Washington'daki deneyimli meslektaşlar, Türk başbakanların senede bir kez Amerikan başkanlarıyla görüşmelerinin adetten olduğunu söylemişti. Haklıymışlar. Başbakan Erdoğan, son Beyaz Saray ziyaretinin bir yılı dolmak üzereyken, ta Endonezya'da, ABD Başkanı Bush ile görüşmek istediğini ve çalışmaların başladığını söyledi.Bush'un geçen yılki ziyaret talebini zor kabul ettiği söylenmişti. Bu yıl da Erdoğan'ı ağırlamak için çok güçlü gerekçeleri olduğu söylenemez. Aslında Bush'un sadece Erdoğan değil hiçbir yabancı lidere vakit ayırabilecek hali yok. Çünkü hem yerlerde sürünen popülaritesini tamir etmek, hem de yıl sonundaki seçimlerde Cumhuriyetçi Parti'nin oylarını artırabilmek için ağırlığı iyice iç siyasete vermeye çalışıyor.Ana gündem İranKaldı ki ABD'nin dış politika öncelikleri de teröre karşı savaş, İran, Irak, Fılistin-İsrail sorunu olarak sıralanabilir. Türkiye ancak bunlarla ilgili olduğu oranda bir önem kazanabiliyor. Zaten Erdoğan da Bush ile tam da bu konulan görüşmek istediğini söyleyerek ziyaret talebini güçlendirmeye çalışıyor. İyi de Erdoğan Bush'la, geçenlerde Ankara'da olan ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice'a söylemediği ya da onunla tartışamadığı neleri konuşacak? Akla ilk olarak, Rice'dan sonra İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecad'la peşpeşe yaptığı iki görüşme geliyor. Erdoğan Ahmedinecad'la, Bush'a baş başa anlatması gereken hayati şeyler konuştu mu, yakında öğreneceğiz.Sembolik önemGeçen yılki görüşmenin de aslında elle tutulur bir gündemi olmadığı söylenmişti. Zaten süre de epey sınırlıydı. Ama o kadarı bile AKP hükümetine yetmişti. Bu ziyaretin ardından, iyice krizde olan Türk-Amerikan ilişkileri bir toparlanma sürecine girmiş, en azından uzun bir süre yeni bir ciddi kriz çıkmamıştı. En önemlisi Erdoğan, "Washington AKP'nin düğmesine bastı" spekülasyonlarını bir nebze olsun dizginleyebilmiş!! Bu sene de, tabii Bush kabul ederse, yeni pek bir şeyin söylenmeyeceği, AKP için sembolik önemi yüksek bir ziyarete tanık olma ihtimalimiz çok fazla.Nefret ve aşk ilişkisiGarip olan şu ki Türkiye'de Amerikan aleyhtarlığı çok yüksek. AKP'ye oy verenlerin, AKP'de aktif siyaset yapanların çoğunun benzer duygulara sahip olduğunu düşünebiliriz. Peki nasıl oluyor da AKP imajını parlatmak için ABD'ye ihtiyaç duyuyor?Türkiye'de bugüne kadar iktidara gelen neredeyse herkese "Washington'dan icazet aldı" diye yafta yapıştırıldı, onlar da buna pek itiraz etmediler, hatta bu tür iddialar hoşlarına bile gitti. Çünkü insanlar ABD'yi sevmeseler bile onun gücünü biliyor ve kale alıyorlar. Dolayısıyla ABD ile arası iyi olan siyasetçiler "güçlü ve kalıcı", kötü olanlarsa "zayıf ve gidici" olarak görülüyor.Cüneyd Zapsu ve Şaban Dişli ısrarlarımıza rağmen ABD yönetimine Başbakan Erdoğan'dan nasıl bir mesaj getirdiklerini ve ona iletecekleri cevapları söylememişlerdi. Anlaşılan Washington'da Erdoğan'ın ziyaret arzusunun kulisini de yapmış ve olumlu karşılık almışlar.İnsanın aklına ister istemez Zapsu'nun, "Bu adamı kullanın" sözleri geliyor. Başbakan Erdoğan'ın muhtemel ziyareti, yanlış yer ve zamanda edilmiş bu yanlış sözün gölgesinde geçmeye aday.
AKP'nin alternatifinin yine kendi içinden çıkacağı belliydi, fakat iktidar partisi içindeki iktidar savaşlarının bu kadar erken başlaması ve sert geçmesi çok şaşırtıcı. İlk çekişme konusu tabii ki cumhurbaşkanlığı. Hasan Cemal dünkü Milliyet'te, AKP kulislerinde "Çankaya konusunda tek seçici olan Recep Tayyip Erdoğan'dır" diyenlerle "Bundan o kadar da emin olmamak lazım" diye itiraz edenlere dikkat çekti.Kuşkusuz Erdoğan Köşk'e çıkmak isterse onu kimse engelleyemez. Bu durumda çekişme başbakanlık için yaşanacak ve çok büyük bir ihtimalle Abdullah Gül'ün üstünlüğüyle sonuçlanacaktır.Böyle bir durumda AKP ve Türkiye'yi epey çetin günler bekleyecek. İşte birkaç hayati soru:* Erdoğan Çankaya'dan AKP'yi yönetmeye devam edecek mi?* Gül buna izin verecek mi?* Gül hükümeti ve partiyi bir arada tutmayı becerebilecek mi?* Son dönemde toplumdan ziyade bazı egemen güçlerin hassasiyetlerini daha fazla önemseyen kilit isimlerin yeni stratejileri ne olacak?Rol çalanlarAKP'nin bir "Erdoğan partisi" olmadığı 1 Mart 2003 günü tezkerenin reddedilmesiyle ortaya çıkmıştı. O günden bu yana Erdoğan parti içi hakimiyetini mutlaklaştıracak güçlü adımlar atabilmiş değil.Tam tersine birileri sürekli olarak ondan rol çalıyor. Örneğin TBMM Başkanı Bülent Arınç, Başbakan'ın tutuk kaldığı başörtüsü, Şemdinli, "derin devlet" gibi konularda hamle edip bir ilgi odağı haline gelebildi.Adalet Bakanı Cemil Çiçek de, özellikle Ermeni Konferansı'nı düzenleyenleri "vatan haini" ilan edip demokratikleşme ve sivilleşme sürecini "arkadan hançerlediği" andan itibaren sanki "hükümet" değil de "devlet sözcüsü" gibi davranıyor. Çiçek'in AKP'ye yakın medyada da sıkça eleştirilip büyük medyanın bazı yazarlarının desteğini alması da hiç şaşırtıcı değil.Başta "AKP'nin vicdanı" değerlendirmesini hak eden Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener, projektörlerini, partisi ve hükümetteki yozlaşmadan din-devlet-toplum ilişkilerine çevirerek ve rejimin bu alandaki hatalarına kefil olarak kafaları karıştırdı. Şener söylediklerinde sonuna kadar samimi olabilir, ama son dönemde bu kadar popüler olmasının kendisini bugünlere getiren çevreler tarafından yadırgandığını da kabul etmesi gerekir. (Yasin Doğan'ın dünkü Yeni Şafak'ta kaleme aldığı "Hırs ve İhtiras" başlıklı yazının Şener'i hedef aldığını ve Başbakan'ın kimi hissiyatlarını dolaylı olarak dile getirdiğini düşünebiliriz.) Onun Milli Görüş hareketi içinde kendine özgü bir yeri olduğunu bilmeme rağmen büyük medyanın çizmekte olduğu Şener portresinde çok sorun olduğunu düşünüyorum.Veto edebilecek mi?Arınç Cumhurbaşkanlığı için aday olabileceğini açıklarken, Şener "aday değilim" dedi. Çiçek bu tartışmanın erken başlamasından rahatsız olduğunu söyledi ama son dönemdeki onca yatınmı herhalde boşuna yapmamıştır. Çiçek'in adaylığının da yakınlarda, başına "makul" sıfatı eklenerek telaffuz edildiğini görebiliriz. Devlet Bakanı Mehmet Aydın ile Savunma Bakanı Vecdi Gönül de öteden beri "makul" adaylar olarak sayılıyor. Bunlara, her ne kadar Milli Görüş geleneğinden gelse de, Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin'i de, hem Erdoğan'la, hem devletin diğer kurumlarıyla iyi ilişkileri nedeniyle ekleyebiliriz. Tabii bu arada Abdullah Gül'ün adının neden pek az geçtiğini de sormak gerek.Kim olursa olsun, Erdoğan dışında Çankaya'ya çıkacak kişi için belirleyici soru şu olacaktır: AKP hükümetinin çıkardığı herhangi bir kanunu veya yaptığı kilit bir atamayı veto edebilecek birisi mi?
AKP Kars İl Kongresi'ndeki "harem-selamlık" fotoğrafı öncelikle AKP'nin imaj sorununu hâlâ çözememiş olduğunu kanıtlıyor. Çünkü AKP, kendisine yabancı, harta karşı olan çevrelerin görüşlerini de önemsiyor. İkinci olarak insan (kadın) haklarıyla da doğrudan ilintili. Başbakan Erdoğan istediği kadar "hanımlar istedikleri yerde otururlar" desin, bu uygulama genellikle, erkekler tarafından kadınlara dayatılıyor.Keşke medya bu fotoğrafla birlikte AKP kongrelerinde, Erdoğan'ın konuşmaları dışında neler olup bittiğini irdeleyebilse. Tek başına iktidar olan ve alternatifi pek gözükmeyen, üstelik yandaşlarına rant dağıtımına göz yumduğu iddiaları yaygın olan bir partide her tür kongrenin kıran kırana geçmesi kimseyi şaşırtmaz. Ama sonuç ne olacak? Erdoğan AKP üst yönetimini ve milletvekili aday listelerini yine istediği gibi şekillendirebilecek mi? Yoksa "demokrasi virüsü" AKP'nin içine sızacak ve çetin iktidar savaşlan mı yaşanacak? Hatta daha ileri gidip şunu sorabiliriz: Tıpkı RP/FP'deki "yenilikçiler" gibi AKP içinde bir kanat ortaya çıkabilir mi?AKP türbanın neresinde?AKP içindeki tartışma ve çekişmeleri hâlâ Milli Görüşçülük ekseninde değerlendirmek çok akıl kârı değil. Çünkü başkaları hatırlatmasa AKP'nin çoğunluğunun İslamcı bir geçmişe sahip olduğunu nerdeyse unutacağız. Başörtüsünü ele alalım. AKP üniversitelerdeki türban yasağını kaldırmak için doğru bir şekilde "toplumsal uzlaşma" dedi, ama bunu aramak için ciddiye alınabilecek adım atmadı. Nasıl olsa yasağı savunanlar zaman zaman çıkış yapıyordu. AKP'liler de onlara "sert" cevap vererek "kararlı" bir duruş sergiliyormuş gibi yaptılar. Son olarak Süleyman Demirel ve Erdoğan ayrı ayrı tribünlere oynadılar. Bu polemiğin türbanlıların mağduriyetinin giderilmesine hiçbir katkısı olmadığı ortada.TBMM Başkanı Arınç'ın türban için referandum önerisi de sorunu çözmenin tüm yükünü topluma atma kolaycılığına kaçıyor. Ama türban üzerine söylediklerini öne çıkartıp Arınç'ın 23 Nisan konuşmasının üzerine çarpı atmanın da anlamı yok.Arınç hep kayıp mı ediyor?Hele bu konuşmadan hareketle Arınç'ın üzerine çarpı atmaya çalışmak hem anlamsız, hem de mümkün değil. Hürriyet'te Ahmet Hakan çarpıcı olduğu kadar yanlış bir yazı kaleme aldı. Örneğin Arınç'ı, "Girdiği bütün davaları kaybederek sakinleşecek" birisi olarak tanımladı. Arınç'ı gazeteci olarak yaklaşık 20 yıldır izliyorum. Girip de kendisi yüzünden kaybettiği bir dava aklıma gelmiyor.Aksine attığı isabetli adımlara pek çok örnek sıralayabilirim: FP'de tercihini yenilikçilerden yana yaptı. Kongre'de Recai Kutan'a karşı ilk aday olarak çıkıp sonra Abdullah Gül lehine çekildi. FP kapatıldıktan sonra Erbakan'la değil Erdoğan'la hareket etti. Meclis Başkanı oldu. Eşinin başörtüsü yüzünden yaşadıklarını bir "rejim krizi"ne dönüştürmedi. 1 Mart 2003'te ikinci tezkerenin geçmemesinde çok kilit bir rol oynadı.Arınç'ın çıkışlarını kişisel, duygusal ve/veya İslamcı nedenlerle açıklamaya, onun birikimini, AKP'deki ağırlığını ve siyaseti belirleme gücünü küçümsemeye kalkmak doğru olmaz. AKP'nin yakın geleceğini kestirebilmek için, Abdüllatif Şener ile Cemil Çiçek'in kimi zaman kesişen, kimi zaman ayrılan güzergâhlarını, Erdoğan ile Gül arasındaki birlik ve ayrılık noktalarını da iyi izleyebilmek gerekiyor.
Kısa bir süre önce üst düzey bir hükümet yetkilisi, bazı Amerikalı yeni-muhafazakârın (neo-con) peşpeşe gelen AKP eleştirilen hakkında "Onları fazla ciddiye almayın. Birebir görüşmeler çok iyi geçiyor. Mesela ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice ile Abdullah Gül, Sofya'daki NATO toplantısı için bir araya geldiklerinde önemli mesajlar verecekler" demişti. Rice erken davrandı, jest yapıp Ankara'ya uğradı.Rice'ın ziyareti AKP hükümetine çok kritik bir anda uzatılmış bir can simididir. Zira AKP'nin böyle bir ziyarete çok ama çok ihtiyacı vardı. Çünkü son dönemde Türk-Amerikan ilişkilerinin çok kötü gittiği, bundan birinci derecede AKP hükümetinin sorumlu olduğu, Washington'un AKP'yi gözden çıkarttığı haber ve yorumlan birbirini kovalıyordu. Öte yandan iki ülkenin ordulan arasında tezkere ve çuval olaylarıyla bozulmuş olan ilişkilerin tedavi edilmekte olduğu, "askerden askere" temasların yoğunlaştığı söyleniyordu. Bütün bunların sonucunda, AKP'nin yegane alternatifi olarak Türk Silahlı Kuvvetleri işaret ediliyor, yeni bir darbe ima ediliyordu.PKK'nın yeniden eylemlerini tırmandırmasıyla birlikte TSK'nın yine aktif bir aktör olarak öne çıkması; hükümetin, Şemdinli olayında çok net göründüğü gibi iyice geri adım atması da bu yorum sahiplerini alabildiğine heyecanlandırıyordu. İşte Rice'ın ziyareti, bu fazlasıyla abartılı, gerçeklerden çok temennilerden hareketle yapılan ama nedense genel kabul gören değerlendirmelerin bir nevi tekzibi gibi okunabilir. Bu sayede hükümetin rahat bir nefes aldığını söyleyebiliyor, Başbakan Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Gül'ün memnuniyetlerini fotoğraflardan okuyup buradan, hükümetin ciddi bir rahatlama içine girdiği sonucuna varabiliyoruz.Aslına bakılırsa taraflar, İran, PKK gibi temel konularda kısa vadede ciddi ortak adımlar atacaklarına dair bağlayıcı açıklamalar yapmadılar. Ama "stratejik ortaklık" tanımına yapılan vurgu, hatta bu tanımı netleştirmek için "vizyon belgesi" hazırlama karan, ilişkileri daha da sıklaştırmak için mekanizmalar kurulacak olması vs. sembolik bir değer taşıyan ziyaretin amacına ulaşmış olduğunu gösteriyor.Rice ne alacak?Ama dış politika sadece sembollerle yürümüyor. Hükümet, herhalde Washington'un "kıyağına karşı kıyak" yapma durumunda kalacaktır. Bundan önce AKP'liler, "stratejik ortaklık"a örnek olarak Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi (GOKAP) kapsamındaki birkaç "yararsız ve zararsız" faaliyeti ve Afganistan'daki Türk askerlerini gösterirlerdi. Bundan böyle İran, Irak, Suriye gibi riskli alanlarda adımlar atmaları gerekebilir.Ankara'nın şimdilik sadece Kuzey Irak'ta operasyon yapmama teminatı verdiği görülüyor. "İran konusunda ortak düşünüyoruz" laflarınınsa şu an için bir anlamı yok. Washington'un, diplomatik yolların tükendiğine karar vermesi durumunda İran'a karşı atacağı adımlarda Türkiye'yi yanında görüp göremeyeceği hâlâ belli değil. AKP'nin bu konuda bir garanti verebilmesi, verse de bunu Meclis grubuna ve kamuoyuna benimsetebilmesiyse çok zor.Diğer zor bir konu tabii ki PKK. Son yıllarda, her üst düzey temas öncesi "ABD'nin yeni PKK jesti" spekülasyonları yapılıyor ve fos çıkıyor. Bu sefer de öyle oldu ve hâlâ "paketlenip teslim edilmiş" herhangi bir PKK lideri yok ortada. Olsa ne olacağı da ayrı bir konu ya, neyse...
Önce 12 Şubat Pazar günü Diyarbakır istasyon Meydanı'nda onbinlerce kişi "Peygambere Saygı Mitingi"nde bir araya gelip Hz. Muhammed karikatürlerini protesto etti. Ardından 16 Nisan'da yine Diyarbakır'da, Atatürk Stadı'nda yapılması planlanıp kapasitesi yetersiz olduğu için İstasyon Meydanı'na alınan "Peygamber'e Sevgi" toplantısına yine onbinlerce kişi katıldı.Mart ayı sonunda yaşanan Diyarbakır olaylarını haklı olarak geniş bir şekilde ele alan medya, bu iki mitinge hak ettiği önemi vermeyerek büyük bir yanlış yapıyor. Çünkü Diyarbakır olayları ne kadar 'Kürt milliyetçiliği'nin gücünü gösterdiyse, bu iki miting de 'Kürt İslamcılığı'nın bölgede hâlâ ciddi bir siyasal, kültürel ve sosyal bir olgu olduğunu gözler önüne serdi. Diyarbakır olaylarının ardında PKK olduğu söyleniyor, herhalde doğrudur. Mitinglerin ardında doğrudan ya da dolaylı bir şekilde Hizbullah'ın olduğunu ileri sürmek hiç de yanıltıcı olmayacaktır. Diğer bir deyişle Güneydoğu'da devlet ile PKK'nın başını çektiği 'Kürt hareketi' baş başa kalmış değil. Bir ucunda İslamcıların (esas olarak Hizbullah'ın) yer aldığı bir üçgen söz konusu.Dört hayati soruDolayısıyla Türkiye'nin Kürt sorununun geleceğini kestirebilmek için şu sorular üzerine kafa yormak şart:1) Hizbullah nasıl oldu da varlığını sürdürdü ve siyaset sahnesine dönüş yapıyor?2) Hizbullah PKK'ya nasıl bakıyor?3) PKK Hizbullah'a nasıl bakıyor?4) En önemlisi, PKK'ya bakışını iyi kötü bildiğimiz devlet Hizbullah'a nasıl bakıyor? Yani PKK'nın önünü kesmek için Hizbullah'ı el altından veya açıkça kollayıp teşvik edebilir mi?Yıllardır Hizbullah'ın "vahşi bir terör örgütü" veya devletin basit bir piyonu ve taşeronu olmaya indirgenemeyeceğini, belli bir kitle desteği, belli bir sosyal, kültürel ve siyasal karşılığı olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Bu nedenle yediği bütün polisiye darbelere, Türk-Kürt, laik-İslamcı ayırmaksızın genel kamuoyu tarafından lanetlenmiş olmasına rağmen Hizbullah'ın dönüş yapması şaşırtıcı değil.Kimilerine, cumhuriyet tarihinin "en illegal örgütü" olarak tanımlanan Hizbullah'ın bu şekilde "light" bir dönüş yapması şaşırtıcı gelebilir. Ama son beş yıldır İsa Altsoy tarafından yönetilen örgütün dergiler çıkardığı, kitaplar bastığı, dernekler, vakıflar kurduğu, yani yasal çalışmayı temel aldığı biliniyordu. Şaşırtıcı olan Hizbullah'ın kısa sürede toparlanması.Devlet yardımı var mı?Tam bu noktada "Herhalde bunu kendi başına başaramamıştır, devletten yardım almıştır" diyenler çıkacaktır. Pek sanmıyorum. Çünkü liderleri Velioğlu'nu öldürdüğü için Hizbullah devletten, Okkan suikasti nedeniyle de devlet Hizbullah'tan tam anlamıyla nefret ediyor. Örgütün başına bir şey gelmemesini komplo teorileriyle değil de AB sürecindeki Türkiye'nin yaşadığı demokratikleşme süreciyle açıklamaya çalışmak daha doğru olur.Benzer bir nefret ilişkisi Hizbullah ile PKK arasında var. Birbirlerinin kanını akıtmış iki grup tekrar çatışabilir. Hizbullahçılar bir süre önce yazılı bir açıklamayla "İslami inancımızı öğrenme, yaşama ve tebliğ etme engellenmediği müddetçe zor kullanma gibi bir düşüncemiz yoktur" demişlerdi. Acaba örgüt yine "tebliğ-cemaat-cihad" stratejisiyle mi hareket ediyor? Öyleyse "cihad" aşamasına gelince ne yapacaklar?Keşke şiddeti kesinlikle reddetme noktasına gelebilseler. Ama çok zor. Örneğin ABD'nin İran'a saldırması durumunda Hizbullahçılar eskisinden daha sert ve acımasız bile olabilirler.
Geçen Cuma Washington'daki Amerikan Girişim Enstitüsü'nde (AEI), her ne kadar kendi gazetem aynı fikirde değilse de, son derece heyecanlı, önemli ve haber değeri yüksek bir toplantıyı izleme şansına eriştim. AKP Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli ile Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın "veri danışmanı" Cüneyd Zapsu'nun, Amerikan yönetiminde yer alan veya onu etkileyen bir grup yeni-muhafazakâr (neo-con) ile tartışmasından söz ediyorum.Aslında AEI toplantıyı "off the record" , yani basına kapalı yapacaktı, ki bu Washington'daki düşünce üretim kuruluşları için alışıldık bir yöntemdi. Ama Zapsu bir gün önce raconu bozdu, toplantıyı beş Türk gazetecinin, arta İHA kamerasının izlemesine imkan tanıdı. Orda olmasaydık birtakım bilgi kırıntılarıyla yine bir şeyler yazardık ama muhtemelen tekzip edilirdik. Olay da bu kadar büyümezdi. Bu cesur ve (özellikle kendisi için) riskli kararından ötürü Zapsu'yu tebrik etmek gerekiyor.Ezik olan AmerikalılardıToplantının hemen ardından Zapsu ve Dişli'ye "Keşke gelmeseydiniz" demiştim. Nitekim olay Türkiye'de de hep olumsuz olarak değerlendirildi. Ama aradan dört gün geçtikten sonra, (Zapsu'nun birçok sivri ve hiç de diplomatik olmayan sözlerini bir kenara koyarak) yapılan yorumları tek yönlü ve tek yanlı, dolayısıyla haksız bulduğumu söylemeliyim.Sonuçta AEI, dünyada büyük çoğunluğun karşı çıktığı Irak işgalinin planlandığı kurumlardan biri; toplantıya katılıp da AKP'lileri, hükümeti ve buna bağlı olarak Türkiye'yi eleştiren neo-conların itibarları dünyada zaten yoktu, kendi ülkelerinde de giderek eriyorlar. Yani bu kişiler tarafından sevilmemek ya da eleştirilmek o kadar da kötü ve korkutucu bir şey değil.Öte yandan, resmedilmeye çalışıldığı gibi bu tartışmada üstün olan taraf Amerikalılar, ezik olanlarsa AKP'liler (dolayısıyla Türkler) değildi. Başkan Yardımcısı Dick Cheney'in ofisinden David Wurmser'in "PKK'nm Kuzey Irak'tan yönetildiğine dair kanttanız var mı?" diye köpürmesi; Pentagon'dan Harold Rhode'un "Hayır PKK'yla görüşmüyoruz" diye parlaması; Türkiye-ABD-İsrail "stratejik üçgeni" nin beyinlerinden Alan Makovsky nin dizginleyemediği öfkesi; yeni muhafazakâr hareket üzerine okuduğum birçok metinde karşıma çıkan William Luti'nin ağzını bıçak açmaması ve tabii ki AKP'ye karşı neo-con cihadın öncülerinden Michael Rubin'in, AEI çalışanı olmasına rağmen toplantıya katılmaması (halbuki Zapsu, Rubin'in kendisini BİM şirketi üzerinden para aklamakla suçladığı makalesine cevabını yazılı olarak hazırlamıştı) hep Türkiye için iyiye işaretlerdi.Hamas-PKK benzetmesiZapsu ve Dişli, Hamas ziyareti konusunda tatminkâr açıklamalar yapamadılar. Kendilerinin de bu ziyareti pek tasvip ermedikleri kanısındayım, galiba bu yüzden zorlandılar. Halbuki Hamas olayından çok önce Washington'da bazılarının AKP'yi "Islamofaşist" ilan etmiş olduğunu hatırlatabilirlerdi. AEI Başkan Yardımcısı Danielle Pletka'nın Hamas-PKK benzetmesi neyse "Hamas, sizin de bir şekilde onayladığınız seçimlerden zaferle çıktı" diyerek tutarlı bir şekilde karşı çıktılar.Keşke içlerinden birisi, "Teröristlerle hiçbir şekilde görüşülmez" diyen Pletka'ya, yine AEI'nin ağır toplarından Michael Ledeen'in, Ortadoğu'nun en sapkın terör örgütlerinden İranlı Halkın Mücahitleri'ni neden Washington'da pazarlamaya çalıştığını ve buna AEI'nin ne tepki gösterdiğini sorsaydı?Bunların bütün hiddeti sadece 1 Mart tezkeresi olamaz. Birilerinin Türkiye'yi bu sefer İran macerasına sürüklemek istediği iddiaları pekala doğru olabilir. Bereket bu imkansızdan da öte bir durum.
Prof. Ahmet Davutoğlu, dönemin başbakanı Abdullah Gül'ün başdanışmanı olarak 2002 Aralık ayındaki AB Kopenhag Zirvesi'nde siftahı yaptı. Recep Tayyip Erdoğan'la da görevini sürdürdü ve kendisine "büyükelçi" unvanı verildi. O AKP hükümetinin dış politikasını oluşturan isimlerin başında geliyor ve lafı dolandırmadan söylemeli, görevini hiç de kötü yapmıyor.Ve daha ilk günden itibaren bazı çevreler onu etkisizleştirmek, hatta tasfiye ettirmek için çok uğraşıyorlar. Bazı temel şikayetlerini sıralamaya çalışalım:1) Türkiye'nin ABD'nin Irak işgalinde aktif olarak yer almaması;2) Savaş öncesi ve sonrası Irak'a komşu ülkeleri seferber etmeye çalışması;3) Suriye'deki Baas rejimiyle iyi ilişkileri sürdürmesi;4) İran'a yönelik muhtemel bir askeri operasyona sıcak bakmaması ve böylesi bir durumda aktif desteğe yanaşmaması;5) Filistin'de Hamas ile doğrudan ilişki kurması;6) İslam Konferansı Örgütü, Arap Birliği gibi kurumlara dinamizm getirmeye1 çalışması...Kraldan çok kralcılarBütün bu açılım ve arayışları "Türkiye'nin rayından çıkması" olarak takdim edip dünyanın sonuymuş gibi göstermek istediler. Davutoğlu'nun adını açıkça pek vermediler, ama her vesileyle onun kitabıyla (Stratejik Derinlik) ve orada dile getirdiği yaklaşımlarla dalga geçmeye çalıştılar. Onu "Türkiye'yi Malezya yapmak istiyor" iddiasıyla karalamaya çalıştılar.İsrail'in, Amerikan yönetiminin, onlara yakın bazı düşünce üretim kuruluşları ve gazetecilerin Davutoğlu'ndan şikayetçi olmaları normal. Ama Türkiye'den bazı isimlerin onu günah keçisi yapma gayretlerini anlamak, hele eleştirilerindeki temel dürtünün "Türkiye'nin çıkarları" olduğuna inanmak mümkün değil. Çünkü "stratejik derinlik" arayışlarına cihad ilan ederken bize sunabildikleri tek alternatif "Amerikan kuyrukçuluğu." Yani "stratejik sığlık".ÇarpıtmalarBu arada birçok gerçeği çarpıtmaya çalışıyorlar:1) AKP'nin dış politikası "anti-Amerikan" olarak nitelenemez. Hatta bazı İslamcılar Erdoğan hükümetini Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi'ndeki rolü nedeniyle hain ilan ediyorlar;2) AKP İsrail'le iyi ilişkileri de sürdürme çabasında;3) AKP, Davutoğlu olmasa da dış politikada benzer arayışlara girerdi. Bunun Erdoğan'ın çevresindeki bazı danışmanlara bırakılması mümkün değildi;4) Kaldı ki Türk dış politikasını sadece Davutoğlu belirlemiyor. Erdoğan ve Gül de ayrı ayrı ağırlık koyuyorlar. Ayrıca Dışişleri bürokrasisinin başlangıçtaki direnci de epey kırıldı. (Örneğin tezkere günlerinde "artık Washington'la her şey bitti" diye yakınan bir diplomatımızla sonradan ABD'de karşılaştığımız her seferinde bana "ilişkiler çok iyi" dedi.)Devletin diğer kurumlarının, özellikle de ordunun Davutoğlu'na ciddi itirazları olduğu da hayli tartışmalı bir spekülasyon. İki ülke orduları arasında tezkere ve çuval krizleri nedeniyle bozulan ilişkileri tamir etme gayretleri var ama bunu ABD'nin "AKP hükümetinin yerine TSK'yı koyma", hatta "darbe teşvikçiliği" olarak değerlendirmek fazla abartılı olur. Washington'da bu tür hayalleri kuranlar ve Türkiye'de de onlarla işbirliği için yanıp tutuşanlar olabilir ama Türkiye gemisinin böylesine sığ sulara çekilebilmesi artık mümkün değil.SonsözAKP'nin dış politikada yeterince cesur olmadığı için birçok hata yaptığı kanısındayım. Prof. Davutoğlu'nun bazı yaklaşımlarını da, olması gerektiği kadar "derin" bulmuyorum. Onu (ve dolayısıyla AKP'yi) savunmanın bana kalmış olmasını da kaderin garip bir cilvesi olarak kayda geçiriyorum.
Amerikan-Türk Konseyi'nin (ATC), Türk-Amerikan İlişkileri üzerine düzenlediği 25. yıllık konferans vesilesiyle Washington'a gelen değişik mesleklerden birçok Türkten hep aynı soruyu işittim: "Buradan Türkiye nasıl görülüyor?" Cevabım aynı oldu: Görülmüyor.Çünkü Washington'da sorunlu ülkeler, bölgeler üzerine yazılıp çiziliyor, tartışılıyor. Mesela son dönemde konuşulan ülkeleri şöyle sıralayabiliriz: Irak, İran, Filistin, Suriye, biraz Afganistan, biraz Lübnan, biraz da Mısır.Gündemde olmamakAslında ABD'nin gündeminde olmamak, arka planda kalmak hiç de o kadar kötü bir durum değil. Ama biz Türkler kendimizi çok fazla önemsiyoruz. Kimimiz Amerikancı, kimimiz Amerikan karşıtı olduğumuz için, Washington'un islam dünyası ve özellikle Ortadoğu politikalarında Türkiye'nin kilit ülke olduğunu düşünebiliyoruz. Ne var ki, özellikle 1 Mart 2003'teki tezkere şokundan sonra Amerikan yönetimi Türkiye'ye güvenerek bölgeye yönelik plan proje geliştirmiyor.Yine de Amerikalı diplomatların, İran konusunda TBMM bünyesinde lobi faaliyeti yürüttükleri haberlerini yabana atmamak lazım. Aynı şekilde Başkan George W. Bush'un Washington Büyükelçisi Nabi Şensoy'un güven mektubuna cevabı ve muhakkak bunun basına sızdırılması da önemli.Yine CIA ve FBI konusuBu mektuptaki "CIA Direktörü Goss ve FBI Direktörü Mueller tarafından Türkiye'ye yapılan son ziyaretler, ABD'nin terörizmle savaşta Türkiye ile birlikte çalışmaya ne kadar büyük önem verdiğini vurgulamaktadır" cümlesi iki ülke ilişkilerinde maymuncuk işlevi görebilir.Kimileri Goss ve Mueller'in PKK'ya yönelik köklü bir operasyon hazırlığı için Türkiye'ye geldiğini iddia etmişti, daha doğrusu ummuştu. Bizse burada "ziyaretlerin sadece PKK boyutuyla ele alınması yanıltıcı. Çünkü ne bu kurumlar, ne de onun başındakiler 'almadan vermeye' alışık değiller. Bu nedenle PKK konusundaki vaatleri kadar, belki ondan da önce Türkiye'den talep edeceklerine dikkat etmek gerekiyor" diye yazmış ve esas gündemin El Kaide olduğunu ileri sürmüştük. O günden bugüne Türkiye'nin PKK konusunda bir şey alamadığını biliyoruz. Aynı süreçte CIA ve FBI'ye El Kaide konusunda bir şey verip verilmediğiniyse bilmiyoruz.Burada geniş bir parantez açarak, Amerikalı istihbaratçıların Türkiye'deki önde gelen muhataplarından Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı Sabri Uzun un neden suçluymuş gibi apar topar görevden alındığını, medyanın ve muhalefet partilerinin neden hükümetin bu tasarrufunu sorgulamadığını, Uzun'un gitmesinin Türkiye'nin terörle, özellikle de global terörle mücadelesini nasıl etkileyebileceğini sormak gerekiyor.Onca fiyaskoya rağmenATC toplantısı sırasında bir grup gazeteci ve subay İran üzerine sohbet ederken, ANAP'lı eski bir bakan yanımıza geldi ve Türkiye'nin çıkarlarının ABD ile birlikte hareket etmeyi gerektirdiğini söyledi. Şu cümle onun: "Düşünsenize, adamlar insansız uçakla Yemen'deki teröristleri ortadan kaldırıyor."Nasıl yine Yemen'de, iki intihar eylemcisi bir sürat teknesiyle USS Cole adlı Amerikan savaş gemisine saldırıp 17 askeri öldürdü diye El Kaideci olmak yanlışsa, "predator" adı verilen planörlerle teröristin yanında bol miktarda masum insanı da öldüren Amerikalılar'a hayranlık beslemek hiç de akıl kârı değil.Hayrettir, bunca olan bitenden, fiyaskodan, Francis Fukuyama'nın bile "hadi eyvallah" demesinden sonra hâlâ birileri ABD'lilerden çok Amerikancı olabiliyor. Amerikan karşıtlığı üzerine çok yazıldı çizildi, fakat günümüzde Amerikancılığın daha marazi bir durum olduğu aşikâr.