İslamcı kimliğiyle bilinen yazar Ali Bulaç, belki de ilk kez AKP iktidarını, hiç lafı dolandırmadan yolsuzlukla itham etti. Ali Bulaç www.bilgihikmet.com sitesinde yayınlanan son başyazısında AKP'lilerin lüks arabalarını, Dabbetülarz'a, yani kıyamet günü yerden çıkacak olan canavara benzetti. "Şu anda küçücük bir zümre -ki bunlar bundan kaç sene önce hızlı İslamcılardı- suyun başına oturmuş, köşe başlarını tutmuş, cebini dolduruyor" diye yazan Bulaç yakın gelecekle ilgili şöyle bir öngörüde bulundu: "Bugün saç sakal traş olup gece yatağa bile kravatla gidenler yarın ortalıkta olmayacaklar. Onlar yolcu biz hancıyız. Yarın onlar milyonlarca dolarla aldıkları villalarında orman içlerinde saklanacaklar, bizim mahallemizden bindikleri dabbetülarz jipleriyle hızla geçecekler, herhangi bir mekanda cay içemeyeceklerdir.""Takkiyye ahlaksızlıktır"İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminde Recep Tayyip Erdoğan'a siyasi danışmanlık yapmış olan Bulaç'in web sitesindeki ilk yazısında AKP'ye yönelttiği eleştiriler ilk kez Vatan'da alıntılanmış ve kamuoyunda geniş yankı uyandırmıştı. Bulaç gecen bir hafta içinde AKP çevrelerinden aldığı tepkilere cevaben yazdığı yazısında eleştirilerini daha da sertleştirdi.AKP'yi iktidara "mağdur, mahrum, kimsesiz ve yoksullar"ın "dua, çaba, beklenti ve desteği" nin taşıdığını söyleyen Bulaç şöyle devam etti: "Bu zavallı yığınların hayatında hiçbir iyileşme yok. Ne maddi durumlarında bir iyileşme oldu ne temel hak ve özgürlüklerinde bir rahatlama. Yakında başlan örtülü sokağa bile çıkamayacaklar."Başbakan Erdoğan'ın değişme iddialarını da değerlendiren Bulaç onun "takiyye" yaptığını ileri sürdü: "Milyonlarca insanın emeğine karşı, 'ben değiştim, senin ne düşündüğün, ne idealler beslediğin beni ilgilendirmez' diyerek işin içinden çıkılamaz. Öyle idiyseniz, ilk gününden bunu açık açık söyleyip yola çıkılmalıydınız. Sizin yaptığınız aldatmaktır. İktidar için takiyye yapmak ahlaksızlıktır. Her ne isek öyle görünmeli, insanların önüne her ne düşünüyorsak gerçek iç yüzümüzle çıkmalıyız. Nehri geçerken at değiştirenler, emeklerini sömürdükleri insanların omuzlarına basıp yeni atın sırtına atlıyorlar.""İktidar uyuyor""İktidar engin bir dogmatik uyku içinde mışıl mışıl uyuyor. Birilerinin uyandırması lazım. Meydanlardaki bağrışmaları, atılan çürük yumurtaları sadece komplo ile izah etmemeli" diyen Bulaç AKP'ye "Seni ağlatanın yanına git, güldürenin yanından kaç" sözünü hatırlattı. Milli Görüş partileri ile AKP arasında mahiyet değil derece farkı olduğunu ileri süren Bulaç yazısını şöyle tamamladı: "Kimseyi güldürecek şaklabanlık yapamayız, acı da olsa sözü söylemek görevimiz. İhale peşinde değiliz, bu işten anlamayız, komisyonculuk da işimiz değil. Sadece yanlış gördüğümüz şeylerin yanlış olduğunu göstermeye çalışıyor ve bazı günahlara ortak olmak istemiyoruz. Bugüne kadar nasıl yaşadıysak bundan sonra da öyle yaşamaya devam edeceğiz."Dabbetülarz nedir?Orhan Hançerlioğlu İslam İnançları Sözlüğü'de "dabbetülarz"ı şöyle tanımlıyor:Kıyamet günü yerden çıkacak olan canavar. İslam terminolojisinde bu hayvanın boyu otuz metredir. Arapça konuşacaktır. Bir elinde Hz. Musa'nın asası ve öbür elinde Hz. Süleyman'ın mührü olacaktır, bu mühürle insanların alınlarını "mümin" ya da "kafir" yazısıyla damgalayacaktır. Dabbetülarz'in inananların yüzlerini ak, inanmayanların yüzlerini de kara bir damgayla damgalayacağına, bu damgaların yayılarak insanların ak ve kara olacaklarına ve böylelikle de müminlerle münkirlerin birbirlerinden ayrılacağına inanılır.
Kani Yılmaz öldürüleceğini biliyordu. Daha 28 Eylül 2004'de "Çok güvensiz bir ortamdayız ve bizi vurma olanakları fazlası ile vardır" diye yazmıştı. Yılmaz PKK'nın kendisini ortadan kaldırmak istediğini düşünüyordu ve ilk işaretler haklı çıktığını gösteriyor. Yılmaz suikastini Musul'daki Sipan Rojhılat ile Kemale Sor, Diyarbakır'daki Hikmet Fidan cinayetlerinin bir devamı olarak değerlendirmek mümkün. Peki neden Kani Yılmaz?1) Uzun yıllar Avrupa Temsilciliği yapmış olan Yılmaz, PKK'nın uluslararası ilişkileriyle ilgili birçok sırrına sahipti;2) Geçmişte geliştirmiş olduğu ilişkileri PKK aleyhine kullanması mümkündü;3) Ayrılıp PWD'yi kuranlar içinde PKK'ya karşı en sert eleştirileri yöneltenlerin başında geliyordu. Özellikle ayrılanların öldürülmesi üzerine çok dokunaklı yazılar kaleme almıştı.Rakip istemiyorYılmaz'ın Nizamettin Taş, Hıdır Yalçın gibi arkadaşlarıyla kurduğu PWD bekleneni veremedi. Osman Öcalan'ın ayrılmasından ve Fidan'ın öldürülmesinden sonraysa iyice etkisini kaybetti. Yılmaz'ın buna rağmen öldürülmüş olması şu noktaları açığa çıkarıyor:1) PKK, gücü ne olursa olsun kendine rakip istemiyor;2) PKK, Kuzey Irak'ta istediği gibi eylem yapabilecek kapasitede.3) PKK diğer ayrılanlara da saldırabilir.PKK'nın "terörist" yüzünü bir kez daha ortaya çıkaran bu eylem ters tepebilir. Öncelikle, PWD çevresi, misilleme yoluna gidebilirler. Daha önemlisi, Süleymaniye'yi denetleyen Celal Talabani'nin Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB), Ankara'nın, PKK'nın Kuzey Irak'tan çıkarılması taleplerine bu suikast nedeniyle daha sıcak yaklaşabilir.
Bir zamanlar Türkiye'de Bilgi ve Hikmet adında kaliteli bir İslamcı düşünce dergisi vardı. Çünkü Türkiye'de bir zamanlar gelecek vaat eden bir İslami hareket vardı. 1993'de Ali Bulaç ve Abdurrahman Arslan tarafından kurulan dergi üç yıl sonra, tam da Refahyol hükümetinin, yani İslamcılığın iktidarının arifesinde kapandı...Bilgi ve Hikmet, yeniden, ama bu kez internetten (www.bilgihikmet.com) yayınlanmaya başladı. Bu seferki dergi İslamcı duruşunun altını daha kalın çiziyor. Politik yazılar çoğunlukta ve en önemlisi AKP, hükümet, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan açıktan ve cepheden eleştiriliyor."Bizi kullandılar"Ali Bulaç'ın "Bilgi ve Hikmet"ten "Servet ve İktidar"a başlıklı kavuşma yazısı beklenmedik ölçüde sert. İslamcı düşüncenin bu önde gelen ismi, yıllar önce birlikte hareket ettikleri ve bugün AKP iktidarında önemli konumlarda olan bazı kişileri "iç dünyalarında güç, iktidar ve servet tutkusu olmak la suçluyor: "Hikmetle hiçbir ilgileri yokmuş. Bilgi ve Hikmet ile diğerleri birer istasyon, ara duraklar olarak görülmüş, fonksiyonları ölçüsünde 'kullanılmış'lardır."Bulaç, isim vermiyor ama yayın koordinatörü Kenan Çamurcu'nun yazısından eleştiri oklarının "iki Ömer"e yöneltildiğini öğreniyoruz: Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer ve Başbakan Erdoğan'ın siyasi danışmanı Adana Milletvekili Ömer Çelik. Bu iki isim de Bilgi ve Hikmet'in yazarları arasındaydı, hatta Dinçer'in 1995 yılında Sivas'ta yaptığı "21. Yüzyıla Girerken Dünya ve Türkiye'nin Gündemindeki İslam" başlıklı, daha sonra tartışmalara yol açan konuşması da bu dergide yayınlanmıştı. Bulaç, belediye başkanlığı döneminde Erdoğan'a siyasi danışmanlık da yapmıştı. Hatta Ömer Çelik'i Erdoğan'la tanıştıranın da o olduğu söylenir.Bulaç eski yol arkadaşlarını tanımlamak için, şu günlerde Avrupalı ırkçıların hakaretlerine maruz kalan Hz. Muhammed'in bir hadisine başvuruyor: "İnsanlar madenler gibidir, kimisi altın, kimisi gümüş, kimisi değersiz demir" ve noktayı koyuyor: "Herkes neyi arzulamış veya murat etmişse onun peşinde olmuştur."Bulaç yazısını şu sorularla bitiriyor: "Uzun yıllara, hatta iki yüz yıla yayılan büyük bir mücadelenin gelip dayandığı nokta bu mu olmalıydı? Hiç ter dökmeyenler, çile çekmeyenler, bedel ödemeyenler başkalarının döktüğü teri, çektiği çileyi, ödediği bedeli çalıp kişisel veya küçük zümreler çıkarlarına tahvil edebilirler mi? Ettiklerinde ne olur?"Büyü bozulduKimilerine bu çıkışlar marjinal ve anlamsız gelebilir. Ama AKP'nin tek başına iktidarında İslamcı hareket ve düşüncenin, dolayısıyla aydınların epey katkısı olduğu unutulmamalı. Bugüne kadar İslamcıların çoğu "kol kırılır yen içinde" mantığıyla, rakiplere koz vermemek için hep sabrettiler ve AKP'nin başarısı için dua ettiler. Bulaç ve arkadaşlarının öfke ve eleştirileri bu geniş kredinin, en azından bazılarının gözünde "sonsuz" olmadığını göstermesi bakımından önemli.Bulaç ve benzerlerinin itiraz ve kaygılarını, son dönemde tırmanan yolsuzluk tartışmalarıyla birlikte ele almak yanlış olmaz. Nitekim Kenan Çamurcu ikinci yazısında AKP-CHP saflaşmasında açıkça muhalefete destek verdi. Bu tutum, Abdüllatif Şener'in AKP dışı çevrelerde yıldızının parlamasıyla da örtüşüyor.İslami hareket sanıldığının aksine asla tek parça değildi, ama öyle görünüyordu. Hareket nihayet normal seyrine girip parçalara ayrılabilir. Ama kimin nerde, nasıl, kiminle olacağını kestirmek güç. Kesin olan şu: Artık AKP'nin büyüsü bozuldu.
2005'in son yazısına "Dünya ABD'ye rağmen şekilleniyor" başlığını atmış, "istediği kadar dünyanın -şimdilik- tek hâkimi olsun, ABD'nin her şeye kadir olmadığını çıplak gözle görüyoruz" demiş ve "2005, ABD Başkanı George W. Bush için tam bir kâbus yılı oldu. Bunun böyle sürmesinin kime ne zararı olabilir ki!" diye bitirmiştim.Evet kâbus 2006'da da aynen sürüyor. Washington ilk ciddi şokunu Filistin'de yaşadı. Bu şokun üç boyutu var:1) Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice'ın da itiraf ettiği gibi Washington, Hamas'ın seçim zaferini öngöremedi. (Tıpkı 11 Eylül'ü, Irak'taki direnişi, İran seçimlerini vb. hesaplayamadığı gibi)2) Mahmut Abbas ve El Fetih'e yapılan yatırımlar boşa gitti. İsrail'in Gazze'den çekilmesiyle hız kazanmış olan Ortadoğu Barış Süreci yine bir belirsizliğe sürüklendi.3) Bush, Filistin'i, İslam dünyasına demokrasi ihraç stratejisinin bir "başarı örneği" olarak gösteriyordu; şimdi ne yapacağını şaşırmış durumda.İslam-demokrasi ilişkisiİslamcı hareketlerin demokrasiyle uyum içinde olup olamayacakları tartışması, nedense Türkiye'deki AKP deneyiminden pek etkilenmedi; tam gaz sürüyor. Bu kez daha katı bir örnek üzerinden, Batı'nın "terörist" ilan ettiği Hamas'ın iktidarıyla bu hayati soruya cevap arayacağız.Hamas'ın sivillere yönelik terör eylemlerini benimsemedim, ama onu bir "terör örgütü" olarak niteleme kolaycılığına da kaçmadım. Bunun yerine Hamas'ı öğrenmeye, anlamaya çalıştım. Değişik tarihlerde üç kez Filistin'de bulundum, her seferinde Hamas'lılarla görüştüm, örneğin İsrail'in katlettiği Şeyh Ahmet Yasin, günümüzün en etkili isimlerinden Dr. Mahmud el Zahar gibi liderlerle röportaj yapma imkanım oldu.Bugün çok zor, karmaşık bir sürece girildiği ortada. Çözümsüzlükten beslenen iç ve dış odakların provokasyonlarına çok açık bir durum söz konusu. Fakat bütün risklere rağmen önümüzde barış, Filistin, Ortadoğu ve İslam dünyası için büyük bir fırsat var. Umutluyum.Hamas'ın zaaflarıÇünkü Hamas abartıldığı kadar güçlü değil. Hamas'ın zaaflarını, bu örgütü en iyi bilenlerden, dostum, Fransız araştırmacı Jean-François Legrain'den yararlanarak özetlemek istiyorum:1) Hamas'ın belli bir tip seçmeni yok. Her türden Filistinli, dinsel kimlik altında bir araya gelmiş durumda.2) Bölgesel ve siyasi farklar nedeniyle çok parçalı bir yapıya sahip. Ortak bir programı, net bir çizgisi yok.3) Şeyh Yasin'den sonra karizmatik lider üretemedi.4) İktidarı almaya hazır değildi. Zaten İsmail Haniye dışında hükümete girmeye hevesli kimse de yoktu. (Liberation, 27 Ocak 2006)Legrain, Hamas ile El Fetih'in ülkeyi birlikte yönetmelerinin epey zor olduğunu, buna rağmen Hamas'ın diplomaside, yani İsrail ve Batı ile temaslarda topu FKÖ'ye atacağını tahmin ediyor. Hamas yetkilileri şimdilik "süresiz ateşkes" önermenin dışında İsrail'e bakışları konusuna fazla girmek istemiyorlar.Batı ve İsrail ise, Hamas'ın hemen silahlara veda etmesini ve İsrail'in varlığını kabul etmesini dayatıyorlar. Elleri de çok güçlü. Dış yardımların kesilmesi, İsrail'de çalışma imkanlarının sınırlanması durumunda Filistin öyle bir dibe vurur ki Hamas kısa sürede toplumsal desteğini kaybedebilir. Fakat bu politika Hamas'ı İran ve Suriye gibi ülkeler daha fazla bağımlı kılabilir.Batı'da kotarılan ve kısmen Türkiye'de de benimsenen felaket senaryolarına itibar etmeden, tarihin baş aktörünün devletler, kurumlar, ordular, gizli servisler değil insanlar olduğunu hep hatırda tutarak, serinkanlı bir şekilde Filistin'i yakından izlemeye devam...
George W. Bush 11 Eylül 2001'in hemen ardından olayın adını "terörle savaş" koydu ve büyük bir yanlış yaptı. O günden bu yana ABD'nin tüm imkanları, en yeni teknolojiler, binlerce insan, milyarlarca dolar bu savaşa aktarıldı. Önce Afganistan, ardından Irak işgal edildi. Ebu Garip, Guantanamo, toplu gözaltılar, adam kaçırmalar, işkenceler, gizli hapishaneler, CIA uçakları... Birçok uluslararası savaş ve hukuk kuralı çiğnendi ama ortada kocaman bir fiyaskodan başka bir şey yok.Pakistan'ın Afganistan sınırındaki Damadola köyünde yaşananlar çok öğretici: CIA, El Kaide'nin gerçek beyni olan Mısırlı Eymen el Zevahiri'nin akşam yemeğine konuk olacağı evi saptıyor, orayı "predator" adı verilen insansız uçakla yerle bir ediyor ama Zevahiri nasıl oluyorsa yemeğe gitmiyor. Sonuç: CIA profesyonel ama El Kaide de öyle, hatta belki daha fazla.El Kaide'yi anlamak1988'de Afganistan'da bin Ladin ve bir avuç Arap asıllı İslamcı tarafından kurulan El Kaide 18 yılda birçok aşamadan geçti; kendini sürekli yeniledi, değişti. Bu dönüşümün ne kadarının bilinçli, ne kadarının olayların gidişinin sonucu olduğu tartışılabilir, ama şurası kesin: El Kaide ile savaşma iddiasındakiler hâlâ bu olguyu (örgütü ve/veya şebekeyi) ve onun dinamizmini tam olarak anlayabilmiş değiller. Örneğin ABD'de El Kaide üzerine sürekli yeni kitaplar çıkıyor ama bunların ezici bir çoğunluğu zaman aşımına uğramış klişeleri tekrarlamaktan öteye gidemiyorlar.Pekala şöyle söyleyebiliriz: El Kaide'yi çok geriden takip ediyor, kendisi izin verdiği ölçüde tanıyor, biliyoruz. Örneğin nice uzman, bir yıldan fazla zamandır sesi çıkmadı diye bin Ladin'e binbir türlü ölüm biçmişti. Bir ses kaseti bütün hayalleri yerle bir etti. Ve bu kaset dünyanın -en azından Amerikalıların- gündemini değiştirdi. Onun ABD'de yeni terör eylemi düzenleme tehdidine kimse "Hadi canım sende!" diyemiyor. Daha önemlisi yaptığı ateşkes çağrısı kafaları karıştırabiliyor. Çünkü "kör terör" olarak görülen, gösterilmek istenen El Kaide olgusu, hem ABD başta olmak üzere Batılı devletlerin beceriksizliği, hem de İslam dünyasının çaresizliği nedeniyle her geçen gün siyasallaşıyor ve -bazılarına biraz aşın gelebilir ama- meşruiyet zeminini genişletiyor. Bin Ladin'in alıntı yaptığı kitabın peynir ekmek gibi satması, onun dinlendiğini ve söylediklerine bir şekilde değer verildiğini gösteriyor.Daha fazla fatura ödemeyelimBaşkan Bush Amerikalılardan yabancı dil (tabii en çok İslam ülkelerinde konuşulanlar) öğrenmelerini istiyor. Condoleezza Rice, Batı'daki diplomatların önemli bir bölümünü Doğu'ya kaydırıyor. Bunlar ilginç adımlar, ama yaraya merhem olmaları çok zor.Daha fazla zaman kaybetmeden Washington'in global teröre karşı tek başına mücadele etme iddiasına son vermek şart. Türkiye, Pakistan, Endonezya, Suudi Arabistan, Polonya, Ukrayna, İngiltere, İtalya ve daha nice ülke, CIA başta olmak üzere Amerikalıların "teröre karşı işbirliği" dayatmalarından bunalmış durumdalar. Kimse Amerikan yönetiminin yanlış strateji ve taktiklerinin faturasını ödemek, global terörün hedefi olmak istemiyor.Peki ne yapılabilir? Uluslarötesi (transnasyonal) bir şebeke olan El Kaide'nin karşısına aynı şekilde uluslarötesi-özellikle İslam topluluklarının aktif olduğu- bir yapıyla çıkmak gerekiyor. Birleşmiş Milletler, NATO, İnterpol, gibi kurumların böyle bir görevi yüklenmesi zor olabilir, o zaman yenilerine bakılabilir.Ama her şeyden önce, hep birlikte global teröre karşı askeri değil sivil bir cevap aramak zorundayız.
Batı, özellikle de Avrupa, İran'ın Irak olmadığını kavramışa benziyor. Bu iyiye işaret, ama İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad'ın da Saddam Hüseyin olmadığını akıldan çıkartmamak kaydıyla. Batı, yöneticileri ve medyası Ahmedinecad'ı "yarı deli", hatta "deli" gibi göstererek İran karşıtı bir kamuoyu yaratmak istiyorlar. Ama bu silah geri tepmeye aday.Öncelikle Ahmedinecad deli değil cin gibi akıllı olduğunu, Haşimi Rafsancani başta olmak üzere nice adayı geçip sandıktan çıkarak kanıtlamıştı. Kaldı ki o Saddam gibi bir "diktatör" değil, otokratik bir rejimin seçimle işbaşına gelmiş bir yöneticisi. Her ne kadar İran'da bir nevi "başkanlık sistemi" bulunsa da, "Dini Lider" (Ayetullah Hameney) başta olmak üzere "Uzmanlar Meclisi", "Düzenin Yararını Teşhis Heyeti" gibi kişi ve kurumlar cumhurbaşkanının yetki ve iktidarını alabildiğine kısıtlıyorlar.O bir aynaYani Ahmedinecad İran'ın, ilk ve hele son sözünü (özellikle nükleer silahlanma, terör, İsrail gibi hayati konularda) söyleyebilecek kişi değil. Eğer öyle olsaydı, daha önce iki dönem üstüste seçilmiş olan Muhammed Hatemi, uluslararası camianın desteğini de arkasına alarak İran halkının ezici bir çoğunluğunun arzuladığı reformları yapar, dönüşümü gerçekleştirirdi.Ahmedinecad bir ayna aslında. Ama İran toplumunu değil rejimini yansıtıyor. Dolayısıyla onun seçildikten hemen sonraki çıkışlarının, rejimin önde gelen kişi ve kurumlarının onayını almış, iyi çalışılmış manevralar olduğunu ileri sürebiliriz.Öte yandan, Washington'un yaptığı gibi, İran'daki rejim-toplum makasının açıklığına fazla bel bağlamak da yanıltıcı olabilir. Zaten ABD'nin İran'daki (aslında İslam dünyasının her bir noktasında aynı şey geçerli) nüanslara tam olarak vakıf olduğu söylenemez. Örneğin o kadar uzman İran üzerinden geçiniyor ama Ahmedinecad'ın seçileceğini kestirebilenlerin sayısı yok denecek kadar azdı.Sorular ve çağrıştırdıklarıEğer İran'ı iyi anlamak istiyorsak öncelikle şu soruların cevaplarını bulmak zorundayız:1) İranlılar molla rejiminden o kadar bıkmış olmalarına rağmen neden adayların en "radikal İslamcı" olanını seçtiler? Yani rejim hâlâ insanların nesine, neresine seslenebiliyor?2) İran toplumu nükleer soruna nasıl bakıyor?3) Ahmedinecad'ın Yahudilik ve İsrail üzerinden yaptığı kışkırtmalar toplum tarafından benimseniyor mu?4) İran'a yönelik askeri bir müdahale toplumda nasıl bir tepki yaratır?Bütün bu temel soruları hatırlatırken iki hususun altını çizmek istiyorum:* Tıpkı Türkiye gibi bir imparatorluk bakiyesi olan İran'da milliyetçilik hep güçlüydü, İslamcılığın son yıllardaki çözülüşüyle daha da tırmanıyor. Bu nedenle nükleer tartışmalar İran rejimine çok güçlü bir milli zemin ve destek sunabilir. İran'ın, diyelim ki işgali durumunda, Irak'takinden kat kat güçlü ve etkili bir direnişin doğacağı kesindir.* Ahmedinecad, İsrail ve Yahudiliğe karşı demeçler vererek İran'ı yeniden İslam dünyasının etkili bir aktörü kılmak istiyor. Hatta bu çıkışların, Batı'daki antisemitik çevrelerin de hoşuna gittiği kesindir.Batı İran'ı anlamıyor ama Tahran rejimi de Batı'nın kendi içindeki çelişkilerine, ABD'nin Irak'la beraber içine düştüğü derin krize, Afganistan ve Irak'ın istikrarı için kendileriyle iyi geçinmek zorunda oluşuna ve elindeki petrol silahına aşırı güveniyor. Bir an gelebilir ve İran'ın bütün bu kozları masada öylesine kalıverir.İranlı yöneticiler, ABD'nin hâlâ dünyanın tek süper gücü olduğu gerçeğini göz ardı etmelerinin faturasını çok acı ödeyebilirler.
"Önümüzü kesmek istiyorlar." Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın bu sözünü, daha önce dile getirmiş olduğu "Birileri düğmeye bastı" değerlendirmesiyle birlikte ele aldığımızda şu sonuç ortaya çıkıyor: En üsttekinden en aşağıdakine, AKP'liler, yeni, ikinci bir 28 Şubat sürecinden kaygılanıyorlar.AKP'liler kafayı en fazla medyaya, en çok da büyük bir medya grubuna takmış durumdalar. Halbuki "bir kısım medya" dönemi AKP hükümetiyle, hele Erdoğan'ın başbakan olmasıyla çoktan geride kaldı. Çünkü AKP iktidara gelir gelmez AB için kolları sıvadı. Ama esas neden, medyanın -özellikle de sahip ve yöneticilerinin-istikrar saplantısı. Tabii AKP eliyle "irtica"nın ehlileşmesi beklentisini de unutmamak gerek. Özetle, son yirmi yılda medyanın bir hükümete ve onun başbakanına bu kadar sempatik, en azından empatik; iyiniyetli ve anlayışlı yaklaştığını hatırlamıyorum.Güven bunalımıPeki AKP niye hâlâ medyaya kuşkuyla yaklaşıyor?1) Medya sahiplerinin bir bölümü ekonominin başka alanlarında da varlık gösterdiği için sık sık "çıkar çatışmaları" yaşanabiliyor;2) AKP'liler büyük medyanın ulusal ve uluslararası sistemle varolan ilişkilerinden rahatsız. İç ya da dış bazı odakların hükümete medya üzerinden vurduğunu/vurabileceğini düşünüyorlar;3) Erdoğan siyasetin basamaklarını hep büyük medyaya rağmen, hatta onunla çatışarak tırmandı. Bu yoğun geçmişin etkisiyle kalıcı güven ortamı sağlanamıyor;4) AKP'liler, ortak bir geçmişe sahip olmadıkları kişi ya da çevrelere genellikle şüpheyle bakıyorlar. Kuruluşu veya seçim öncesi AKP'ye transfer olan isimlerin çoğu ya gemiyi terk etti ya da küskünleri oynuyorlar. Erdoğan'ın tercümanı ve dış ilişkiler danışmanı Egemen Bağış'ın dışında fazla "başarı örneği" de yok. Yani özel uçaklardaki, özel yemeklerdeki vs. samimiyet görüntüleri, AKP'nin ve Başbakan'ın "gazeteci milleti"ne tam olarak güvendiğinin kanıtları değil.Bu filmi görmemiştik28 Şubat sürecini hatırlayalım: Ordu rahatsızlığını her vesilede, açıkça dile getiriyor; ordu tarafından (dez)enforme edilen medya bunları hiç sorgulamadan -hatta kendi meslektaşlarını da aslanlara atarak- yayıyor; "silahsız kuvvetler" diye adlandırılan bazı "sivil" görünümlü kuruluşlar da bu rahatsızlığı topluma yaymaya çalışıyordu.Bugünse bunların hemen hemen hiçbiri yaşanmıyor: Ne sivil siyasete olur olmaz müdahale eden bir ordu, ne "hükümet düşmanı" bir medya ne de büyük toplumsal hareketlilik var. Bunların yerine bazı generallerin arada sırada yaptıkları çıkışlar, birkaç köşe yazarı ve internet sitesi, bir de çok gürültü yapan ama şu ana kadar büyük kitleleri peşinden sürükleyemeyen bir "ulusalcı cephe"...Yeni bir 28 Şubat'ın dış ayağıysa tamamen sakat, öncelikle, dokuz yıl önceki gibi bir Türkiye-ABD-İsrail üçgeninden söz edebilmek mümkün değil;* İsrail'de siyasi dengeler tam anlamıyla altüst oldu. Zaten AKP'nin İsrail ile ilişkileri RP'ye kıyasla çok iyi;* Pentagon'daki casus skandalı İsrail'in Washington'daki etkisi zayıflatmış durumda;* İslam dünyasına demokrasi taşıma iddiasındaki George W. Bush yönetiminin sık sık örnek gösterdiği Türkiye örneğinin başarısızlığını istemesi anlamlı değil. Zaten Bush kendi başını kurtarmaya çalışıyor...Bir avuç yeni-muhafazakârın (neo-con) yeni bir 28 Şubat için lobi yaptığı doğru ama Irak fiyaskosundan sonra iyice itibar kaybeden bu kişileri ABD'de çok fazla ciddiye alan yok. Türkiye'de, başbakan dahil çok kişinin, bu çevreleri bu kadar önemsemelerini anlayabilmek de mümkün değil.
ABD İran'a saldırabilir mi? Saldırı için Türkiye'yi üs olarak seçer mi? Bu iki som, ne zamandır, yani Jerusalem Post Gazetesi'nin bu konudaki fazlasıyla spekülatif yayınının çok öncesinden beri soruluyor. Genellikle her iki soru da "evet" diye yanıtlanıyor. Halbuki durum göründüğünden çok daha karışık. Öncelikle "Bush saldırabilir mi?" sorusunu ele alalım. Buna verilecek ilk cevap "tabii" olacaktır, ne var ki hemen peşine "ama" eklemek kaydıyla:1) Tam da Irak'tan asker çekilmesinin söz konusu olduğu bir dönemde ABD'nin İran'a karşı yeni bir cephe açabilmesi teknik açıdan çok mümkün görünmüyor.2) Kaldı ki hangi hedeflere nasıl bir saldırı düzenlenmesi gerektiği konusunda Washington'un kafasının net olduğu söylenemez. Daha önceki istihbarat fiyaskoları nedeniyle CIA'ye güvenin büyük ölçüde sarsıldığı ortada.3) İran'a saldırının, "İsrail'i koruma" dışında inandırıcı bir gerekçesini bulmak zor. Nitekim İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad, İsrail ve Yahudi aleyhtarı söylemini iyice abartarak Bush yönetimini tam bir tuzağa sürüklüyor.4) Bugün itibariyle ABD'de yeni bir savaşa geniş halk desteği bulabilmek imkansız. Irak işgalinde kullanılan bütün kanıtların asılsız ve uydurma çıkması nedeniyle Bush'un dünya ve Amerikan kamuoyunu ikna ermesi hiç de kolay olmayacaktır.5) Bush, Irak deneyiminden sonra, uluslararası meşruiyete daha fazla önem verecektir. Bu bağlamda İngiltere, Fransa ve Almanya'nın İran'la müzakerelerinin açık bir şekilde başarısızlıkla sonuçlanması ve Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu'nun, İran'ın nükleer silah peşinde olduğunu tartışmasız bir şekilde beyan etmesi gerekecektir.6) Fakat Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nden, Rusya ve Çin'in muhtemel vetoları nedeniyle İran'a saldırıyı onaylayan bir karar çıkartabilmek zor.7) 2006 sonunda yapılacak olan seçimler nedeniyle Cumhuriyetçiler de dahil olmak üzere Amerikan Kongresi'nin, dış politikada daha izolasyonist (içine kapanmacı) bir çizgiye kayma ihtimali de Bush'u tedirgin ediyor.8) Washington'un, Afganistan ve özellikle de Irak'ta istikrarın sağlanması için İran'a ihtiyacı var. İran'a yapılacak bir saldırı Irak Şiilerinin de tepkisini çeker ve tüm bölgede kargaşa ve çatışmalara yol açabilir. İran'ı El Kaide ile işbirliğine sürükleyebilir.Türkiye olamazEpey "zamansız" olduğu belli olan "İran'a saldırı"nın mekanı da tartışmalı. Bazılarına kalırsa örtülü operasyonun ana üssü Türkiye olacak. Ama hangi Türkiye? 1 Mart 2003'te tezkereyi geçirmeyen, Amerikan ve Yahudi aleyhtarlığının iyice tırmandığı Türkiye mi?1) TBMM'nin İran'a saldırının Türk toprakları üzerinden saldırıyı onaylaması asla mümkün değil. Hükümet, Meclis'i by-pass etmeye kalkarsa çok sayıda milletvekili iktidar partisini terk edebilir.2) Böyle bir saldırı, Türk milliyetçisi, İslamcı ve solcu grupları da harekete geçirecektir. Bunun sonucunda, ülkede bir türlü dikiş tutturamayan "ulusalcı" hareket iyice güçlenebilir.3) İran'a karşı ABD ile geniş ölçüde işbirliğine gidecek olan bir Türkiye'nin, iyice global terörün hedefi haline geleceği de açıktır.Sonuç olarak Jerusalem Post'un abarttığını, pireyi deve yaptığını söyleyebiliriz. Bununla birlikte İran'ı ve Türkiye-İran ilişkilerini yakın takibe almak fena bir fikir değil.