İsrail'in Türkiye'ye borcunu ödemesinin tam zamanı

10 Temmuz 2006

Önce İsrail Dışişleri Bakanı Tzipi Livni meslektaşı Abdullah Gül'ü, ardından Başbakan Ehud Olmert Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ı aradı. Arabuluculuk ricası üzerine Hamas'la ilişki kuruldu. Hamas anlaşmaya hazırdı, ama Olmert, kaçırılan erin pazarlıksız serbest bırakılmasını dayattı. İsrail'in "vermeden alma" tutumu üzerine hükümet aradan çekildi. Fakat Olmert'in yeniden talepte bulunması ve devreye ABD'nin de girmesi üzerine Erdoğan, Başdanışmanı Prof. Ahmet Davutoğlu'nu Şam'a gönderdi. Prof. Davutoğlu burada Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad ile görüştü. Bazı yabancı haber ajansların, Hamas'in siyasi lideri Halid Mesai ile de görüşüldüğü haberleri Ankara tarafından kesin bir dille yalanlandı.Washington'da Abdullah Gül, Ahmet Davutoğlu ve bazı diplomatlarla bu konuyu uzun uzun konuşma fırsatım oldu. Şahsen, Davutoğlu'nun Şam'da Mesai ile de görüştüğünü, ama pazarlıkların selameti açısından bunun, en azından şimdilik, gizlendiğini düşünüyorum.Uygulanabilir formülAnkara, krizin askerin kaçırılmasıyla değil, Gazze'de plajın bombalanmasıyla başladığını düşünüyor. Çözümü Hamas'in engellediğine de inanmıyor. Çünkü Filistin tarafı, esir askerle İsrail'in elindeki tutukluların aynı anda serbest bırakılmasında, yani gösterişli bir "takas"ta ısrarcı değil. Eğer İsrail yönetimi, askerin bırakılmasından belli bir süre sonra, Filistinlilerin bazı taleplerinin karşılanacağını Türkiye'ye garanti ederse kriz sona erebilir.Her ne kadar İsrail çözüme yanaşmıyor gözükse de umut var. Örneğin İsrail ordusunun da bu formülle sıcak baktığı bilgileri geliyor. İsrail bunun yerine zulüm politikalarını tırmandırırsa barışı ve iki devletli çözümü iyice tehlikeye sokar. Üstüne üstlük Türkiye-İsrail ilişkilerini de ateşe atar.İsrail Türkiye'yi kaybedemezEğer İsrail, Türkiye sokaklarında yükselen protestoları, hükümet yetkililerinin açıklamalarını umursamıyorsa; tepkileri radikal İslamcılıkla, Yahudi düşmanlığıyla açıklıyorsa; "Türkiye'ye ne oluyor? Ben Arap dünyasına bakarım" diyorsa büyük hata yapıyor demektir.Çünkü Türkiye başından beri İsrail'in İslam dünyası içindeki en güvenilir, sağlam dostu oldu; en zor zamanlarda ona omuz verdi, soluk almasına yardımcı oldu.Mısır, Suriye gibi Arap ülkelerindeki otokratik rejimler, halklarını yıllardır "Filistin davası" ile oyalıyorlar. Hamas'in israil'i tanımakta acele etmesinden; Hamas'in başarılı olup diğer İslami hareketlerin önünü iyice açmasından korkuyorlar. Türkiye ise, sorunun bir an önce barışçıl bir şekilde çözülmesini samimi bir şekilde arzuluyor.Kısacası İsrail'in Türkiye'yi kaybetme gibi bir lüksü yok.Gerekirse kol kesilirBuna karşılık Türkiye'nin İsrail'e aynı ölçüde ihtiyacı yok. Kuşkusuz akla ABD'deki Musevi lobisinin Kongre'den Ermeni soykırım tasarısını geçmesine karşı Ankara ile birlikte hareket etmesi geliyor. Ama özellikle son yıllarda söz konusu lobi ve İsrail'den bazı kesimler, şantaj boyutuna varan çıkışlarla işin tadını epey kaçırdılar. Türkiye, Ömer Seyfettin'in "Diyet" öyküsünde kolunu kesen demirci Koca Ali gibi, "tamam, size muhtaç değilim, ne olursa olsun!" diyebilir.İşte o zaman İsrail, İslam dünyasında iyice yalnız kalır.Halbuki Türkiye İsrail'in yalnızlaşmasını istemiyor.Ama şu da var: Türkiye İsrail ile Filistin arasında bin kere seçim yapmak zorunda kalırsa bininde de Filistin'i seçer.Türkiye, İsrail'in kendisini böyle bir seçime zorlamayacağını umuyor.

Devamını Oku

Bush istedi, Davutoğlu Şam'a gitti

5 Temmuz 2006

AKP hükümeti, Hamas tartışmasında rövanşı aldıklarını düşünüyor. Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Başbakan Başdanışmanı Prof. Ahmet Davutoğlu'nun Şam'da Suriye Devlet Başkanı Esad ile görüşmesinin ABD ve İsrail'den gelen taleplerle gerçekleştiğini söyledi. ABD Dışişleri Bakanı Condolezza Rice görüşmenin "ABD ve bölge ülkelerinin isteği üzerine gerçekleştiğini" doğruladı.Hükümet kaynaklarından aldığımız bilgilere göre, ABD Başkanı Bush ile İsrail Başbakanı Olmert, Başbakan Erdoğan ile yaptıkları telefon görüşmelerinde, Türk hükümetinin krizin çözümü için, Hamas ve Suriye üzerindeki nüfuzunu kullanmasını istediler. Peki neden Türkiye? Üst düzey bir yetkili, ABD ve İsrail'in Türkiye dışında Hamas üzerinde etkili olabilecek başka bir müttefikleri olmadığını söyleyip şöyle devam etti: "Mısır tutuk davranıyor. Suriye ve İran'a mı gidecekler? Gitseler bu ülkeler Hamas'a ne tavsiye eder?""Haklı çıktık"Görüştüğümüz üst düzey kaynaklar dört noktanın altını çiziyor:1) Prof. Davutoğlu, Bush ve Olmert'in talebi üzerine Şam'a gitmiş olabilir, ama orada Türkiye'nin pozisyonunu anlattı;2) Hamas'tan Halid Meşal'in Ankara'ya gelmesini eleştirenler herhalde şimdi haksızlık etmiş olduklarını anlamışlardır.3) Meşal'in ziyaretine gösterilen aşın tepki nedeniyle, Batılı müttefiklerimizle görüşmeden konuyla ilgili adım atmamaya çalışıyoruz;4) Eğer Hamas ziyaretinde bize o kadar sert tepki gösterilmeseydi bugün çok daha etkilibir rol oynayabilirdik. (Nitekim Gül de "Üç ay önce bizim gördüğümüzü bugün Başkan Bush, BM Genel Sekreteri Kofi Annan, Olmert ve Filistin Devlet Başkanı Mahhmud Abbas da görüyor" dedi.)Davutoğlu kimle görüştü?Prof. Davutoğlu'nun Şam'da sadece Devlet Başkanı Esad ile görüştüğünü, Meşal'e ise dolaylı kanallardan mesajların iletildiğini öğrendik. Washington'da hükümet kaynaklarını temkinli bir iyimserlik içinde gördük. Örneğin Gül ayrıntılara girmedi ama "olumlu gelişmeler beklenebilir" dedi. Hükümet Hamas içinde iddia edildiği gibi Haniye ve Mesai arasında derin çelişkiler olmadığını, Suriye'nin çatışmaların durması için devreye girmeye niyetli olduğunu, sonuç olarak olumlu bir çözüme gidilebileceğini düşünüyor. Fakat bunun için İsrail'in daha esnek olmasını umuyorlar.Gül, "Biz İsveç, Norveç gibi, kendi sorunlarını çözdükten sonra başkalarına yardım etmek isteyen bir ülke değiliz. Prestij, şöhret peşinde değiliz. Bütün bunlar bizim de sorunumuz" dedi. Üst düzey bir yetkiliyse hedefi şöyle çizdi: "Soru şu: Türkiye bölgesinde önemli bir rol oynayan bir ülke mi olacak, yoksa olup bitenlere sırtını mı çevirecek? Biz engellemelere rağmen Türkiye'yi bölgesel bir güç yapmak için çalışıyoruz."Türkiye Filistin, Irak ve İran konusundaki çabalarıyla risk mi alıyor? Tecrübeli bir diplomat "Tek risk, basanların başkalarının hanesine yazılması olur" diyor. Ama Filistin ya da İran krizlerinin trajik sona ulaşması durumunda hükümete "hani etkiliydiniz" diyerek yükleneceklerin sayısının hayli yüksek.

Devamını Oku

Karşılıklı güven yok, stratejik ortaklık var!

2 Temmuz 2006

Geçen yıl, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Beyaz Saray ziyaretinin hemen ardından, 10 Haziran'da yazdığım yazıya "Bunun adı 'stratejik ortaklık' olamaz başlığı atmıştım. Çarşamba günü Washington'da, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ile ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice "Türk-Amerikan Stratejik İlişkilerinin İlerlemesi İçin Ortak Vizyon ve Bütünlüklü Diyalog" başlıklı bir belgeyi kamuoyuna açıklayacaklar.Şimdi bir yıl sonra benim özeleştiri yapmam mı gerekecek?Hiç sanmıyorum. Her ne kadar bir yıl içerisinde iki ülke arasında çok sayıda üst düzey temas gerçekleşmiş, ilişkilerde gözle görülür düzelmeler yaşanmış olsa da temel sorunlar büyük ölçüde ortada duruyor. Bunu dört soruyla açabiliriz:Washington ağlama duvarı oldu1) Hangi Türkiye? Türkiye'deki iç çekişme öyle kızışmış durumda ki Washington "Türklerin ağlama duvarı' na döndü. AKP'liler Amerikalıları, kendileri giderse faşizan bir milliyetçiliğin geleceğine ikna etmeye çalışırken, rakipleri de AKP'nin devrilmesi için yoğun lobi faaliyeti yürütüyor. Erdoğan'ın ABD Başkanı George W. Bush ile yapüğı Filistin konusundaki telefon konuşması örneğine bakalım. Bu özel görüşme Amerikan basınında tek bir satır bile yer almazken, Türk gazetelerinde, nerdeyse virgülüne kadar aynı şekilde yayınlandı, hatta Yeni Şafak tarafından "Bush'u uyandırdı" manşetiyle göklere çıkarıldı. Daha önceki benzerleri gibi "Türk'ün Türk'e propagandasından da öte bir durum söz konusu. Amerikalılar bu tür olayları, hükümetin bölgesel sorunlara çözüm üretme değil de, iç (özellikle de muhafazakâr) kamuoyuna mesaj verme gayreti olarak yorumluyor.2) Hangi ABD? ABD'de bu yıl sonuna doğru yapılacak ara seçimlerden Demokrat Parti'nin zaferle çıkması ve Kongre'de yıllar sonra çoğunluğu ele geçirmesi çok mümkün. Nitekim Gül Perşembe günü, Demokratlara yakın olan Brookings Enstitüsü'nde bir konuşma yapacak. Bu arada bir hatırlatma: Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir Şubat başında Brookings'te konuşma yapması Ankara'nın tepkisini çekmiş, Başbakan Erdoğan da, söz konusu kurumun Katar'da düzenlediği bir toplantısına katılmayı son anda iptal etmişti.3) Hangi ortak vizyon? "Stratejik çıkar birliği" söyleminin bir temenniden öteye gitmediğini, arada çok büyük vizyon farkları olduğunu Irak'ta açık bir şekilde gördük. ABD'nin bir bütün olarak Ortadoğu'ya, hatta İslam dünyasına yönelik politikaları Türkiye'yi ciddi biçimde kaygılandırıyor.4) Hangi ortak değerler? Bugün Amerikan karşıtlığı üzerine yapılan anketlerden şu sonuçları çıkarabiliriz: Türk halkının büyük çoğunluğu ya Amerikalıların savundukları değerlere ya da bunları samimiyetle savunduklarına inanmıyor.Güven bunalımıHudson Enstitüsü'nde, Neo-conların en uç kanadının düzenlediği ve AKP hükümetinin kurşuna dizildiği o çadır tiyatrosunu andıran toplantıyı izleyen sivil giyimli bir Türk subayı öfkesini, "Daha çuval olayının hesabını vermeden nasıl başkalarını suçlayabilirler?" diye dile getiriyordu.Başta Savunma Bakanı Donald Rumsfeld olmak üzere birçok Amerikalı da her fırsatta 1 Mart 2003'de tezkerenin geçmemesinden duydukları rahatsızlığı tekrarlıyorlar. Kısacası, "geçmiş geride kaldı, ileriye bakalım" dense de taraflar birbirlerine tam olarak güvenmiyorlar. Son bir yılda atılan onca adım bu güven eksikliğini tam olarak gideremedi. İşte "Vizyon Belgesi" bir bakıma bu sorunu gidermek için hazırlanıyor. Ama taraflar bu belgenin hiçbir bağlayıcılığı olmayacağının altını ısrarla çiziyorlar.Özetle, eşitsiz bir ilişkiden "stratejik ortaklık" çıkartmak zordan da öte bir durum.

Devamını Oku

El Kaide Türkiye'ye meydan okuyor

28 Haziran 2006

15 Kasım 2003'teki sinagog saldırılarından iki gün sonra, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın siyasi danışmanı, AKP Adana Milletvekili Ömer Çelik, Sabah Gazetesi'ndeki köşesinde şöyle yazdı: "Terör yapacağını yapmıştır ve bundan sonrasında da bunun arkasının geleceği mesajını yayarak gücüne güç katmaya çalışmaktadır. Bizim yapacağımız ise açıktır ve tektir: Bu mesajı almayacağız. En lanetli yoldan tebliğ edilen bu mektubu tebellüğ etmeyeceğiz."Nitekim aynı gün Başbakan "Devletime ya da hükümetimize terör yoluyla verilmek istenen mesaj varsa o mesajı elimin tersiyle ittiğimi ve ayaklarımın altına aldığımı tüm dünyaya haykırıyorum" diye sert bir çıkış yaptı.Bu tavır bir kararlılık mı, yoksa çaresizlik gösterisi miydi? Daha bunu tarüşamadan, üç gün sonra yeni bir şokla sarsıldık. El Kaide İstanbul'da, bu kez Britanya Başkonsolosluğu ve HSBC Bank'a saldırınca Erdoğan'ın bu resti havada kaldı.Zevahiri hedef gösteriyorÇok kötü günlerdi. "Neden biz?" diye soruyor ama cevabını duymak dahi istemiyorduk. "Türkiye hedef alındı, çünkü İslam dünyasının en modern, Batı ile içice, AB üyeliği söz konusu olan ve laikliği büyük ölçüde içselleştirmiş parçası. Yani El Kaide'nin hakim kılmak istediği İslam yorumunun en sahici alternatifi olarak görülebilir" dediğim için çok sert eleştirilere maruz kaldım.24 Haziran Cumartesi günü El Cezire'de El Kaide'nin iki numarası Mısırlı Ayman el Zevahiri nin yeni bir video kaydı yayınlandı. Ebu Musab el Zarkavi'nin intikamını alacaklarını söyleyen Zevahiri, "İslamiyeti yolundan saptırıp Müslümanları aşağılama girişimleri" olarak önce Irak'ı, ardından Türkiye'yi saydı. Şöyle dedi: "Laik Türk modeline, bozgun ve aşağılanma kültürünün çocukları öncülük ediyor. Bunlar laikliğe boyun eğiyor, şeriat kurallarını reddediyor ve Amerikan üslerine selam duruyorlar. İsrail'i tanıyor, onunla güvenlik anlaşmaları imzalıyor ve askeri tatbikatlarda birlikte yer alıyorlar."Çok açık: siz ne kadar "ben bu mesajı almıyorum" deseniz de onlar mesaj vermeye devam ediyorlar. Lafı dolandırmıyor, belki de ilk kez doğrudan ve açıkça Türkiye'yi hedef alıyorlar.Ama Zevahiri'nin bu meydan okuması ne medyada gereğince yer bulacak, ne de kamuoyunda belli bir ilgi uyandıracak. Benim gibi, bu tehdide vurgu yapmaya çalışanlar da "felaket tellalı", "uğursuz" vb. olarak nitelenecek. Çünkü nasıl karşı durabileceğimizi bilmediğimiz için böyle bir tehdidin varlığını bile kabul etmek istemiyoruz.Semboller savaşıÖmer Çelik, yazısının son paragrafında şöyle yazıyor: "Terörün hedeflediği semboller ve kamplar kavgasıdır. Bunun tam tersi olacaktır: Türkiye tüm sembolleri ve toplum kesimleriyle teröre karşı ortak tavır alacaktır..."Güzel bir temenniydi, ama ne 15-20 Kasım eylemlerinden, ne de Danıştay saldırısından sonra böyle olmadı. Türkiye, teröre topyekun karşı çıkmak bir yana, hiçbir temel konuda anlaşamadı. Her terör eylemi ülkeyi tam bir semboller savaşına ve kamplaşmaya sürükledi. AKP karşıtları faturayı hükümete kesmeye çalıştı, AKP'liler de terörün hükümeti hedef aldığını düşündü. Bunun tüm günahını AKP'ye yüklemek çok büyük haksızlık olur, başta Erdoğan olmak üzere AKP'lilerin de sorumluluğu çoktur.Tehdit çok ciddi. Geçmişi bir kenara koyup, muhtemel bir El Kaide saldırısına karşı tüm Türkiye olarak nasıl bir karşılık vereceğimizi şimdiden tartışmamız şart.Eğer El Kaide'yle mücadele etmek isteniyorsa, onun karşı çıktığı değerlere, sembollere samimiyetle sahip çıkmaktan başka bir yol yok.

Devamını Oku

Kendi teröristini kendin yarat

25 Haziran 2006

ABD başta olmak üzere Batı ülkeleri, yeni 11 Eylüller yaşamamak için Müslüman kökenlilere vizeleri zorlaştırdı, ayrıca sınır kapılarında olağanüstü tedbirler aldı. En büyük kâbus "uyuyan hücreler"di. El Kaide'nin çok sayıda militanını Bati'ya yerleştirdiği, normal birer hayat süren bu militanların günü gelince çok kanlı eylemler düzenleyeceği paranoyası halen sürüyor. Örneğin "24" adlı tv dizisi geçen yıl, California'da "uyuyan" bir Türk ailenin terörist planlarını anlatıyordu.11 Mart 2004'deki Madrid bombalamalarıyla işin seyri değişti. Çünkü militanlar yıllardır İspanya'da yaşayan Fas ve Tunus asıllı göçmenlerdi. Bati'da bunun üzerine, "ya sev ya terk et" politikaları iyice abartıldı, göçmenler canlarından bezdirildi. Örneğin çok kişi terör bahanesiyle sınır dışı edildi.7 Temmuz 2005'deki Londra'da patlayan bombalarsa, eylemcilerin tümünün İngiltere vatandaşı olması nedeniyle "yerli" (İngilizce buna "homegrown", yani "evde yetişmiş" diyorlar) terörist olgusunu gündeme getirdi.Batılı devletler yeni 7 Temmuzlar yaşamamak için ne yapacaklarını iyice şaşırmış durumdalar. Genellikle aynı mahallelerde yaşayan, aynı camilere giden göçmenlerle Batı ülkeleri vatandaşlarını ayırt etmekte epey zorlanıyorlar.Sonuçta göçmen olsun, vatandaş olsun tüm Müslümanlar için şu formül geçerli oluyor: "Her Müslüman dindar; her dindar İslamcı; her İslamcı radikal; her radikal terörist olabilir."Av sürüyorBatı dünyasının dört bir köşesinde üst-üste "yerli terörist" avları düzenleniyor. Örneğin geçen yıl Kasım ayında Avustralya'nın Melbourne ve Sydney şehirlerinde 17 kişi tutuklandı. Bunların hemen hepsi bu ülke vatandaşı genç Müslümanlardı. Bu Haziran başında Kanada'da, beşi 18 yaş altında 17 Kanada vatandaşı Müslüman tutuklandı. Benzer operasyonlarla değişik Avrupa ülkelerinde de karşılaşıyoruz.Batılı güvenlik birimleri, çok geniş bir kamuoyu desteğine sahipler. Ayrıca temel hak ve özgürlükleri iyice kısıtlayan yasal düzenlemeler sayesinde iyice hoyrat davranıyorlar.Örneğin 2 Haziran sabah 4'te 250 polis Londra banliyösünde bir eve baskın yaptı ve Bangladeş asıllı iki kardeşi, üstelik birini yaralayarak, yakaladı, fakat ikisi de kısa sürede serbest bırakıldı. Buna rağmen Başbakan Tony Blair "polis yüzde 101 haklı" diyebildi.Miami skandalıFederal Soruşturma Bürosu'nun (FBI) Miami'de yaptığı son operasyon, "yerli terörist" avında en son ve en çarpıcı skandallardan biri olmaya aday.Beşi Amerikan vatandaşı, ikisi Haitili yedi gencin ABD'nin en büyük binası olan Chicago'daki Sears Gökdeleni'ne saldırı yapacakları iddia ediliyor.Olayın aslı şu: Narseal Batiste, etrafında topladığı kendisi gibi yoksul siyah gençlere İslam ile Hıristiyanlık kırması bir inanç aşılıyor. Uzakdoğu sporları çalışan bu gençler ABD'ye öfkeliler. Ve bir gün aralarına bir FBI ajanı sızıyor. Onun temin ettiği postalları giyiyor, onun verdiği kamerayla resmi binaları kaydediyor ve yine onun vereceği silah ve patlayıcılarla eylem yapma hayali kuruyorlar.Adalet Bakanı Alberto Gonzales, "Amacımız her türlü terör planını başlangıç anında bertaraf etmek ve böylece diğerlerini caydırmak" diyor. Ama bu türden "tuzak" operasyonların daha ciddi terörist eylem hazırlıklarını engellemede ne derece etkili olacağı şüpheli. Hele bu yolla birilerini caydıracaklarını düşünüyorlarsa yanılıyorlar demektir.Birçok Müslüman bu operasyonların ardında artniyet olduğunu düşünüyor ve Batılı devletlere karşı daha fazla kin ve nefret duyuyor.Kısacası, Batı bu kafayla bu hayati sorunun üstesinden asla gelemez.

Devamını Oku

AKP ve Gülen cemaatinin yenilikçilere ihtiyacı var

21 Haziran 2006

Geçen hafta, Fethullah Gülen cemaatinin sivil, şeffaf ve demokratik olup olmadığını sormuştum. Çok sayıda Gülen yanlısı bana yolladıkları e-postalarda veya internet sitelerinde yazdıkları yorumlarda, sorulara cevap vermek yerine kişisel suçlama ve hakaretleri yeğlediler. "Eğitim"i temel alan, Türkiye'nin en büyük ve etkili İslami cemaatinden seviyesi bu derece düşük tepkiler gelmesi üzücü ve düşündürücü.Bir de şu var: İslami hareketi "irtica" olarak görmeyip, ilericilik/gericilik ikileminin dışında incelemeye çalışan birine bu muameleyi uygun görenler, kendilerine açıkça cephe alanlara kimbilir neler yapıyorlardır."Gülen hata yapmaz"Haksızlık yapmayayım, az sayıda gençten çok içten ve kaliteli cevaplar da aldım. Örneğin biri, cemaatin sivilliği ve şeffaflığı konusundaki eleştirilerime katılıp şöyle devam ediyor: "Ancak bu cemaatin sorunu mudur yoksa şartların getirdiği bir şey midir? Yani bu ülkede demokrasi tıkırında işliyor, herkesin her konuda özgürce kendini teorik/pratik ifade hakkı var da cemaat bunun dışında kalmayı yeğliyor değil."Bir başkası da demokrasi konusunda şöyle yazmış: "Cemaatin demokratik olması meselesi cemaati çok ilgilendirmiyor. Zira öyle bir kaygı yok. Hocasını çok seven, onu son devrin etkili ve yetki sahibi olarak tanıyan bu kitlenin, demokrasinin kurum ve kuruluşlarını cemaat içinde uygulamak gibi bir problemi yok. Cemaat mensupları Sayın Gülen'in bugüne kadar hiç hata yapmadığının farkında."Listeler yarışıBuradan 1990'lı yılların Refah ve Fazilet Partilerine geçebiliriz. Milli Görüşçüler hem demokrasiyi "beşeri ideoloji" olarak görüp küçümser, hem de "Hocamız (Necmettin Erbakan) her şeyin en iyisini bilir" diyerek parti içindeki her türlü hak arayışını şiddetle bastırırlardı. Ama 1990 ortalarından itibaren işler değişti. İlçe ve il kongrelerinde, genel merkezin bütün çabalarına rağmen listeler yarışır oldu. İcazetsiz adaylar kazanınca görevden alındılar.Milliyet'te Abdullah Karakuş, benzer bir durumun nasıl bugünün AKP'sinde yaşandığını, il il anlatmış. Abdullah'la, RP ve FP dönemlerinde benzer listeleri çıkarırken yardımlaşırdık.Başlangıçta bu süreç kendiliğinden gelişiyordu. Yani RP'de, baskılara rağmen aday olanlar tek bir merkezden yönetilmiyordu. Ama "yenilikçi" kanat kendisini güçlü hissettiği andan itibaren, yani FP döneminde kendi adaylarını çıkarttı.1999 Ekim ayındaki FP İstanbul Kongresi'ni hatırlıyorum: Gelenekçiler, Mehmet Müezzinoğlu'nun adaylığını iptal ettirebilmek için saatlerce pazarlık etmiş ama başarılı olamamışlardı.Daha sonra yenilikçiler AKP'yi kurdu. Müezzinoğlu da AKP İstanbul İl Başkanlığına atandı. 2003 Haziran ayında benim de izlediğim "steril" bir kongrede Müezzinoğlu kendisiyle yarıştı, yeniden seçildi. Geçtiğimiz Pazar günü Müezzinoğlu ikinci kez -tabii yine tek aday olarak- seçilmiş. Şaşırmadım.Demokrasi virüsüİç demokrasiden mahrum hiçbir parti (ya da cemaat), bir ülkeyi asla demokratikleştiremez. Parti (cemaat) içi disiplin de, her şeyin tek merkezden belirlenmesiyle değil, iç demokratik mekanizmaların işletilmesiyle sağlanır. (Örnek: 1 Mart 2003 tezkeresi)Peki AKP yöneticileri, dün kendileri için istedikleri demokrasiyi bugün niçin başkalarından esirgiyorlar?Bünyeye bir kez sızan "demokrasi virüsü"nü bir daha çıkarmanın mümkün olmadığını neden kabul etmiyorlar?Galiba AKP'nin acilen bir yenilikçi kanada ihtiyacı var.Gülen cemaatinin de.

Devamını Oku

İslamofobi Avrupa'da son hız yükseliyor

19 Haziran 2006

Danimarka'da Aarhus Üniversitesi'nde iki günlük uluslararası bir toplanü düzenlendi: "Avrupa Güvenliği ve İslamcılık". Tartışmalardan şu sonucu çıkarabilirim: Avrupa'da tam bir "İslamofobi" (İslam korkusu) yaşanıyor. Theo Van Gogh cinayeti, Madrid ve Londra bombalan, karikatür krizi derken durum çok vahim boyutlara ulaşmış. Doludizgin medeniyetler savaşına doğru yol alıyoruz.Avrupalılar tüm Müslümanları aynı kaba koymamaya çalışıyorlar ama bunu becerebildikleri şüpheli. İslam'la değil islamcılıkla mücadele erme iddiasındalar. İslamcılığı, Bolşevizm, Faşizm ve Nazizm gibi "totaliter" ve gerici bir ideoloji olarak tanımlıyorlar. İslamcılığın kendi içindeki farklılıkları göz ardı ediliyor ve Islami hareketlerin demokrasi, insan haklan vb. konusundaki olumlu adımlarının tümü "takiyye" kapsamında değerlendiriliyor. AKP örneğinden hareketle islamcıların demokratikleşebileceğini söylediğinizdeyse "Türkiye istisna" deyip çıkıyorlar.Dengeler değişiyorBu tutum, çok tehlikeli sonuçlara kapı aralayacağa benzer. Çünkü eşit bir durum söz konusu değil: Müslümanlar Avrupa'da azınlık durumundalar ve yaşadıkları ülkelerde en alt katmanlarda yer alıyorlar. Avrupalıların çoğu, Müslüman göçmenlerin kendi ayaklan üzerinde durmalarına, öz kimlikleriyle yaşadıkları toplumlara entegre olmalarına imkan tanımadılar; onların kendilerini gettolara hapsetmelerine de fazla itiraz etmediler. Ancak bu gettoların içinden islamcı hareketlerin doğmasıyla büyük bir telaş başladı.Aarhus'ta beni en çok üç husus irkiltti:1) İslamofobiyi Avrupa sağına özgü bilirdim. Aarhus'ta, kendilerini solla, feminizmle, insan haklan savunuculuğuyla tanımlayan, ırkçılığa karşı mücadelede yer almış kişiler arasında da hızla serpildiğini gördüm.2) Bu kişiler, Müslüman olduklarını söyleyen Avrupalılar'dan da destek görüyorlar. İşte çarpıcı bir örnek: Bir akşam yemeğinde, Cezayir asıllı bir Fransız, şarap kadehini, orada bulunan Hz. Muhammed karikatürlerini ilk yayımlayan Danimarka gazetesi Jyllands-Posten'in kültür editörü Flemming Rose için kaldırdı ve şöyle dedi: "Adı Muhammed olan bir Müslüman olarak, düşünce özgürlüğüne katkılarınız için size teşekkür ederim."3) Avrupalılar, kendilerini İslamofobik olarak nitelediğinizde çok öfkeleniyorlar.Bugünün YahudileriToplantıda, Selim Perçinel adlı Türk araştırmacı Rusya'daki İslamofobiyi şöyle bir fasit daireyle tarif etti: Müslümanlara baskı uygulanması-İslami tepki-İslamofobi-Müslümanlara baskı uygulanması...Perçinel'in, Avrupa'da benzer bir durumun yaşanabileceği yolundaki uyarısı üzerine hemen şu itiraz geldi: "Sorunun kaynağı Müslümanlara baskı uygulanması değil. Selefi-cihadcılarınn (bu tanımlar işportaya düşmüş durumda) terörizmi."Bugün Müslümanlara yapılanlar, 1930-40'lı yıllarda Yahudüere yapılanları çağrıştırıyor. Ama arada çok büyük bir fark var. Müslümanlar, kendileri üzerinden yeni bir ırkçı faşizmin kotarılmasına hiç de sessiz kalmayacağa benziyor. Galiba Avrupalılar en çok bundan korkuyor.

Devamını Oku