Amerika, Arınç'ı keşfedebilecek mi?

25 Mayıs 2005

TBMM Başkanı olarak -bildiğimiz kadarıyla hayatında da- ilk kez ABD'ye gelecek olan Bülent Arınç'ın ziyaretinin, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün de yaklaşık iki hafta sonra buraya gelecek olmaları nedeniyle pek heyecan ve yankı uyandırdığı söylenemez.Zaten ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Dennis Hastert'ın davetlisi olarak resmi temaslarına bugün başlayan Arınç'ın siyasi kişiliği ve rolü Washington'da layıkıyla anlaşılmış değil. Onun Erdoğan ve Gül ile birlikte AKP'nin sacayağını oluşturduğunu bilen ya da umursayan pek yok.Arınç Türkiye'de nasıl görülüyor ve gösterilmek isteniyorsa ABD'de öyle görülüyor: Yani "sorun çıkarıcı", "inatçı", "türbana" ve "hâlâ İslamcı." Halbuki o, daha Erdoğan İslamcı olduğunu bile kabul etmezken, geçmişiyle açıkça hesaplaşmış, "Demokrasiyi kesinlikle içselleştirdim. Hâlâ birileri çıkıp şeriat devletinden bahsederse onu ciddiye almam. Din-devlet ilişkilerindeki sorunların tek çözümü laikliktir" diyebilmişti.Tabii ki Amerikalılar, tezkerenin reddinin ardındaki kilit isimlerden birinin Arınç olduğunu akıllarından çıkarmıyorlar. Ancak tezkere geçmiş olsaydı Türkiye'de, Irak'ta -özellikle de Kuzey Irak'ta- neler yaşanabileceği, Türk-Amerikan ilişkilerinin akıbetinin ne olacağı üzerine kafa yormuyor, yormak da istemiyorlar. Dolayısıyla Arınç ve onun gibi tezkereye karşı çıkanlara teşekkür borçlu olduklarını da asla kavrayamayacaklar.Karzai arayışıGenellikle bulunduktan ülkelerin en etkili siyasi gücünü oluşturan islamcıların demokrasi rotasına çekilip çekilemeyeceği tartışmaları ABD'nin gündeminde önemli bir yer tutuyor. Bu bağlamda, Erdoğan, Gül ve Arınç'ın önderliğinde kurulan AKP, Amerikan yönetimi tarafından islamcılıktan pekala çıkılabileceğinin bir örneği olarak görülmüş, büyük ölçüde desteklenmiş, hatta bir model olarak düşünülmüştü.Nitekim AKP'nin performansı diğer ülkelerdeki İslamcılar tarafından yakından ve ilgiyle izlendi. Buna karşılık Washington'un AKP'ye yönelik heyecanı her geçen gün azaldı. Çünkü Bush yönetimi bulduğunu değil umduğunu istiyor. İslam ülkelerinde, meşruiyetini esas olarak ABD'den alacak olan Afganistan Devlet Başkanı Hamid Karzai gibi şahsiyetler arıyor. Belli bir kültür birikimine, kendine has bir dünya görüşüne, köklü bir siyasi deneyime ve güçlü bir toplumsal desteğe sahip kişi ve yapılardan ürküyor.Arınç, Erdoğan ve Gül kadar pragmatist ve realist değil. Ama bu sayede Türk muhafazakârlarının duygularına daha fazla tercüman olabildiği de bir gerçek. O, İslamcılıktan sıyrılmanın çok da kolay olmadığının, daha önemlisi İslamcı ideolojiyi bırakmanın kesinlikle İslam dininden uzaklaşmak anlamına gelmediğinin çarpıcı bir örneği.Önümüzdeki dönemde, değişik ülkelerdeki İslamcı hareketlerin bu tarz politikacılar üretmeye aday olması, Arınç'ın, bu aslında çok geç kalmış gezisini daha anlamlı kılıyor. Washington'a, İslam dünyası gerçeğiyle yüzleşmesi için bir fırsat sunuyor.

Devamını Oku

"Demokrasi virüsü" Orta Asya'ya da sızdı

17 Mayıs 2005

Dünya her ne kadar Ortadoğu'ya yoğunlaşmış olsa da Asya fena halde rol çalıyor. Örneğin ABD tarafından bir "başarı örneği" olarak gösterilmek istenen Afganistan'da, Kuran-ı Kerim'e yapılan saygısızlığı protesto iddiasındaki gösteriler, hem ülkedeki İslamcı hareketin gücünü, hem de Hamid Karzai rejiminin zayıflığını gözler önüne seriyor. Radikal İslamcıların en etkili olduğu yerse kuşkusuz Pakistan. El Kaide'nin bu ülkeye özel önem verdiği ve Devlet Başkanı Perviz Müşerref'i öldürmeye kafayı taktığı anlaşılıyor. El Kaide Uzak Doğu Asya'da belirgin bir kitle desteğine de sahip. Örneğin birçok terör eylemine sahne olan Endonezya her an her şeyin olabileceği bir ülke durumunda.Önce Kırgızlar çıktı sokağaVe sıra Orta Asya'ya gelmişe benziyor. İslamcıların da iktidardan pay aldığı çok partili bir sisteme sahip olan Tacikistan hariç, Özbekistan, Kazakistan, Türkmenistan ve Kırgızistan halkları, komünist dönemin bittikten sonra hep aynı otoriter ve hatta totaliter liderlerin sultası altında yaşıyorlar. Burada zincir, en zayıf ve diğerlerine göre en "özgür" halka olan Kırgızistan'da kırıldı. Ama kimse buradan hareketle diğer rejimlerin de sarsılmasını beklemiyordu; en azından bu kadar kısa süre içinde. Yani Özbekistan'da yaşananlar kesinlikle sürpriz oldu. Bu ülkede daha önce birtakım terör eylemleri, silahlı çatışmalar yaşanmış olsa da halkın bu kadar ön planda olduğu ve bu derece etkili bir kalkışma beklenmiyordu.Çünkü İslam Kerimov yönetimi hem Rusya, hem ABD, Çin ve hatta Almanya başta olmak üzere bazı Avrupa ülkeleriyle çok iyi ilişkilere sahip. Bunların herbirine farklı şeyler sunuyor olabilir ama hemen tümünden aynı şeyleri alıyor: muhalif hareketleri doğmadan veya doğar doğmaz boğma yöntemleri ve bunları hayata geçirmek için gerekli araç-gereç.Özbekistan İslamcılığıHer türden liberal, demokratik veya milliyetçi muhalefet girişimini acımasızca bastıran Kerimov İslamcılara karşısında başarısız kaldı. Diğer siyasi akımların sinmesi nedeniyle İslamcılar çok daha hızlı bir şekilde serpildiler. Birçok Özbek, sırf başka muhalif olmadığı için İslamcı saflara katıldı. Burada iki ana akım var: Kentli orta sınıflar arasında Hizbüttahrir (HT), başta Fergana Vadisi olmak üzere köylü kesimlerinde Özbekistan İslami Hareketi (ÖİH) etkili. Kerimov rejiminin aşırı çabalarına rağmen ABD, HT'yi terör örgütleri listesine almadı, çünkü 1953 yılında kurulmuş olan bu çokuluslu örgütün belirgin bir terörist faaliyeti saptanmış değil. ÖİH ise, El Kaide ile irtibatlı olan ve terör yöntemlerine başvuran bir örgüt. Ama Kerimov nedense HT'ye daha fazla vurgu yapıyor, bu da örgütü hak etmediği kadar meşhurlaştırıyor.Roller aniden değiştiMoskova'nın açık bir biçimde Kerimov'a destek vermesi şaşırtıcı değil, ama ya Ukrayna, Gürcistan, Lübnan gibi ülkelerde yaşanan halk hareketlerine gösterdiği ilgiyi Özbeklerden esirgeyen Amerikalılara ne demeli? Veya şimdilik İngiltere hariç, Avrupa'nın sessizliğine? İşin içinde İslami hassasiyetler olunca Batı'nın hassasiyetleri de kolaylıkla değişebiliyor; bunu bir kez daha gördük.Bizdeyse Lübnan halkını desteklemediği için eleştirilen AKP hükümeti, bu sefer gecikmeksizin Andicanlılardan yana tavır aldı. İşin ilginci AKP, önceki hükümetler gibi Özbek anti-terör timlerinin, özellikle istihbarat alanında- eğitimi ve donanımı için elinden gelen yardımı yapmıştı. Kerimov rejiminin yıkılması zor olabilir, ama cin bir kere şişeden çıktı.Özbek rejimi yıkılacak olursa "demokrasi virüsü"nün komşu ülkelere sızması kolay kolay engellenemez. Ama Özbek deneyiminin etkisi Orta Asya ile sınırlı kalmayacağa benziyor. Başka ülkelerde de İslami hareketler "özgürlük" talepli halk hareketleri örgütlemeye girişebilirler. ABD başta olmak üzere Batı böyle bir gelişme konusunda hiç de hazırlıklı gözükmüyor.

Devamını Oku

El Kaide yeniliyor mu?

10 Mayıs 2005

"Bin Ladin öldü", "Zarkavi yakalandı"... 11 Eylül'ün üzerinden o kadar zaman geçti ama dünya kamuoyu hâlâ bu tür haberlerle oyalanıyor. Hayır, bunlar Amerikan psikolojik savaş uzmanlarının ürettiği birer dezenformasyon değil. Tam tersine Washington'un El Kaide'ye karşı inisiyatifi henüz tam olarak kazanamadığının kanıtları.Bir başka örnek: Başkan Bush, El Libbi adlı İslamcı militanın Pakistan'da yakalanmasını "Teröre karşı savaşta kritik zafer" ilan etti. Ama bu kişinin El Kaide'nin üçüncü ismi değil de sıradan bir militanı olduğu hemen anlaşıldı.Daha önce de, çok kişi Usame bin Ladin'in ABD'nin elinde olduğuna, Bush'un seçimlerden hemen önce bunu açıklayarak kazanmayı garantileyeceğine ciddi olarak inanıyordu. Bu komplo teorisi de öncekiler gibi asılsız çıktı.Her zaman, her yerde, her şekildeABD için başarının -en azından şimdilik- söz konusu olduğu doğru. Washington savaşı kendi topraklarından İslam ülkelerine taşıyarak stratejik olarak ciddi üstünlük yakalamış durumda. El Kaideciler önce Afganistan'da yoğunlaşmışlardı, şimdi tüm güçleriyle Irak'ta savaşıyorlar.Bu hep böyle sürmeyebilir. Dünya onların 1990'larda nasıl yeşerdiğini yeni yeni kavrarken, Irak'taki deneyimden çok daha yetkinleşerek çıkacak olan El Kaideciler "Her zaman, her yerde, her şekilde" saldırabilecek donanıma sahip. Amerikan topraklarında gerçekleşecek yeni bir terör eylemi, Bush yönetiminin yeniden kazandığı özgüveni altüst etmeye yetecektir.Dönüştürücü dış politikaBöylesi yeni bir saldın 11 Eylül'den daha vahim sonuçlara yol açabilir ve dünyayı belki de "medeniyetler çatışması"na götürebilir. Çünkü Washington, terörle mücadeleyi bir "savaş" olarak algılıyor. Amerikan stratejisi, saldırıyı engelleme üzerine inşa edilmiş durumda.Tüm dünya, global terör tehdidinin sürmesinden şikayetçi. Ama ABD başta olmak üzere Batı'nın buna karşı herhangi bir elle tutulur cevabı yok. 11 Eylül sonrası saldıracak bir Afganistan vardı, yetmedi Irak icat edildi. Peki bugün yaşanacak bir terör eyleminin ardından ABD nereyi işgal edecek, İran veya Suriye mi?Aslında Amerikalı yeni-muhazakârların geliştirdiği "dönüştürücü dış politika", yani İslam dünyasını demokratikleştirme perspektifi, teröre karşı kalıcı çözümlere kapı aralayabilir. Ama Başkan Bush, Suudi prensi Abdullah ile elele tutuştu, Pakistan'da Müşerref yönetimini savaş uçaklarıyla ödüllendirdi, Mısır'da Mübarek'in muhalefeti bastırmasına sessiz kaldı. Kısacası "özgürlük, ille de özgürlük" derken pek de samimi olmadığını ortaya koydu.Biz çoktan unuttukPeki global terör tartışmasında Türkiye nerede duruyor? Hiçbir yerde. Bizim 11 Eylülümüz olan 15-20 Kasım 2003 terör eylemlerini çoktan unuttuk. "Biz El Kaideyiz" diyen Harun İlhan'ın sayfalar tutan savunmasını kimsenin ciddiye alıp analiz ettiği yok. Ne Irak'ta ölen ya da tutuklanan Türk gençleri, ne de ölmeyip geri döneceklerin geleceği pek umurumuzda değil.Topraklarımızda yeni bir terör eylemi yaşanması durumunda vereceğimiz tepkiler de belli: Kimimiz bunu El Kaide'ye değil yabancı servislere atfedecek; çoğumuz güvenlik güçlerini ve istihbarat birimlerini suçlayacak; hepimiz "neden biz?" diye soracak ve "aslında hedef biz değiliz, ülkemizdeki yabancılar" diye kendimizi avutmaya çalışacağız.

Devamını Oku

Yahudi düşmanlığına karşı Erdoğan duruşu

3 Mayıs 2005

Başbakan Recep Tayip Erdoğan'ın Soykırımı Anma Müzesi'nde, "Yahudi soykırımı insanlığa karşı işlenmiş en akıl almaz suçtur. Bir daha asla benzer bir olayla karşı karşıya kalınmamalı" demiş olması İsrail gezisini başlıbaşına işlevsel ve anlamlı kıldı. Böylelikle Türkiye'de akıl almaz ve utanç verici bir şekilde tırmanan Yahudi düşmanlığına (anti-semitizm) esaslı bir cevap vermiş oldu.Yahudi sorunu, dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Türkiye'de de tabudur. Yahudileri alabildiğine aşağılayan, onlar hakkında akıl almaz komplo teorileri üretenler, asla Yahudi düşmanı olmadıklarını, Siyonizmle mücadele ettiklerini söylerler. İsrail devletinin Filistin halkına reva gördüğü zulüm onların kamuflajıdır. Örneğin 15-20 Kasım 2003'deki terör eylemlerinin sorumlularından El Kaideci Harun İlhan, İstanbul'daki iki sinagoga Yahudilere değil İsrail'e karşı oldukları için saldırdıklarını söyleyebiliyor.Bu noktada İbdacılar yine ilginç bir istisna oluşturuyor. Dergilerinde "Lanetli Kavim: Yahudiler" başlığıyla dosya hazırlayan İbdacılar açık açık ve övünerek sadece Siyonizme değil Yahudiliğe de düşman olduklarını söylüyorlar.Her kesimden taraftarÜlkemizde Yahudi düşmanlığı öyle iddia edildiği gibi marjinal bir olgu değil. Hitler'in Kavgam'ı ve her türlü kötülüğün ardında Yahudi (veya Yahudi dönmesi) parmağı bulmaya çalışan komplo teorisi kitaplarının çok satıyor olması bunu kanıtlıyor. Irkçığın bu türüne yıllar önce daha çok Türk milliyetçileri itibar ederdi. 1980'li yıllardan itibaren bayrağı bazı İslamcılar devraldı. Necmettin Erbakan ve Adnan Hoca (Oktar) dünyanın Yahudi ve masonların koalisyonu tarafından yönetildiğini kanıtlamak için epey çaba sarf ettiler. Oktar'ın Harun Yahya diye imzaladığı "Soykırım Yalanı" adlı kitabın binlercesi bedava dağıtıldı, İslamcı veya milliyetçi gazeteler tarafından ek olarak verildi.Ardından Yalçın Küçük başta olmak üzere, sol kökenli bazı isimler, "Sabetaycılık" (Yahudi dönmeleri) olgusunu sömürerek olaya farklı bir boyut kattılar. Sonuç olarak, Yahudi düşmanlığı, son yıllarda Türkiye'de gözlenen "ulusalcı" cephenin gizli tutkallarından biri oldu.Bazı küreselleşme karşıtları da, Bush üzerinde etkili olan yeni-muhafazakârlardan çoğunun Yahudi kökenli olmasının altını kalın çizgilerle çiziyorlar. Böylece Yahudi karşıtlığının güçlenmesine katkıda bulunuyorlar.1 Mart öncesi gibiErdoğan müzeyi gezerken kippa (Yahudi takkesi) takmadı, en önemlisi, İsrail'e, Hamas'ın felçli lideri Şeyh Ahmet Yasin'i katlettikleri için uygun görmüş olduğu "devlet terörizmi" suçlamasını da geri almadı. Sonuçta, hem İsrail'e, hem de Yahudi düşmanlığına karşı güçlü bir duruş sergilemiş oldu.Ama Erdoğan'ın aynı kararlılığı ABD'ye karşı gösterebildiğini söylemek zor. Yaldızlı davetiyeye rağmen İsrail'e gitmekte ayak sürüyen Başbakan'ın, Beyaz Saray'a konuk olmak için çok hevesli olduğu görülüyor.Erdoğan AKP lideriyken, 1 Mart 2003 öncesi, Türkiye'nin tezkereyi reddetme şansının olmadığını düşünüyordu, yanıldığı ortaya çıktı. Bazılarının ileri sürdüğü gibi, artık ABD'ye Ortadoğu'da destek olmaktan başka bir seçenekleri kalmadığı sonucuna varmış olabilir mi? Eğer öyleyse, kamuoyunu ve TBMM'yi buna ikna etme konusunda, 1 Mart'da olduğu gibi çok zorlanacağı açık.

Devamını Oku

Türban yasağı dünyanın umurunda değil

26 Nisan 2005

Türkiye'de yeniden alevlenen türban yasağı dünyada pek ilgi uyandırmıyor. Bazı İslamcı hareketlere propaganda malzemesi olmaları dışında, başörtüleri nedeniyle üniversiteye gidemeyen Türk kızlarına uluslararası bir destek olduğu da söylenemez.Türkiye'deki İslami hareketliliği yakından izlemeye çalışan bir gazeteci olarak, yirmi yıldır, çoğu Batılı, yüzlerce gazeteci, araştırmacı, öğretim üyesi ve diplomatın sorularına muhatap oldum. Her türlü ayrıntıyı merak eden bu kişilerin ezici bir çoğunluğunun, ilginçtir, türban konusuna hak ettiği önemi vermediklerini gözledim, bugün de vermiyorlar. Dinle ilgili birçok konuda alabildiğine geniş görüşlü, demokrat ve özgürlükçü olabilen bu kişilerin nedense başörtüsü mağdurlarına, değil sempatik, empatik bir tutumu bile esirgediklerini; daha da ileri giderek, bu konuyu fazla kurcalamaktan çekindiklerini bile söyleyebilirim.Türkiye'deki yasak, Batı dünyasında büyük ölçüde, din ve vicdan hürriyetiyle alakalı bir insan hakları sorunu olarak değil, daha çok bir iç politika konusu olarak görülüyor. Zaten konu, AB ve ABD'nin her yıl düzenli olarak açıkladığı birtakım temel raporlarda ya hiç yer almıyor, ya da "mecburen" birkaç satırla geçiştiriliyor. Bunun bir hak ihlali olduğuna inananlar olmakla birlikte, bu kişiler de Türkiye'deki türbanlı öğrenciler için belirgin bir gayret içine girmeyi gereksiz ve yer yer yanlış buluyorlar.Bizdeki başörtüsü yasağı Batı popüler kültüründe de yer almıyor. Buna karşılık başlarını örtmeye zorlanan İranlı kadınların öykülerinin anlatıldığı "Tahran'da Lolita Okumak" veya "Ruj Cihadı" gibi "yeni-oryantalist" kitaplar ABD'de, başörtülü kızlarına savaş açan kadınların kitapları Avrupa'da best-seller olabiliyor.Batı kaygılıBatı'da, İslam dünyasındaki tartışmanın tam kalbinde kadın sorununun bulunduğu, başörtüsünün de bu sorunun temel sembolü olduğu yolunda nerdeyse ortak bir kanı var. Buna bağlı olarak, üniversitelerde başörtüsünün serbest bırakılıp yaygınlaşmasının Türkiye'yi Batı dünyasından koparacağından kaygılanılıyor.11 Eylül 2001 terör saldırılarından sonraki "global 28 Şubat" atmosferinde bu kaygıların daha da arttığı, başörtüsü temelli bir kavgaya Batı'dan destekçi bulmanın iyice imkansızlaştığı ortada. Washington'un milyonlarca dolar akıttığı "ılımlı İslam" stratejisi kapsamında, bazı Türk laiklerinin ileri sürdüğünün aksine, Türkiye'deki başörtüsü sorununa sahip çıkmak yok.Çünkü bu strateji "Müslümanlara rağmen İslam'da reform yapma"yı amaçlıyor ve "kurtarılması" düşünülen kesimlerin başında da kuşkusuz kadınlar geliyor.FP eski Milletvekili Merve Kavakçı, ABD'de, nerdeyse tek başına bir başörtüsü lobisi yürütmeye çalışıyor. Örneğin Kavakçı Amerikan Kongresi'nde, üstüste iki ayrı toplantıda konuşma yaptı, ama "başrol oyuncusu" olamadı. Çünkü bu faaliyetlerin ana gündemi türban değil Türkiye'deki gayrimüslim azınlıkların haklarıydı. Kavakçı geçtiğimiz hafta sonu Washington'da, İslam ve Demokrasi Araştırmaları Merkezi'nin düzenlediği bir sempozyumda da konuştu. İlginçtir, masadaki dört Müslüman kadın içinde tek başörtülü oydu.Hep hayal kırıklığıTürbana kıyasla çok daha kolay olan İmam Hatip Liseleri sorununu bile çözemeyen AKP şimdi türbana el atmaya niyetli gözüküyor. Halbuki AKP kurulduğundan beri türban yasağını gündemine taşımamaya özen göstermişti. Yasaktan mağdur olanlar da AKP yöneticilerinin örtülü eşlerine veya kızlarına bakarak sessiz kaldılar, sabrettiler ve en ufak bir demeç veya harekette umutlandılar ve ardından hayal kırıklığına uğradılar.Bu kadar geç kalmış, buna bağlı olarak AB, ABD ve hatta İslam dünyasından bile destek bulma ihtimali kalmamış bir çıkışın ne derece şansı olabilir? Başörtüsü mağdurlan bugün de çözüm beklentisine kapılmış olabilirler, ama galiba onları yine hüsran bekliyor.

Devamını Oku

Washington ateşle oynuyor

19 Nisan 2005

ABD, İslam dünyasında yıllarca çoğu otoriter ve totaliter karakterli rejimlerle işbirliği yapmış, ülkelerin içişlerine pek karışmamıştı. 11 Eylül 2001 terör saldırılarından sonraysa Amerikan yönetimi El Kaide ve benzeri radikal İslamcı şebekelerle baş edebilmek için "bataklığı kurutma" ya karar verdi. Yönetime yakın çevreler her ne kadar, birbirinden farklı öneriler geliştirseler de Washington'un İslam dünyasına yönelik stratejisinin ana hatları her geçen gün daha fazla netleşiyor: Teröre karşı savaşı kazanmak için kalpleri ve zihinleri kazanmanın şart olduğu düşüncesi iyice baskın hale geliyor. Buna bağlı olarak İslam ülkelerinde "demokrasi, özgürlükler, kadın hakları, serbest piyasa" geliştirilmek isteniyor. Sonuçta mevcut rejimler üzerinde baskı uygulanıyor, muhalif hareketlerle, sivil toplumun temsilcileriyle doğrudan ilişkiye geçiliyor.Bu yaklaşım büyük ölçüde yeni-muhafazakârların (neo-conlar) ürünü. Onlar projeleri için "demokratik emperyalizm" tanımının uygun görülmesine bile pek itiraz etmiyorlar. Ama İslam dünyasında çoğunluk projenin emperyalist olduğunu doğrulayıp, "demokrasi" yi de onun kılıfı olarak görüyor. Bu yüzden ABD İslam ülkelerini demokratikleştirmek istedikçe buralardaki Amerikan karşıtlığı daha da tırmanıyor.Parayı veren...Amerikan politikasına yön verenlerin ve uygulayıcıların bu paradoks tarafından rehin alındığını rahatlıkla söyleyebiliriz. "Halbuki biz onların iyiliğini istiyoruz" şikayetini "Müslüman toplumların demokratikleşmemesinin ana sebebi İslam dini" yorumlan takip ediyor. Ardından "İslam'da reform gerçekleşmezse bu statüko parçalanamaz" deniyor ve kollar sıvanıyor.Son üç yılda Türkiye'de, ABD'de ve dünyanın değişik şehirlerinde Amerikalıların doğrudan ya da dolaylı dahil olduğu sayısız toplantı izledim. Bu faaliyetlerin en can sıkıcı yönü, Müslüman ülke aydınlan ve aktivistlerinin kendi başlarına, kendi gündemleriyle pek bir araya gelemediklerini göstermesiydi. Buralarda en çok dikkatimi çekense Amerikalıların "parayı veren düdüğü çalar" halleri, her şeyi kontrol altında tutmak istemeleri, acelecilikleri ve kendilerine yönelik eleştirilere karşı tahammülsüzlük veya ilgisizlikleri oldu.Çifte standartÖte yandan Washington'un demokrasi konusunda samimiyeti İslam dünyasında ciddi olarak sorgulanıyor. İran'da Musaddık'ın CIA darbesiyle devrilmesi geride kalmış olabilir ama Washington'un İran'daki mevcut reform hareketine en ufak yardımı esirgeyip muhafazakârların yeniden iktidara gelmelerine yol açtığı yorumlan yapılıyor, islam dünyasının ender demokrasilerinden birini yıllardır rafa kaldırmış olan Pakistan lideri Perviz Müşerref'e verilen şartsız destek de bir çifte standart örneği olarak görülüyor.Geçmişte Rabıta örgütünün Suudi petro dolarlarıyla Orta Asya'daki zengin tasavvuf mirasını yok etmesini alkışlayan Amerikalılar şimdi buralarda Nakşibendi türbelerinin onarımı için kesenin ağzını açıyorlar.Neo-conlar, Afganistan, Irak, Filistin, Lübnan, Mısır, Kırgızistan gibi ülkelerde yaşananlardan sonra zaferlerini çoktan ilan ettiler. Tıpkı Kızıl Ordu'nun Afganistan'ı terk etmesinden sonra yaptıkları gibi. Ama ABD'nin kendi çıkarları için Afganistan ve İslam dünyasına yaptığı müdahaleler Taliban ve El Kaide gibi garip oluşumlara yol açmıştı. Günümüzde demokrasi adına akıtılan bunca doların orta ve uzun vadede başımıza ne tür yeni belalar açabileceğiniyse bilmiyoruz.İslam dünyasında demokrasi, özgürlükler, kadın hakları konusunda atılacak çok adım var ve bu süreçler er geç tamamlanacak. Ama bu işler ne parayla oluyor, ne de tahakkümle. Taşıma suyla demokrasi değirmeni dönmüyor.

Devamını Oku

Ermeni tasarısı geçerse ne olur?

12 Nisan 2005

Ermeni lobisinin yoğun çabaları sonuç verir ve soykırım iddiaları Amerikan Kongresi tarafından kabul görürse ne olur? Son günlerde sık sık gündeme gelen bu hayati soruyu hangi siyasetçi veya diplomata sorsanız "Bunu düşünmek bile istemiyoruz" gibi kısa bir cevap alıyorsunuz ve hemen ardından anlatmaya başlıyorlar: "Bu hep böyle olur: Ermeniler bastırır, ama son anda ABD Başkanı devreye girer ve 'Bu yüzden Türkiye ile stratejik ilişkilerimizi bozmaya değmez' der ve Kongre'yi ikna eder. Kendisi de 24 Nisan'daki konuşmasında 'soykırım' lafını telaffuz etmez. Böylece olay kapanır."Sanki tezkere günleri gibiŞu günler, TBMM'deki ikinci tezkere oylaması öncesini hatırlatıyor. Washington'daki siyasi gözlemcilerin büyük kısmı bu sefer de aynı senaryonun sahneye konacağından emin. Gerekçeleri, zaten sorunlu olan Türk-Amerikan ilişkilerinin tasarının geçmesi durumunda onarılmaz bir şekilde bozulacak olması. Bu nedenle ABD Başkanı George W. Bush'un son anda müdahale edeceği kanısındalar.1 Mart 2003 öncesinde de ezici bir çoğunluk "Bu tezkere muhakkak geçer" görüşündeydi. "Çünkü Recep Tayip Erdoğan olaya açıkça sahip çıkıyor. AKP'de onun dediğinden farklı bir karar çıkması mümkün değil" diyorlardı.Sonrası malum. Bu nedenle, her ne kadar, 24 Nisan'da Kongre'nin Ermeni taleplerini benimsemesi çok zor gözükse de, Amerikalılar'ın 1 Mart öncesi düştüğü rehavete kapılmamakta ve olumsuz bir duruma ülke olarak hazırlanmakta fayda var.Türkiye'nin dezavantajlarıÖncelikle sayılan çok az da olsa "tasarı bu kez geçebilir" diyen şeytanın avukatlarının gerekçelerine bir göz atalım:1) Ermeni lobileri, 90'ıncı yılında soykırım iddialarını daha güçlü dile getiriyorlar;2) Konu Türkiye'de de tartışılıyor ve bazı aydınlar resmi söylem dışında yaklaşımlar seslendiriyorlar;3) Türk-Amerikan ilişkileri oldukça kötü bir dönemden geçiyor. Artık bir stratejik ortaklık söz konusu değil. Hatta tarafların birbirlerine güvendikleri bile şüpheli;4) Türkiye'de yükselen Batı, Amerikan ve Yahudi karşıtlığı artık Wall Street Journal, Washington Post gibi, karar mercilerini etkileme gücü yüksek yayınlar tarafından da ele alınıyor;5) Türkiye'nin en büyük destekçisi olan Yahudi lobisi, yükselen Yahudi karşıtlığı ve Başbakan Recep Tayip Erdoğan'ın İsrail'i "devlet terörizmi" ile suçlaması gibi nedenlerle bu sene daha gönülsüz gibi;6) TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Mehmet Elkatmış'ın Amerikan ordusunu Felluce'de soykırım yapmakla suçlamasının Amerikan Kongresi'nde çok yankı bulduğu söyleniyor...İsrail ziyareti ve İncirlikKuşkusuz bir yandan Ankara, diğer yandan ABD'deki Türkler bu dezavantajları ortadan kaldırmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün İsrail'e gitmesi, Başbakan Erdoğan'ın da 1 Mayıs'ta gideceğini açıklaması; ABD'nin İncirlik Üssü ile ilgili taleplerinin belli ölçülerde karşılanacağının belirtilmesi bu yöndeki adımlar olarak göze çarpıyor.Bütün bunlara rağmen tasarı geçerse, sadece Türk-Amerikan ilişkileri köklü bir darbe almayacak, zaten tırmanışta olduğu söylenen "milliyetçilik" de çok ama çok elverişli bir zemin kazanmış olacak.Asılsız iddialarla coşup kendi insanlarını bile linç etme noktasına varabilen güruhların, "dış düşman"dan gelecek böylesi bir meydan okumaya karşı nasıl bir tepki göstereceği üzerine düşünmek ve muhtemel olumsuz gelişmelerin önlemlerini şimdiden almak şart.Washington eğer Türkiye'yi kaybetmemekte hâlâ kararlıysa -ki bundan emin olmayanlar var- soykırım tasarısı bu yıl da geçmez. Ama daha sırada Avrupa'nın Abdullah Öcalan'ın yeniden yargılanmasını istemesi veya Kerkük'te bir iç savaş çıkması gibi diğer kötü ihtimaller var. En büyük kâbus senaryosuysa, bütün bu kabaran faşizan milliyetçiliğin Türkiye'yi AB rotasından tam anlamıyla çıkarması.

Devamını Oku

Veba ile kolera arasındaki İslam dünyası

5 Nisan 2005

18 Mart'ta New York'ta Prof. Amina Wadud'un karma bir cemaate kıldırdığı Cuma namazını Türkiye'de birileri hemen Amerikalı ünlü yeni muhafazakârları (neo-con) Paul Wolfowitz ve Daniel Pipes'ın "ortak tezgahı" olarak ilan etti. Herhalde Wolfowitz ve Pipes duymuşlarsa epey şaşırmışlardır.Çünkü "kadın imam" olayının arkasındaki "İlerici Müslümanlar", ABD Başkanı George W. Bush'un İslam ve Ortadoğu politikalarına, örneğin Irak işgaline karşı çıkmalarıyla dikkat çeken, "adalet, cinsel eşitlik ve çoğulculuk" ilkelerini benimsemiş, çok ciddi düşünürlere sahip olan, pekala "solcu" olarak adlandırılabilecek bir grup.Ama bu tür komplo teorileri, asılsız yakıştırmalar artık çok sıradanlaştı. Çünkü İslam dünyası terör ve ABD'nin teröre karşı ilan ettiği savaş arasında sıkışıp kalmış durumda. Her iki taraf da kendisine kayıtsız şartsız itaat istiyor. İnsan hak ve özgürlüklerini savunup demokrasi istediğinizde "Amerikancı", ABD'nin teröre zemin hazırlayan politikalarını eleştirdiğinizdeyse "cihadcı" ilan edilmeniz işten bile değil.Demokrasi isteyemez oldukİşte bir başka örnek: Cuma günü Washington'da Mısır'ın önde gelen demokrasi ve insan hakları savunucusu Prof. Sadedin İbrahim bir konferans verdi ve neden Hüsnü Mübarek'in karşısına cumhurbaşkanı adayı olarak çıktığını anlattı. İlk soru solcu bir Amerikalı gazeteciden geldi: "Sizin yaptıklarınız neo-conların (yeni muhafazakârlar) politikalarıyla örtüşmüyor mu?" ABD'nin Irak'ı işgaline hep karşı çıkmış olan Prof. İbrahim'in cevabı epey öfkeliydi: "Ne yani neo-conlar istiyor diye demokrasi talebinden vaz mı geçeyim!"Bu sahne aklıma ABD'nin Ankara Büyükelçisi Eric Edelman'la tek karşılaşmamı getirdi. Kendisine "Sizin yüzünüzden İslam dünyasında demokrasi isteyemez olduk" demiş, onun "Neden?" sorusuna da "Çünkü siz de demokrasi istiyorsunuz" cevabını vermiştim. Edelman da bana "Galiba siz Amerikan karşıtısınız" demişti.Kamyon şoförlerinin sahipsizliğiMadrid bombalarının ardından İspanya'da milyonlar sokağa dökülürken 15-20 Kasım 2003 terör eylemlerinin ardından Türkiye'de yaprak bile kımıldamamış, işi gücü bırakıp bu teröre ne ad koymamız gerektiğini tartışmıştık. Birçoğumuz "Hedef Türkiye değil, Batı ve İsrail" diyerek işin içinden sıyrılmaya çalışmıştı.Benzer bir şekilde, Irak'ta öldürülen Türk kamyon şoförleri için de pek fazla kimse sesini yükseltmeye cesaret edemiyor. Çünkü bu halk çocuklarının öldürülmesini sorgular, onlara sahip çıkarsanız Irak'taki "direniş"i karalamış olabilirsiniz.Hem savaşa, hem teröre karşı4 Ocak 2005 günü, beş katil Hadi Salih'i, Bağdat'taki evinde telle bağladılar, kurşunla delik deşik ettikleri cesedini ateşe verdiler. 56 yaşındaki Salih komünist bir sendikacıydı. Saddam döneminde İsveç'te sürgüne gitmiş, 2003 yılında ülkesine dönüp bugün 200 bin üyeye ulaşan Irak Sendikalar Federasyonu'nu örgütlemişti.ABD'nin önde gelen sol eğilimli Ortadoğu araştırmaları dergisi MERIP'te, Salih'in arkadaşı Faleh Jabar, cinayeti Saddamcıların intikam amacıyla işlediğini belirtip şöyle yazdı:"Salih'in öldürülmesi haklı bir şekilde savaşa karşı çıkıp yanlış bir şekilde 'direniş'in şiddetini destekleyenler için bir kalk borusudur. Ölümü göze alarak sandık başına giden milyonlarca Iraklı, boru hatlarını, benzin istasyonlarını, sendika binalarını, seçim merkezlerini bombalayarak sözüm ona emperyalizme karşı mücadele ettiklerini sananlara Salih'in mesajını ilettiler."Veba ile kolera arasında seçim yapma dayatmasından daha uzun bir süre kurtulamayacağa benziyoruz.

Devamını Oku