5 soruda Ortadoğu krizi

6 Ağustos 2006

1) Mezhep farktan belirleyici mi?Bati medyası, Irak'taki Sünni-Şii çatışmasının Şiiler eliyle tüm Ortadoğu'ya yayılacağını söylüyor ve bu görüş bölgede de taraftar buluyor. Irak'ta esas kapışma iktidar paylaşımı nedeniyle yaşanıyor. Şiileri İslam dışı gören Vahhabilik ve Selefılik gibi akımlar sayılmazsa Ortadoğu'da Sünni-Şii düşmanlığı o kadar güçlü değil. Hizbullah lideri Nasrallah'ın Sünni Arap ülkelerinde kahramanlaşması, rejimler ne derse desin halkların mezhep konusunu çok takmadığını gösteriyor.2) Sorunun temelinde ne yatıyor?Bir yanda Mısır, Ürdün, Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri; karşı tarafta İran, Suriye, Hamas, Hizbullah, H Kaide ve diğer radikal hareketler. Ortalarda bir yerde de Türkiye. Saflaşmalar mezhep üzerinden değil ABD ve İsrail'e bakıştan kaynaklanıyor. Bu ülkelerin yanlış politikaları, bölgedeki müttefiklerini zayıflatıyor, radikal akımları da güçlendiriyor.3) ABD "Ortadoğu'dan çekiliyorum" derse ne olur?Amerikan politikalan yüzünden bölge halkları sorunlarını kendi başlarına çözme mekanizmalarına sahip olamadı. ABD'nin çekilmesi durumunda geri dönülmesi imkansız bir iç savaşın tüm bölgeyi kapsayacağı açıktır. Washington, İsrail'i saldırgan politikaları terk etmeye zorlamalı, ardından kalıcı bir barış için tüm gücünü seferber etmelidir.4) Son kriz Büyük Ortadoğu Projesi'nin (BOP) iflasını mı gösteriyor?BOP'un ana ekseninde bölge ülkelerinin demokratikleştirilmesi vardı. Yani silahın yerini sandık alacaktı. Ama şimdi ABD ve İsrail, güçlü halk desteğine sahip olan Hizbullah ve Hamas'ı silahla alt etmeye çalışıyorlar. Destekçileri de Mısır, Ürdün, Suudi Arabistan gibi ülkelerdeki halktan kopuk rejimler.5) Bölge halklarının geliştireceği yeni bir BOP'un zamanı geldi mi?ABD ve İsrail'in yaratmak istediği "yeni Ortadoğu"nun tehlikeli olması eskisinin çok da matah olduğunu göstermez. Etnik, dinsel, mezhepsel ve devletlererası sorunların çözümü için temel hak ve özgürlüklerin geliştirilmesi, sivil toplumların güçlendirilmesi ve demokrasinin yerleştirilmesi kaçınılmaz. Varolan otoriter ve totaliter rejimler bunlan engellemek için ellerinden geleni yapıyorlar. Öte yandan demokratikleşmenin dayatmayla olamayacağına acı bir şekilde tanık olduk. "Yepyeni bir Ortadoğu"nun bu gerçeklerden hareketle tasarlanması gerekiyor.

Devamını Oku

Irak Kürtleri'nin Türk sorununu çözme planı

2 Ağustos 2006

Sabah Gazetesi Ankara Temsilcisi Aslı Aydıntaşbaş, Pazar günü "PKK'yı dağdan indirme planı" başlığıyla bir haber kaleme aldı. "Terör örgütünü silah bırakmaya zorlamayı hedefleyen ve devletin zirvesince de onaylanarak sessizce uygulamaya sokulan stratejiyi açıklama" iddiasındaki haber Genelkurmay Başkanlığı tarafından yalanlandı. Dışişleri Bakanı Abdullah Gül de haberi "masa başında hazırlanmış, hayal mahsulü" olarak niteledi.Biz bu planın varlığını kabul edip, buradaki tespitlerin ne derece doğru; çözüm önerilerinin ne derece uygulanabilir ve sonuç alıcı olduğunu tartışmak istiyoruz.Haberde, "PKK medyada göründüğü gibi 'kıpırdanış' değil 'çöküş' içinde. Özellikle alt kadrolar dağdan inmeye istekli" deniyor. Yıllardır "örgüt dağılıyor" diye kandırıldığımızdan ikna olmamız için somut bulgulara ihtiyacımız var, ama sunulmuyor. İki yıl önce PKK'dan ayrılanların kurduğu PWD'nin yöneticileriyle röportaj yaptığım Süleymaniye'de çok sayıda eski PKK'lıyla karşılaşmıştım. Hepsi, ayrılanlardan daha fazla gencin, özellikle Avrupa'dan örgüte katılmaya devam ettiklerini söylemişlerdi. Bildiğim kadarıyla bu süreç aynen devam ediyor."Öcalan partisi"Aydıntaşbaş şöyle yazıyor: "örgüt 'Kürt milliyetçisi' olmaktan çıkıp, 'Öcalan'ı kurtarma partisi' haline gelmiş durumda (...) Örgütün günlük yönetimi ve eylem kararlan, Kandil'deki Murat Karayılan, Hakurk'daki Cemil Bayık ve Duran Kalkan gibi isimler tarafından alınıyor. Ancak hâlâ örgütte etkisi olan Öcalan'ın, PKK'nın silahı bırakması görüşünün, çözüm sürecini hızlandıracağı belirtiliyor. Dağ kadrosuna güvenmeyen Öcalan'ın, onları 'dengelemek' ya da 'yönlendirmek' için kullanılması olasılığı da önümüzdeki günlerde devletin çeşitli birimleri tarafından değerlendirilecek."Bu sözler yanlış, çünkü PKK'yı lağvettiren, yıllar sonra onu yeniden kurduran; ateşkesi emreden ve silahlı eylemleri yeniden başlatan Öcalan'dan başkası değil. Diğer bir deyişle PKK, hem "Öcalan'ı kurtarma", hem de "Öcalan partisi".Çelişkili, çünkü devlet eğer Öcalan'ı PKK'yı silah bıraktırma konusunda kullanabilecek olsa planda sözü edilen bütün çetrefil adımların atılmasına gerek kalmaz. Yani Öcalan bugün televizyona çıkıp "herkes silah bırakacak" dese Türkiye'nin PKK sorunu büyük ölçüde biter.Kim bu Kürt şahsiyetler?Planın en zayıf taraflarından birisi de PKK'dan sonra ne olacağı konusunda bildik birtakım genel önermeler dışında PKK'dan sonra Kürt sorununun nasıl çözülebileceği konusunda ayrıntıya girmemesi. Zaten bu plan "Türkiye'nin Kürt sorunu"ndan ziyade "Irak Kürtlerinin Türk sorunu"nu, burdan hareketle "ABD'nin Türkiye sorunu"nu çözmeyi hedefliyor.Bu plan, Iraklı Kürt liderlerin, tek bir kurşun bile atmadan PKK belasından, dolayısıyla Türkiye tehditinden kurtulmasını sağlayabilir. Kaldı ki plan Irak Kürtleri için pek bir fedakârlık öngörmüyor. Buna karşılık Türkiye'nin "militanların sessiz sedasız ülkeye dönmeleri"ne ve "450 kişilik lider kadronun Kuzey Avrupa'ya gitmesi "ne göz yumması bekleniyor.Haberde "Gizli misyonla Kuzey Irak'a giderek silahlı mücadeleye karşı olduklarını anlatan Kürt siyasi figürleri"nden bahsediliyor. Kimdir bu bizzat Talabani ve Barzani ile görüşenler?PKK bitse de Kürt sorunu bitmiş olmayacağı için soruları şöyle sürdürebiliriz:PKK'nın yerini siyasi alanda ne alacak?Yoksa PKK ile mücadele adına Irak Kürtleriyle organik ilişki içindeki bazı Kürt siyasetçilerin önü mü açılıyor?Böylesi bir gelişme Türkiye'nin Kürt sorununu Kuzey Irak ipoteği altına sokmaz mı?

Devamını Oku

Zalime karşı mazlumdan yana, onurlu bir duruş

31 Temmuz 2006

Bir ülke bir savaşta sivilleri neden öldürür?1) Kazayla;2) Karşı tarafı dehşete düşürüp teslim olmasını sağlamak için;3) Kazanamayacağını veya kaybettiğini anlayınca öfkeden.İsrail, Lübnan'da sivillere yönelik saldırılarını hep "kaza" diye geçiştirmeye çalışıyor. Nasıl olsa ABD'nin kayıtsız şartsız desteğine, otoriter ve totaliter Arap rejimlerinin onayına sahip ve uluslararası kamuoyu da şaşırtıcı bir şekilde ilgisiz.İsrail başlangıçta sivillere saldırarak Lübnan halkıyla Hizbullah'ın arasını açmak, hatta mümkünse bir iç savaş çıkartmak istedi. Ama sivillere yönelik son katliamlar israil'in gücünü değil çaresizliğini gösteriyor. İsrail belli bir strateji gereği değil, intikam duygularıyla hareket ediyor.Dünün tezkerecileriİsrail, elindeki ve arkasındaki onca güce rağmen bir kez daha Lübnan batağına saplanmak istemiyor. Bu nedenle kendi savaşını bir süre sonra başkalarına devretmek arzusunda. Ve gözler Türkiye'ye çevriliyor.Tıpkı İkinci Tezkere arifesini yaşıyoruz. Dünün tezkerecileri, kısa süre öncesine kadar Ankara'nın Ortadoğu'da arabuluculuğa soyunmasına "Ne işimiz var!" veya "Boyumuzu aşar" diye karşı çıkıyorlardı. Bugünse "Güney Lübnan'a Türk ordusu" sloganı atıyorlar. Bu sefer nasıl "bir koyup üç alacaklar" ve hangi "masaya oturacaklar"; meçhul. Zaten kendi içlerinde ikiye ayrılıyorlar:1) "Hem Lübnan'a hem Kuzey Irak'a gidelim" diyenler;2) "Lübnan'a gidersek Kuzey Irak'a gitmemize de gerek kalmaz" diyenler.Birinci grupta ABD'den pek hoşlanmayan, hatta ondan nefret eden ama Türkiye'nin Washington'a mecbur olduğunu düşünenler yer alıyor. Irak'ta bir Kürt oluşumuna şiddetle karşılar. Türkiye'nin, ABD ile birlikte hareket etmesi halinde Kuzey Irak'ı denetleyebileceğine inanıyorlar.İkinci grupsa katıksız Amerikancılardan oluşuyor. Bunlar Irak'ta güçlü bir Kürt oluşumun varlığını savunuyor, hatta bağımsız bir Kürt devletinin de pekala olabileceğini düşünüyorlar.Hizbullah'a rağmen olmazDün tezkereye karşı çıkanlar geniş bir koalisyon oluşturuyordu: Solcular, İslamcılar, milliyetçiler, ulusalcılar ve sadece insani nedenlerle hareket edenler. Bugün de Ortadoğu'da ABD ve İsrail politikalarına uzak durulmasını isteyenler geniş bir yelpaze oluşturuyor. İçlerinde İsrail devletinin, hatta ABD'nin bile yok olmasını isteyenler; Hizbullah ve Hamas'ın her terör eyleminden büyük keyif alanlar; Suriye'de Baas rejiminin zulümlerine gözlerini kapayanlar; İran'daki İslami otokrasiyi alkışlayanlar; Kürt olan herşeye alerji duyanlar olduğu bir gerçek. Hatta "Lübnan yerine Kuzey Irak'a girelim; gerekirse ABD ile de çatışalım" diyecek ölçüde gözleri dönmüşler bulunduğu da bir sır değil.Ama çoğunluğu bu kesimler değil, İsrail devletinin de varolma hakkını savunan; Türkiye'nin Ortadoğu'da kalıcı bir barış için bağımsız politikalar geliştirmesini isteyen; Kürt ve/veya Arap düşmanlığından uzak durmaya çalışanlar oluşturuyor.Dün tezkere karşıtlarının hepsine birden "Saddamcı" damgası vuranlar, bugün kendileri gibi düşünmeyenleri "Hizbullahçı" veya "Hamasçı" olarak nitelemeye başladılar bile.Halbuki karşı çıkılan, Hizbullah'a rağmen ve ona karşı Lübnan'a asker gönderilmesidir. İsrail ve ABD'nin yıllar boyunca halledemedikleri bir sorunu bizlere çözdürmeye çalışmalarıdır.***Tezkere günlerinde "Aç kalmaya razıyım, yeter ki çocuklar ölmesin" diyen Duygu Asena'yı sevgiyle uğurluyoruz.

Devamını Oku

Rice neye güveniyor? Hiçbir şeye...

27 Temmuz 2006

Amerikan yönetiminin Ortadoğu'da iki temel önceliği vardı: Enerji kaynaklan ve İsrail'in güvenliği. Yıllardır bu uğurda, bölgedeki otoriter ve totaliter rejimlerle işbirliği yaptılar. 11 Eylül saldırılarıyla birlikte global terörle mücadele temel öncelik halini aldı. Buna bağlı olarak Büyük Ortadoğu Projesi (BOP), yani bölgenin demokratikleştirilmesi stratejisi geliştirildi. Afganistan ve Irak işgalleri bu planın önemli parçalarıydı. Ama beş yıl içinde Ortadoğu ne daha demokratik, ne de daha güvenli oldu. Daha kötüsü, İsrail'de iktidarı elinde tutan sağ partiler, Washington'a sırtlarını dayayarak barış sürecini dinamitlediler.Rice'ın intiharıPeki ABD Dışişleri Bakanı Rice nasıl oluyor da "Yeni Ortadoğu için zaman geldi" diyebiliyor? İsrail'in Filistin ve Lübnan'da estirdiği dehşete uluslararası kamuoyunun duyarsızlığı böylesine iddialı bir cümleyi tek başına mümkün kılabilir mi? Yani Rice neye güveniyor?Hiçbir şeye. Rice'ın sözleri bir temenniden öteye geçemez, hatta bir temenni bile olamaz. Çünkü ABD dünyanın herhangi bir bölgesini istediği gibi bi-çimlendirebilecek kadar güçlü değil. Hâlâ "tek süper güç" olarak tanımlansa bile Çin, Rusya ve bir ölçüde AB'ye rağmen dev adımlar atamıyor. Kaldı ki ABD kamuoyu, özellikle Irak fiyaskosundan sonra dış politikada daha fazla macera istemiyor. Bu yıl sonundaki Kongre seçimleri, hatta 2008'deki Başkanlık seçimleri nedeniyle Amerikan yönetimi iç sorunlara daha fazla ağırlık vermek zorunda.Üstelik Rice, Bush'un ikinci döneminde dış politikada dizginleri ele aldı ve yeni muhafazakârların (neo-conlar) saldırgan idealizmleri yerine realist (gerçekçi) çizgiyi adım adım egemen kıldı. Bu yüzden neo-conların nefretlerini üzerine çekti. Rice'ın son sözü neo-conları yeniden heyecanlandırmış olabilir, ama Ortadoğu'yu yeniden biçimlendirme için kollan sıvadığı anda kendi kariyerini de tehlikeye atmış olacaktır.Dört imkansız hedefDiyelim ki Rice sözlerinde samimi ve kararlı. O zaman önüne şöyle bir ödev listesi çıkıyor:1) Lübnan'da Hizbullah'ı tasfiye etmek.2) Filistin'de Hamas'ı devre dışı bırakmak.3) Suriye rejimini yıkmak/ehlileştirmek.4) İran rejimini devirmek.Daha Afganistan'da Taliban'ı, Irak'ta Sünni direnişi ve El Kaide varlığını ortadan kaldıramayan ABD, bu dört büyük dönüşümü neyle gerçekleştirecek? Bu işlerin silahla olmadığı, tam aksine bölgede radikalizmleri tırmandırdığı açık. Washington'un bu saydığımız ülkelerde Amerikan ve özellikle İsrail alerjisini, hatta düşmanlığını yenip "kalpleri ve zihinleri kazanması" ise asla mümkün değil.Diyelim ki Washington bu hedefler için tüm imkanlarını seferber etti, sonucunda ne olur? Tabii ki Ortadoğu kan gölüne döner ve kan dünyayı sarar: H Kaide ve benzeri örgütlerin eylemleri had safhaya varır, Suriye, ama daha vahimi İran dünyanın dört bir yanında ABD ve İsrail hedeflerine saldırılar düzenler. Bu arada Mısır, Ürdün, S. Arabistan, Kuveyt başta olmak üzere bölgedeki ABD yanlısı rejimler İslamcı hareketlerce sallanır ve muhtemelen yıkılırlar. Rice bu senaryoları öngöremeyecek kadar acemi, söylediklerine inanacak kadar saf değil. Bu yüzden, İsrail lehine daha fazla taviz koparmak için blöf yaptığını düşünmek en mantıklısı. Sonuç olarak kaygılanmak doğal ama telaşa gerek yok.Tebliğ edilen bu mektubu tebellüğ etmeyeceğiz."

Devamını Oku

Kürt sorunu ile PKK sorununu ayırmak

23 Temmuz 2006

Türkiye yıllardır daha olayın adını koymada zorlanıyor: Kimi "Kürt sorunu" derken bazıları "Güneydoğu sorunu" demeyi tercih ediyor. Tabii en gür şekilde, konuyu "terör sorunu"na indirgeyenlerin sesi çıkıyor. Başından itibaren "Kürt sorunu" tanımında ısrar eden biri olarak, bunun yanına artik "PKK sorunu" nün da eklenmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü 1999 yılından itibaren Abdullah Öcalan ve PKK'nın söyledikleri incelediğinde Kürt sorununun çözümü için elle tutulur, sistematik herhangi bir yaklaşımın geliştirilmediği görülür. Kısacası PKK yedi yıldır "Öcalan'ı serbest bıraktırma örgütü" gibi çalışıyor. Dolayısıyla her ne kadar içice geçmiş olsalar da Kürt sorunu ve PKK sorununu gerektiğinde ayrı ayrı ele alabilmeli ve herbiri için ayrı çözümler düşünebilmeliyiz.PKK gerçeğiKürt sorununa sivil ve barışçıl çözüm çabalarıyla öne çıkan isimlerden Ümit Fırat, "PKK'yı çözüm üretemeyen politikalar besledi. PKK için, Kürt sorununun kendisi değil ama en önemli sonucudur diyebiliriz" diyor. Fırat'a göre Türkiye PKK sorununu çözmeden Kürt sorununu halletme şansını çoktan kaçırdı.Halbuki "Güvercinler" olarak tanımlayabileceğimiz kesimin daha iyimser bir senaryosu var: AB kapsamında atılan demokratikleşme adımları tam olarak uygulamaya geçirilirse çözüme kapı aralanır. Bu adımlar güçlü ekonomik girişimlerle desteklenirse Kürt kökenli vatandaşlar da bu kapıdan içeri girer ve PKK'ya sırtlarını dönerler.Ama PKK gerçeği bu beklentiyi fazlasıyla hayali kılıyor. Çünkü PKK, gerek silahlı militanları, gerek yasal uzantıları aracılığıyla kendisinin içinde aktif bir taraf olarak yer almadığı her çözüm girişimini baltaladı, baltalıyor ve hep baltalayacağa benziyor. Başbakan Recep Tayyip Fjrdoğariın Kürt kimliğini tanımak için gittiği Diyarbakır'da, bombalanan kitapçıyı ziyaret ettiği Şemdinli'de halk desteği noktasında uğradığı hüsranlar buna örnek.Harekat ne işe yarar?Şahinler ise, sadece PKK'dan, yani "terör" den ibaret gördükleri sorunu esas olarak silahla çözmek istiyorlar. Son günlerdeki "sınır ötesi harekat" kampanyaları şahinlerin hiç de marjinal olmadıklarını kanıtladı. Ama diyelim ki Türk ordusu Kandil Dağı'nı yerle bir etti; yüzlerce PKK'lıyı öldürdü, yaraladı veya yakaladı, PKK bitecek mi? Daha önceki örneklere bakarsak bu sorunun cevabı "hayır" dır.Son dönemde asıl tehlikenin PKK değil, Irak'taki Kürt oluşumu olduğu, özellikle Mesut Barzani'nin KDP'sinin Türkiye'de yaygın bir şekilde örgütlendiği şeklinde tahliller yapılıyor. Her ne kadar Kuzey Irak'a yönelik bir ilgi ve sempati söz konusuysa da KDP ve hele Celal Talabani'nin KYB'sinin Türkiye'de ciddi birer siyasi güç oldukları, en azından şimdilik, kesinlikle söylenemez. Bunda PKK'nın ve bizzat Abdullah Öcalan'in yoğun karşı propagandalarının etkisi de hayli fazla.Fırat yeni döndüğü Güneydoğu'da, sınır ötesi bir harekatın, PKK eylemlerinin bahane edilerek Kuzey Irak'taki Kürt oluşumuna gözdağı vermek için planlandığına inananların sayısının epey yüksek olduğunu söylüyor.Dolayısıyla böylesi bir harekat Türkiye ve Irak Kürtlerini hızla birbirlerine yaklaştırabilir.

Devamını Oku

Araç amacı belirler ya da gölgeler

20 Temmuz 2006

Sıradan insandan gazetecilere ve başbakana kadar uzanan çok geniş bir yelpazeden "Neden biz de İsrail'in yaptığı gibi yapmayalım!" sesleri yükseliyor. İlk bakışta cazip görünen bu yaklaşım hem yanlış, hem tutarsız, hem de çok tehlikeli.Yanlış çünkü bugün popülizm uğruna kendinizi İsrail ile aynı kefeye koyarsanız, yarın da İsrail kendisini sizinle aynı kefeye koyar. Daha vahimi, PKK da kendisini Filistinlilerle aynılaştırır. Zaten örgüt yıllardır Türkiye'nin Kürt sorununu bir Filistin sorununa, kendisini de Hamas'a (daha önce El Fetih'ti) benzetmek için uğraşıyor.Tutarsız, çünkü aynı kişiler İsrail'in Gazze ve Lübnan'da yaptıklarına çok sert eleştiri yöneltiyorlar. Yani İsrail'in gerekçe ve hedeflerini haksız, ama usûl ve yöntemlerini doğru buluyorlar. Halbuki uluslararası kamuoyu İsrail'in gerekçelerine değil büyük ölçüde yaptıklarına tepki duyuyor. Kısacası araç amacı belirliyor veya gölgeliyor. Sonuçta İsrail'in bu ölçüsüz şiddete sadece askerlerini kurtarmak için başvurduğuna pek kimse inanmıyor.Bu yaklaşımın tehlikesi de bu noktada ortaya çıkıyor. Tıpkı İsrail'in başına geldiği gibi, Türkiye'nin Kuzey Irak'a girmesi halinde de, dünya PKK terörünü unutup Türk ordusunun attığı adımları tartışacak. Bunun anlamı Türkiye'nin İsrailleşmesi, yani uluslararası camiada yalnızlaşmasıdır. Eğer İsrail gibi bir ülkeyseniz, yani arkanızda çok güçlü bir uluslarüstü lobi ve onun aracılığıyla Batı (özellikle ABD desteği) varsa belki bu yolu deneyebilirsiniz, ama daha yolun başında Washington'dan uyan alırsanız bunun faturasının çok ağır olacağı da ortadadır.Erdoğan'dan Wilson'a tepkiBaşbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın ABD Büyükelçisi Ross Wilson'a gösterdiği tepki de iç kamuoyunda beğeni topladı, ama popülist yaldızları kazıdığınızda bu çıkışın da tutarsız ve yanlış olduğu görülüyor.Tutarsız çünkü Türkiye, ABD ile "stratejik ortak" olma iddiasında. Son imzalanan "Stratejik Vizyon Belgesi" ile bunun alt yine çizildi. Ayrıca Türkiye PKK'ya karşı yıllardır ABD ile birlikte mücadele ediyor veya etmek istiyor. ABD'nin Türkiye'deki en üst yetkilisi olan Wilson'ın PKK üzerine kişisel görüşlerini değil yönetimin tavrını dile getirdiği ortada.Yanlış, çünkü Wilson Türk-Amerikan ilişkilerinin tamiri için azami özen ve çabayı gösteren bir kişiydi. Son kriz onun tutumunda değişikliklere yol açabilir. Bir önceki Büyükelçi Eric Edelman da maruz kaldığı tavırlar yüzünden görevini erken bitirmişti. Hükümet Savunma Bakanlığı'nda üç numaraya çıkan Edelman'ı küstürmüş olmanın faturasını hâlâ ödüyor. Öte yandan Washington'da hükümetinin yegane dostu olarak Dışişleri Bakanlığı sivriliyordu. Erdoğan'ın Wilson'ı hedef alması Abdullah Gül ile Condoleezza Rice'ın onca çabayla tesis ettikleri dostluk ve işbirliğini zedeleyebilir.Soru, sınır ötesi harekatın ABD'ye rağmen yapılıp yapılmayacağı değil, bunun Kürt sorununu çözmede işe yarayıp yaramayacağıdır.Erdoğan (ve AKP hükümeti) sorunun sivil ve demokratik çözümü konusunda ümit vermişti. Şimdi o da havlu atacağa benziyor.

Devamını Oku

Suriye-İran-Hizbullah üçgenindeki Filistin

16 Temmuz 2006

Sayıca kalabalık, ama ekonomik ve siyasi açıdan zayıf olan Lübnan Şiileri ilk olarak "Emel" adlı grup etrafında örgütlendiler. Emel, dini yönleri de olmakla birlikte büyük ölçüde sol esinli bir hareketti.İran'da Ayetullah Humeyni liderliğindeki rejim İslami devrimi ihraç etme stratejisi gereği Lübnan Şiileri'ne de yöneldi. İranlılar Emel içindeki İslamcı unsurlarla ilişkiye geçip "İslami Emel" adında yeni bir grup kurdurdular. İran Devrim Muhafızları tarafından eğitilen bu grup üyeleri özellikle şehir gerillası ve terörizm konusunda yetkinleşti. İran'ın maddi katkılarıyla yoksul Şii gençleri, Hizbullah adını alan bu grupta kendilerine hem iş, hem siyasi bir kimlik, hem de sosyal statü elde ettiler.Hizbullah, terör eylemleriyle ABD ve Avrupalı askeri güçleri Lübnan'dan kovdu. İran'ın telkinleri gereği Suriye yanlısı diğer gruplarla birlikte hareket edip iç savaşın gidişatını büyük ölçüde değiştirdi. Nihayet iç barıştan sonra, İsrail'in Lübnan'dan çıkartılmasında baş rol oynadı. Ne zamandır yasal bir parti olan, Meclis'te güçlü bir grubu bulunan Hizbullah, askeri gücünü de muhafaza ediyor ve zayıf Lübnan ordusuna alternatif oluşturuyor.Ortak düşmanMezhep konusunu ne zamandır unutmuştuk, işgal sonrası Irak'la bir kez daha hatırladık. Irak'ta etnik ve siyasi farklılıklar da etkili oluyor ama ülkeyi iç savaş atmosferine esas olarak Sünni-Şii çatışması taşıyor.Hizbullah'in İsrail'e saldırması ve çatışmanın bir kez daha tüm bölgeyi kuşatan bir savaşa doğru evrilmesiyle kafalar bir kez daha karıştı. Hani Ortadoğu'da mezhep konusu çok etkiliydi? Öyleyse Şii Hizbullah, Sünni Hamas'a neden destek oluyor?Bu soruyu basit olarak "ikisi de İslamcı da ondan" diye cevaplayanlayız. Çünkü Sünni ve Şii İslamcılık arasında hep büyük farklar olagelmiştir. Örneğin Irak'ta çatışan tarafların hepsi İslamcı iddialıdır.Dolayısıyla Hizbullah-Hamas işbirliğini "Filistin davası" ile, ama daha çok "ortak düşman" yani İsrail'le açıklamak daha akılcı. Ama her iki grubun da arkasındaki güçlere (yeni tabirle sponsorlara) bakmak işimizi daha da kolaylaştırır.AKP'nin boşa giden çabalarıEvet Suriye, ama esas olarak da İran'dan söz ediyoruz. Her iki ülke de uluslararası toplulukla ciddi sorunlar yaşıyor. Her iki ülke rejimlerinin de, özellikle Suriye'deki Beşar Esad liderliğindeki Baas yönetiminin, toplumsal meşruiyet sorunu var. Bu nedenle, yıllardır birlikte hareket eden Şam ve Tahran rejimleri, Ortadoğu'daki kriz halinin sürmesini tercih ediyor ve bunun iniş çıkışlarını sadece kendileri kontrol etmek istiyorlar.Üç ay önce AKP hükümeti seçimden zaferle çıkan Hamas'ı Ankara'ya davet ederek Ortadoğu'daki bu kısır döngüyü kırmayı hedeflemişti. Amerikalılara, hatta İsraillilere "Bize yardım edin, Hamas'ı İran etkisinden kurtaralım" mealinde önerilerde bulunduklarını, bunu yaparken de mezhep konusunu hatırlattıklarını biliyoruz.Ama bekledikleri anlayış ve desteği göremediler. Özellikle Türkiye'den gelen eleştiri kampanyası AKP'yi ürküttü. Er Gilad olayında İsrail ve ABD'nin ricasıyla arabuluculuğa soyununca Hamas'ın anlaşmaya hazır olduğunu bir kez daha görüp yine ümitlendiler. Ama İsrail hükümetinin vermeden alma tavrı bu girişimi de akim kıldı.Şimdi AKP'liler "biz uyarmıştık, haklı çıktık" diyorlar ve Hamas'ı İran-Suriye-Hizbullah üçgeninden çekip çıkarmanın artık iyice zorlaştığını düşünüyorlar.Ama Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün "güçlü destek olursa yine ileri gideriz" sözleri, az da olsa ümitlerini koruduklarını gösteriyor.

Devamını Oku

Türkiye sorumluluktan kaçamaz

14 Temmuz 2006

Pazartesi günü yayınlanan "İsrail'in Türkiye'ye borcunu ödemesinin tam zamanı" başlıklı yazımı eleştiren Yahudi bir okur, İsrail'in Türkiye'ye değil, Türkiye'nin İsrail'e daha fazla ihtiyacı olduğunu ileri sürdü ve beni Yahudi karşıtı olmakla suçladı. Daha önce Avrupa'daki İslamofobiyi, 2. Dünya Savaşı öncesi Yahudi düşmanlığına benzettiğim için yine bir Türkiye Yahudisi tarafından Vakit Gazetesi'nin dilini kullanmakla eleştirilmiştim.Yahudi düşmanlığının (anti-semitizm) genel olarak İslam dünyasında, özel olarak Türkiye'de ciddi bir biçimde tırmandığını görüyor ve bununla mücadele etmeye çalışıyorum. Ama burda bir noktanın altını ısrarla çizmek gerek: Anti-semitizm sanıldığının aksine İslamcı çevreler tarafından pompalanmıyor. Örneğin son yıllarda iyice popülerleşen "Sabetaycı avı"nı düne kadar solcu bilinen (maalesef hâlâ öyle olduklarını söyleyen) bazı profesörler ve yazarlar sürdürüyor. Açıkçası bundan iyi de rant elde ediyorlar. Onların yaydığı anti-semitizm muhafazakârları, milliyetçileri, kentli laik seçkinleri ve hatta orduyu bile cezbedebiliyor.İsrail'in dayatmalarıAnti-semitizmle mücadele edeceğiz diye İsrail'i eleştirme hakkımızdan feragat edecek değiliz. George W. Bush yönetiminin politikalarını eleştirenlere "Amerikan karşıtı" yaftası yapıştırmakla, İsrail devletinin uygulamalarına karşı çıkanlara "Yahudi düşmanı" demek arasında bir fark yok. Kaldı ki defalarca gittiğim İsrail'de mesela Filistin davasını benden daha fazla savunan Yahudiler, yaklaşık iki yıldır yaşadığım ABD'de, mesela Irak işgaline benden daha fazla karşı çıkan Amerikalılar tanıdım.İsrail bugün dünya gündemine iki acil sorun dayatıyor:Filistinlilerin kaçırdığı onbaşı Gilad Şalit'in serbest bırakılması;Lübnan Hizbullahı'nın kaçırdığı iki İsrailli askerin serbest bırakılması.İsrail devletinin askerlerinin haklarını savunması, onları kurtarmak için onca enerji sarf etmesi doğal. Hatta Türkiye'de de kimileri "Helal olsun adamlara, bir asker için neler yapıyorlar!" diyebiliyorlar.Halbuki Steven Spielberg, "Münih" filminde, İsrail'in "teröristle masaya oturulmaz", "göze göz, dişe diş" ve "ölçüsüz misilleme" mantığının nasıl bir çıkmaz sokak olduğunu bizzat MOSSAD ajanlarının gözünden çok net bir şekilde gösterdi. İsrail devletinin "hiçbir şekilde pazarlığa, uzlaşmaya yanaşmaması" na imrenenler, Ortadoğu'ya bir türlü barış gelmemesinde o çok beğendikleri "devlet duruşu"nun ne kadar etkili olduğunu ıskalıyorlar.Türkiye'nin misyonuİsrail bizlere dört hususu unutturmaya çalışıyor. Hatta bunda başarılı olduğu bile söylenebilir:1) Filistinli militanlar Gilad'ı, Gazze'de plajdaki sivillerin ölmesine yol açan roket saldırısına misilleme operasyonu kapsamında kaçırdılar;2) Filistinliler, Gilad'a karşılık bir kısmı kabul edilebilir talepler öne sürdüler;3) İsrail ve ABD'nin ricasıyla arabuluculuğa soyunan Türkiye, Filistin tarafını büyük ölçüde ikna etti, ancak İsrail'in "vermeden alma" tavrı nedeniyle çabalar akamete uğradı;4) Hizbullah İsrail'e, Gazze'deki ölçüsü çoktan kaçmış operasyonları durdurması, Hamas yönetiminin biraz nefes alabilmesi için saldırdı.Ortadoğu yeniden eski en kötü günlerine dönme emareleri gösteriyor. Birilerinin bir an önce İsrail'le Hamas ve Hizbullah'ı, yarın bu çatışmaya dahil olabilecek Suriye ve hatta İran'ı ortak bir zeminde buluşturabilmesi şart. Galiba bu misyonu üstlenmeye en yakın ülke de Türkiye.Kimileri "gücümüzü fazla abartmayalım" diyebilir ama Türkiye'nin bu tarihi sorumluluktan kaçma hakkı yok.

Devamını Oku