Soru: Bir hadiste, "Ramazan ayında cennet kapıları açılır, cehennem kapıları kapanır ve şeytanlar zincirlere vurulur" deniyor. Bu hadiste ne anlatılmak isteniyor? Ayrıca, "Cennette Reyyan denilen bir kapı vardır. Oradan ancak oruç tutanlar girecektir" deniyor. Elbette doğrusunu Allah bilir ama namaz en önemli ibadet değil midir? (Celal Güneri)Cevap: Bu hadis, Ramazan orucunun feyiz ve bereketini, bu ayda Allah'ın rahmetinin daha bir coşkusunu belirten ve insanları Ramazan orucunu özenle tutmaya teşvik eden mecazi bir anlam taşır. Yoksa zaten cennet kapıları, inananlar için her zaman açıktır: "Rablerinin (azabından) korunanlar da bölük bölük cennete sevk edilmişlerdir. Kapıları daha önce açılmış bulunan cennete vardıklarında onun bekçileri onlara, 'Selam size, (ne) hoşsunuz, ebedi kalmak üzere buraya girin' demişlerdir" (Zümer: 73).'Elçiler gelmedi mi?'Cehennem ise cezaevidir. Cezaevinin kapısı sürekli kapalı tutulur. Ancak hükümlüler getirildiğinde hemen kapı açılır, hükümlüler içeri konduktan sonra kapıları tekrar kapanır. İşte cehennemin kapıları da öyledir. Sadece cehennemlikler getirildiğinde açılıp onlar içeri konunca kapatılır:"Nankörler, bölük bölük cehenneme sürülmüşlerdir. Oraya geldikleri zaman, kapıları açılan cehennemin bekçileri onlara şöyle demiştir: 'Kendi aranızdan, Rabbinizin ayetlerini size okuyan ve sizi bu gününüzle karşılaşacağınız hakkında uyaran elçiler gelmedi mi?' Onlar da, 'Evet geldi' demişlerdir. Ama kâfirlere azap sözü hak olmuştur (kâfirler azap hükmünü giymeyi hak etmişlerdir). 'O halde içinde ebedi kalmak üzere cehennemin kapılarından girin. Kibirlenenlerin yeri ne kötüymüş' denilmiştir" (Zümer: 71-72).En makbul ibadetGelelim diğer sorunuza. Oruç tutanların, Reyyan denilen özel kapıdan geçeceklerini bildiren hadis de yine oruç ibadetine terğîb (özendirme) türünden bir ifade taşır. Oruç, riya karışmadığı için Allah katında en makbul ibadet ise de riya karışmayan namaz oruçtan da üstün bir ibadettir. Çünkü oruç yılda bir ayken, namaz günde beş kez kılınmaktadır.Oruç özür dolayısıyla düşerken namaz hiçbir özürle düşmez. Hasta olan, oturduğu veya yattığı yerde kılar. Organlarını kıpırdatamayan, sadece gönülden Allah'ın anar. Cennete Reyyan kapısından geçecek olanlar, kendilerini tümüyle Hakk'ın buyruğuna vererek Allah'a teslim olarak oruç tutanlardır. Ayrıca hadisteki Reyyan söyleminde edebi bir husus vardır: Reyyan, suya kanmış demektir. Özellikle yaz aylarında oruç tutan insanın, susuzluktan bağrı yanar. İşte Allah rızası için susuzluğa tahammül eden insan, eylemine uygun bir ödül olarak ahirette cennete, suya tam kanmışların kapısından sokulmaktadır.
"Kur'an-ı Kerîm'e abdestsiz el sürülebilir mi?" sorusunun cevabını bugün tamamlıyorumBazılarına göre temizlerle, Tevrat ve İncil'i taşıyanlar, yani kitap ehli yahut melekler veya peygamberler kastedilmiştir. Bu konuyla ilgili diğer görüşler ise şöyledir:1- İmâm-ı Mâlik'e göre cünüp, adetli ve abdestsiz olanın mushafa dokunması caiz değildir. Bunların mushafı kabıyla veya kılıf, kumaş parçasıyla taşımaları da caiz değildir. Ancak İmâm-ı Mâlik, öğretmenin ve öğrencilerin abdestsiz mushafı tutmalarına izin vermiştir.2- Ahmed ibn Hanbel ve Zâhiriyye mezhebine göre cünübün, adetlinin ve abdestsizin mushafı tutması caizdir.3- Üçüncü görüşe göre Kur'ân abdestsiz tutulabilir fakat cünüpken tutulamaz.Bu görüşleri anımsattıktan sonra delillerden çıkardığımız sonucu belirtelim: Abdestsiz Kur'ân tutulabilir, okunabilir. Adet ve lohusalık cünüplük değil, sadece bir mazeret halidir. Adet ve lohusa halinde de eller temiz olmak şartıyla Kur'ân ele alınıp okunabilir. Ancak cünüp olarak Kur'ân'ı tutmak saygısızlık olur. Bundan dolayı cünüp olanın, yıkandıktan sonra Kur'ân'ı tutması uygundur.Okurlarıma duyururumBilindiği üzere VATAN Gazetesi, Ramazan münasebetiyle üç ciltlik özet Kur'an-ı Kerim tefsirimizi promosyon olarak okurlarına dağıttı. Fakat punto çok küçük olduğu ve ayet metinleri bulunmadığı için okurlarımızdan bazı eleştiriler aldık. Aslında VATAN, bu ciddi eseri hiçbir karşılık beklemeden okurlarına dağıtmakla büyük bir kültür hizmeti vermişti. Elbette bu boyutta bir eseri karşılıksız olarak bastırıp dağıtmak gazeteye büyük bir külfet yüklemişti. Okurlarım, büyük emek mahsulü olan bu özet tefsirin, şanına yakışır bir kağıda, ayet metinli olarak basılmasını istiyorlardı. İşte okurlarımın bu taleplerini karşılamak üzere üç ciltlik "Kur'an-ı Kerîm Tefsiri" adlı özlü tefsirimiz, Yeni Ufuklar Neşriyat tarafından birinci hamur kâğıtta, kaliteli bir baskıyla sunulmuştur. Arzu edenler, büyük boy, 2063 sayfalık, üç lüks cilt halinde sunulan bu eseri aşağıdaki adresten temin edebilirler.Yeni Ufuklar Neşriyat: Nuhkuyusu Caddesi No: 365 Bağlarbaşı / İstanbulTelefon: (0216) 492 66 12 Faks: (0216) 492 66 13
"O elbette değerli bir Kur'ân'dır. Saklı bir kitaptadır. Ki ona temizlerden başkası dokunmaz. (O), Âlemlerin Rabbi'nden indirilmiştir" (Vâkı'a: 46/77-80). Vâkı'a 78. ayetteki Kitâb-ı Meknûn ile kasıt, Kur'ân'dan önceki (Kur'an'ın da ait olduğu) ilahi kitaptır. Ona dokunan temizlerden kasıt da iyi niyetli, manen temiz din bilginleridir. El-mutahherûn, temizlenenler anlamına geldiği gibi sünnetliler anlamına da gelir. Kanaatimizce ayette kastedilen bu anlamdır. Yani o özenle saklanan, korunan kitaba, sünnetli bilginlerden başkası el sürmez. Çünkü kitap, onların koruması altındadır.Abese Suresi'nde anılan sefere-i berere (iyi yazıcılar) da onlardır. İşte Kur'ân, o kitabın içeriğidir, oradan alınarak Hz. Muhammed'e vahyedilmiştir. Kitap ayrı, Kur'ân ayrıdır. Kitap, Kur'ân'ın kaynağıdır. Kur'ân'ın kaynağı olan o kitabı, sünnetli, tertemiz insanlar özenle saklayıp korumaktadırlar. Buna göre ayetin, Kur'ân'ın yazıldığı mushaflara abdestli veya abdestsiz dokunmakla bir ilgisi yoktur. Çünkü temizlerden başkasının el sürmediği, dokunmadığı şey, mushaf değil, Kur'ân'ın kaynağı kitaptır. Bu, bizim görüşümüzdür ve Taberî'de de bu anlama gelecek görüşler vardır. Bizim görüşümüzü böylece belirttikten sonra İslâm bilginlerinin görüşlerini aktaralım.Melekler dokunabilirÇoğunluğun kanısına göre Vâkı'a 56/79'uncu ayette Kitâb-ı Meknûn, mushaftır. "Ona temizlerden başkası dokunmaz" ayetindeki temizlerden maksat da Kur'ân'ı yazan ve özenle saklayan tertemiz Müslümanlardır. Kir, pis, cenabet içerisinde bulunan kimseler Kur'ân'a el süremez. Buhârî, Abdullah ibn Ömer'in, "Allah'ın Elçisi (s.a.v.), Kur'ân'ın düşman eline geçmemesi için düşman yurduna götürülmesini yasakladı" dediğini rivayet etmiştir. Buna göre Kur'ân-ı Kerîm'i tutabilmek için abdestli olmak gerekir.Fakat buradaki Kitâb-ı Meknûn'u veya Bürûc Suresi'ndeki Levh-i Mahfûz'u (ki ikisi de aynı anlamdadır) Kur'ân'ın, kendisinden indirildiği, gökteki asıl nüsha olarak tefsir edenler, ona el süren temizlerin, melekler olduğunu söylemişlerdir. O nüshaya ancak tertemiz melekler dokunabilir. Kur'ân'ı da ancak Cebrail, oradan alıp indirmektedir. Herhangi bir cinin, şeytanın o Levh-i Mahfûz'a (saklı kitaba) yaklaşması mümkün değildir.Hz. Muhammed'e gelen bu Kur'ân, bir cin, şeytan sözü değil, meleğin, Allah tarafından indirdiği ilâhi sözlerdir. Buna göre ayette Kur'ân'a dokundukları bildirilen tertemizler, melekler olduğu için insanların Kur'ân'ı abdestsiz tutmalarında bir sakınca yoktur. Selmân-ı Fârisî gibi bazı sahâbiler, bu görüştedir. * Bu konuya yarın da devam edeceğim.
Soru: Son günlerde bazı kişilerden, bir ilahiyat profesörümüzün, Fatiha ve İhlâs surelerinin Kur'ân-ı Kerîm'de bulunmadığını söylediğini duydum. Sayın profesör bunu gerçekten söylemiş mi bilmiyorum?Cevap: Hiçbir ilahiyatçının, Fatiha ve İhlâs surelerinin Kur'ân-ı Kerîm'de bulunmadığını söyleyebileceğini sanmıyorum. Böyle bir şey olamaz. Bu, emsali görülmemiş bir zırva olur. Fatiha, iniş sırasına göre Kur'ân'm 5'inci süresidir.Hatta, tüm sure olarak inen ilk suredir. Hz. Peygamber, Fatiha'sız namaz olmayacağını vurgulamıştır. Kur'ân, namazda Kur'ân okunmasını emrediyor. Peygamber de gerek tek başına, gerek cemaatle kıldığı namazlarda önce Fatiha okumuştur.Fatiha Kur'ân'ın özetidir.Kur'an'ın ana konularıKur'ân'ın temel içeriği Fatiha'da özetlenmiştir. Kur'ân, Fatiha özetinin açılımıdır. Çünkü Kur'ân'm ana konuları Allah'ın varlığı, birliği, ahiret, kulluğun sadece Allah'a yapılacağı, doğruluk, doğruların ödüllendirileceği, sapıkların Allah'ın gazabına uğrayacağıdır. Fatiha bu içeriğin özetidir.Bakalım: "Alemlerin Rabbi (sahibi, yetiştiricisi) Allah'a hamdolsun. (O) Rahman'dır, Rahim'dir" ayetleri, Allah'ın varlığını, birliğini, sıfatlarını anlatır. "Din (ceza ve mükafat) gününün sahibidir." Ahiret gününü ve o gün Allah'ın, herkesi eylemine göre değerlendireceğini, herkesin, yaptığının karşılığını o Yüce Divan'da bulacağını vurgular. "(Ya Rabbi) Ancak sana kulluk eder ancak senden yardım isteriz" ayetleri, sadece Allah'a tapılacağım, O'ndan başka tapılacak Tanrı olmadığını anlatır.Peygamber kıssaları"Bizi doğru yola ilet" ayeti, güzel ahlâkın temel çizgisini gösterir. Güzel ahlâkın temeli doğruluktur. Dinin temeli de Allah'a imandan sonra doğruluktur. "Nimet verdiğin kimselerin yoluna. Kendilerine gazap edilmiş olanların ve sapmışların yoluna değil (Ya Rabbi)" ayeti de geçmiş peygamberlerin, iman ve güzel ahlâk sahibi insanların güzel sonucuna, sapıkların ve kötülük sahiplerinin de vahim sonucuna işaret eder.İşte bu da Kur'ân'da anlatılan peygamber kıssalarının ve zalim kavimlerin sonuçlarının özeti olmaktadır. Görüldüğü üzere Fatiha, Kur'ân'm bir özetidir. Yüce Allah, vahyinin bir özetini takdim ettikten sonra bunun ardından gelen 113 surede bu temel konulan açmıştır. Böyleyken hangi deli kalkıp da Fatiha'nın Kur'ân'da olmadığını iddia edebilir?
İmam hatip liselerinden mezun olan gençlerin köyde, kentte temel din görevi olan imamlığa getirilmesi sakıncalıdır. Bu gençler, olgunluk isteyen bu mesleğe atanmadan önce ameli bir eğitimden ya da bir staj devresinden geçirilmelidir. Din adamlığı, belli kurallarla Kur'ân veya mevlit okumaktan ibaret değildir. İmam, halka önder insan demektir.Bundan dolayı imamın, vaizin ve müftünün her haliyle dini yaşaması, sivri duygularını manevi eğitimle törpülemiş, bencillikten uzaklaşmış, hoşgörü ruhunu almış, olgunlaşmış olması gerekir. Kur'ân, en büyük din lideri için, "Eğer Allah'ın rahmeti sayesinde sen, insanlara yumuşak davranmayıp katı kalpli, kaba biri olsaydın, insanlar çevrenden dağılıp giderlerdi" buyurmuştur.İmam ve vaiz adaylarını, Kur'ân'ın çizdiği bu hoşgörü ruhuna ve olgunluğa eriştirebilmek için bu kişilerin, en az iki-üç yıl, kurulacak eğitim kamplarında, gerçekten olgun eğitimcilerin gözetimi altında ameli bir eğitimden geçirilmeleri gerekir. Batıda papazlar böyle yetiştirilir. Bizde de dervişler böyle yetiştirilirdi. Bu eğitim merkezlerinin adı da ribât idi. Sonra zaviye, tekke adını almıştır.Olgunluk ve gelenekGazâlîler, Mevlânâlar, İsmail ve ibrahim Hakkı gibi rehberler hep böyle eğitim merkezlerinden geçmişlerdir. Bundan dolayı da kalıcı olmuşlardır. Ama nice kuru softa da gelmiş, çevresine gazap kusmuş insanlara sevgi yerine kin ekmiş, hakikat yerine batıl şeyler öğretmiştir. Bugün vaaz kitapları bu batil düşüncelerle, hikâyelerle dolmuştur. Bu tür hikâyelerle bu milleti avutmak, fayda değil, zarar getirir.Ruh temizliğine değil, dini şekillerde aramaya sevk eder. Allah'ın nazargâhı olan kalbi düzeltme yerine, insanların bakacağı şalvar ve benzeri kılık kıyafet düzmeyle uğraştırır. Oysa bu görünenler çürür. Çürümeyip insanla beraber gelecek olan ne şalvardır ne sakal, kötü duygulardan arınmış kalp, yani ruhtur. "Ancak Allah'a selîm (an) kalp getiren yarar görür."Bugün, Türkiye'de din örgütü, siyasetin etkisi altındadır. Son zamanlarda ise mantar gibi biten dini gruplar, zaten kendi kendilerini özerk Diyanet örgütü haline getirmektedirler. Diyanet'in de böyle bir grup haline dönüşmesinden endişe duyduğum için şimdilik mevcut statünün korunmasını uygun buluyorum. Şayet ileride din adamları, siyasetin üstüne çıkabilecek olgunluğa ve geleneğe ulaşırlarsa, elbette o zaman din teşkilâtının, tamamen özerk, bağlılarına kendi bütçesinden maaş veren etkili bir kuruluş olmasını arzu ederim.Not: Bu yazı, 15.08.1991'de, Diyanet İşleri Başkanlığı'nca bize sorulan sorulara yanıt olarak hazırlanıp gönderilmiş olan yazıdan özetlenmiştir.
Kanaatimce Diyanet İşleri Başkanlığı, mevcut yasalara göre kurulmuş siyasi gruplardan, cereyanlardan uzak olmalıdır. Başkanlığın, bir siyasi grubun tekeline girmesi, kamunun bu kuruluşa olan güvenini sarsar. Bunun için Diyanet İşleri Başkanı, bir müsteşar veya genel müdür gibi siyasilerin atamasıyla değil, papalık seçimine benzer bir seçimle iş başına gelmelidir. Birkaç yılda bir yenilenmesinde fayda gördüğüm bu seçimin, şöyle bir yöntemle yapılmasını öneririm:Mevcut müftüler tarafından seçilecek 20 temsilci müftü, hayatta olan eski Diyanet İşleri Başkanları, dini yüksek okulların veya fakültelerin seçeceği ikişer öğretim üyesi (profesör) tarafından oluşacak seçim heyetinin seçeceği iki veya üç kişi, doğrudan Cumhurbaşkanı tarafından atanır. Böylece Diyanet İşleri Başkanı, siyasi etkilerden büyük ölçüde uzak kalabilir.Benim zamanımda ve benden önce Diyanet İşleri başkanlarının protokoldeki yeri, çok gerilerdeydi. Bunun düzeltilmesi için baş yazılarını yazdığım Diyanet Gazetesi'nde, "Başbakan'a açık mektup" başlıklı bir yazı yayınladım. Bu yazıda, Diyanet İşleri Başkanlığı ile Genelkurmay Başkanlığı'nın vaktiyle birer bakanlıkken, bu kutsal kuruluşların, siyaset üstü olması için aynı gerekçeyle başbakanlığa bağlı birer kuruluş haline getirilmiş olduğunu, kanun gerekçesinde önce Diyanet'in sonra Genelkurmay Başkanlığı'nın anıldığını, şimdi Genelkurmay Başkanı'nın protokolde Başbakan'dan sonra geldiğini, oysa Diyanet İşleri Başkanı'nın, normal genel müdürlerin de birçoğundan geride olduğunu anlattım ve durumun düzeltilmesini istedim.Bu mektubum, o zamanki iktidar tarafından uygun bulundu ve bu yönde faaliyetlere girildi ama daha sonra bu mektup, iktidarın değişmesiyle aleyhimde dava konusu yapıldı. Ben, Türkiye Cumhuriyeti Diyanet İşleri Başkanı'nın protokoldeki yerinin yükseltilmesi gerektiğine inanıyorum. Nitekim bu temennim gerçekleşmiş ve Diyanet İşleri Başkanı'nın mevkii, Başbakanlık Müsteşarı düzeyine yükseltilmiştir. Diyanet, mevcut yasayla da büyük işler başarmıştır ve başarmaktadır.Önemli olan, yasadan çok, yasayı uygulayacak yetişmiş, ehil insandır. Uygulayanlar ehil değilse, kanun değiştirmenin bir yaran olmaz. Ebû Hanîfe'yi dövüp zehirleyerek öldüren, İbn Hanbel'i dövüp hapseden, İbn Teymiyye'yi zindanlarda çürüten, Şafiî'yi Mısır'a kaçmaya zorlayan insanlar, şeriat kanunlarını, Kur'ân hükümlerini uyguladıklarını iddia ediyorlardı. Ben, başkanın seçimle gelmesi hususu müstesna, kanunda temel değişiklikler yapılmasını gerekli görmüyorum. Yarın: Diyanet İşleri özerk olmalı.
Eğer Kur'ân'a ters rivayetleri, insanlara din olarak anlatırsanız, unutmayınız ki insanlar bilinçlenmektedir. Bugün camilerde kitlelere kabul ettirdiğiniz masallar, yarının bilgili, aydın kuşağının maskarası olur. O masalları düşünüp dinle alay ederler çünkü onları dinin temeli sanırlar. Böylece o masallarla dine yarar değil, zarar vermiş olursunuz.Ayrıca Hz. Peygamber'in, "Bile bile yalan söyleyip benim üstüme atan kimse, cehennemdeki yerine hazırlansın" (Buhârî, İlm 3; Müslim, Zühd: 72) şiddetli uyarısına rağmen vaaz kürsülerinde, halkın hoşuna gitsin diye çürük, uydurma hadisler, yalan hikâyeler anlatmanın, insanı nasıl korkunç bir ahiret sorumluluğu altına sokacağını da unutmamak gerekir.Kırıcı, kaba sözlerÖyle ise merhum Akif'in deyişiyle: "Doğrudan doğruya Kur'ân'dan alıp ilhamı, Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâm'ı"Hakka çağrının üslûbu önemlidir. Kırıcı, kaba sözler, insanı Allah'a yaklaştırmaktan çok, O'ndan uzaklaştırır. Nitekim yüce Allah, Elçisi'nin güzel ahlâkının, tatlı sözlülüğünün, insanları nasıl etkileyip hak sözün çevresinde kenetlendirdiğini şöyle belirtmiştir:"Allah'ın rahmeti sayesinde sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, çevrenden dağılıp giderlerdi. Onları bağışla, onlar için mağfiret dile ve işlerini onlara danış" (Âl-i İmrân: 159).Tevhidin ruhudurKişi, söylediklerini önce kendisi yaşamalıdır. Cenab-ı Hak, söylediklerini yaşamayan insanları kınamaktadır: "Siz insanlara iyiliği buyurup kendinizi unutuyor musunuz?" (Bakara: 44). Söylenen sözler, bir çıkar için değil, sadece Allah rızası için güzel öğüt olmalıdır. Söz ve eylemleri Allah için yapmaya ihlâs denilir. İhlâs, tevhidin ruhudur.Bundan dolayı Allah'ın birliğini en güzel biçimde anlatan küçük sureye İhlâs Suresi denmiştir. Bütün söz ve hareketlerinizin, ihlâsa dayandırılması umuduyla herkese, özellikle hak çağrıcılarına ömür boyu saadet ve başarılar dilerim.
"Kur'ân'ı düşünmüyorlar mı, yoksa kalplerinin (anlayışlarının) üstünde kılıflar mı var?" (Muhammed: 24). Hatta Kur'ân'ın anlamını düşünmeyenleri, akılları dumura uğramış, kör, sağır, düşüncesiz insanlar olarak niteliyor ve öylelerinin hayvanlardan da sapık olduğunu vurguluyor: "Andolsun, cehennem için de birçok cin ve insan yarattık ki kalpleri (akıllan) var fakat onlarla düşünüp anlamazlar; gözleri var fakat onlarla görmezler; kulakları var fakat onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da sapık. Ve işte gafiller (düşüncesizler) onlardır." (A'raf: 179).Kur'ân, anlaşılmaz bir bilmece kitabı değildir. Dilini bilip okuyan, düşünen herkesin anlayacağı ilâhi bir kitaptır. Zaten Arapça indirilmesindeki hikmet de ilk muhatabı olan Arapların, onu anlayıp öğütlerinden yararlanmalandır.Düşünmeyi öğütler"Kuşkusuz biz onu, anlamanız için Arapça bir Kur'ân (okuma) olarak indirdik" (Yusuf: 2). Kur'ân, insanları hep düşünmeye, gerçeğe ulaşmaya teşvik eder. Tarihi olayları araştırmayı, eski ulusların durumlarını incelemeyi, onların çöküşünü hazırlayan nedenleri düşünmeyi öğütler.Kişi araştırmalı, okumalı, incelemelidir ki bilinçlensin; ruhuna sağlam, sarsılmaz inanç yerleşsin. Kalbe hurafeler çöreklenmesin. Zira akıllarını hurafelerin istila ettiği insanlar, dünya hayatında, medeniyette, teknolojide geri kaldıkları gibi ebedi hayatlarında da perişan duruma düşerler. Hakikat rüzgârları, hurafe yığınlarını dağıtır. Hiçbir ilhâd ve şüphe esintisinden etkilenmeyecek inanç, sağlam bilgiye dayalı inançtır.Yanlış bilgilere dikkatPiyasaya her gün yığınla kitap çıkıyor. Bunların büyük çoğunluğu derleme, aktarma, makaslamadır. Emek ve incelemeden yoksundur. Eğer dini bunlardan öğrenmeye kalkarsanız, yanlış bilgilerle şartlanırsınız. Öyle bir duruma gelirsiniz ki, Kur'ân'a rağmen o düşünceleri savunur, Kur'ân'dan ayet okunsa, "Onu biz anlayamayız" dersiniz. Böylece o yanlış bilgiye bağlanıp Kur'ân'ın açık ifadesini bir kenara itersiniz.İslâm'ı anlatmayı üstlenen veya bununla görevli olanlar, İslâm davetçisi olarak önce Kur'ân'ı, sonra temel kaynakları okuyunuz. Okuduklarınızı da Kur'ân'ın ışığında değerlendiriniz. Rivayetleri değil, Kur'ân'ı baz alınız. Kur'ân'ı rivayetlere tâbi değil, rivayetleri Kur'ân'a tâbi kılınız. Hiç kimse, Kur'ân'ı zorlamaya, te'vîl veya neshetmeye hak sahibi değildir. Kur'ân haktır, ötekiler zan. Daima zan, hakkın ışığında değerlendirilir.Yarın: Allah'ın birliğim en güzel anlatan sure, İhlas Suresi'dir.