Gülen'den henüz cevap yok

15 Haziran 2006

Fethullah Gülen'den, geçen hafta bu köşede kendisine yönelttiğim dokuz soruya şimdilik cevap gelmedi. Kızacak, üzülecek değilim. Takdir kendisinindir. Gülen'den cevap yok ama "açık mektup"a çok sayıda tepki geldi. Çoğunluk, beni saygısızlıkla suçlayıp Fethullah Gülen'e destek verdi. Ondan röportaj koparmak, sansasyon yaratmak ve gazeteme tiraj aldırmak istediğimi ileri sürdüler. Yanılıyorlar. Bağcı dövmek değil üzüm yemek peşindeyim. Gülen bir tabu olmamalı diyorum. Bu yüzden o ve cemaati hakkında yazmaya, kendimce doğrularını övmeye, yanlışlarını eleştirmeye devam ediyorum.Dört elzem soruFethullah Gülen ve cemaatini anlayabilmek için şu dört soru elzem:1) Gülen cemaati, sivil toplum örgütlenmesi (STÖ) olarak tanımlanabilir mi?2) Gülen ve cemaati ne kadar şeffaf?3) Gülen demokrat mı?4) Çetelere karşı mücadelede samimiler mi?Sivil yönleri bulunmakla birlikte cemaat daha çok bir "baskı grubu" olarak tanımlanabilir. Örneğin cemaatin bekası için lobicilik çok önemlidir. Güçlü bir hiyerarşik yapısı olan cemaatin iç işleyişi dışarıdan pek bilinmez. Ortada ne bir tüzük, ne program, ne kayıt defteri, ne de başka bir şey vardır. Yani cemaat bir STÖ'nün en temel vasıflarından olan şeffaflıktan uzaktır.Zorunlu demokratlaşmaAslında cemaat Abant Toplantıları'yla diğer kesimlerden aydınlarla, diyalog faaliyetleriyle de diğer din mensuplarıyla ilişkiye girip belli bir açılım içine girmişti. Araya giren 28 Şubat şok etkisi yarattı. Başlangıçta "derin devlet"le iyi geçinmek istediler, ama olmadı. Bunun üzerine, tıpkı RP'nin yenilikçileri (günümüzün AKP'si) gibi "zorunlu bir demokratlaşma"ya yöneldiler. Cemaatin demokratikleşmesi sürüyor. Ama son beraat kararının gerekçesinde de belirtildiği gibi Fethullah Gülen esas olarak "devletçi" bir kişidir. Yani kendini devlet ile demokrasi arasında ayrım yapmak zorunda hissederse herhalde birinciyi seçer.Gülen cemaatinin çetelere karşı mücadelede samimi olup olmadığını anlamak içinse Susurluk konusunu kurcalamamız şart. Neden Gülen o zaman çetelere karşı, bugün olduğu gibi bir seferberlik ilan etmedi? Arasının çok iyi olduğu DYP lideri Çiller'i zor durumda bırakmak mı istemiyordu? Yoksa çetecilikle suçlanan devlet görevlilerinin çoğu Emniyet teşkilatından olduğu için mi sessiz kaldı?Danıştay baskınının ardından kimimiz laikliği, kimimiz din özgürlüğünü, kimimiz bağımsızlığı, kimimiz de demokrasiyi savunmanın derdine düştük. Dördünü bir potada eritip hep birlikte Türkiye'yi savunma noktasından henüz çok uzağız. Bizler bu kavgalar için kendimizi heder ederken birileri sırtımızdan dehşetli bir iktidar mücadelesi yürütüyor. Ve bunlar "dış güçler" filan değil. Gülen ve cemaati de, sanki bilmedikleri sularda yüzüyorlar. Hatta onları birileri itmiş de olabilir. Ve bu durum hem onlar, hem Türk demokrasisi, dolayısıyla tüm ülke için zararlı sonuçlar doğurabilir.Türkiye'nin yeni bir faşizm yaşamaması için Fethullah Gülen'e, onun, mutlak bir şekilde cemaatini kontrol edebilmesine ihtiyacı var.

Devamını Oku

Zarkavi öldü, herkes sevindi

11 Haziran 2006

Hürriyet gazetesi, Irak'taki El Kaide adına internette yayınlanan "Şu sevindirici haberi vermek isteriz ki, mücahidimiz Şeyh Zarkavi şehit oldu" şeklindeki açıklamaya çok şaşırdı ve habere "El Kaide bile sevindi" başlığını attı. Şehit kavramının bu kadar içselleşmiş olduğu Türkiye'de bile, eğer çok etkili bir gazete böyle bir başlık atabiliyorsa, durum tahminlerin de çok ötesinde vahim demektir.Çünkü Batı'nın muazzam teknik imkanlarına karşı El Kaide ve benzen yapıların ayakta kalabilmesinin, hatta meydan okuyabilmesinin özünde şehitlik anlayışı yatıyor. (Iran asıllı Fransız araştırmacı Farhad Khosrokhavar'ın, yakında Türkçe de yayınlanan "Allah'ın Yeni Şehitleri" kitabı, şehadet kavramının tarihsel serüveni hakkında çok önemli bilgiler sunuyor.) Örneğin 11 Eylül'ün ardından bir El Kaide sözcüsü, "sizin çocuklarınız ölmemek için ellerinden geleni yapıyor, bizimkilerse şehit olabilmek için yarışıyor" diye Batılılarla dalga geçmişti.İkiz kardeşlerin yarışıİşte bu "şehadet yarışı "na Türkiye'den çarpıcı bir örnek: Osman Öztürk 4 Haziran 1997'de Keşmir'e gitti. Osman, nüfusun büyük çoğunluğu Müslüman olan Jammu Keşmir (Esir Keşmir)'in Azad Keşmir (Özgür Keşmir)'e bağlanması için mücadele eden Hizb-ül Mücahidin örgütünün saflarında Hindistan ordusuna karşı savaştı. 37 gün sonra, yani 11 Temmuz 1997'de burada hayatını kaybetti.Osman Afganistan'daki kamp sırasında gördüğü bir rüyayı arkadaşlarına şöyle anlatmıştı: "Kardeşim ismail'le bir koşu parkurunda yarış ediyorduk. Ben ne kadar hızlı koşarsam koşayım, ismail yavaş yavaş koşmasına rağmen hep benden önde gidiyordu. Neticede İsmail yarışı tamamladı ve bana dönüp şöyle bağırdı: Osman acele et seni bekliyorum."Osman ile ismail ikizdi, aralarındaki yarış "şehadet" yarışıydı ve gerçekten İsmail önce davranmış; 21 Aralık 1996 tarihinde Etiyopya'dan ayrılmak isteyen Müslümanlarla birlikte savaştığı Ogadin'de ipi göğüslemişti.Psikolojik savaşBatılılar uzun süredir, Müslümanlar'daki bu şehadet olgusunu anlamaya çalışıyor, ama epey zorlanıyorlar. Kavrayanlar da, gençlerdeki "şehadet" potansiyelini nasıl geçersiz kılabileceklerini bilemiyorlar. Sonuçta ortaya, psikolojik savaş uzmanlarının geliştirdiği, kısa vadeli "çözüm"ler çıkıyor.Öncelikle, zaten radikal islamcı safları seçmiş olanları hedefliyor, bu kişileri fanatik, psikopat veya sosyopat olarak göstermeye çalışıyorlar. Onların aslında dindışı bir hayat sürdükleri veya sürmek istedikleri yolunda haberler (içki, pornografi, seksi iç çamaşırları vb.) bulup ya da üretip, bunları pompalıyorlar.Katılan herkesin her an "gönüllü ölüm"e hazır olması gerektiği için, bu tür örgütlerin içine ajan sokabilmek de imkansız gibi. Bunun yerine militanların yakın çevrelerini kolaylıkla satın alabildikleri intibaı yayıyorlar.Son olarak, Ebu Musab Zarkavi olayında olduğu gibi, kıstırdıklarını ibret olsun diye acımasızca infaz ediyor, yakaladıklarına da her türlü insanlık dışı muameleyi reva görüyorlar.Şehit mi cellat mı?Bu tür propagandalar esas olarak radikal islamcılığa zaten karşı olan çevreler tarafından benimsenirken, ona eğilimli olan kesimlerde tam tersi etkiler de yaratabiliyor. Çünkü El Kaide vb. yapılara sempatiyle bakanlar, bu tür haberlerin kaynaklarına öteden beri güvenmiyorlar. Güvendikleri kaynaklar da kendilerine bunların tam tersi şeyler anlatıyor.Özetle, Türkiye'de altı gazetenin Zarkavi konusunda "Celladın Sonu" manşetini atması bir şeyse, Vakit'in Zarkavi'yi "şehit" olarak yüceltmesi çok şeydir.

Devamını Oku

Fethullah Gülen'e açık mektup

7 Haziran 2006

8 Haziran 2006Fethullah GülenPennsylvaniaAmerika Birleşik DevletleriSayın Fethullah Gülen,Yaklaşık yirmi yıldır sizi ve hareketinizi izlemeye çalışıyorum. Sizinle tek karşılaşmamız 1995 yılında, İstanbul Polat Oteli'ndeki iftar yemeğinde oldu. "Nihayet tanıştık" dediğimde, "Zaten beni tanıyorsunuz" demiştiniz. Bunun dışında konuşma şansımız olmadı. Bugüne kadar sizinle röportaj yapabilmek için düzenli olarak yakın çevrenize başvurdum ama hiç olumlu cevap alamadım.Danıştay baskını kuşkusuz Türkiye'de derin bir krize yol açtı. Ama her kriz aynı zamanda bir fırsattır. Bu vesileyle Türkiye'de demokrasi yanlıları ve karşıtları arasındaki saflaşma daha da belirginleşti. Sevindirici hususlardan biri, sizin ve cemaatinizin (isterseniz buna "sizi takip edenler" diyebiliriz) de kararlılıkla çetelere karşı demokrasiden yana tavır alması oldu.Sizleri ilk kez bu kadar açık ve tartışmasız bir şekilde sivil ve demokratik platformda görmenin verdiği cesaretle ve Türkiye'nin demokratikleşmesine katkıda bulunmaktan başka bir hedef gütmeksizin bazı sorular yöneltmek istiyorum. Umarım böylece ilk röportajımızı Vatan Gazetesi için yapmış oluruz:1) Niçin bu kadar geç kaldınız? Siz mi değiştiniz, koşullar mı? Yoksa ikisi birden mi?2) Susurluk skandalına karşı çetelere karşı bu kadar açık bir şekilde mücadele etmediniz. Bugün baktığınızda, "Keşke 'Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık' eylemine katılsaymışız" dediğiniz oluyor mu?3) 16 Nisan 1997'de Kanal D'de Necmettin Erbakan'ın başbakanlıktan istifasını Hazreti Ömer'in yaşamından örneklerle temenni ettiniz. 31 Ağustos 1997 günü Milliyet'te RP'yi kapatmadan seçime gidilmesini önerip "Seçim sathı mahalline girilirken mahkemenin devam etmesi Refah'a olan güveni sarsar. Oy verilmez ona. Maksat hasıl olur" dediniz. Niye 28 Şubat sürecinde, bugünkü gibi net bir şekilde demokrasiyi savunmadınız?4) İstihbarat konularına çok ilgi göstermeniz dikkat çekici. Örneğin 16 Aralık 2004 tarihindeki bir röportajda, adını vermediğiniz bir "uzman"ın "Önümüzdeki aylarda Türkiye'de yeniden kan gövdeyi götürecek, seri cinayetler işlenecek" tespitini nakletmiş ve "Bana öyle geliyor ki, bu ülke kendi ayaklan üzerinde doğrulma temayülünde olduğu sürece, biz bin cân ile etmemesini dilesek de, bundan sonra da o mel'un suikastlar, sabotajlar ve katiller tekerrür edecektir" demiştiniz. Haklı çıkmak nasıl bir duygu?5) Şemdinli İddianamesi'nin hazırlanmasında size yakın kişilerin etkili olduğu iddialarına ne diyorsunuz?6) Son dönemdeki operasyonların ve bunların basına sızdırılmasının "Emniyet'te Fethullahçı yapılanma" ile ilişkilendirilmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?7) Değişik vesilelerle medyanın hakkınızda "yargısız infaz" yaptığından şikayet ettiniz. Tekzipler yayınlattınız, tazminat davaları kazandınız, hatta bazı kitapları mahkeme kararıyla toplattınız. Son dönemde size yakın bazı yayın organlarının, "ulusalcı" olarak bilinen kişi ve çevreler hakkında yaptığı yayınları nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce soruşturma sürerken haber yapmak doğru mudur? Ekrem Dumanlı Zaman'da bu konudaki eleştirileri şöyle cevapladı: "Soruşturma sürerken haber yapılmasının yanlışlığından bahsedildi, daha önce benzer haber yaptıklarını unuturcasına..." Başkasının hata yapması, sizin hata yapmanızı meşrulaştırır mı?8) Star ve Bugün gazetelerinin yeni sahiplerinin size yakın oldukları söyleniyor. Doğru mudur? Medyada yeni bir "kartel" doğmakta olduğundan kaygılananlara ne dersiniz?9) Türkiye'ye dönmeyi düşünüyor musunuz? Evetse, ne zaman?Saygılarımla, Ruşen ÇakırNot: Türkiye'de suratından gülümseme eksik olmayan gazeteci çok azdır. Kemal Saydamer bunların başında gelirdi. Bize çok erken veda etti. Hoşçakal Kemal abi!

Devamını Oku

İran krizi çözülürse Türkiye sevinir mi?

4 Haziran 2006

ABD'nin Irak'a saldırmasından önce AKP hükümeti Saddam yönetimini ikna etmek için yoğun çaba göstermişti. Öyle ki Baas rejiminin ikinci adamı Taha Yeisin Ramazan Başbakanlığın ATA uçağıyla gizlice Ankara'ya getirilmiş ve kendisine "savaşı bitirmek sizin elinizde" denmişti. Ama olmadı.Cumartesi günü gazetelerden, ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice'ın Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ü arayıp İran konusunda yardım istediğini, Gül'ün de Iran Dışişleri Bakanı Manuşer Mottaki'yle telefonda yaklaşık bir saat görüştüğünü öğrendik. Ne olursa olsun bir savaş ihtimalini engellemeye yönelik her çaba takdire şayandır. Fakat "arabuluculuk"tan çok "aracılık"a soyunduğu anlaşılan AKP hükümeti, eğer bugünün İranı'na dünün Irak'ı muamelesi yapıyorsa yanılıyorlar demektir.Görüşmeler her an başlayabilirÇünkü İran nükleer krizi, karşılıklı tehditler ve teliflerle, diplomatik dille, "sopa ve havuçlarla ilginç bir rotada ve Irak krizinden çok farklı bir şekilde seyrediyor. İran'ın Irak, Ahmedinecad'ın da Saddam olmadığı tartışmasız bir şekilde ortaya çıktı. İranlılar bu süreçte diplomasi konusunda çok güçlü bir deneyim ve beceriye sahip olduklarını bir kez daha kanıtladılar. Ortadoğu'da kilit öneme sahip bir "bölgesel güç" olduklarını da teyit ettirdiler.Düğümü "ABD İran'la doğrudan görüşecek mi?" sorusu çözecek. Tahran, Washington'un, AB başta olmak üzere önemli güç odaklarının da onayını alan çağrısını açık ve kesin bir dille reddetmiş değil. Her an taraflar doğrudan görüşmelere başlayabilirler.Peki bundan bir şey çıkar mı? Birçok çevre bunu imkansız görüyordu, bazılan da engellemek için ellerinden geleni yaptı, yapmaya devam ediyor. ABD ile İran'ın, nerdeyse otuz yıl sonra masaya oturmaları halinde, çözüm için yan yol katedilmiş olacak. Böylesine bir gelişmenin Ortadoğu, hatta tüm dünyada gerginlik, çatışma, hatta terör üzerine kurulu dengeleri sarsması şaşırtıcı olmayacaktır.Bitmeyecek rekabetAKP hükümetinin Hamas'ı apar topar Ankara'ya davet etmesinde İran'dan önce davranma gayreti vardı. Suriye'de Başar Esad rejimine, Washington'un tepkisine rağmen kol kanat gerilirken herhalde İran'ı dengeleme de hedefleniyordu. Bu iki örnek, iki ülkenin arasında, yüzyıllardır savaşmamış olsalar da, çok derin ve ezeli bir rekabet olduğunu gösteriyor. Yani Türkiye zaten Batı'ya (ABD'ye) yakın olduğu için İran'a mesafeli değil; tam tersine İran'a uzak olduğu için Bati'ya daha fazla yaklaşıyor.Özetle, nükleer krizin çatışmayla sonuçlanmaması kuşkusuz Türkiye'nin de hayrına olacaktır. Yeni bir savaşla Kürtlerin İran'da da belli bir statüye kavuşması Ankara için bir kâbus olur. Ama Ankara'nın, Tahran rejiminin bu süreçten çok fazla güçlenerek çıkmasını istemediğini, hatta ölçülü bir şekilde hırpalanmasını arzu ettiğini düşünebiliriz.

Devamını Oku

Erdoğan'ın Washington ziyaretini engellemeye çalışanlar var

31 Mayıs 2006

Danıştay baskını ABD'de fazla yankı bulmamıştı. Dışişleri Bakanlığı'nın kınaması çok sıradandı. Başka da bir resmi açıklama da gelmedi. Amerikan medyasıysa baskını ve yargıç Mustafa Yücel Özbilgin'in cenazesini haberleştirmekten öteye gitmemişti.Ta ki salı gününe kadar. Çünkü o gün ABD'nin ve belki de dünyanın en etkili gazetesi New York Times'da, yazıişleri tarafından "Türkiye'de şiddetli dönüş" başlıklı çok önemli bir yorum kaleme alındı. NY Times'in yorumu öncelikle, Türkiye'de bir askeri müdahale ihtimalinin olduğunu kabul etmesi ve Amerikan yönetimini buna "sıfır hoşgörü" göstermesini istediği için önemli.Ayrıca, demokrasi savunuculuğunu övdüğü Başbakan Erdoğan'ı bunu ispata çağırması; Danıştay saldırısının türbanla ilgisinin kesin olmadığını hatırlatması da yazının diğer çarpıcı yönleri. Yazı, Türkiye'nin daha az demokratik olmasını dünyanın kolay kaldıramayacağı cümlesiyle bitiyor ki bunun çerçeveletilip duvara asalabiliriz.Erdoğan'ın gezisine karşı lobiBu kısa ama birçok tartışmalı konunun netleşmesine katkıda bulunmaya aday yazı, herhalde Türkiye ve ABD'de birçok kişi ve çevrenin küplere binmesine neden olmuştur. Türkiye'yi bir kenara bırakıp ABD'ye bakalım. Özellikle Washington'da, yönetime yakın küçük ama belli bir etkisi olan bir grup yeni-muhafazakâr (neo-con) ne zamandır AKP hükümetine savaş açmış durumdalar.Bu çevre Danıştay baskınını hemen "Türk laikliğine karşı İslamcı bir terör eylemi" olarak lanse etti ve AKP hükümetini doğrudan sorumlu tuttu. (Dünya Bankası Başkanı Paul Wolfowitz'de Sakıp Sabancı Konferansı'nda katil Alparslan Arslan'dan "dinci fanatik" diye bahsetti) Bazıları baskından hemen önce Başbakan Erdoğan'ın Washington'a resmi ziyaret yapmak istediğini hatırlatıp Başkan George W. Bush'un kendisini davet etmeyeceği yolundaki umutlarını açıkça dile getirdiler.Türk hükümeti Erdoğan-Bush görüşmesinin Haziran ayında olması için uğraşırken, bazı Türkler ve Amerikalılar bu buluşmanın gerçekleşmemesi için yoğun bir lobi faaliyeti yürütüyorlar. Erdoğan'ın İran, Irak vb. konuşmaktan ziyade Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimler öncesi "güçlüyüm" mesajı vermek istediğini, bu sebeple Bush ile çektireceği fotoğrafa ihtiyacı olduğunu ileri sürüyorlar. Danıştay baskınının hemen ardından Erdoğan'la görüşmenin, laiklere karşı İslamcıları destekleme mesajı olarak yorumlanacağı uyarısında bulunuyorlar."AKP Versiyon 2.0""Washington CHP-MHP koalisyonu istiyor" iddialarına, herhalde bunu yazan köşe yazarları bile inanmıyordur. Bazı muhalefet parti liderlerinin ve siyasi liderliğe soyunmak üzere olan bazı şahsiyetlerin Washington'da nabız yoklamak istediklerini, hatta kimi temsilcilerinin, yanlarına bazı köşe yazarlarını da takarak, alt düzey temaslar yaptığını duyuyoruz, ama ufukta AKP'ye bir alternatif gözükmüyor. Geriye galiba AKP'nin yegane alternatifi olarak orduyu görenler kalıyor.Washington Enstitüsü Türkiye Programı direktörü Dr. Soner Çağaptay da iktidar partisine sert eleştiriler yönelten bir isim. Ama AKP'ye alternatif aramak yerine, bu partinin kendisini yenilemesini istiyor. Dr. Çağaptay, AKP'liler "modernist İslamcı" olmaktan vazgeçip "laik muhafazakâr" bir parti olmalarını öneriyor. Ve bu yeni partiye "AKP Versiyon 2.0" adını veriyor.Dr. Çağaptay'ın önerisi ilginç, ama AKP'nin laiklikle bir arada yaşamayı beceremediğine gerçekten inanıyorsanız.Ben şahsen inanmıyorum.

Devamını Oku

İran ile ABD görüşür mü?

29 Mayıs 2006

Irak'ta yaşananlar Türkiye için ne anlam ifade ediyor? El Kaide ve diğer Sünni direnişçilerin düzenlediği intihar saldırılarını başından beri "meşru" gördük. Kamyon şoförlerinin kaçırılıp çoğunun vahşice katledilmesine de "direniş"in halel görmemesi için fazla ses çıkarmadık, iç savaşı kızıştırmayı amaçlayan, özellikle Şiilere yönelik katliamları ise "dış güçlerin provokasyonu" diye geçiştirdik.Buna karşılık Felluce, Ebu Garib Cezaevi ve Telafer'de yaşananlara sert tepki verdik. Ama ne zamandır işgal güçlerinin Iraklılar'a reva gördüğü zulümler bizde eskisi gibi infial yaratmıyor. Örneğin Amerikan deniz piyadelerinin 19 Kasım 2005 günü Hadise'de, çoğu kadın ve çocuk 24 Sünni Iraklı'nın, hiçbir kışkırtıcı öğe ve bahane bulunmaksızın, bazıları yataklarında uyurken katletmeleri.ABD'de günlerdir Time dergisinin ortaya çıkardığı bu insanlık suçu konuşuluyor. ABD Savunma Bakanlığı'nın (Pentagon) da katliamı kabul etmesi ve sorumluların askeri mahkemede yargılanması bekleniyor. Ama Türkiye Hadise'den düne kadar habersizdi. Zaten neden haberli ki! Artık Irak, bizim için büyük ölçüde kuzeyinden, yani Kürtlerinden ve buradaki PKK varlığından ibaret.İran bölgesel bir güçPeki Irak konusunda yorulduğumuz ve bu nedenle ilgimizin dağıldığı söylenebilir mi? Pek değil, çünkü Türkiye Suriye'nin uluslararası toplulukla Lübnan nedeniyle yaşadığı ve bugünlerde biraz yatışmış görünen krizi de pek önemsememişti. Şimdi de İran'la ilgili olarak, "ABD veya İsrail saldırır mı?", "Yeni bir savaş çıkar mı?"nın ötesine gidemiyoruz.Halbuki savaş tek seçenek değil. Hatta ABD ile İran'ın doğrudan görüşme ihtimalini ciddiye almak gerekiyor. İran'ın ABD tarafından gözardı edilemeyecek bir bölgesel güç olduğu 11 Eylül 2001 terör saldırılarından sonra iyice belirginleşti.El Kaide'nin Afganistan'dan çıkarılması ve Taliban rejiminin yıkılması için iki ülke yoğun işbirliği yaptı. İran, Irak Savaşı'nın başlarında da ABD'nin işlerini epey kolaylaştırdı. Nitekim Amerikalılar, Irak'ın istikrarı için İran'la doğrudan temasta bulunmaları gerektiğini de itiraf ediyorlar.Şimdiyse nükleer konuda iki ülkenin doğrudan teması söz konusu. Tahran esas olarak "güvenlik garantileri" peşinde. ABD'nin Kürtleri, Azerileri, Belucileri ve Arapları kışkırtmayı kesmesini talep ediyorlar. Ardından İsrail'den nükleer bir tehdit gelmeyeceğine emin olmak istiyorlar.Merak ederek başlayalımBuna karşılık Washington da Tahran'dan Filistin'de barış sürecini sabote etmemesini, Lübnan'a müdahaleden vazgeçmesini ve El Kaide ve diğer terör örgütleriyle her türlü bağını kesmesini isteyecektir. Yani nükleer silahlardan yola çıkıp iki ülkenin çok daha kapsamlı bir pazarlık içine girmesi şaşırtıcı olmaz.Peki doğrudan görüşmeler mümkün mü? Gerek Amerikan yönetiminden, gerek yönetime destek veren odaklardan bu ihtimale ateş püskürenlerin sayısı hayli yüksek. Ama Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice'ın "realist" çizgisi Amerikan dış politikasına iyice egemen oluyor. Örneğin Libya ile diplomatik ilişkilerin yeniden kurulması temel ölçütün "demokrasi" değil "güvenlik" olduğunu iyice kanıtladı. İran'a da "başkalarına sorun çıkarmayın da içerde ne yaparsanız yapın" diyebilirler.Türkiye Ortadoğu'da sözü dinlenen, etkili bir "bölgesel güç" olmak istiyor. Kimse kendisini kandırmasın, hiçbir devlet, kendi kamuoyunu arkasına almaksızın böyle bir iddiayı hayata geçiremez. "Kürt devleti alerjisi", "İslam kardeşliği", "Amerikan karşıtlığı" gibi motifler ne tek tek, ne de hep birlikte Türkiye'ye geniş bir ufuk açabiliyor.Yeni bir vizyon için işe, pekala çevremizde olup bitenleri merak ederek başlayabiliriz.

Devamını Oku

Laiklik nasıl korunamaz?

23 Mayıs 2006

Recep Tayyip Erdoğan başta olmak üzere AKP'lilerin çoğunun İslamcılığı bırakmak zorunda kaldıklarını düşünüyorum. Değişmediklerine dair son günlerde getirilmeye çalışılan kanıtları da inandırıcı bulmuyorum. Yaşanan eninde sonunda bir iktidar savaşı ve kaybetmekte olduklarını görenler AKP'yi, zayıf karnı olduğunu düşündükleri "laiklik" ile vurmaya çalışıyorlar.Yani dün Refah Partisi'ne karşı ne yapıldıysa bugün AKP'ye karşı aynısı yapılmaya çalışılıyor. Dün RP'nin yükselişini irtica kampanyalarıyla, gerilim tırmandırarak durdurmak nasıl mümkün olmadıysa yarın da aynısı olacak.Çünkü sanıldığının aksine laiklik, RP, AKP gibi partilerin "en zayıf" değil belki de "en kuvvetli" noktası. Çünkü Türkiye genel olarak muhafazakâr bir ülke ve RP-AKP gibi partilere laiklik temelinde yöneltilen saldırılar kolaylıkla "islam'a karşı" gibi algılanıyor ve hemen "Müslüman dayanışması" devreye giriyor.Kuşkusuz ordu sürece dolaylı ya da doğrudan bir şekilde müdahale ederse durum değişebilir. Ama bir süre sonra çarklar kaldığı yerden daha hızlı bir şekilde işlemeye devam edecektir. 28 Şubat sürecinin doğrudan ürünü olan AKP, RP'yi kat kat geçti. Varsayalım ki AKP de "19 Mayıs süreci" sonunda tasfiye edilecek olsun. Onun küllerinden doğacak olan yeni bir parti, çok daha güçlü bir şekilde Türkiye'nin kaderine hükmedebilecektir.Ecevit'in büyüklüğüDolayısıyla Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, rektörler, medyanın büyük kısmı tarafından alabildiğine övülen cenaze töreninin laikliğin korunmasına katkıda bulunabileceğini hiç sanmıyorum.Laiklik, ona şüpheyle yaklaşanlara "biz sizden daha güçlüyüz" mesajları vererek korunamaz. Önemli olan şüpheyle bakanların da laiklik saflarına çekilebilmesidir. Peki nasıl? Örneğin Hizbullah'la, dinin aşın siyasallaştırılmasının kolaylıkla vahşete kapı aralayabileceğini görmüştük. Hizbullahçılar'ın işkenceyle katlettiklerinin çoğu dindar kişilerdi. Hizbullah bize laikliğin yalnız dinle ilişkisi gevşek olanlar için değil, dindarlar için de bir teminat olduğunu kanıtlamıştı. Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit ise, tam da bu noktadan hareketle, dindarları laikliğe daha sıkı sarılmaya davet etmişti.Bir süre sonra El Kaideciler 15-20 Kasım 2003 tarihlerinde İstanbul'da çok sayıda masum sivili-ki kuşkusuz içlerinde önemli bir bölümü oruçluydu-katlettiler. Ama Türkiye, El Kaideci teröristlere karşı dindarları laik cumhuriyete daha fazla sahip çıkmaya çağıracak bir Ecevit'ten mahrumdu. İktidar ve muhalefet teröre ad bulma kavgasına tutuştular. Aydınlar da bu felaketin faturasını nasıl sadece Batı'ya kesebileceklerinin derdine düştüler.Türbanı çözme zamanıAKP hükümeti Alparslan Arslan'ın İslamcı olmadığı, sadece kendilerini hedef aldığı, hatta CHP'nin de bir şekilde bu komplonun içinde bulunduğunda ısrarlı. Laiklik yanlıları ise Danıştay'ın, türban karan nedeniyle hedef alındığını savunuyor ve saldırganların birtakım dini motifleri kullanmasını da kanıt olarak gösteriyorlar.Arslan bildik "İslamcı terörist" tipolojisine uymuyor ama pekala radikal bir İslamcı da Danıştay'ı basabilirdi. Dolayısıyla onun, devleti ve toplumuyla tüm Türkiye'yi hedef alındığını kabul etmek ve İspanya ya da İngiltere'deki gibi teröre karşı topyekun bir duruşu nasıl gerçekleştirebileceğimiz üzerine kafa yormak gerekiyor.Örneğin AKP "laik cumhuriyet"e tartışmasız bir şekilde sahip çıksa, laik kesimler de artık türban sorununu çözme zamanının gelmiş olduğunu kabul etseler fena mı olur?

Devamını Oku

Profesyonel İslamcı profiline uyuyor mu?

18 Mayıs 2006

Türkiye'de bir şekilde laik düzeni hedef alan şiddet eylemlerini dört grupta toplayabiliriz:1) Uğur Mumcu, Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Bahriye Üçok gibi aydınlara yönelik suikastler. Bunları İran gizli servisleri tarafından eğitilmiş militanlar yaptı. Amaçları Türkiye'de İslam devrimi yapmak gibi görünüyordu ama esas hedefin Türkiye'yi İran lehine istikrarsızlaştırmalı olduğu ortadaydı.2) Hizbullah'ın PKK'ya, diğer İslamcılara, ajan sandığı kendi militanlarına ve nihayet güvenlik güçlerine karşı eylemleri.3) 15-20 Kasım 2003'de olduğu gibi, El Kaide ve Usame bin Ladin'le doğrudan ilişkili militanların eylemleri.4) Sivas Katliamı, 1993'de Mahmut Kaçar'ın Anıtkabir'de yaptığı eylem, 1995'de Gümüşhane Baro Başkanı Ali Günday'ın öldürülmesi gibi kendiliğinden gelişen ya da ülkedeki laik-İslamcı gerginliğinin etkisindeki şahısların kendi başlarına kotardıkları saldırılar. İlk üç grupta alabildiğine örgütlü ve profesyonel İslamcı militanlar söz konusuyken, sonuncu öbekte İslamcılara ek olarak ülkücü, Türk-İslam ülkücüsü veya bunların hepsinin birden etkisi altındaki "sıradan insanları" da görebiliyoruz. Peki Danıştay'a yönelik saldırının faili Alparslan Arslan bunlardan hangi gruba giriyor? Geçmişte geliştirdiği bazı ilişkilere bakıp onu birtakım "derin odakların tetikçisi" olarak görmek/göstermek isteyenler var. Böyle bir ihtimali hep akılda tutup şunu söyleyebiliriz: Şu ana kadar ortaya çıkanlar ışığında, Arslan "profesyonel İslamcı terörist" profiline pek uymuyor. Arslan'ı Mart 2004'de İstanbul Kartal'daki Mason Locası'nı basan Nihat Doğruel ve Engin Vural'a benzetmek de mümkün. Doğruel ve Varol, El Kaide ile doğrudan ilişki içinde olmayan ama onun çizdiği yolda gitmeye çalışan iki İslamcıydı. Eğer toplantı halindeki masonları katletmeyi becerebilselerdi herhalde Türkiye çok kötü karışırdı. Arslan ise onlar kadar beceriksiz çıkmadı ve ülkeyi bir dönüm noktasının eşiğine getirdi. Arslan'ın türban davasının etkisiyle hareket ettiği ve yaptığının laik-İslamcı gerilimini iyice tırmandırdığı çok açık. Can alıcı soru şu: Arslan bu katliamı, kalbi sahiden türbanlılardan yana olduğu için mi yaptı, yoksa tam tersine türbanın arkasında gözüken kesimleri iyice zor durumda bırakmak için mi?Her iki durumda da ülkeye çok ama çok büyük bir kötülük yaptı ve Türkiye'ye onun tetiklediği felaketleri engelleyebilmek için yeterince güçlü gözükmüyor.

Devamını Oku