ABD'de yakın dönem Cumhuriyetçi başkanların nerdeyse ortak kaderi bu. İçlerinde iki kez görev yapanlar genellikle ikinci dönemlerinin ilk yılında çok hayati skandallarla sallanıyorlar. Nixon "Watergate Skandalı" nedeniyle ABD tarihinin ilk ve tek istifa eden başkanı olmuştu. Reagan ise "İrangate Skandali"nı, yakın çevresinden isimleri kurban vererek atlatmıştı. Şimdi sırada ikinci döneminin daha ilk yılı dolmayan Bush var.Bush'un başındaki en büyük bela CIA görevlisi Valene Plame'in adının basına sızdırılmasıyla patlak veren skandal. Başkan Yardımcısı Dick Cheney'nin Özel Kalem Müdürü Lewis Libby -ki kendisi yeni-muhafazakâr (neo-con) akımın kilit isimlerinden ve Irak Savaşi'nın gizli mimarlarındandır- 30 yıl hapis istemiyle yargılanacak. "Bush'un beyni" Karl Rove ve hatta Cheney bile sırada olabilir.Libby olayı eskilerle kıyaslandığında o kadar da vahim görünmeyebilir ama diğer bir dizi krizle birlikte ele alındığında, kredisi en alt düzeye düşmüş olan Bush'un işinin hiç de kolay olmadığı anlaşılabilir.Pentagon analisti Larry Franklin, İsrail lehine casusluk yaptığını itiraf edip tutuklandı. Soruşturmanın ilerki aşamalarında, bazıları görevden ayrılmış olan çok üst düzeyde bazı isimler de yargılanabilir.Irak batağıBush yönetiminin içinde bulunduğu durumu daha iyi anlayabilmek için öncelikle üç noktanın altını çizmek uygun olur:1) Irak'ta hayatını kaybeden Amerikan askerlerinin sayısı iki bini buldu. Tam anlamıyla batağa batmış olan ABD'nin "dünyanın tek süper gücü" imajı derin yara aldı. Ülkede savaş karşıü hareket güç kazanıyor, Irak'tan bir an önce çıkılmasını isteyenlerin sayısı artıyor.2) "Terörle savaş" ikinci bir 11 Eylül yaşanmadığı için Amerikan toplumunu eskisi kadar heyecanlandırmıyor;3) Bush dünyayı "düzeltmek"le uğraşırken iç sorunlarla ilgilenemiyor. Katrina Kasırgası Bush yönetiminin iflasının ilanı gibiydi. İkinci dönemin en iddialı vaadi olan "sosyal güvenlik reformu", daha bir yıl geçmeden, uzun bir süre için rafa kalkmış durumda.Tel tel dökülüyorBush'un kendi tabanıyla da ciddi sorunları var. Bush Yüksek Mahkeme adayı olarak, siyasi açıdan düşük bir profili olan hukuk danışmanı Harriet Miers'i seçmişti. Fakat Miers, kendisini "yeterince muhafazakâr" bulmayan sağ çevrelerin azgın muhalefeti karşısında adaylığını geri çekmek zorunda kaldı. Bush onun yerine "haddinden fazla muhafazakâr" yargıç Samuel A. Alito Jr.'u aday gösterdi. Bu sefer de Demokrat Parti kazan kaldırdı. Sonuçta Alito'nun onaylanma süreci kanlı geçeceğe, Bush iyice bunalacağa benziyor.Amerikan Kongresi'nde en güvendiği isimler yolsuzluğa bulaştığı için Bush'un işi artık daha zor. Cumhuriyetçi Parti'nin Temsilciler Meclisi'ndeki Grup Başkanı Tom DeLay hakkında, seçim yardımlarında usulsüzlük yaptığı iddiasıyla dava açıldığı için görevini bırakmak zorunda kaldı.Yıne bir başka Cumhuriyetçi, Senato Çoğunluk Lideri Bill Frist hakkında da borsada usulsüzlük yaptığı iddiasıyla soruşturma sürüyor.Öte yandan, bir zamanlar Cumhuriyetçilerin "harika çocuğu" olan Lobici Jack Abramoff'un tutuklanmasına yol açan yolsuzluk davası, giderek genişliyor. Son olarak Beyaz Saray'ın eski Satın Alma Müdürü David Safavian tutuklandı. Önde gelen bazı Cumhuriyetçiler de pekala kapsama alanına girebilir. Bakalım Amerikan sisteminin çözülmesini kim, ne zaman, nasıl durdurabilecek.
"Bin Ladincilerin sonunu, getirse getirse Ayetullah Sistani gibi Şii mollalar ve Müslüman Kardeşler gibi Sünni köktendinciler getirir, Batı yanlısı laikler ya da ılımlılar değil. Çünkü terörü alt etmek onun köklerine vurmakla mümkündür. Ve bu köklere yeterince yakın olan tek grup da İslamcılardır."Bu sözler Amerikan sağının önde gelen düşünce üretim kurumlarından American Girişim Enstitüsü'nde görevli Reuel Marc Gerecht'e ait. Şunlar da onun: "Ortadoğu'da demokrasiye geçişin en hayati aktörleri de Şii mollalarla Sünni köktendinciler olacaktır, tabii Amerikalılarla birlikte."Gerecht, Ortadoğu'da yıllarca CIA ajanlığı yaptı. Ardından sivil hayata geçti. Yeni-muhafazakâr (neo-con) saflara katıldı ve ABD'nin en popüler terör, Ortadoğu ve İslamcılık uzmanlarından biri oldu. Gerecht'in "İslamcı Paradoks: Şii Mollalar, Sünni Köktendinciler ve Yaklaşan Arap Demokrasisi" kitabında geliştirdiği yaklaşım, hiç kuşkusuz Soğuk Savaş'ın "Yeşil Kuşak" teorisini çağrıştırıyor. ABD o dönem komünizme karşı İslami akımlara yeşil ışık yakmış ve yıllar sonra en büyük düşmanı olacak olan El Kaide'yi Afganistan'da kendi elleriyle doğurtup büyütmüştü. Bu acı ders nedeniyle olsa gerek Gerecht'in önerileri Bush yönetimi ve ona yakın çevrelere pek de sıcak gelmedi; ama bunlara tümüyle sırt çevirdikleri de söylenemez.Uçların kardeşliğiÖnceki gün Washington'daki Amerikan sağının "realist" kanadının ana üslerinden Nixon Center, Gerecht ile ABD'nin en hızlı İslamcılık düşmanlarından, Ortadoğu Forumu kurucusu ve yöneticisi Prof. Daniel Pipes'ı buluşturdu. Merkezin Uluslararası Güvenlik ve Enerji Programı Direktörü Zeyno Baran'ın yönettiği panelde ana soru "İslamcıları ne yapmalıyız?"dı. Gerecht ile Prof. Pipes görünüşte iki uç fikri savundu. Ama aslında ikisi de İslamcılardan zerre kadar hazetmiyor, Amerikan çıkarlarını koruma perspektifinden yola çıkıyor ve İslam toplumlarının kaderini tayin hakkını esas olarak ABD'de -yani kendilerinde- görüyordu.Prof. Pipes tartışmayı dört maddede özetledi:1) İkimiz de İslam dünyasında değişimin kaçınılmaz olduğunu kabul ediyoruz;2) İkimiz de bu değişimin biz Amerikalıların pek hoşuna gitmeyeceğini biliyoruz;3) Gerecht İslamcıların iktidara gelmesinden o kadar rahatsız olmuyor, bense farklı düşünüyorum;4) Aramızdaki en büyük fark İslam dünyasının demokratikleşme hızında. Ben ağır yol almak gerektiğini düşünüyorum. Irak bu işin aceleye getirilmesinin kötü bir örneği olarak önümüzde duruyor.Keyifli ama can sıkıcıProf. Pipes'in, demokrasinin terörün panzehiri olmadığı yolundaki ısrarı dikkat çekiciydi. Son günlerde ABD'de farklı kesimler tarafından epey sık dile getirilen bu çıkarsama İslam dünyası için yeni tehlikeler içerebilir.Her iki konuşmacı da, Türkiye'yi bir istisna olarak niteleyip üzerinde fazla durmaktan kaçındılar. Halbuki Türkiye, hem İslam toplumlarında demokrasinin kalıcı olabileceğinin; hem İslamcıların siyasi arenada rakipsiz olmadıklarının; hem de yasal siyasi süreç ve kurumların İslamcıları pekala dönüştürebileceğinin açık bir örneği, dolayısıyla hem Pipes, hem Gerecht'in iddialarının tekzibi olarak ortada duruyor.İzleyicilerin de aktif katılımıyla iki saati aşkın süren panelden bir gazeteci olarak keyif aldım, ama İslam medeniyetinin bir parçası olarak içim ve canım sıkıldı.
ABD Başkanı Bush, Iraklılar'ın Amerikan ordusunu çiçeklerle karşılayacağına inanıyordu. Bu öngörüyü Amerikalılar'a pazarlayanlardan birisi Iraklı öğretim üyesi Kenan Makiya idi. 1989'da "Korku Cumhuriyeti" kitabıyla Saddam Hüseyin'in gerçek yüzünü Batılılar'a gösteren Makiya, sürgündeki Iraklılar'ın önde gelenlerinden biri oldu ve savaşın arefesinde kritik rol oynadı. İki hafta önce Makiya, Amerikan Girişim Enstitüsü'ndeki Irak Sempozyumu'nda bir konuşma yaptı ve yapılan beş hatayı sıraladı.1) Federalizmi beceremedik;2) Orduyu hemen dağıtmak hataydı;3) Baas Partisi üyelerinin bir kısmını cezalandırıp bazılarını da affetmeliydik;4) Baas Partisi'nin sosyal tabanını önemsemedik;5) Yeni liderlik inşa etmedik. Bu hataların büyük bölümü Makiya gibilerin sunduğu bilgi ve verdikleri akıllar yüzünden yaşandı. Ama onun atladığı başka hatalar da var.* Saddam'ın gücü ve sınırları anlaşılamadı: Koalisyon güçleri, Saddam rejiminin tek dayanağının baskı ve terör olduğunu düşündü. Bombardımanlarla rejimi parçalayamadılar. Saddam yakalanınca direnişin biteceği sanıldı ama olmadı.* Milliyetçiliğin önemi kavranamadı: New York Times yazan Thomas L. Friedman, savaşın ilk günlerinde "Yoksa Saddam'dan nefret eden Iraklılar bile vatanlarını seviyor ve ABD işgali fikrinden tiksiniyor olmasın? Ve Iraklılar, yabancı işgalciye direnmeye hazır olmasın?" diye sormuştu. Galiba haklı çıktı.* İslam en temel siyasi referans oldu: Düne kadar Şii islam anlayışı "radikal/devrimci/terörist İslamcılığı" besliyordu. Irak'la beraber Şiiler dost, Sünniler düşman oldu. Mezhep olgusuyla oynamanın nelere mal olduğunu ve olacağını ya anlamıyorlar, ya da islam dünyasının içine nifak sokmak için bilerek böyle yapıyorlar.* El Kaide'nin önü açıldı: Saddam'ın El Kaide ile ilişkisi olduğu yalandı ama El Kaide'nin Afganistan'da kaybettiğinin fazlasını Irak'ta bulduğu bir gerçek. Düne kadar "laik" bilinen Sünni Araplar'ın birden "cihada" kesilmesi çok anlamlı. Felluce ile ilgili kitap yazan Amerikalı emekli subay Bing West, Zarkavi'nin, Saddam'ın yerini aldığını söyledi.El Kaide Irak'la birlikte medyayı iyi kullanmaya başladı. Bir de çok iyi propagandacı buldular: Her vesileyle Zarkavi, Usame Bin Ladin ve Eymen el Zevahiri gibi kendileriyle aşık atan Başkan Bush. Hatta Bush'un cevap yetiştirdiği bazı metinlerin El Kaideciler tarafından değil de Amerikalılar tarafından yazıldığı ileri sürülüyor.ABD'liler ve Iraklı işbirlikçileri hatalarla yüzleşmek yerine psikolojik savaş yöntemleriyle Iraklıları ve dünyayı aldatmaya çalışıyorlar. Irak'ta sorunlar gösterilmek istendiği gibi Sünni Araplar'dan değil de elde ettikleri imtiyazları kaybetmek istemeyen Şii Araplar ve Kürtler'den kaynaklanıyor. Onların Sünniler'e taviz vermeye yanaşmamaları nedeniyle yapılan ve yapılacak olan referandumlar/seçimler bile iç savaşa gidişi engelleyemiyor.
Washington Times'taki yazısıyla Türkiye'yi karıştıran Frank J. Gaffney Jr. hiç de öyle sıradan biri değil. 3 Haziran 1997'de yayınlanan "Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi"nin (PNAC) ilk bildirisine imza koyan 25 kişi arasında yer alıyor. Diğer imzacılardan bazıları şöyle: Başkan Yardımcısı Dick Cheney, Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, Dünya Bankası Başkanı Paul Wolfowitz, Florida Valisi Jeb Bush, düşünür Francis Fukuyama, Ulusal Güvenlik Konseyi üst düzey yöneticisi Elliott Abrams, eski Eğitim Bakanı William J. Bennett, Dışişleri Müsteşar Yardımcısı Paula Dobriansky, işadamı Steve Forbes, Irak Büyükelçisi Zalmay Khalilzad, Cheney'in Başdanışmanı I. Lewis Libby. Projenin hedefleri çok açıktı: Dünyada ekonomik ve siyasi özgürlüğü geliştirmek ve ABD'nin çıkarlarına uygun yeni bir dünya düzeni kurmak. Global liderlik için savunma harcamalarının artırılması da şarttı. William Kristol'ün başını çektiği PNAC, 26 Ocak 1998'de Demokrat Başkan Bill Clinton'a 16 imzalı bir mektup yazarak Irak'ta Saddam Hüseyin rejimini devirmesini istedi. Üç yıl sonra George W. Bush başkanlığa gelince PNAC imzacılarını devletin kilit noktalarına yerleştirdi. 11 Eylül saldırılarının ardından, özellikle Irak Savaşı ile ABD'nin (dolayısıyla dünyanın) dümeni, "Neo-con" (Yeni muhafazakârlar) diye bilinen bu parlak sağcı şahsiyetlerin eline geçti.İç çatışmalarAma geçen süre zarfında bu kişilerin "derin dünya devleti" filan olmadıkları belli oldu. Öncelikle aralarında derin görüş ayrılıkları yaşandı. Örneğin Fukuyama daha baştan Irak'ın işgalinin yanlış olduğunu savundu. Kristal ve yakın çevresi, Irak fiyaskosundan, yeterince asker yollamayan Rumsfeld'i sorumlu tuttu ve ısrarla istifasını, hatta Başkan tarafından azlini istedi.Bush ise ikinci dönemindeki atamalarında-BM Büyükelçisi yaptığı John Bolton hariç- Neo-conları eskisi gibi gözetmedi. Rumsfeld'in yerini alması beklenen Wolfowitz Savunma Bakan Yardımcılığından Dünya Bankası'nın başına kaydırıldı. Sağ kolu Douglas Feith'ın da istifasıyla Neo-conların Pentagon'daki etkisi iyice azaldı. (Pentagon analisti Larry Franklin'in İsrail casusu çıkmasının bu değişikliklerde rolü olabilir.) Eric Edelman da sanıldığının aksine Neo-con değil.Neo-conların çilesi bitmek bilmiyor. Hareketin beyni Irving Kristol'ün kurduğu National Interest (Ulusal Çıkar) dergisi 20 yıl sonra el değiştirdi. Şimdi de hareketin tartışmasız en etkili ve güçlü isimlerinden, Cheney'in sağ kolu Irving Lewis "Scooter" Libby topun ağzında. Libby'nin, CIA ajanı Valerie Palme'in adını medyaya sızdıran iki kişiden biri olduğu kanıtlandı. Bu arada Libby'nin adını vermediği için 85 gün hapis yatan New York Times muhabiri Judith Miller'i de "mağlup Neo-conlar listesi"ne eklemek şart. Miller, Saddam'in kitle imha silahlarına sahip olduğu iddiasını kanıtlamak için, asılsız çıkan sayısız habere imza atmıştı. Washington Post'a göre, kendi gazetesinden birçok kişi bile onun "yıldızını parlatmak" için ucuz kahramanlık yaptığına inanıyor.Türkiye ilgisiGaffney Jr, Wolfowitz, Richard Perle, Harold Rhode, Michael Rubin gibi Neo-conlar Türkiye'ye hep yakın olmuşlardı. Neo-conlar ilk başlarda AKP'ye de açık destek verdiler. Fakat 1 Mart Tezkeresi'nden sonra AKP'ye yönelik en sert eleştiriler yine onlardan geldi.Şimdi tam "barış sağlandı galiba" derken bazıları işi "İslamofaşizm" suçlamasına kadar vardırıyor. Artık her Neo-con kendi bacağından asıldığı için bunda yadırganacak pek bir şey yok. Çünkü bunlar siyasi/entelektüel bir kaygıdan ziyade, bazı batik Türk bankacılarına destek çıkma gayretiyle böyle konuşuyorlar.
Çetin bir sürecin sonucunda AB ile müzakerelerin başlamasında ABD'nin payı nedir? Bu sorunun cevabını aramaya başlamadan önce iki noktanın altını çizelim:1. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Pazartesi günü, ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice'la görüştüğünü, kendisinden Türkiye'ye desteğin sürdüğü garantisini aldığını açıkladı.2. ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Sean McCormack da aynı gün, Rice'ın Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ü aradığını doğruladı ve "Böylesi bir anda Türkiye'nin AB üyeliğine desteğimizin altını çizmemiz gerekiyordu" dedi.Yani hem Ankara, hem Washington görüşmelerin en kritik noktasındaki ikili temaslarını gizlemek yerine üçüncü şahıslara -özellikle AB üyelerine-yönelik bir mesaj ve propaganda malzemesi olarak kullandılar. Bush yönetiminin bu müdahalesini, ne zamandan beri ciddi bir şekilde yürütmeye çalıştığı, Türkiye'deki -aslında tüm İslam dünyasındaki- Amerikan karşıtlığına karşı mücadele kapsamında da değerlendirebiliriz.Üç yılda değişen2002 Aralık ayındaki Kopenhag Zirvesi'nde, özellikle Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac, ABD Başkanı George Bush'un kendisini arayıp Türkiye için ricacı olmasından çok rahatsız olmuş, bunu açıkça da dile getirmişti. Ama aradan geçen yaklaşık üç yılda ABD-AB ilişkilerinde köklü değişmeler oldu, olmaya da devam ediyor. Kopenhag Zirvesi, yaklaşan Irak Savaşı'nın gölgesinde yapılmıştı, Şimdiyse teröre karşı mücadelede ciddi ortak adımlar atılıyor. Amerikan yönetimi İran ve Suriye gibi hassas konularda, Berlin ve hatta Paris'le bile ortak hareket edebiliyor.Kaldı ki Avusturya, Güney Kıbrıs gibi sorun çıkartan ülkelerin ABD'ye kafa tutma şansları pek yok (Basın toplantısında Avusturyalı bir gazeteci McCormack'a ısrarla "Washington Viyana'yı cezalandırmayı düşünüyor mu?" diye sordu); Angela Merkel ve Nicholas Sarkozy gibi Avrupa'nın yükselen liderleri Türkiye karşıtlığı kadar Amerikan yanlılığıyla da tanınıyor.Başarının sahibi kim?Özetle, bu kez Washington'un herhangi bir müdahalesinin kesinlikle Ankara'nın çıkarına olacağı açıktı. Nitekim AKP hükümeti pek de parlak geçmeyen 17 Aralık 2004 gününden itibaren, ne zamandır ihmal etmiş olduğu Amerikan faktörünü yeniden devreye sokma stratejisini hayata geçirdi.Washington aslında Türkiye'yi AB macerasında öteden beri hep desteklemişti ama Irak'ın işgaliyle birlikte ikili ilişkiler de büyük ölçüde yara almıştı. Bush yönetimi, Türkiye'de yükselen Amerikan ve Yahudi karşıtlığının arkasında, bir şekilde AKP'nin, en azından onunla özdeşleşmiş bazı yayın organları ve şahsiyetlerin bulunduğuna inanıyordu.Erdoğan, Gül, TBMM Başkanı Bülent Arınç ve diğer AKP kurmaylan gezileri (İsrail dahil), demeçleri ve eylemleriyle rotayı yeniden ABD'ye doğru kırdılar. O ana kadar kuşkuyla baktıkları Irak'taki siyasi süreç ve Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi'ne (GOKAP) açık onay ve destek verdiler.Rice'ın Türkiye lehine devreye girmiş olması bütün bu çabaların bir ürünü olarak değerlendirilebilir. Washington en çok ihtiyaç duyulan bir anda yardım elini uzattı, doğru. Ama bunu bir "hayat öpücüğü" olarak görmemek, Amerikan katkısını çok da fazla abartmamak lazım. Eninde sonunda mücadele esas olarak Avrupa'da, Türk siyasetçileri, diplomatları, sivil toplum kuruluşları, aydınlar ve sıradan vatandaşlar tarafından verildi. Yabancı katkı olarak gözlerin ilk çevrilmesi ve en çok teşekkür edilmesi gerekenlerse Bush ve ekibinden ziyade Avrupa'nın sol ve Yeşil partileri, aydınlarıdır.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Haziran ayındaki Beyaz Saray ziyareti açıkçası pek verimli geçmemişti, ama o günden bu yana Türk-Amerikan ilişkilerinde müthiş bir hareketlilik var. Washington'da çoğu "kapalı kapılar ardında" birçok toplantıda Türkiye'nin AB serüveni, Irak, Suriye ve İran'la ilişkileri masaya yatırılıyor. Bu arada karşılıklı üst düzey ziyaretler birbirini kovalıyor. Her konuk, ev sahiplerinin gönlünü çelecek mesajlar vermede pek cömert davranıyor. Amerikalıların 3 Ekim öncesi Türkiye'nin AB üyeliği serüvenini coşkuyla desteklemeleri; AKP hükümetinin de Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi'ni sahiplenmesi özellikle dikkat çekiyor. Ama esas ele alınan konuların kamuoyuna tam yansıtilmadığı da biliniyor. Ne var ki ikili ilişkilerdeki sıkıntılar tam olarak aşılabilmiş değil. Çünkü Amerikalılar, terör eylemlerinin yeniden hortlamasına, Türk devletinin farklı kurumlarının onca ısrarına ve Türk kamuoyunun baskısına rağmen PKK'yı Kuzey Irak'tan kovmak için somut bir adım atmış değil. Ankara'nın Tahran ve daha çok Sam rejimleriyle dostane ilişkileri de Washington'u rahatsız etmeye devam ediyor.PKK'ya karşılık SuriyeSon günlerde bu statükonun değişeceği ileri sürülüyor. Amerikan yönetimine yakın oldukları, en azından bazı yöneticilere doğrudan ulaşabildikleri bilinen bazı Türk gazeteciler "PKK'ya karşı askeri olmasa bile polisiye bir operasyonun eli kulağında" diyor ve hemen ekliyorlar: "AKP de Refik Hariri suikastı soruşturmasının gelişmesine paralel olarak Başar Esad'la arasına mesafe koyup ABD'nin Suriye'yi tecrit politikasına destek verebilir."Bu haber/yorumlara "wishful thinking" (temenni beyanı) deyip geçmek mümkün değil, çünkü iddiaları doğrulamaya yardımcı olabilecek pek çok işaret var. Üstelik Amerikan karşıtlığının önde gelen birçok ismi de bu söylentileri doğruluyor ve Türkiye'yi "Suriye'yi satmama ya çağırıyor.Yeni bir savaş zorCumartesi günü Washington'da 100 bini aşkın savaş karşıtı toplandı. Suriye ile bir çatışma ihtimalinde milyonlarca Amerikalının sokağa dökülmesi şaşırtıcı olmaz. Saddam'ın kitle imha silahlarına sahip olduğu ve El Kaide'yi beslediği yalanlarından sonra, "Hariri suikasti kanıtları" da şüpheyle karşılanacak ve asla bir savaş nedeni olarak görülmeyecektir.Ayrıca, Irak'ta çoğunluktaki Şiilerin islamcı kanadının iktidara taşınması gibi, Suriye'de de İslamcı Sünnilerin önünün açılması ihtimali George W. Bush yönetimini ürkütüyor. Dolayısıyla Şam'da bir "saray darbesi" alternatifi ön plana çıkıyor. Bizim yöneticilerimiz Başar Esad'ı pek sevseler de böylesi bir gelişmeye pekala razı olabilirler."Hava saldırısı bekliyoruz"Tabii bunun için ABD'nin bir şekilde PKK'ya vurması şart. PKK'dan ayrılıp PWD'yi (Yurtsever Demokrasi Partisi) kuranlardan bir isim bana "Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) çevreleri bir hava saldırısının olacağını kesin olarak söylüyorlar. Hatta bazıları 'Türkiye vuracak, ABD uyaracak ama çok ciddi bir tavır koymayacak' görüşünde. Ama Amerikalıların PKK'yı, Ensar-ül İslam gibi yok etmesi pek beklenmiyor" dedi.KYB'nin denetimindeki bir şehirde yaşayan PWD'li "Lider kadrodan adam vurmaları veya yakalamaları mümkün mü?" sorusu üzerine şöyle konuştu: "Dağ ortamında o biraz zor, ama bir toplantı esnasında PKK'nın asıl yönetim gücü vurulabilir."Osman Öcalan'ın ayrılması ve Hikmet Fidan'in PKK tarafından vurulmasıyla iyice etkisizleşen PWD'nin önde gelen ismine "Ya sizler?" diye sorduğumda çok kesin konuştu: "Bize dönük polisiye bir operasyonu kolaylıkla yapabilirler. Osman'ı, bizim önde gelen arkadaşlarımızı isteseler rahatlıkla Türkiye'ye getirebilirler."
New York'taki BM Milenyum Zirvesi'ne katılan Türk heyetinin ana gündem maddelerinden biri hiç kuşkusuz PKK'ydı. Daha zirve başlamadan, Amerikan Başkanı George W. Bush, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a "Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani'ye PKK konusunda bir şeyler yapmalısın" dediğini aktararak gönlünü almak istedi. Kimileri, bir şekilde medyaya yansıyan bu sözleri, "Ankara'nın başarısının kanıtı" olarak görürken, bazıları da "Washington topu Irak'a atıyor. Demek ki bir şey olmayacak" diye olumsuz yorumladı.Başbakan Erdoğan, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ve kurmayları, Talabani ve Irak Başbakanı İbrahim Caferi ile aynı gün ama ayrı ayrı görüştü. AKP'li bir kurmay, görüşmeleri "Duymak istediğimiz her şeyi söylediler" diye değerlendirdi. "Peki ne yapmalarını bekliyorsunuz?" diye sorduğumuzdaysa "Tabii ki yapamayacakları şeyler var, ama yapabilecekleri şeyler de var" karşılığını verdi.Lider kadroya operasyonPeki Iraklılar ne yapabilir? PKK'yı topraklarından söküp atmaları mümkün değil. Hatta ABD'den bile böyle topyekun bir askeri operasyon beklenmiyor. ABD Dışişleri Bakanlığı Irak Koordinatörü James Jeffrey, PKK'ya sıranın ancak Irak'taki direniş kırıldıktan sonra gelebileceğini biz Türk gazetecilere on gün önce verdiği brifingte açıkça dile getirmişti.Jeffrey de Bush gibi, PKK ile mücadelede topu "Irak hükümeti" ne atmıştı. Iraklılar'ın elinde PKK liderlerinin listesinin olduğunu, bunların bir şekilde ele geçmesi durumunda "gereğinin yapılacağını" söylemişti.Bu "liste" ilk kez Başbakan Erdoğan'ın Haziran ayındaki Beyaz Saray ziyareti sırasında, muhtemelen Türk askeri kaynaklar tarafından medyaya sızdırılmıştı. Aslında "Amerikan ordusu özel kuvvetleri hiç olmazsa örgütün lider kadrosuna karşı nokta operasyonları düzenlesin!" şeklinde özetlenebilecek bir öneri yaklaşık bir yıldır seslendiriliyor ve ara bir çözüm olarak taraftar topluyor. Bu görüşü ilk olarak Washington Enstitüsü'nün Türkiye programı yöneticisi Dr. Soner Çağaptay'ın savunduğuna tanık olmuş ve bunu haberleştirmiştim.Fikir ilginç ve uygulanabilir gibiydi ama onca zamanda herhangi bir somut adım atılmadı. Bu arada 3 Ekim'in yaklaşmasını fırsat bilen PKK, Abdullah Öcalan'ı serbest bıraktırmak için yeniden silahlı eylemlere başladı. Karadeniz'e de açılmaya çalıştı. Dahası büyük şehirler ve turizm bölgelerinde sivilleri hedef alan "kör terör" saldırıları düzenledi. Bunların peşinden büyük kitle gösterileri gelince, Türkiye belki de ilk kez "Türk-Kürt çatışması" tehlikesinin eşiğine geldi.ABD neden hevesli değilBM Zirvesi, PKK'ya karşı "polisiye operasyon" beklentilerini iyice tırmandırdı. Her an bir PKK yöneticisinin öldürüldüğünü veya yakalandığını duyabiliriz. Ama akla birçok soru geliyor."Teröre karşı savaş" diyen Washington, terörist olarak gördüğü PKK'ya karşı neden "polisiye" mücadeleye bile hevesli görünmüyor?Irak Kürtleri, gerek genel kamuoyu, gerek yöneticiler olarak gerçekten PKK'nın tasfiyesini istiyorlar mı?Polisiye operasyonun sınırını kim, nasıl çizecek?Kimler hedef alınacak? Gerçekten örgütün beyinleri mi, yoksa etkisi kalmamış, hatta PKK'dan ayrılmış bazı meşhurlar mı?Bu formüle karşı PKK ne gibi tedbirler ve cevaplar hazırlamış olabilir?Örgütün muhtemel misillemelerine Türkiye ve Irak tam olarak hazır mı?Operasyonların ardından PKK'nın dağılması mı öngörülüyor?PKK yok olursa boşluğunu kim ya da kimler dolduracak?Bu iş polisiye operasyonla olsaydı, Kürt sorununun 15 Şubat 1999'da çözülmüş olması gerekirdi.
New York'ta İkiz Kuleler'den geriye kalan "Sıfır Noktası"ndaki anma törenlerini izlerken "Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak" sözünün de çoktan eskimiş olduğunu fark ettim. Evet hüzün vardı, acı vardı ama yeknesaklık da vardı; en önemlisi halkın çok yoğun bir ilgisi yoktu. Anlaşılan dört yıldır 11 Eylül ile yatıp kalkmak Amerikalılar'ı da bezdirmiş.Amerikalılar'ın tek tesellisi, 11 Eylül'den beri bir daha saldırıya uğramamış olmaları. Ama sürekli diken üstündeler. Eğer El Kaide, yıllardır beklenen o "ikinci büyük saldırı"yı gerçekleştirirse, zaten Katrina Kasırgası ile çok büyük yara almış olan ABD çözülmeye bile gidebilir. Çünkü başta George W. Bush olmak üzere Amerikan yönetiminin global terörü anlamadıkları, dolayısıyla buna karşı etkili ve kalıcı çözümler geliştiremediği her geçen gün daha da netleşiyor. Söyledikleri hemen hiçbir şey gerçekleşmeyen Neo-con'ların (yeni-muhafazakârlar) sesi artık pek çıkmıyor; çıksa da kimseyi eskisi gibi heyecanlandırmıyor.Sonuçta 11 Eylül'ün dördüncü yılında Amerikan medyası artık lafı dolandırmadan soruyor: "Dört yıl geçti, planımız nedir?" (Washington Post) veya "Yoksa Bin Ladin mi kazanıyor?" (New York Times).Sonsuz savaşHer iki gazete de 2'nci Dünya Savaşı'nda Japonlar'ın Amerikan donanmasına yaptığı Pearl Harbor Baskınına atıfta bulunup özetle şu tespiti yapıyorlar: "Pearl Harbor'dan sonra iki yıl içinde Almanya ve Japonya gibi iki devi dize getirdik. 11 Eylül'den bu yana dört yıl geçti, hâlâ kiminle savaştığımız bile belli değil."Ne zamandır 11 Eylül sonrası dönem "İkinci Soğuk Savaş" diye adlandırılıyor. Ama bu seferki savaşın "sonsuz" olduğunu düşünen kötümserlerin sayısı da giderek artıyor. ABD'nin (ve Batı'nın) bu savaşı kolay kolay kazanamayacağı belirginleşiyor, ama bu El Kaide'nin kazandığı anlamına da gelmiyor. "Onlar birbirini yesin biz aradan sıyrılalım" diye düşünen üçüncü şahısların da hevesleri kursaklarında kalacağa benziyor.Özetle kazananı olmayan bir savaş söz konusu.Toplumsal çözülme riskiPeki Türkiye bütün bunlardan nasıl etkilenir? Türkiye başından beri global terör olgusundan kötü biçimde etkilendi. 15-20 Kasım 2003 İstanbul saldırıları faturanın bize de kesildiğinin acı kanıtlanydı. Ama bunlardan ders çıkanp global terörle etkili bir şekilde mücadele etmek yerine "Aslında El Kaide yok", "Bütün bunlar gizli servislerin tezgahı", "El Kaide olsa bile bizimle ilgisi yok" gibi ucuz, her gün tekzip edilen yorumların peşine takıldık. Devletin çeşitli kurumlarında (güvenlik birimleri dahil), aydınlar ve siyasetçiler arasında bu türden komplo yaklaşımların nerdeyse egemen olduğu göz önüne alınırsa toplumu suçlamak da haksızlık olur.Türkiye, böyle giderse çok daha ağır faturalar ödeyebilir. Zaten PKK Abdullah Öcalan'ı kurtarma uğruna toplumsal dengeleri altüst etmekle meşgul. Öte yandan Hizbüt Tahrir gibi, yıllardır o kadar uğraşmasına, yatırım yapmasına rağmen Türkiye'de bir türlü kök salamamış bir örgütün cılız gösterileri bile ortalığı toz duman içinde bırakabiliyor.Böylesine bir atmosferde, El Kaide veya benzeri bir şebekenin yeni eylemlerini önceden saptamak, engellemek mümkün olmayabilir ama bunlara nasıl cevap verilmesi gerektiği konusunda tüm ülkenin özgür ve ortak bir arayışa girmesi iyi olacaktır. Aksi takdirde ABD'yi bekleyen çözülmenin bir benzerini bizler de yaşayabiliriz.