top sakal, çember sakal, bilmem hangi sakal dine zarar vermez. Kaldı ki Hıristiyanlar içinde top sakallı çok azdır. Kimi uzun sakallı, kimi normal sakallı, büyük çoğunluk ise normal tıraşlıdır.Ortodoks Hıristiyanların ruhani lideri Patrik Bartholomeos'un sakalı topsakal mı? Top sakal daha çok Arap şeyhlerinde, prenslerinde, krallarında var. Peki top sakal bırakan Hıristiyanlara benziyorsa, normal sakal bırakanlar da aynı biçimde sakal bırakan Hıristiyanlara mı benziyor? Biçim benzerliğinin ne değeri var ki? Önemli olan fikir benzerliğidir. Siz düşüncenizle, etiğinizle Hz. Muhammed'e benzemeye çalışınız. Yoksa fiziğinizle benzemeye kalkarsanız ortaçağa gitmeniz gerekir. Yazık ediyor bu yüzeysel insanlar, dini görünüşe indirgiyorlar. Düşünce ve davranışlarıyla insanları dinden soğutuyorlar.Peygamberimizin saçları uzundu ve kulaklarının yumuşağını örterdi. Hac münasebetiyle tıraş olurken saçlarını kestirmiş, bunları sahabilerden bazıları alıp saklamışlardır ki işte lihye-i saadet (sakal-ı şerif) diye saklananlar aslında Hz. Peygamber'in bu saçlarından kalıntılardır.Kadın - erkek kıyafetiyle ilgili sorunuza gelelim. Kur'ân, erkekler için edep yerini örtmek dışında belli bir kıyafet getirmemiştir. Ancak kadınlara, baş örtülerini yaka yırtmaçlarının üzerine koymaları, süslerini, ziynetlerini kapatmak üzere üstlerine bir abaye (manto) almalarını emretmiştir. Kur'ân'in açık beyanını kimse değiştiremez. Ancak din vicdan işidir. Özgür ve laik ülkede yaşıyoruz. Herkes inancına göre istediği gibi giyinme özgürlüğüne sahiptir. Başkalarının inanç ve vicdan özgürlüğüne saygılı olmak şartıyla.
Soru: Hocam, Kur'an surelerinin kronolojik sırasını tarihleriyle nereden bulabilirim? Günümüzde pek çok Kur'ân, bu kronolojik sıraya göre çevrilmiş (sizin tefsiriniz gibi). Bir başka sorum da, belli bir zaman içinde belli bir sırayla inen bu surelerin ne zaman ve nasıl bugünkü sırayla toplandığıdır. (Aydın Türkkuşu)Cevap: Kur'ân uzmanları, surelerin iniş tarihlerini takribi olarak saptamışlardır. Son olarak Suriyeli tarihçi Muhammed İzzet Derveze, yazdığı "et;Tafsîru'l-Hadîs" (Modern Tefsir) adlı eserinde sureleri, iniş tarihini esas alarak tefsir etmiştir. Onun tefsirinde önce Alak, ardından Kalem, ardından Müzzemmil, ardından Müddessir, ardından Fatiha... tefsir edilmektedir. Biz de Kur'ân Ansiklopedisi'nde konulan açıklarken ayetleri, surelerin iniş tarihine göre sıralayarak açıklamalarımızı yaptık. Bu sıralamanın, konuların anlaşılmasında çok önemli olduğunu düşünmekteyiz.Surelerin iniş tarihine, bizim "Kur'an-ı Kerîm ve Yüce Meali" adlı Kur'an çevirimizde, her surenin baş tarafında surenin iniş tarihi ve içerdiği ayet sayısı hakkında bilgi vermekteyiz. "Yüce Kur'an'ın Çağdaş Tefsîri" adlı tefsirimizde de sure girişlerinde bu bilgiler vardır. Daha derinlemesine bilgi istiyorsanız, Arapça temel kaynaklara başvurmanız gerekir.Konuta zekât düşmezSoru: Nisap miktarını geçen bir miktar altınım ve param var. Kirada oturuyorum. Birikimim de bir ev almak için yeterli düzeyde değil. Bu durumda Zekat bana düşer mi?Cevap: Bu sorunun benzerlerini daha önce de cevaplamıştım. Kanaatime göre konut, insanın zorunlu ihtiyaçlarındandır. Kişinin oturduğu konuta zekât düşmez. Konut sahibi olmayıp kirada oturan ve birikimi de satın almak istediği konutu geçmeyen kimsenin bu birikimine de zekât düşmez. Ancak normal konut fiyatını aşan birikim sahibine, konut değerinin üstündeki birikimi eğer nisabı buluyorsa o artı kısmın zekâtını vermek gerekir.Altın ve gümüşün kendilerinden zekât verileceği zaman (ticaret malı değilse) değerleri değil, tartılan muteberdir. Altın tartılır, kaç gram gelirse onun üzerinden zekât verilir. Mesela değeri 1 milyar lira olan 20 miskal (80 gram veya örfî dirhemle 96 gram) ağırlığındaki bir bileziğin zekâtı, değeri üzerinden değil, tartısı üzerinden verilir, yani 2 gramdır. Yahut bunun karşılığı olan paradır. Altın ve gümüşten yapılmış olan gerdanlık, bilezik, küpe, yüzük gibi süs eşyası, yahut altından yapılan ibrik, kaşık, çatal vb. ev eşyası da zekâta tabidir. Dediğimiz gibi bunların zekâtları verilirken tartıları göz önünde tutulur.
Soru: Korunup sakınmayı başarmak için ne yapmak gerekir? "Allah dilediğini saptırır" demek mi daha doğru, yoksa "Allah dilediğini sapıklıkta bırakır" demek mi? Kur'ân'da mutluluğu bulmanın yolu nasıl anlatılıyor? (Ayşe Erkli)Cevap: Allah, doğru yolda olan kimselerin yolunu şaşırtmaz. Yolunu sapıtmış olan kulunu Allah, doğru yola çağırır. Ama kul, Hakk'ın çağrısına uymaz da kendi yolunda ısrar ederse Allah onu zorla doğru yola götürmez. Kendi haline bırakır. İşte, "Allah dilediğini doğru yola iletir, dilediğini de şaşırtır. Yani kendi şaşkınlığında ve sapıklığında bırakır" çünkü Allah, "Kendisine yöneleni doğru yola iletir" (Ra'd: 27) mealindeki ayetin anlamı budur. Allah dilese, tüm insanları doğru yola girmeye zorlar. O zaman da kulun iradesi kalmaz. İradesiz yapılan işler de sorumluluk gerektirmez. Oysa Allah, insanları sorumlu yapmıştır. Bundan dolayı insanlara, eylemlerini seçme özgürlüğü vermiştir. Kul seçer. Allah, seçimini yapması için ona güç verir. Sorumluluk, seçimi yapan kula aittir.İç ve dış etkenler"Rabbin isteseydi, yeryüzündekilerin hepsi mutlaka inanırdı. O halde sen mi insanları inanmaları için zorlayacaksın?" (Yûnus: 99), "Kısa ve doğru yolu Allah gösterir. Ama o yoldan sapan da var. Allah dileseydi, hepinizi doğru yola iletirdi" (Nahl: 9).Bu ayetlerde, Allah istediği takdirde yeryüzündekilerin hepsinin inanacağı vurgulanmaktadır. Bunun anlamı şudur: Allah insanları serbest bırakmıştır. Eğer zorlasa, inanmayan kalmaz, herkes inanır. Kişinin inanması, birtakım iç ve dış etkenlere dayanır. Dış etkenlerin zihinde bıraktığı izlenimler, Allah'ın insanda yarattığı bedensel ve ruhsal etkenlerle biçimlenir, kişiye bir yön verir. Bunların hepsi Allah'ın yaratmasıyla olur.İnsanın kabiliyetiGerçekte Allah, kişinin düşüncesini şu veya bu yöne çevirebilir. Hidâyete götüren de sapıklıkta bırakan da gerçekte O'dur. Çünkü her hareket, her güç, her atilim O'na dayanır. Elçilerin görevi duyurmaktır. Herşeye rağmen küfründe ısrar eden kimseyi (kendi içinde hiçbir iyi düşünce çabası göstermediği için) Allah, düşüncelerinin bunalımlan içinde bırakır.Onun gönlü bir türlü imana yarmaz. Çünkü bundan haz duymaz. O hep küfürde, kötü düşünceler içinde bocalar. İnsanın kabiliyeti, eskilere uzanan atalarından, yaşadığı ortamdan gelir. İnsana atalarından gelen genler vasıtasıyla kabiliyet veren, Allah'ın yasalarıdır. Bunu temelinden değiştirmek mümkün değildir. Öyle ise Allah'ın takdirini kabul edip ona boyun eğmek gerekir.
Dünkü yazımda, Gazi Üniversitesi Sınıf Öğretmenliği 1'inci sınıf öğrencisi Deniz Saltık adlı kızımıza yardım çağrımızın büyük ilgi gördüğünü, gerek VATAN gazetesine gerekse bana pek çok okurum başvurup Deniz'e yardım etmek, burs vermek istediklerini bildirdiklerini belirtmiştim. Bu münasebetle gelen yüzlerce mektup ve fakstan birini, Almanya'dan yazan Kays Mutlu'nun mektubunu yayınlamayı uygun gördüm:"Sevgili Hocam, Gazi Üniversitesi Sınıf Öğretmenliği bölümünde okuyan Deniz Saltık adlı öğrencinin durumunu daha önce de köşenizde yazmıştınız. O zaman bu öğrenciye hiçbir desteğin çıkmamasına üzülmüştüm. Bugün de okuyunca içimden, ben niçin destek olmayayım diye geçirdim ve size yazmaya karar verdim. Ayda 45 euro gönderebilirim. Bana havale edeceğim banka hesap numarasını bildirirseniz sevinirim.Geçenlerde okuduğum bir hadis-i şerif ile babamla rahmetli büyük amcamın Mısır'da öğrenciyken başlarından gecen ve benim çocukluğumda dinlediğim ama hâlâ unutamadığım bir olayı da izninizle yazmak istiyorum. Okuduğum hadisi şerif (mealen) şöyle: Ancak Allah yolunda harcadıklarınız sizin malınızdır, gerisi mirastır (miras olarak kalacaktır).Yaya olarak giderBabamın başından geçen olay ise şöyle: Babam Mısır'a 14 yaşında gittiğini ama döndüğünde daha zayıf bir halde olduğunu söyler. Oradayken bir gün çok daraldıkları bir zamanda, babam Türkiye'den onlar gibi okumaya gelmiş ve maddi durumu daha iyi olan, kendilerinden uzakta oturan bir başka arkadaşlarından ödünç para istemek için yola çıkar. Arkadaşının yanına yaya olarak gider.Arkadaşı anlayışlıdır ve o kadar yoldan gelen babamı geri çevirmez ve 5 kuruş gibi bir para verir (yarım kuruşla bir ful -Mısır'da orta tabakanın meşhur yemeği- yenilebilmektedir). Babam fazla beklemeden eve gelmek için yola koyulur. Ankara'nın Ulus ya da Kızılay'ı gibi bir semtten geçerken bir dilenci önüne geçer ve 'ene cav'an vallahi: Vallahi açım' der ve babam elindeki beş kuruşun iki kuruşunu, yemek yemesi için bu insana verirken içinden de, 'Ya Rabbi bu insanı şu dükkân sahiplerine gönderseydin, bana verdiğin şefkati de onlara verseydin' diye geçirir.Eve geldiğinde bayram havası vardır. Amcam babama, 'Mustafa, keşke gitmeseydin' der. Babam, 'Ne oldu ağabey' der ve amcam, 'Buraya Türkiye'den bir Ermeni geldi. Biraz buraları gezdirdik ve sohbet ettik. O da giderken bana ve Abdülkadir'e birer lira verdi. Sen burada olsaydın sana da bir lira verirdi' der. Babam ise yolda başına gelen olayla, verilen bir lira arasında bire bir ilişki olduğundan emindir."