Bu yazımda İslâm'ı anlatmanın, İslâm'a çağrının temel öğelerini özetlemek istiyorum. Hikmet, güzel öğüt, yumuşak-tatlı söz ve basiret.Bu dört prensip şu ayetlerden alınmıştır: "Rabbinin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel biçimde tartış" (Nahl: 125), "Ona yumuşak söz söyleyin, belki öğüt alır, Allah'a saygılı olur" (Tâhâ: 44), "İşte benim yolum budur de, Allah'a basiretle davet ederim. Ben ve bana uyanları (hep basiretle Hakk'a çağırırız)" (Yusuf: 108).Hikmet ve basiret, çağrının iki temel direğidir. Hikmet, gerçeğe uygun bilgidir. Basiret ise gerçeği görmek, kesin kanıtlara dayanmaktır.Kibir ve gururDemek ki anlatılacak konunun, hikmete yani gerçeğe uygun olması ve gerçekliğinin de kanıtlandırılması gerekir. "Helak olan delille helak olsun, yaşayan da delil ile yaşasın" (Enfâl: 42). Son iki prensip yani güzel öğüt ve yumuşak-tatlı söz de çağrının yöntemidir.Çağrıcı, kanıtlara dayalı gerçek bilgiyi, çıkar maksadıyla, kibir ve gururla değil, iyi niyetle, insanların iyiliğini düşünerek, kaba, kırıcı ve hakimane (üstten bakan, baskıcı) bir edayla değil, tatlı bir dil, okşayıcı bir üslûpla anlatmalıdır.Ayrıca öğüdün etkili olacağı zaman ve yeri seçmelidir. A'la Suresi'nin 9'uncu ayetinde, "Eğer hatırlatmak fayda verirse hatırlat, öğüt ver" buyurulmaktadır.Onlara aldanmayınİnsanlara gerçeği anlatabilmeniz için önce sizin gerçeği bilmeniz gerekir. Çok okumalısınız. Ancak çok okumak da yetmez. Doğru bilgileri içeren sağlam kitaplar okumalısınız.Her şeyin başında, dinin en sağlam temeli Kur'ân-ı Kerîm'i, düşüne düşüne okumalısınız. Bu, sizin üzerinize farzdır. Bazı kişiler Kur'ân'ın anlaşılamayacağını, ondan mana çıkaranın kâfir olacağını söyleyecek kadar insanları Kur'ân'dan uzaklaştırma çabasına girmiş olsalar da siz onlara aldırmayınız. Kur'an'ı indiren, onun okunmasını, üzerinde düşünülmesini, gerçek anlamının kavranmasını istiyor. Böyle yapmayanları kınıyor.Yarın: Kur'an, bilmece kitabı değildir.
Soru: Bankaların mevduata verdikleri faizle Kur'ân'ın yasakladığı riba aynı mıdır? Bankalara vadeli para yatırmak, Kur'ân'a göre haram mı? (Kemal Tuncel)Cevap: Bankanın yasal olarak uyguladıkları faizin, Kur'ân'da haram kılınan riba olduğu kanısında değilim. Özellikle Avrupa standardındaki banka faizleri, modern ekonominin gereğidir. Banka sisteminin olmadığı bir ekonomi, dünyada mevcut değildir. İslâm, çağın gerisinde kalamaz. Amacı toplumu bağlayıp tökezletmek değil, sorunlarını çözmektir. Kur'ân'ın amacı fukarayı, dar gelirli insanları ezilmekten korumaktır.Bugün insan, birikimini ya bankada değerlendirir, ya bono, döviz alır veya bir yatırım yapar. En iyisi yatırım yapmaktır ama bunun için beceri yanında bol sermaye gerekir. Herkes bunu beceremez. O zaman dar gelirli, biriktirdiği üç beş lirasını yastık altında saklarsa zaman içinde enflasyonla o para eriyip gider. Hem hırsızların yatak odalarında rahatlıkla dolaştıklarını da televizyon ekranlarından izler olduk. Paranın, hiç değilse değerinin ve aslının korunması için bankaya yatırılma zorunluluğu vardır.Bankanın verdiği faiz, takriben paranın değer aşımını telafi eder. Ücretlilerin maaş aldıkları sosyal güvenlik kurumları hep faizle çalışan kurumlardır. Devlet ekonomisi de faiz üzerinde yürür. Alınan ücretlerde faiz var. Bunu, faize haram diyenler de bal gibi alıp yediklerine göre banka faizini haram saymanın ne anlamı var? Haram olan, faizi yüzde yüzlere varan tefeciliktir. Fakiri ezen uygulamadır.Biz, hüküm veremeyizSoru: Namaz kılmayan kimse cennete gidebilir mi? (Firar Hacıalioğlu)Cevap: Namaz kılmamak, Allah'ın emirlerinden birini yerine getirmemek, dinin en önemli bir buyruğunu terk etmektir. Bu, büyük bir günahtır. Bunu yapanın Allah'tan af dileyip namazına başlaması gerekir. Biz hiç kimse hakkında, "şu mutlaka cennete gidecektir, şu da mutlaka cehenneme gidecektir" şeklinde kesin bir hüküm veremeyiz.Namaz kılmamak, büyük bir günahtır ama Allah herhangi bir şeyi yapmak zorunda değildir. O, mutlak hükümdardır. Dilerse en günahkâr kulunu bağışlayıp doğrudan cennetine sokar. Bu konuda şu ayetleri iyice düşünmek gerekir: "Rabbiniz sizi daha iyi bilir. Dilerse size acır, dilerse size azap eder. Biz seni, onların üzerine vekil göndermedik" (İsra: 54), "Başka bir takımları da var ki Allah'ın emrine bırakılmışlardır. (Allah) ya onlara azap eder ya da onları affeder. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir" (Tevbe: 106).
Soru: Midye yemek İslâmi kurallara göre doğru mu yanlış mı? Söylenenlere göre midye, "ay hali" olduğu için dinimizce yasakmış. (Betül Yetimoğlu)Cevap: Midyenin âdet görüp görmediğini bilmem. Hem Kur'ân'a hem de hadise göre deniz ürünleri helâldir. Midye de bir deniz ürünü olduğuna göre o da helâldir. Midyenin haram olduğu görüşünü ileri sürenler, spekülasyonlarla dine haramlar ekleyip dini zorlaştıranlardır. Kur'ân, bu yola girilmesini yasaklamıştır: "Dillerinizin yalan yere nitelendirmesinden ötürü 'Şu helâldir, şu haramdır' demeyin, sonra Allah'a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Allah'a karşı yalan uyduranlar ise iflah olmazlar" (Nahl: 116).Kur'ân'da yasaklananlar; ölmüş hayvan eti, domuz eti, akıtılmış kan ve Allah'tan başka birinin adı anılarak yani besmele yerine bir put adı söylenerek kesilmiş hayvan etidir. Kur'ân'a göre bunlar dışında her türlü hayvan eti helâldir (Nahl: 114-116, Mâide: 3). Helâl-haram hükmü koymak, sadece Allah'a mahsustur. Kılı kırk yaran fıkıhçılar, birçok et çeşidine, rivayetlere ve geleneklere, akıl yürütmelerine (kıyas) dayanarak haram hükmü koyup dinin geniş yolunu daraltmışlardır. Oysa çeşitli dönemlerde inen ve hemen bütün peygamberlik dönemini kapsayan ayetlerde haram etler şöyle sınırlandırılmıştır:Açık ve net hükümler"De ki: Bana vahyolunanda, (bu haram dediklerinizi) yiyen kimse için haram edilmiş bir şey bulamıyorum. Ancak leş, yahut akıtılmış kan, yahut domuz eti -ki pistir- ya da Allah'tan başkası adına boğazlanmış bir fısk (murdar olmuş hayvan) olursa başka (bunlar haramdır). Ama kim çaresiz kalırsa, (başkasının hakkına) saldırmamak ve (zorunluluk) sınırı(nı) aşmamak üzere (bunlardan yiyebilir). Çünkü Rabbin bağışlayandır, esirgeyendir" (En'âm: 145). Bu kadar açık hüküm karşısında ilave haramlar, yasaklar getirilebilir mi? Getirilmiştir. Bunlar dinin aleyhine olmuş, insanların yolları daraltılmış, insan doğasına aykırı olan bu daraltıcı hükümlerden bunalan birçok kişi, dinden ürküp kaçar hale gelmiştir.Peygamber'in hayatının sonlarında inen sure, ta peygamberliğinin ilk yıllarında inen sureye uymakta, aynı yiyecekleri haram kılmakta, bunların dışında kalanların helâl olduğunu bildirmektedir. Nahl: 116-117'nci ayetlerde bir takım akıl yürütmelerle, kıyaslarla Allah'ın mubah kıldığı yiyecekler üzerinde yasaklar koymak, Allah'a karşı saygısızlıktır. İnsanlar Kur'ân'ı düşüne düşüne okusalar, Kur'ân'ın nasıl insan doğasına uygun, arı duru, kolay, hoşgörülü, sevecen bir din getirdiğini görecek ve dinlerinden kaçmak şöyle dursun, onunla övünecek, gurur duyacaklardır.
Soru: Boy abdestinin gereklilikleriyle ilgili bilgi verir misiniz? (Aynur Karataş)Cevap: Arapça "gusl", yıkanmak demekse de dinde cünüplükten yıkanma anlamına gelir ki Türkçe'de buna boy abdesti diyoruz. Ergenlik çağına ermiş, akıllı her Müslüman erkek ve kadının, cünüp olduğu zaman gusletmesi farzdır. Cünüp gezmemek, yıkanma gerektiğinde hemen ilk fırsatta yıkanmak müstehabdır (güzeldir). Vücudumuzda kılcal delikler vardır. Bedenimiz, akciğerle teneffüs ettiği gibi bu deliklerle de nefes alır. Teneffüsümüzün yüzde onu, bu yolla olmaktadır.Münasebet esnasında vücut terler, bu küçük delikler vücuttan çıkan zehirli maddelerle örtülür. Vücudun deri yoluyla olan teneffüsü duracağı için yıkanmakla bu zehirli maddeleri giderip derinin teneffüs yolunu açtığımız gibi üzerimize çöken manevi ağırlık kalkar, bir huzur ve ferahlık duyarız, hafifleriz.Cünüp olan kimsenin, özürsüz olarak yıkanmadan gezmesi doğru değildir. Hele namaz vakti girdiği halde, imkânı varken yıkanmadan dolaşmak doğru olamaz. Namaz, bizi yaratıp sağlıkla yaşatan Rabbimize teşekkürdür. İnsan, iyilik gördüğüne teşekkür etmez mi? Hangi iyilik, varlığımız, sağlığımızla ölçülebilir?"Halk içinde muteber birnesne yok devlet gibi,Olmaya devlet cihanda birnefes sıhhat gibi."Rabbimiz, bize bu iyiliği lütfetmiştir. O'nun buyruğuna uymak, O'na yönelmek, mutluluğumuza mutluluk katar. İslâm dininin ayrıcalıklı yanlarından biri de temizliğe verdiği önemdir. O kadar ki, İslâm'da temizlik, imanın yarısı sayılmıştır. Peygamberimiz, cuma namazından önce guslederlerdi. Bizi de böyle yapmaya teşvik etmişler, "Allah'ın, Müslümanlar üzerindeki haklarından biri de kulun haftada bir defa yıkanarak, her tarafını temizlemesidir" buyurmuşlardır (İbn Hanbel, Müsned: 4/282, 283)."Allahım bana yardım et"Soru: "Allahım bizim için bağışlamadığın bir günah, açıp sevince çevirmediğin bir üzüntü, ödemediğin bir borç bırakma; gerek dünyada, gerek ahirete ait senin hoşnut olduğun her ihtiyacımızı karşıla, ey merhametlilerin merhametlisi." Bu duada, "ödemediğin bir borç bırakma'yı açıklar mısınız? (Tarık Yıldız)Cevap: Dua hadisinin içinde geçen söz konusu cümle, Türkçe'ye aynen böyle çevrilir. Arapça'sı, "Valâ deynen illâ kadayteh"tir. Burada dua sahibi, Allah'tan kendisine yardım etmesini, dileklerini yerine getirmesini, tüm borçlarını ödemesine yardım etmesini niyaz etmektedir. Çünkü Allah'a gönülden inanan insan, yapmak istediği her hayır işin ancak O'nun yardımıyla yapılacağına inanır.
Okuyucum. M. Sertoğlu'nun sorularını cevaplamayı bugün tamamlıyorum.Üzerinden 1400 yıl geçmiş bir olayın kahramanları hakkında haklı-haksız hükmünü vermek bize bir yarar sağlamaz. Hz. Peygamber'in, hanımları arasında en fazla Hz. Ayşe'yi sevdiği ve kendisinin, Ayşe'nin odasında ve başı onun kucağında olarak, "Yüce arkadaş" diyerek vefat etmiş olduğunu da unutmayıp onun, çocuk sayılacak yaşta, insanların yönlendirmesiyle karıştığı bir olaydan dolayı ona saygısızlık etmek, kin beslemek Hz. Peygamber'in kendisine saygısızlık olur. Hz. Hasan'ın naaşının, dedesinin yanına gömülmesini Hz. Ayşe'nin engellediği savı yalandır, uydurmadır.İbnu'l-Esir, Sahabîler tarihi Usdu'l-Ğâ-be'de olayı şöyle anlatıyor: Hz. Hasan, karısı tarafından zehirlenmişti. Kırk gün hasta yattıktan sonra vefat etti. Vefatından önce Hz. Ayşe'ye haber salıp, dedesinin yanına gömülmesi için izin istedi. Çünkü Hz. Peygamber, Hz. Ayşe'nin evinde, yatak odasında vefat etmiş, oraya defnedilmişti. Buraya başka birinin gömülmesi ancak Hz. Ayşe'nin iznine bağlıydı.Hz. Ayşe, Hasan'ın isteğini memnuniyetle karşıladı. Bunun üzerine Hz. Hasan, kardeşi Hüseyin'e de, "Ben Ayşe'den izin aldım ama belki utanarak izin vermiştir. Sen, benim vefatımdan sonra tekrar izin iste. Kabul ederse beni onun odasına gömersiniz. Kabul etmezse, Bakî Kabristanı'na gömünüz ama muhakkak Emeviler sana engel olacaklardır" dedi."Vallahi bu zulümdür"Hz. Hüseyin, kardeşinin vefatından sonra Ayşe'den izin istedi ve Ayşe, "Hay hay, başüstüne" dedi. Fakat Emeviler bunu duyunca, "Hayır asla oraya defnedilemez" dediler. İki tarafın silahlı kavgaya girişmesine ramak kalmıştı ki, "Vallahi bu zulümdür, dedesinin yanına gömülmek Hüseyin'in hakkıdır" diyen Ebu Hüreyre, Hz. Hüseyin'e gelip, "Kardeşin sana, engel olma endişesi olursa beni Bakî Kabristanı'na gömünüz demişti" diyerek Hz. Hüseyin'i ikna etti. Olay yatıştı.Hz. Hüseyin'in cenaze namazını, Medine'nin Emevi Valisi Saîd ibn As kıldırdı. Zaten validen başka, Ümeyye oğullarından kimse cenazeye katılmamıştı (Bkz. Usdu'l-Ğâbe fî Ma'rifeti's-Sahâbe: 2/15). Olay bundan ibarettir. Olayda, çıkmak üzere olan kavga yatıştırılmış, ok ve kılıç kullanılmamıştır. Atılan okların, Hz. Hasan'ın naaşının üstüne saplandığı doğru değildir.c- Rivayete göre Peygamberimiz, son hastalığında mescide gelmiş, bir veda konuşması yaparak Hz. Ebubekir'den çok memnun olduğunu belirtmiş ve Ebubekir'in evi hariç, diğer evlerin mescide açılan kapılarının kapatılmasını emretmiştir. Nihayet bu bir rivayettir. Gerçeği Allah bilir.
Okuyucum M. Sertoğlu'nun sorularını cevaplamaya bugün de devam ediyorum.Şam Valisi Muâviye de kendi bağımsızlığını ilan edebilmek için Ali'ye başkaldıranlara destek verdi. Talha ve Zübeyr bir cemaatin lideri, Şam Valisi Muâviye de valiydi ama bunlar seçilmiş insanlar değildi. Muhalifler karşısında Hz. Ali'nin durumunu belirtmek üzere, yazımda yasal seçimle gelmiş halife olduğunu belirttim. Bu sözümden, ondan önceki halifelerin yasal olarak seçilmedikleri anlamı çıkmaz. Çünkü onlar bu yazıda söz konusu değildir. Söz konusu olan, Ali'ye karşı savaşanlardır. İşte ona karşı savaşanlar, meşru seçimle gelmiş insanlar değillerdi.b- Hz. Ayşe, eniştesi Zübeyr'in ve bir an önce Osman'ın katillerini kendilerine teslim etmesini isteyen muhaliflerin sözlerine inanmış ve kanaatime göre olayların akışıyla Hz. Ali ile savaşanlara katılmaya sürüklenmiştir. İkdu'l-Ferîd sahibi Muhammed ibn Abdi Rabbih'e göre Ayşe'nin, üslûbundan asil bir kadın olduğu anlaşılırdı. Ayşe şöyle devam etti:"İnsanlar, Osman'dan ve onun yöneticilerinden bize şikâyette bulunurlar, bizim görüşümüzü alırlardı. Biz de onlara güzel öğütler verir, uzlaştırıcı sözler söylerdik. Osman'ın suçsuz, Allah'tan korkan biri olduğunu fakat onların (şikâyetçilerin) suçlu, yalancı olduğunu anlardık. Art niyetiiydiler, söylediklerinden başka şeyler yapmak istiyorlardı. Çoğalıp güçlenince Osman'ın evini kuşattılar, kanını heder ettiler, haram mal yediler ve meşru bir sebep yokken Haram Kenti çiğnediler."Ben seni öldüremem"Osman'ın katillerini yakalayıp Allah'ın Kitabı'nı uygulamaktan başka seçeneğiniz yoktur. Baksana şu kendilerine Kitap'tan bir pay verilmiş olanlara, Allah'ın Kitabı'nın aralarında hükmetmesine çağrılıyorlar da sonra onlardan bir grup, bundan yüz çeviriyor" (Al-i İmran: 23) (Ömer Rıza Kehhâle, el-A'lâm li'n-Nisâ: 3/47).Bu olaya katılması hususunda Hz. Ayşe'nin haklı olup olmaması konusunda hüküm vermek, bizim işimiz değildir. Her olayı yapan veya yapılmasına katkıda bulunan kimsenin, kendine göre nedenleri vardır. Bana göre Hz. Ayşe de, Talha ve Zübeyr de bu konuda haklı değillerdir ama yanılmışlardır. Çünkü yasal yolla seçilmiş bir halifeye başkaldırmak hatadır. Hz. Ali de zaten olayı böyle değerlendirmiştir. Kendisiyle savaşıp öldürülmüş olan Talha-Zübeyr ve adamlarının kâfir olmadıklarını ancak günahkâr kardeşleri olduklarını söylemiş ve savaş esnasında askerlerinden birine bağırarak, "Hiç kimse kaçanı kovalamasın, yaralıya saldırmasın, onu öldürmesin" demiştir. Sıffîn'de kendisine getirilen tutsağa, "Ben seni öldürmem, âlemlerin Rabbi Allah'tan korkarım" demiştir (Meâlimu't-Tenzîl: 6/225). ■ Bu konuya yarın da devam edeceğim.
M. Sertoğlu adlı bir okuyucum, Hz. simgesiyle gösterilen "Hazret" sıfatının, sadece peygamberler için mi, yoksa erenler için mi kullanıldığını soruyor. Benim, Hz. Peygamber'den ayrı olarak sahabiler ve bazı büyükler hakkında kullandığım bu sıfatın asıl anlamını merak ediyor.Hazret kelimesi, "hazr, huzur" kökünden gelir. Şahıslar için kullanılan bu kelime, bir saygı ifadesidir. Sözü edilen veya anılan kişi, konuşulan yerde olmasa da manen ona, huzurdaymış gibi saygı duyulduğu anlatılmış olur. Bu sıfat başta peygamberler olmak üzere derin saygı duyulan herkes için kullanılabilir.Eskiden paşalar için de kullanılır, "Paşa Hazretleri" denilirdi. Cumhuriyetin ilk dönemlerinde gazetelerde, "Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri" ifadeleri sıkça kullanılmıştır. Saygı duyulan din büyükleri, bilginler için de "Efendi Hazretleri" denilirdi.Sebebleri nelerdir?Şunu iyi bilmeli ki bu, Peygamberimiz döneminde kullanılan bir sıfat değildir. Hatta şimdi bile Araplar, "Hazret" kelimesini kullanmazlar. Bunu daha çok Türkler kullanmaktadırlar. Bu kelime, saygın gayrimüslimler için de kullanılırdı. "Papa Hazretleri" gibi...Bu okuyucum, biraz sınırları zorlar nitelikteki üslubuyla bana şu sorulan da yöneltmiş:a- 17 Mart 2003 tarihli yazınızda, "Sanıyoruz ki meşru seçimle iş başına gelmiş Halife Ali'ye başkaldırma hadisesi olan Cemel Olayı'na karşı olanlar..." şeklindeki cümlenizde Hz. Ali'nin niye meşru bir seçimle seçildiğini ve ondan önceki halifelerin meşruluğu hakkındaki yorumlarınızı öğrenmek istiyorum.b- Hz. Ayşe'nin, sizin tabirinizle başkaldırması sizce hangi sebeplerden kaynaklanmıştır ve haklı mıdır? Hz. Hasan'ın naaşının, dedesinin yanına gömülmesini Hz. Ayşe'nin engellediği ve bu esnada atılan okların Hz. Hasan'ın naaşının üzerine saplandığı doğru mu?c- Medine'de Peygamber Mescidi'nin inşasından sonra mescide açılan kapıların daha sonra Peygamberimizin emriyle kapatıldığı doğru mu? Doğru ise olayın sebebi nedir?Ayrılıklar başladıŞimdi bu soruları yanıtlayalım, a- Bu, yazımın içeriği iyi düşünülmeden sorulmuş bir sorudur. Yazıyı dikkatle okuyan, ne demek istediğimi anlar. Hz. Ali'den önceki halifeler de elbette meşru olarak seçilmişlerdi ve onların seçiminden sonra herkes sonucu memnuniyetle kabul etmişti. Ama Hz. Ali'nin seçiminden sonra İslâm âleminde ayrılıklar, kavgalar başladı.Bir yanda yasal olarak halife seçilmiş olan Hz. Ali, öte yanda ise önce onun seçimine oy veren, sonra ona başkaldıran Talha, Zübeyr ve adamları vardı. ■ Bu konuya yarın da devam edeceğim.
Okuyucum Muharrem Aktaş'ın sorularını cevaplamayı bugün tamamlıyorum.Bir rivayete göre Peygamber eşleri, Hz. Osman'ı Ebubekir'e gönderip Peygamber'den kendilerine düşen mirası istemişler. Ebubekir şöyle yanıtlamış:"Ben, Peygamber'in şöyle dediğini işittim: Biz peygamberler miras bırakmayız. Bıraktığımız sadakadır. Bu mal, Muhammed ailesinin zorunlu ihtiyaçlarına ve konuklarına tahsis edilmiştir. Ben ölürsem, benden sonraki yöneticiye aittir."Bunun üzerine Peygamber eşleri taleplerinden vazgeçmişler. Nasıl ki Peygamber döneminde Fedek'in geliri Peygamber ailesine ve yolculara, konuklara harcandıysa, Ebubekir döneminde de Halife Ebubekir'in ailesine ve yolculara, konuklara harcanmıştır.Abbas da hak iddia etmişAncak Hz. Ömer, iktidarı döneminde bu toprağı Peygamber evladına vermek istemişse de bu kez de Peygamber'in amcası Abbas da hak iddia etmiştir. Ali, Hz. Peygamber'in bu toprağı Fatma'ya hediye ettiğini söylemiş, bunu kabul etmeyen Abbas, "Burası Peygamber'in mülküdür. Ben de onun varisiyim" demiş. Hz. Ömer, "Ben toprağı size teslim ettim. Sizin aranızda hüküm vermem. Siz meselenizi hallediniz" demiş. Aradaki niza yüzünden ne Ali, ne de Abbas bu toprağı tasarruf edememiştir.Emeviler'den Ömer ibn Abdulaziz bu toprağı Fatma ailesine vermiş ise de onun vefatından sonra tekrar geri alınmıştır. Nihayet Abbasi Halifesi çok kan dökücü Ebu'l-Abbas, iktidarı ele alınca bu toprağı Hasan evladına verdi.Toprak ellerinden alındıVakfın kayyumu (başkanı) olan Hz. Ali'nin torunu Hasan oğlu Hasan, buranın gelirini Ali evladı arasında paylaştırırdı. Fakat daha sonra Hasan oğulları, iktidara gelen Mansur'a başkaldırınca bu toprak da onların elinden alınmıştır.Nihayet Abbasi halifelerden Me'mun, Medine Valisi Ca'fer oğlu Kusem'e yazdığı bir yazıyla toprağı tekrar Peygamber evladına iade etmiş ise de ondan sonra gelen Mütevekkil döneminde Fedek, tekrar dört halife dönemindeki statüsüne döndürülmüştür (Yakut. Mu'cemu'l-Buldan: Wüstenfelded neşri, 3/587-588; İbn Hişam, Siret: 3/408, Beyrut baskısı; İsl. Ansk. Fedek maddesi, J. Schleifer).