11 Eylül 2001 terör saldırılarının hemen ardından ABD başta olmak üzere Batı dünyasının yeni saldırılara karşı aldıkları tedbirler, düzenledikleri "örtülü" ve çoğu zaman "kirli" operasyonlar birer birer gün ışığına çıkıyor. Son olarak Pazar günü Washington Post gazetesinde çarpıcı bir araştırma yayınlandı. Gazetenin deneyimli savunma/istihbarat muhabiri Dana Priest imzalı ve tam bir sayfayı dolduran haberin özü şu: 2002 yılında Fransa'nın başkenti Paris'te "ittifak Üssü" adlı bir gizli merkez kuruldu. Fransız İstihbarat Servisi'nden (DGSE) bir generalin yönettiği merkezde Fransız, Amerikan, Alman, İngiliz, Kanadalı ve Avustralyalı istihbarat görevlileri birlikte çalışıyor.Söz konusu olan bildik "istihbarat paylaşımı" değil, farklı ülkelerin ajanları birlikte operasyon düzenliyorlar. Hedef tabii ki başta El Kaide olmak üzere radikal İslama örgüt ve kişiler. Haberde aynen şöyle yazıyor: "Bu ortak istihbarat çalışması, 11 Eylül'den sonra Irak ve Afganistan dışındaki cihada militanların saptanması, izlenmesi ve yakalanması veya öldürmesi olaylarının çoğundan sorumlu."Merkez daha ilk yılında "üst düzey" yaklaşık 20 operasyon gerçekleştirmiş ve bugün de faaliyetleri aynı hızla sürüyor. Her bir operasyonun sorumluluğunu bir ülkenin gizli servisi üstleniyor, ama diğerleri de olaya dahil oluyor. Merkez büyük ölçüde CIA tarafından finanse ediliyor ama diğer ülke ajanları "ABD'nin kuyruğunda" görünmemeye özen gösteriyorlar. Örneğin merkezin dili Fransızca.Kaçıncı ligdeyiz?Peki bütün bunlardan bize ne? Gençlerimiz yıllardır El Kaide ve benzeri şebekeler için dünyanın dört bir yanında savaşıyorlar. Ülkemiz uzun bir süre global terör ağlan için bir "lojistik cenneti" ydi; muhtemelen hâlâ öyle. Üstelik 15-20 Kasım 2003 tarihlerinde bu şebekelerin bizi hiç de kayırmadığına acı bir şekilde tanık olduk.Paris'teki "İttifak Üssü" global terörizmle mücadelede "birinci lig" de oynamadığımızı bir kez daha kanıtladı. Aslında bu hiç de fena bir şey olmayabilir, çünkü bu merkezin önde gelen maharetlerinden biri ulusal ve uluslararası hukuk kurallarını by-pass etmek.Ama birinci ligde olmamanız bu çamura bulanmadığınız anlamına gelmiyor. Bugüne kadar ortaya çıkarılan örtülü operasyonların çoğunun bir ucunda mutlaka bir ya da daha fazla İslam ülkesinin bulunduğunu gördük. Birçok hükümet, CIA veya başka Batili servislerin kendi topraklarında hiçbir hukuki çerçevesi olmayan faaliyetlerine izin veriyor. Örneğin CIA'nin sorgu uçakları bu ülkelere iniyor; buralarda gizli merkezlerde, çoğu bu ülkelerin vatandaşları olan şüpheliler denetimsiz bir şekilde sorgulanıyor. Bazı şüpheliler kaçırılıyor, bazen de, işkence görecekleri biline biline kimi İslam ülkelerindeki otoriter/totaliter rejimlere teslim ediliyor.Çamura bulanmakTürkiye'nin de bu kirli savaştan bir şekilde nasibini almış olduğunu kestirmek hiç de zor değil. Ama yabancı servislerin topraklarımızda ne tür operasyonlar yaptıklarını; bunlara Türk güvenlik/istihbarat güçlerinin ne ölçüde dahil olduklarını bilmiyoruz. Örneğin meşhur CIA uçağının ülkemizdeki bazı üsleri kullanmış olduğunu; Türk ya da başka ülke uyruklu bazı şüphelilerin CIA ve benzeri servislere doğrudan ya da dolaylı olarak teslim edilmiş olduğunu duyuyoruz ama bunun ötesine gidemiyoruz. Bir gün Amerikan medyası yazarsa bunları belki öğrenebiliriz."Bu tür paslaşmaların ne zararı var?" diye düşünenler olabilir. Ama burada bir paslaşmadan ziyade Türkiye ve benzeri ülkelerin verdiği paslar ve ABD ya da diğer Batılıların attığı veya kaçırdığı goller söz konusu. Bizim gibi ülkelerden teröre karşı mücadelede çok şey isteniyor, ama karşılığında çok az şey veriliyor. Sonunda global terörün faturasını yine biz, İslam dünyası ödüyor.
İran bir kez daha tüm dünyayı yanılttı. Batı medyası birinci tur öncesi reformcuların, ikinci tur öncesi de Haşimi Rafsancani'nin zaferini ilan etmişti. Mahmud Ahmedinecad'ın açık arayla cumhurbaşkanı seçilmesi üzerine sadece Batılılar değil, İran'da olup bitenleri Batı aracılığıyla takip etmek isteyen başta da biz Türkler olmak üzere Müslüman ülkeler de şaşırıp kaldı. İran, Ortadoğu'da demokrasiye en yakın ve onu en çok hak eden ülkedir. Dolayısıyla demokrasi kavramıyla açık bir sorunu olan, temel hak ve özgürlükler, kadın hakları gibi konularda olumsuz tavırlara sahip Ahmedinecad'ın seçilmesi İran için hiç de iyi olmadı.Ama 1999-2001 yılları arasında İran'a dört kez gitmiş ve bu ülkeyi yakından izlemeye çalışan bir gazeteci olarak Rafsancani'nin üçüncü kez seçilmemesine sevindiğimi saklayacak değilim. "İran'ın Süleyman Demireli" olarak adlandırabileceğimiz Rafsancani "dışa açılıyoruz" yutturmacalarıyla halkından tam sekiz yıl çalmıştı. Onun döneminde İran gizli servisleri veya onların taşeronları içeride ve dışarıda bir dizi siyasi suikast düzenledi. Rafsancani'nin bu olaylarla ilişkisi öteden beri reformcular tarafından dile getiriliyor. Dolayısıyla Rafsancani'nin ne "ılımlı muhafazakâr" olarak tanımlanması, ne de ikinci turda reformcuların onu destekleyeceği öngörüsü doğru değildi.Hameney'in rolüO kadar yatırıma rağmen İslam dünyasını anlayamadıkları apaçık olan Batılılar şimdi de İran'ın yakın ve uzun vadedeki geleceği üzerine atıp tutuyorlar. Eğer İran'ı gerçekten önemsiyorsak bunları elimizin tersiyle itmek en iyisi. Örneğin Ahmedinecad'ın "ultra muhafazakâr" politikalarını fütursuzca hayata geçireceği ve bunun toplumsal çalkantılara, hatta bir iç savaşa yol açacağı yolundaki öngörüler fazla aceleci. Dini lider Ali Hameney, son sekiz yılda tercihlerini genellikle muhafazakârlardan yana yapıp rejimi dengelemişti. Bu sefer de reformcuları kayırması ve Ahmedinecad'ı frenlemesi şaşırtıcı olmayacaktır.Yeni dönemde İran'ın daha fazla Batı ve ABD karşıtı olmasını beklemek de çok gerçekçi olmaz. Şu an için en temel dış politika konusu nükleer silahlanma ve bu noktada yeni yönetimin reformculardan "daha milli" nasıl olabilecekleri kuşkulu.İran halkının ufkuABD başta olmak üzere Batı, "kendileri için en hayırlı olan" İran'ı hayal edip, her şeyi bu ölçüye vuruyorlar. Halbuki İran'daki rejim, Batı'nın değil kendi halkının isteklerine ayak uyduramadığı için krizde. Yani Ahmedinecad yüzde kaç oy almış olursa olsun, İran'da İslam devrimi tarihe karışmış durumda. Bir daha da dirilmesi imkansız.İran halkı, İslam cumhuriyetinin ufkunu çoktan aşmış olduğunu 1997 ve 2001 seçimlerinde Muhammed Hatemi'yi oya boğarak kanıtlamıştı. Ama reformcular, devriminin çocuklarıydı ve devleti, acele etmeden, kontrollü bir şekilde demokratikleştirmeyi seçtiler.Hatemi önderliğindeki reformcuların "iç savaş olmasın" kaygısı muhafazakârlar tarafından alabildiğine istismar edildi. Kendi oylarıyla seçtikleri cumhurbaşkanı ve Meclis'in üst üste yedikleri tokatlara rağmen seslerini çıkarmamasıysa halkın -özellikle gençler ve kadınların - değişiklik umutlarının sönmesine yol açtı.İran'daki reform sürecinin sekteye uğramasının önde gelen sorumlularından biri Batı, özellikle de bölgeye demokrasi getirmek istediğini ileri süren ABD'dir. Washington yönetimi İran'daki reform hareketine inanmadı, örneğin Hatemi'nin elini rahatlatabilecek en ufak bir adım atmadı.Aynı Washington'un, Ahmedinecad'ın bazı uygulamalarını bahane edip İran'ın içişlerine doğrudan karışması durumundaysa çok tehlikeli gelişmeler yaşanabilir. Böylesi bir durumda Türkiye'nin ödeyeceği fatura da hayli ağır olacaktır.
Global terör, nihayet Milli Güvenlik Siyaset Belgesi'nde dış tehditler arasında öncelikli bir yer kazandı. Bu geç kalmış ama stratejik açıdan hayli önemli kararla birlikte çok şey değişmek durumunda. Ama Türkiye'nin global teröre karşı ciddi bir mücadele yürütmesini ve böylesi bir mücadeleden hızlı ve somut sonuçlar almasını beklemek aşırı bir iyimserlik olur. Bilindiği gibi ABD, global terörü "asimetrik tehdit" olarak gündemine almasına ve bu uğurda nice kaynak aktarmasına rağmen 11 Eylül 2001 terör saldırılarını engelleyemedi. O günden beri Amerikan topraklarında yeni bir saldırı olmaması da uzmanlar tarafından bir "zafer" olarak tanımlanmıyor. El Kaide başta olmak üzere global terör şebekelerinin "her zaman, her yerde, her şekilde" saldırabileceği tespiti genel kabul görüyor."Aslında El Kaide yok"Türkiye global terörün karşısına baştan yenik çıkıyor. Çünkü ne devlet ve toplumun farklı kesimleri arasında, ne de devlet ile toplum arasında bu konuda bir görüş birliği mevcut değil. Komplo teorilerinin açık egemenliği nedeniyle "Aslında El Kaide diye bir şey yok" yaklaşımının hem toplum, hem devlet katında geniş ölçüde paylaşıldığını biliyoruz.Global terörün ABD, İsrail, Britanya başta olmak üzere Batılı hedeflere vuruyor gözükmesi nedeniyle "Bu bizim işimiz değil" diyenlerin, hatta bu şekilde Doğu'nun Batı'dan intikam aldığını düşünüp sevinenlerin sayısı da hayli yüksek. 15-20 Kasım İstanbul eylemlerinde, o kadar vatandaşımızın hayatını kaybetmesi veya yaralanması, ülkenin uğradığı diğer maddi ve manevi zararlara rağmen Türkiye'nin kesinlikle hedef alınmadığı şeklindeki yorumlar hâlâ benimsenebiliyor. Türkiye, toplumu ve devletiyle birlikte, İstanbul eylemleriyle yüzleşememenin, global terörü kararlı ve kitlesel bir şekilde protesto edememenin utancını yaşıyor.İki arada bir deredeGlobal terörle mücadeleyi güvenlik güçlerine, daha çok da istihbaratçılara havale etmiş durumdayız. Halbuki istihbarat yetseydi ABD çoktan bu sorunu halletmişti. O kadar yatırıma rağmen Washington hâlâ stratejik üstünlüğü ele geçirebilmiş değil. Dolayısıyla, analiz noktasında ciddi zaafa sahip Türk istihbaratçılarının, eldeki imkanlarla bu işin üstesinden tek başlarına gelmeleri beklenemez.Fakat üniversiteler, aydınlar, medya bu konuyu ya gündemlerine almıyor, ya da sipariş üzerine basmakalıp reçeteler üretmekten öteye gidemiyorlar. Çünkü birçok konuda olduğu gibi global teröre karşı da, Amerikacılıkla Amerikan karşıtlığı arasında sıkışıp kalmanın acısını çekiyoruz. Washington'ın "global teröre karşı savaş" ilan etmiş olması nedeniyle, bazılarımız bu işe bulaşıp ellerini kirletmek istemiyor; "global terör bize de vuruyor, bir şeyler yapmalıyız" diyenleri hemen Amerikancı ilan ediyorlar.Amerikancılarımız da bizi Washington'un kuyruğuna takmak, onun yanlış ve terörü daha da tırmandıran savaşının piyonu yapmak derdindeler. Onlara göreyse George W. Bush ile Usame bin Ladin'e aynı anda karşı çıkmak mümkün değil. Bu iki ucun tartışmaya hakim olması Türkiye'yi -aslında her biri bir şekilde Türkiye'yi andıran İslam ülkelerinin çoğunu-global terörün savaş alanı haline getiriyor.Türkiye 1 Mart 2003'de tezkereyi reddederek Amerikan politikalarına karşı bağımsızlığını ilan etmişti. Buna rağmen El Kaideci teröristler 15 ve 20 Kasım 2003'de İstanbul'u kana boğmaktan çekinmediler. Bu nedenle, AKP hükümetinin son Washington gezisi sırasında yeniden Amerikan yörüngesine girme işaretleri vermesi, Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi'ne yönelik rezervlerini kaldırması ülkemizdeki global terör riskini daha da artırıyor.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye'nin bölgesi ve İslam dünyası için bir model olup olmadığı tartışmalarına "Yumuşak gücümüz artıyor" sözleriyle yeni açılımlar getirdi. Gerçekten de ülkemizin bölgedesindeki ve genel olarak İslam dünyasındaki "biricik" durumunu tanımlamada, Joseph Nye'nin geliştirdiği yumuşak güç (softpower) kavramı çok kullanışlı; bundan böyle de iyice popülerleşeceğe benziyor.Türkiye'nin "yumuşak gücü" nün temelinde, bir ölçüde Osmanlı mirası, ama esas olarak Atatürk ve arkadaşlarının yokluklar içinde ve tüm direnişlere karşın hayata geçirdikleri cumhuriyet projesinin basanları yatıyor. Kim ne derse desin, eksik ve hatalarına rağmen modernleşme projesi, Kemalist kadronun arzu ettiği istikamette olmasa bile büyük ölçüde zafere ulaşmış durumda.1 Mart'ın katkılarıBaşındaki "yumuşak" sıfatı nedeniyle bu gücün öyle kolay kazanıldığı, korunduğu ve geliştirildiği sanılmasın. Yani bu öyle parayla alınıp satılabilen bir şey değil. Örneğin liderlerinin bütün dayatmalarına kulak tıkayıp, her türlü ekonomik ve siyasi bedeli ödemeye göze alıp 1 Mart 2003 günü tezkereye "hayır" diyen, oylamaya katılmayan veya çekimser kalan 99 AKP'li milletvekili, Türkiye'nin dünya çapındaki, özellikle de İslam dünyası nezdindeki "yumuşak gücü"nü müthiş bir şekilde artırdı.Aklıma, Bush yönetimine öfkesi nedeniyle Washington'dan Kanada'ya göç eden Graham Fuller geliyor. 1 Mart'ın hemen ardından Kahire'ye giden eski CIA'ci orada Türkiye'yi alkışlayan Mısırlılar'la yaptığı sohbetleri coşkuyla aktarmıştı.Dolayısıyla Erdoğan, aynı konuşmada "21'inci yüzyılın yeni fırsat, risk ve tehditlerine ilişkin olarak Türkiye ile ABD'nin vizyon ve stratejileri örtüşmektedir" dediği için kendi içinde çelişkiye düşmüş oluyor. ABD'ye karşı dik bir duruş sayesinde elde edilen bir güç, eğer Amerikan yönetiminin bölgesel stratejilerine hizmet için kullanılırsa, ondan geriye ne kalabilir ki?TBMM Başkanı Bülent Arınç, Washington'da "1 Mart hayırlara vesile olmuştur" derken adını koymasa da, Türkiye'nin artan yumuşak gücünden cesaret alıyor, aynı zamanda ona katkı sağlıyordu. Erdoğan'ın Beyaz Saray'daki "çalışma ziyareti" nin ülkemizin yumuşak gücü üzerine etkilerini gözlemlemek için galiba çok beklemek gerekmeyecek.Kalpleri kazanmakEğer Başbakan Erdoğan "yumuşak güç" kavramıyla Bush yönetimini etkileyeceğini sanmışsa da yanılmış demektir. Çünkü Bush'un yakın çevresindeki yeni muhafazakârlar "yumuşak güç"e, "ABD'nin önünü tıkamak isteyen saf liberallerin yeni bir oyuncağı" muamelesi yaptı. ABD Başkanı da 11 Eylül'den sonra işlerini hep "sert güç"le götürmeye çalıştı; yaşananlar ortada.Joseph Nye geliştirdiği kavramı açıklamak için şu örneği veriyor: "Yumuşak güç temel olarak başkalarını cezbetme, onların kalbini ve zihnini kazanma yeteneğidir. Teröre karşı şu an verilen mücadelede sert güçle belli sayıda aşırı unsuru öldürür ya da saf dışı bırakabilirsiniz. Halbuki yumuşak güçle, ılımlıların aşırılar tarafından devşirilmesinin önünü alabilirsiniz. Eğer yumuşak gücünüz yoksa öldürdüğünüz veya saf dışı bıraktığınız kişilerin yerini, belki de daha fazla insan doldurur ve sırf bu yüzden savaşı kaybedersiniz."Bu tanımdan hareketle, ilk bakışta Erdoğan'ın Beşar Esad'ı çokpartili sisteme ikna etme çabalan olumlu karşılanabilir. Ama Nye sözlerini şöyle sürdürüyor: "Yumuşak güçle Ladin'i kazanamazsınız, ama uzun vadede Ladin'in yeni militanlar bulmasını engelleyebilirsiniz."Yani meşruiyetini, ülkesinin dördüncü büyük kenti Hama'yı bir ayda dümdüz edip yüzlerce vatandaşını katletmekten çekinmemiş olan babası Hafız'dan alan genç Esad'ın kalbini ve zihnini kazanmaya çalışmak boşuna ve yanlış bir çaba olmaktan öteye gidemez.Şu sorular acil olarak yanıtlanmayı bekliyor: Türkiye, Amerikancı veya Baasçı olmadan, Suriye halkını cezbedebilecek bir "yumuşak güç" e sahip mi? Değilse ne yapmalı?
Beyaz Saray görüşmesi, "beyaz bir sayfa" ve "güvenilir ortaklık" gibi tanımlamalarla alkışlandı. Her iki taraf da çok olumlu sözler etti ama kimse karşısındakinin acil taleplerini yerine getirmek için somut adım atmadı, atacağa da benzemiyor: Kıbrıs konusu inceleniyor, PKK'ya karşı "inşallah süreç içinde" bir şeyler yapılacak. Türkiye'deki Amerikan karşıtlığı mı? "Başkan Bush bize böyle bir şeyden şikayet etmedi ki!"Bunlara rağmen her iki taraf da iki ülke arasındaki "stratejik ortaklığın" önemine vurgu yaptı. Ancak Başbakan Erdoğan'ın Suriye ve İran politikalarının Washington'ı tatmin etmesi beklenemez. Nitekim daha ilk günden Amerikan tarafı rahatsızlığını dışarıya sızdırmaya başladı. AKP'nin bunları da "medyanın uydurması" olarak damgalayıp yok sayması durumunda, Amerikan medyasında Türkiye aleyhtarı yorumların çıkmasına hazır olmalıyız.Afganistan yeter mi?Erdoğan, 2001 yılı Kasım ayının başında Afganistan'a Türk askeri gönderilmesine karşı çıkmış ve bu tavrını bir ankete bağlamıştı: "Halkın yüzde 80'i asker göndermeye karşı..." Erdoğan Afganistan'a "asker yerine sıhhiye ekibi" yollamanın daha yararlı olacağını savunmuştu. Aynı Erdoğan bir süredir ABD'nin21'inci yüzyıl 'Vizyon ve stratejileriyle tam bir örtüşme" içinde olduklarını savunuyor ve Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi'ne (GOKAP) destek vereceklerini söylüyor. En çok kullandıkları "başarı öyküsüyse" Afganistan. Son 6 ayda Washington'ı ziyaret eden AKP'liler, Afganistan'daki Türk askeri varlığını örnek olarak gösterdiler. Tıpkı Erdoğan'ın Beyaz Saray'da yaptığı gibi.Amerikan yönetiminin bu konuda Türkiye'ye müteşekkir olduğunu biliyoruz. Ama onlar kendi kafalarındaki "İslam dünyasını yapılandırma" projesinde Afganistan'ı geride bırakmış durumdalar. Türkiye'den Suriye ve îran başta olmak üzere, demokrasiyle yönetilmeyen ve ABD ile arası iyi olmayan ülkelere karşı destek istiyorlar. Ve bu desteği alamıyorlar.Çifte standartSaddam'a karşı Washington'ın yanında olmayan Türkiye'nin, Suriye ve İran'a karşı ABD'nin yörüngesine girmesi hayal edilemez. AKP de bunun farkında. Hükümet, farklı yaklaşımları savunurken, Washington'ın Mısır, S. Arabistan, Özbekistan gibi otoriter rejimleri dönüştürmede acele etmemesini kendine örnek almak istiyor. Ama dünyanın tek süper gücü, çifte standardı kendisi için hak görürken Türkiye gibi ülkelere istikrarlı çizgi tutturmalarını dayatıyor. Sonuç olarak, eşitsiz bir ilişkiden "stratejik ortaklık" çıkartmak zordan da öte bir durum.
Bugün gerçekleşecek olan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan-ABD Başkanı George Bush görüşmesi ilk bakışta çok önemsenmiyordu. AKP hükümetinin fazlasıyla istekli, Bush yönetimi-ninse hevessiz olması bunu bir "zoraki görüşme" havasına sokmuştu. Birçokları buna bağlı olarak dudak büktü, "Ne konuşulacak ki!" diye sordu. Ama görüşme günü yaklaştıkça her iki taraf da kartlarını daha açık oynamaya, karşı tarafa eleştirilerini ve ondan beklentilerini daha gür sesle dile getirmeye başladı. Gelinen noktada bu görüşmenin Türk-Amerikan ilişkilerinin geleceğinde önemli bir eşik olmaya aday olduğunu söyleyebiliriz."Dostsanız gösterin"Kimse bir "kriz"den söz etmiyor ama işlerin arzulandığı gibi gitmediği de kabul ediliyor. Amerikan tarafı, örneğin Ulusal Güvenlik Danışmanı Stephen Had-ley ilişkilerin "yeniden inşasından" söz ederken Türkiye daha yumuşak, örneğin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül "ortak vizyonun yeniden teyidinin" söz konusu olduğunu vurguluyor. Washing-ton'daki Türk ve Amerikalı uzmanların birleştikleri tanım ise "ilişkilerin onarımı."Washington'un temel rahatsızlığının, Türkiye'deki Amerikan ve Yahudi karşıtlığı olduğu artık biliniyor. Önce isim verilmeden yapılan "Türk hükümeti Amerikan karşıtlığına karşı açıkça tavır alsın" çağrıları artık alenen seslendirilir oldu. Önceki gün Stephen Hadley'in de yaptığı gibi söylenen özetle şu: "Gerçekten dos-tumuzsanız yanımızda olun, karşımızda değil."ABD karşıtlığı var mı?İlk bakışta sorun basitmiş, hükümetin "merak etmeyin, hallederiz" demesiyle çözülecekmiş gibi gözüküyor. Ama AKP'nin kurmayları Türkiye'de ciddi bir Amerikan, hele Yahudi karşıtlığı olmadığı konusunda çok ısrarlılar. Üstelik önceki akşam Bakan Gül'ün söylediği gibi, bu tür iddialardan "fena halde alınıyorlar."Zaten son altı aydır Washington'a gelen tüm AKP'liler böyle bir olgunun olmadığını, olsa da marjinal olduğunu, medya tarafından abartıldığını söylediler. Ve sorumluluğu medyaya yükleyerek sorunun çözülebileceğini sandılar, ama olmadı.Hükümet ister inansın ister inanmasın Amerikan yönetimi böyle bir olgunun varolduğuna ve giderek daha da tehlikeli bir hal aldığına inanıyor. Bu bakımdan Başbakan Erdoğan'ın AKP Meclis Gru-bu'ndaki konuşmasını, İsrail ziyaretini olumlu gelişmeler olarak kaydediyorlar. Ama daha fazlasını istiyor ve bekliyorlar.AKP yetkililerinin böyle bir tehlikenin olmadığını kanıtlamaya yönelik açıklama girişimleri de yine Amerikalılar tarafından bu olgunun "üstünün örtülmesi" hatta "teşviki" olarak algılanabiliyor.TSK faktörüGenelkurmay 2. Başkanı Org. İlker Başbuğ'un Washington'da verdiği çok açık ve net mesajlar ve buna bağlı olarak gördüğü ilgiyse, Türk-Amerikan ilişkilerinde TSK'nın ne derece kritik bir konumu bulunduğunu ve yeniden ağırlığını hissettirmesi durumunda dengelerin nasıl kolaylıkla değişebileceğini bir kez daha kanıtladı. Washington'da son günlerde Türkiye'nin laik kimliğine ısrarlı bir şekilde vurgu yapıldığını da unutmadan ekleyelim.Ama TSK-Pentagon ilişkilerinin yumuşak karnı da PKK. ABD Genelkurmay Başkanlığını devralacak olan Gen. Peter Pace'in, önceki günkü panelde Org. Başbuğ'un bütün ısrarlarına karşın bağlayıcı bir söz vermemesi ve sorunun eğitim ve ekonomiyle ilgili boyutlarını öne çıkartması PKK konusunu iki ülke arasında açık bir krize dönüştürebilir. Bu da tezkere ve çuval olayları nedeniyle derin ölçüde zarar görmüş olan iki ülkenin orduları arasındaki ilişkileri daha düzelemeden yeniden bozabilir.
Türk-Amerikan ilişkileri ne zamandan beri PKK konusuna kilitlenmiş durumda. Örgütün Güneydoğu'da yeniden güvenlik güçlerine saldırması ve büyükşehirlere sürekli olarak patlayıcı madde sevk etmesi işleri daha da ciddileştiriyor.Amerikan yönetiminin ısrarlara rağmen harekete geçmemesi kuşkusuz bir dizi yorum ve spekülasyonu beraberinde getiriyor. Örneğin PKK lideri Abdullah Öcalan, 4 Mayıs 2005 günü İmralı'da avukatlarına şunları söyledi: "ABD, PKK'nın barışını değil kavgasını istiyor. ABD, PKK kartını elinden bırakmak istemez. PKK'nın sırtından Türkiye'yi, Suriye'yi, İran'ı tehdit ediyor. 'PKK'yı destekleyebilirim' diyor. Ama ABD'nin PKK'ya bir desteği yok."ABD'nin PKK'yı bir kart olarak kullandığı veya kullanmak istediği tezi Türk milliyetçi-muhafazakâr sağı ve "ulusalcı sol"un büyük kısmı tarafından da büyük ölçüde benimseniyor. Zaten ilginçtir, Öcalan cezaevine girdiğinden beri sık sık bu kesimlerle örtüşen söylemler geliştiriyor. Solcu görünmekten uzak duran Öcalan, Irak'taki gelişmeler ışığında iyice güçlenen Kürt milliyetçiliğine de itibar ermiyor; hatta bununla sert bir biçimde mücadele ediyor. Peki neyi savunuyor? Dünyanın yaşayan iki önemli sol-muhalif düşünürü Immanuel Wallerstein ve Murray Boockhin'in görüşlerini kafasına göre harmanlayıp "ekolojik toplum", "demokratik konfederalizm" gibi kavramlar geliştiriyor. Sık sık Atatürk'e ve Kemalizme olumlu olarak atıfta bulunuyor. AKP hükümetini by-pass edip orduyu önemsiyor. Devletten kimse kendisini muhatap almayınca da çok kızıyor.Tek başına örgütTürkiye'de Kürt hareketi PKK ve Öcalan'a karşı hiçbir alternatif çıkaramadı, kısa vadede çıkaracağa da benzemiyor. Kimi yasal Kürt siyasetçileri zaman zaman Öcalan çizgisiyle ters düşseler de dönüp dolaşıp onun yörüngesine giriyorlar.Son olarak, Kongra-Gel'den kopan üst düzey isimlerinin kurduğu PWD kısa sürede etkisiz kaldı, başlarındaki Osman Öcalan da ancak yeni doğan çocuğuyla haber olabiliyor. Bir dönem Avrupa'dan yaptıkları internet yayıncılığıyla etkili olan bazı çevreler de Irak Kürtlerini alkışlamaktan başka bir şey yapamaz oldular. Dolayısıyla Öcalan her şeyi kendisiyle başlatıp bitirme tutkusunu Imralı'da iyice abartmış durumda. AKP'yi, Başbakan Erdoğan'ı, Irak Devlet Başkanı Celal Talabani'yi hep kendisinden kopya çekmekle suçluyor. Öcalan'ın bu tutumuna tabanından açık itiraz gelmiyor. Hatta onu bir mehdi veya peygamber görenler var; özellikle de örgüt üyesi kadınlar arasında.Öcalan yakalandıktan sonra örgütü ateşkese zorlamış ve militanları ülke dışına çıkartmıştı. Sonra PKK'yı lağvettirip KADEK'i, ardından onun yerine de Kongra-Gel'i kurdurdu. O da başarılı olamayınca PKK'nın yeniden kurulması talimatını verdi. Yeni PKK'da kimlerin yer alacağını tek tek belirledi. DEHAP'ın yerine Demokratik Toplum Hareketi'nin (DTH) kurulması da yine onun emriydi.Her şey açıkVe bütün bunları açık açık yapıyor. İsteyen herkes, internetteki bazı sitelerde yayınlanan avukat görüşme notlarından PKK liderinin inişli-çıkışlı çizgisini adım adım takip edebilir. Öcalan, avukatlarına "Askeri konulara burada girmek istemiyorum" diyor ama örgüt militanları için strateji çizmeye de devam ediyor: "Bu süreç devam ederse savunmanın aktif şeyinin gerekleri yapılır. Meşru savunma kurallarına uymaları lazım, yoksa katliamdan kurtulamazlar."Garip ve acı olan şu: Türkiye, alabildiğine kritik bir dönemde, göz göre göre yeniden bir çatışma ortamına sürükleniyor.
Meclis Başkanı Bülent Arınç'ın Beyaz Saray'da ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Steven Hadley ile görüşmesinin arka planı giderek netleşiyor. Vatan'ın edindiği bilgilere göre Arınç, Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün yaklaşık iki hafta sonra Washington'a gelecekleri için Amerikan yönetimiyle doğrudan temas kurmak istemedi. Bu nedenle ziyaretini iki ülkenin parlamentolarıyla sınırlı tutmayı, dolayısıyla sadece kendisini davet eden ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Dennis Hastert'le görüşmeyi düşündü.Öte yandan Arınç daha ABD'ye gelmeden yapılmaya başlanan bazı olumsuz yayınlar nedeniyle Washington'daki Türk diplomatlar bir formül arayışına girdiler. Sonunda Amerikan sisteminde başkan yardımcıları aynı zamanda Senato Başkanı oldukları için Arınç'ın Cheney ile bir "meslektaş" olarak görüşmesi şeklinde bir formül bulundu. Görüşme Beyaz Saray'da gerçekleşeceği için, makamı zaten burada bulunan Hadley'in katılması da bir rahatsızlık yaratmayacaktı. Arınç'a yakın bir kaynak, Meclis Başkanı'nın görüşme Öncesi, özellikle 1 Mart tezkeresi olayı nedeniyle bir ölçüde tedirgin olduğunu, bu nedenle Cheney-Hadley ikilisinin gösterdiği yakın ilgi nedeniyle şaşırıp rahatladığını aktardı. Aynı kaynağa göre, Amerikan tarafının Türkiye'ye yönelik hiçbir şikayetlerini dile getirmemeleri, ikili ilişkilerin hiçbir şekilde zarar görmeyeceğini belirtmeleri Arınç'ı iyice rahatlatmış, Cheney'in, Türkiye'nin PKK konusundaki hassasiyetlerine "sonuna kadar" hak vermesi ve bundan böyle bu konuda "daha fazla adım atacaklarını" söylemesi de Arınç tarafından not edilmiş.Ayakkabılarınızı giyememArınç'ın Beyaz Saray'dan önce Temsilciler Meclisi Başkanı Dennis Hastert'le yaptığı görüşme de sıcak bir atmosferde cereyan etti. Hastert 1 Mart 2003'de Meclis'in hükümet tezkeresini reddetmesi konusunda şöyle dedi: "Demokrasilerde yasama organı yürütmenin her dediğini yapacak diye bir kural yok."Arınç'ın tezkerenin Türkiye'nin özel şartları nedeniyle Meclis'te reddedildiğini söylemesi üzerine de Hastert, şöyle konuştu: "Sizin ülkeniz tam bir ateş çemberi içinde. Ben sizin ayakkabılarınızı giyemem, Kendimi sizin yerinize koymamın imkanı yok. Bu nedenle tercihinizi gayet normal karşılıyorum."Mustafa Bumin sorusuWashington'da kazandığı moralle Şikago'ya geçen Arınç, akşam yemeğinde Dünya Ticaret Merkezi yöneticileriyle bir araya geldi. Merkez başkan yardımcısı Joe Morris Arınç'a Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa Bumin'le olan tartışması ve başörtüsü yasağı hakkında bir soru yöneltti. Arınç, muhatabının sorusunda Bumin'in adını bile söylemesi karşısında şaşkınlığım gizleyemedi ve cevabına "görüyorum ki ülkemizde olup bitenleri çok yakından izliyorsunuz" sözleriyle başladı.