Benzer bir oluşum 28 Şubat sürecinde de vardı. Adına “liberal-İslamcı ittifakı” deniyordu. Demokrasi adına omuz omuza yürüyor, birbirlerinin gazetelerinde yazıyorlardı. Ama 11 Eylül patlak verip içlerinden bir grup “global 28 Şubat” a destek verince büyük kavga çıktı. Şimdi savaş baltalarını gömmüş, Lübnan misyonunda yeniden bir araya gelmiş gözüküyorlar. ABD’yi Felluce’de soykırım yapmakla suçlayanlarla tescilli Amerikancılar yan yana, Lübnan’a Türk askeri yollamak için çırpınıyorlar. Buna karşı çıkanlara da bir dizi suçlama yöneltiyorlar:1) Türk askeri yalnız değil, BM çatısı altında gidiyor.2) Çatışma, hele Hizbullah ile, asla olmaz.3) İsrail’i korumaya da gitmiyoruz.4) Yerel düşünüyorsunuz. Türkiye’nin ulusal çıkarları Ortadoğu’dan geçer. Bölgenin yeniden şekillenmesinde Türkiye de yer allmalı. Türkiye süper ligde oynamalı.5) Ortadoğu’yu İran’a bırakamayız.6) Bu konuyu iç politika malzemesi yapmayın.ABD’nin PAF takımıAslında bu argümanlara denecek fazla bir şey olmayabilir, ama kimlerin kullandığına bakınca işin içinde samimiyet olmadığından kuşkulanıyorsunuz. Teker teker sorgulamaya başlayınca da asker gönderme fikrinden iyice uzaklaşıyorsunuz. Sırayla gidelim:1) BM kararı olduğu doğru ama Türkiye daha karar çıkmadan çok önce ABD’de bu gücün ana unsuru olarak telaffuz edilmişti. Bu noktada Sezer’in “Maşallah”lı itirazı yerindedir.2) Çatışma olmayacağının garantisini kimse veremez. Ne İsrail’in, ne Hizbullah’ın, ne de onları destekleyenlerin ipiyle kuyuya inilmez.3) Türk ordusu İsrail için gitmiyor olabilir ama kamuoyunda bu yönde derin şüpheler olduğu da kesin.Bunun giderilmesi için İsrail’in pozitif adımlar atması lazım, atmıyor.4) Aslında büyük düşünen onlar değil biziz. Onlar ABD’nin kafasındaki “Yeni Ortadoğu” ya mahkum olduğumuzu sanıyor, bizse demokratik, özgür bir Ortadoğu’yu özlüyoruz. Hatırlayın, Hükümet Hamas’ı Ankara’ya çağırdığında, İsrail ve Filistin arasında arabuluculuğa soyunduğunda “Ne işimiz var Ortadoğu’da? Arabın derdinden bize ne? Bu iş boyumuzu aşar” diye kıyamet koparanlar da onlardı. Bu stratejinin mimarı Prof. Ahmet Davutoğlu’nu nerdeyse vatan haini, benim gibi bu açılımları destekleyenleri “işbirlikçi” ilan etmişlerdi. Çünkü Türkiye’nin kendi başına bölgesel bir güç olabileceğine inanmıyor,belki de inanmak istemiyorlardı. Şimdi Ortadoğu masasına oturmak için can atıyorlar. Onların kafasındaki Türkiye süper ligde filan oynayamaz, olsa olsa ABD’nin “PAF takımı” olur. İran’la böyle mücadele edilmez5) Gerçekten Ortadoğu’nun İran’a ve onun çizgisindekilere bırakılması tam bir felaket olur. İran’ı bölgede dengeleyebilecek en önemli güç de Türkiye’dir. Ama bunun yolu Türk askerini Lübnan’a göndermekten geçmez. ABD ve İsrail, daha başta Ankara’nın Hamas ve Suriye açılımlarına destek verseydi; ardından İsrail Türkiye’nin arabuluculuk girişimlerine olumlu katkıda bulunsaydı bugün bu noktalara gelinmeyebilirdi. İran’ın elini güçlendirenler, bugün “Lübnan’a asker” diye bağıranlardır.6) Bu konuyu iç politika malzemesi yapanlar Lübnan’a asker yollamak için dayatanlardır.Başta da Başbakan Recep Tayyip Erdoğan. Ekim başında Washington’a eli boş gitmek istemeyen Erdoğan, kendisini, partisini ve ülkeyi riske ediyor. Kaldı ki ABD Başkanı George W. Bush sırf bu nedenle Cumhurbaşkanlığı seçiminde ona destek verecek değil.Verse de bu Erdoğan’a yetmez.
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’i, “önemli meselelerde ağzını açmıyor” diye eleştiriyorlardı. Şimdi konuştu diye kızıyorlar. İşte Pazar günü gazetelerinden Sezer karşıtı bir koro: Ahmet Hakan, Cüneyt Ülsever (Hürriyet), Mehmet Ocaktan (Yeni Şafak), Fatih Altaylı (Sabah). TBMM Başkanı Bülent Arınç ve demeç yarıştıran bir dizi AKP milletvekili ayrı.Lübnan’a asker gönderilmesine açık ve net bir şekilde karşı çıkarak bize yalnız olmadığımızı hatırlattığı için Sezer’e şükranlarımızı iletiyor, birbirinden farklı bunca insanı birleştirdiği için kendisini ayrıca tebrik ediyoruz.Karşıtları genellikle Sezer’i küçümseyen, dalga geçen, kısacası saygıdan nasipsiz bir üslup benimsiyorlar. Halbuki bu isimlerin çoğu Başbakan Recep Tayyip Erdoğan söz konusu olduğunda tam tersine, alabildiğine anlayışlı, titiz ve dikkatli davranıyor. Örneğin Mehmet Ocaktan, Sezer’in Irak ve Lübnan konularında kendisiyle çelişkiye düştüğünü ileri sürüyor. Ama Afganistan’a asker gönderilmesi söz konusu olduğunda, o zaman muhalefette olan AKP’nin lideri Erdoğan’ın “Karşıyız, çünkü halkımız karşı” demiş olduğunu hatırlamıyor ve hatırlatmıyor.Ahmet Hakan da Sezer’e “Somali, Afganistan, Kosova ve Bosna’ya asker göndermek ulusal yararlara uygun da Lübnan’a asker göndermek mi uygun değil?” diye soruyor. Hakan gerçekten her asker göndermenin aynı olmadığını idrakten yoksun olabilir mi? (Bu noktada dünkü Sabah’ta Erdal Şafak’ın “Sezer ve Arınç” başlıklı yazısı son derece öğretici). Sezer’in 1 Mart 2003 tezkeresine de karşı çıktığını unutmuş olabilir mi? Yani 1 Mart’tan bu yana Sezer’in değil kendisinin değişmiş olduğunu itiraf etse daha iyi olmaz mı? Yok değişmediyse, iki gün önce, 1 Mart tezkerecilerinin kara propaganda örneklerini çağrıştırır bir üslupla Lübnan’a asker yollamaya karşı çıkanlarla dalga geçen o yazıyı nasıl açıklıyor?Bu arada yeni Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt ile Kara Kuvvetleri Komutanı Org. İlker Başbuğ’un söylediklerine yeterince ilgi gösterilmedi. Anlaşılan yeni komutanlar daha çok ve daha açık konuşacaklar. Ve onların her çıkışı demokrasiyi doğrudan etkileyecek. Org. Büyükanıt’ın Org. Hilmi Özkök’ten farklı bir üslup izleme ihtimali, birçokları tarafından kendisinin laiklik konusunda “daha duyarlı” olduğuyla açıklanıyor. Olabilir, ama işin içinde çok ciddi bir provokasyon boyutu da var. Savaşı kabul ettiKendisi hakkında aylar önce internet ortamında başlayan ve son gün cep telefon mesajlarıyla zirveye varan karalama kampanyasının, bunu yürütenlerin ummadıkları ölçüde ciddi sonuçlara yol açacağını kestirebiliriz. Tempo Dergisi, bunun ardında, adı o ana kadar duyulmamış olan “Yeşilgüneş” adlı bir oluşumun bulunduğunu yazdı ve Vatan dahil birçok medya kuruluşu bunu doğru kabul etti. Haber doğru olamayacak kadar aşırı derecede ayrıntılıydı. Zaten doğru olsa, polis çoktan adı geçen kişileri yakalamış ve olayı aydınlatmış olurdu.Galiba “Yeşilgüneş” diye bir örgüt yok ve bu haber, muhtemelen olayın gerçek sorumluları tarafından gerçekleştirilmiş bir dezenformasyon faaliyeti. Kaldı ki Org. Büyükanıt’ın konuşmasından gerçek faillerin kim olduğu hakkında farklı bir düşüncesi olduğu seziliyor. 5 Ağustos tarihli Vatan’daki analizimi “Bir bakarsınız Başbakan Erdoğan, Org. Büyükanıt’a savaş açanları saptar, varsa onları bürokrasiden tasfiye eder ve böylelikle hükümet ile TSK arasında güçlü bir anlayış ve işbirliğinin temellerini atar” diye bitirmiştim. Org. Büyükanıt savaşı kabul etti, bakalım hükümetin safı ne olacak?
Hükümet Lübnan’a asker yollama konusunda kararlı. Bunun ilk nedeni Ortadoğu’da çokyanlı ve aktif bir rol oynama arzusu. Bunun gerçekleşmesi için Barış Gücü’nün, Türkiye’nin tartışmasız liderliğinde tam anlamıyla başarılı olması gerekiyor. Her türden başarısızlık Türkiye’nin bölgedeki işlevini olumsuz etkiler.Kuşkusuz “Biz Lübnan’a asker yollarsak ABD de kendisini Kuzey Irak’taki PKK varlığına karşı bir şeyler yapmak zorunda hisseder” düşüncesi de hükümet çevresinde etkili oluyordur. Bu beklenti üzerine fazla konuşmak gereksiz; “yapacağı varsa çoktan yapardı” demek yeterli. Daha önemli bir nedense, AKP’nin, yaklaşan Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimler öncesi, başta ABD olmak üzere Batı dünyasıyla ilişkilerini alabildiğine iyi tutmak istemesi. Daha açık ifadeyle, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 2 Ekim’deki Beyaz Saray ziyareti öncesi Başkan George W. Bush’a jest yapmak istiyor.Bu strateji birçok açıdan zaaflı:1) Bush’un popülaritesi hızla azalıyor. Özellikle Ortadoğu’ya yönelik politikaları yakın çevresinde bile çok sert eleştirilere maruz kalıyor.2) Şu günlerde, dünyada ve özellikle Ortadoğu’da ABD ile birlikte hareket etmek veya öyle gözükmek pek akıl kârı değil.3) Cumhurbaşkanlığı seçimi için doğrudan ya da dolaylı olarak Amerikan yönetiminin (en çok da TSK ile doğabileceksorunları engelleme konusunda) desteğini aramak ilk bakışta makul görünüyor. Ama bu arayış tam zıt sonuçlara da yol açabilir, örneğin ne zamandır Washington’da etkili olmaya çalışan AKP karşıtı lobinin eline birtakım kozlar verebilir. Tam bir maceraBarış Gücü’nün oluşumu, görev ve hedefleri; Türkiye’nin bunun içinde kaç askerle nasıl yer alacağı belirsiz. Çatışan ve onları destekleyen tarafların hiçbiri güven vermiyor. Üstelik Lübnan buzdağının şimdilik görünen kısmı. İşin içinde Filistin sorunu, İran’ın nükleer silahlanması, Irak’ın geleceği, Kürt sorunu, kısacası Ortadoğu’nun kangren olmuş tüm hastalıkları var.Kısacası risk çok fazla. Her ne kadar asker gönderilmesine kesinlikle karşı çıkanların sesleri cılız çıkıyorsa da kamuoyunun gelişmeleri yakından ve hassasiyetle takip ettiği seziliyor. Dolayısıyla iç siyasetin alabildiğine önem kazanacağı bir dönemin arifesinde AKP tam bir maceraya sürükleniyor. Ya Hizbullah ile çatışılırsaLübnan’daki Türk askerinin sıcak çatışmaya girmesi durumunda, ülke olarak Türkiye, iktidar partisi olarak AKP ciddi bir fatura ödeyecektir. Hele çatışılan tarafın İsrail değil de Lübnanlılar (Hizbullah) olması tam bir kâbus olur. Kimse böyle bir çatışma olmayacağının garantisini veremez.Böylesi bir ihtimal sadece geleneksel tabanda değil, TBMM Grubu, hatta hükümet içinde bile ciddi çalkantılara, yarılmalara ve kopmalara yol açabilir. Bunun sonucunda radikal İslamcılık yeniden güçlenecektir.Hal böyleyken, daha önce tezkereye karşı çıkmış bazı muhafazakâr yazarların bu sefer “neden olmasın” tarzı bir tavır içinde olması epey yadırgatıcı.Hükümet asker yollama sorumluluğunu tek başına üstlenme yerine, doğal süreci işletip asker yollama kararını TBMM’ye bırakacağa benziyor. AKP yönetimi 1 Mart 2003 tezkeresindeki hüsranı bir kez daha yaşamamak için daha dikkatli ve planlı hareket ediyor. Eğer hükümet tezkere yollarsa, bu, büyük bir ihtimalle AKP’den yok denecek kadar az fireyle geçer. Geçer geçmesine de her haber, yeniden seçilme derdindeki milletvekillerini heyecana sevk eder. Sonuçta her AKP milletvekili birer Lübnan (Ortadoğu) uzmanı olur çıkar.
Mustafa Mutlu, dünkü Vatan’da, meslektaşım ve dostum Gülden Aydın’ın kızının başına gelenlerden ve bir TV kanalının sabah programında muhafazakâr iddialı iki şarkıcının sözlerinden hareketle “türbanı savunan tatlısu aydınları”na bazı sorular yöneltti. Yıllardır türban yasağının kaldırılmasını savunan biri olarak kendisine cevap vermek istiyorum.Öncelikle bir düzeltme: Gerek üstüste gelen mahkeme kararları, gerekse AKP’nin tek başına iktidarı ve El Kaide terörünün doğurduğu atmosfer nedeniyle Mustafa’nın taş attığı türden, yani kendileri İslamcı olmamakla birlikte, kıyafetleri nedeniyle üniversitelere gidemeyen kızların haklarını savunan aydınların sayısı çok çok azaldı. Tıpkı yakın zamana kadar Kürt sorununa özgürlükçü bir perspektiften bakan çok sayıda aydının milliyetçi, hatta ulusalcı pozisyonlara kayması gibi. İşin ilginci İslamcılar da, AKP hükümetini zora sokmamak için türban sorununu kaşımamaya özen gösteriyorlar.Özgürlükçü laiklikTemel hak ve özgürlükler, bir kesimin bir diğerine lütfu değildir. Kimse kalkıp da bir başkası için “o, bu hak ve özgürlükleri haketmiyor” deme imtiyazına sahip olamaz. Örneğin İslamcıların demokrasi, temel hak ve özgürlükler konusunda çifte standartlı olmalarını, sık sık başkalarının hak ve özgürlüklerini ihlal ediyor olmalarını onların haklarını sınırlama bahanesi olarak kullanamazsınız.Kaldı ki benim gibi bir avuç insan “türban”ı değil “türbanlıların hakları”nı savunuyor. İslamcıları çok sevdiğimiz, onlara yaranmak istediğimiz için değil, tam tersine onlara rağmen yasağa karşı çıkıyoruz. Nitekim “özgürlükçü laiklik” söylemimiz sadece muhafazakâr laiklerde değil İslami kesimde de rahatsızlık yaratıyor. İslamcılar türban sorununun her kesimi tatmin edecek ve kalıcı bir şekilde çözülmesini hiç istemiyorlar, çünkü yasağın kalkmasının laikliği güçlendireceğinin farkındalar. Dindarların laiklik ve laikler hakkındaki şüphe ve önyargılarını kırdığımız için de bizden hoşlanmıyorlar. İslamcı kadınlar yenildiAltı yıl önce şöyle yazmıştım: 1) İslami harekete en büyük damgayı kadınlar bastı. 2) İslami harekette en büyük çileyi kadınlar çekti. 3) İslami hareket, bir erkek hareketidir. Dindar kadınların, sadece devletle kavgalarına bakıp İslami hareketteki erkek egemen iktidarla sorunlarını ıskalamak Türkiye’ye çok şey kaybettirdi. Bugün ortada bir “İslamcı bir zafer” olsa bile bu türbanlılarınki değil. Çünkü onlar da yenildi.Yenildiler çünkü “laik sisteme” karşı mücadele ederken, yine kendilerini ezen İslamcı erkeklere ses çıkarmadılar, hatta onlara, iktidarlarını daha da pekiştirmelerinde yardımcı oldular. Yenildiler, çünkü İslamcılıklarını kadınlıklarının önüne geçirdiler. Sağırlar diyaloğu1990’da, ilk kitabım Ayet ve Slogan’ın girişine, şair İsmet Özel’den “İnsanlar hangi dünyaya kulak kesilmişse öbürüne sağır” dizelerini almıştım. Ülkemizdeki sağırlar diyaloğu aynen, hatta daha şiddetli bir şekilde sürüyor. Bunun birinci dereceden sorumluları, işlerini güçlerini bırakıp kendi saflarında “hain” avına çıkan laikler ve İslamcılardır. Diyelim ki laik ve İslamcı “hain”ler pes etti. Her iki kanadın aydınları da tornadan çıkmış gibi aynı şeyleri söyler, aynı tepkileri gösterir oldular; Türkiye’nin sorunları daha kolay mı çözülecek? Diyelim ki biz “tatlısu aydınları”yız. Türkiye’yi “tuzlusu aydınları”na terk etmemiz mi gerekiyor? Diyelim ki Türkiye iki denizle çevrili. Bunları bir şekilde birbirine bağlayan dereler, ırmaklar olmazsa o denizlerde yüzmenin tadı tuzu kalır mı?
Lübnan’da BM çatısı altında oluşturulması düşünülen Barış Gücü’ne asker gönderip göndermeme tartışmasında ortaya çıkan üç ana yaklaşımı şöyle özetleyebiliriz:1) “Muhakkak asker gönderilsin”: Bu grubun liderliğini “Yeni Ortadoğu” planlarında ABD ile birlikte hareket edilmesini savunanlar ve İsrail’in güvenliğini son derece önemseyenler yapıyor. Onları, düşmanlık derecesinde ABD ve İsrail’e karşı olsalar bile, Türkiye’nin bölgede bu iki güce rağmen bir şey yapamayacağına inananlar izliyor.2) “Koşullara göre asker gönderilsin”: Hükümet ve Genelkurmay, başından beri, ilan edilen ateşkesin ve kurulacak Barış Gücü’nün netleşmesini istiyor. Doğrudan tarafların (İsrail, Lübnan hükümeti, Hizbulah) ve dolaylı aktörlerin (ABD, İran, Suriye, Mısır...) tümünün onay ve destek vereceği iyi tanımlanmış bir süreçte Türk ordusunun da rol alabileceği resmen açıklandı. Medyanın önemli bir bölümü de bu formülü benimsiyor. 3) “Kesinlikle asker gönderilmesin”: Koşullar ne olursa olsun asker gönderilmesine karşı çıkanlar, İsrail’in yarım bıraktığı (daha doğrusu bırakmak zorunda kaldığı) bir işin Barış Gücü’ne -dolayısıyla Türk ordusuna- yükleneceğini düşünüyorlar: Hizbullah’ın silahsızlandırılması. Ayrıca Barış Gücü’nün İsrail’e karşı Lübnan halkını savunup savunmayacağı, istese de bunu nasıl yapabileceği belirsiz.Red cephesi içinde, Türk askerinin Lübnan’da çatışmaya sürüklenmesinden endişelenen sol, muhafazakâr, hümanist vb. öğelere ek olarak katı Türk milliyetçileri de yer alıyor. Hatta içlerinde “Lübnan yerine Kuzey Irak’a girelim; gerekirse ABD ile de çatışalım” diyenler bile var. George Bush’a jestGörüldüğü gibi Türkiye, tıpkı 1 Mart 2003 tezkeresi öncesinde olduğu gibi yoğun bir tartışma içerisinde. Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün bölgedeki ziyaretlerini tamamlamasının ardından devletin tavrı büyük ölçüde belli olacak ve Ankara büyük olasılıkla asker göndermeye yeşil ışık yakacak. Bu noktada, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Ekim ayı başında Beyaz Saray’da Başkan George W. Bush’u ziyaret edecek olması çok önemli. Erdoğan geçen yılki Washington ziyaretinden önce, araya bir İsrail ziyareti sıkıştırmış ve Amerikalıların ne zamandır beklediği İncirlik Üssü’ndeki birtakım kolaylıklara vize vermişti. Bu yılki da ziyaret öncesi Bush’a bazı jestler yapmak isteyeceğini, Lübnan’a asker göndermenin de bunlardan biri olacağını kestirebiliriz. Yeni 1 Mart kaygısıAncak 1 Mart deneyimi devletin üst düzeyini çok ürkütüyor. CHP tavrını açıkça red olarak koyduğu için hükümetin hazırlayacağı bir tezkerenin TBMM’de başına ne geleceği meçhul. Çünkü AKP yönetimi içinde bile çatlak sesler var. Yani hükümet, bir kez daha, hem de Cumhurbaşkanlığı seçimi arifesinde Meclis’te acı bir sürpriz yaşayabilir. Öte yandan, TBMM’yi by-pass ederek Lübnan’a asker göndermeye kalkışırsa, çok ciddi hukuk ve rejim tartışmalarını göze alması gerekecektir. Başbakan Erdoğan’ın partisini, tıpkı 1 Mart öncesinde olduğu gibi, muhtemel bir tezkereye hazırlanmak istediği anlaşılıyor. O tarihte milletvekili bile olmayan AKP lideri “tezkere geçmesin” diyenlerin gözünü “O zaman maaşlarınızı alamayın da göreyim” diye korkutmaya çalışmıştı. 1 Mart, görünüşte Erdoğan’ın siyasi kariyerinin en kara günlerinden biriydi. Ama olaya tam tersinden de bakabiliriz: 1 Mart’ta tezkere geçmiş olsaydı AKP bugün birlik ve beraberlik içinde beşinci yılını kutlayabilir miydi? Erdoğan hem AKP lideri, hem de başbakan olur muydu?
Alparslan Arslan'la bildik senaryo tekrar sürümde. Karşımızda, olur olmaz her konuda gevezelik etmeye bayılan, ama "Neden yaptın?" diye sorulunca susma hakkını kullanan bir katil var. Mağduru oynuyor ve asla açıklayamayacağı "gizli ve ulvi" bir misyon gereği böyle davrandığını ima ediyor. Yıllar öncesinin Mehmet Ali Ağca'sını, son dönemin Suriye asıllı H Kaidecisi Luai Sakka'sını andıran Arslan bir süre sonra bazı çevreler tarafından kahramanlaştırılırsa, hatta çoktan böyle bir noktaya gelmişse şaşmamak lazım. Baksanıza babası İdris Arslan, daha ilk duruşmada, görevlerini yapmaya çalışan gazetecileri "İsrail'e hizmet etmek"le suçlayabildi.Türkiye hâlâ Arslan'ın kim olduğunu öğrenebilmiş değil, bu gidişle öğreneceğe de benzemiyor. Arslan'ın kim olduğu ve neden Cumhuriyet Gazetesi ile Danıştay'a saldırdığı sorusunun dört cevabı olabilir:1) Hem profesyonel, hem İslamcı: Laikliğe duyarlı çevreler Danıştay saldırısını, geçmişteki Prof. Muammer Aksoy, Doç. Bahriye Üçok, Çetin Emeç, Uğur Mumcu, Prof. Ahmet Taner Kışlalı suikastlarına benzetip Arslan'ın da profesyonel eğitim görmüş bir İslamcı militan olduğunu savundular. Öyle ki AKP hükümetini bile saldırıdan bir şekilde sorumlu tutmaya çalıştılar. Ancak Arslan'ın Hizbullah, İBDA-C, hatta H Kaide gibi bildik İslamcı örgütlerle ilişkisi olduğuna yönelik herhangi bir ipucu bulunamadı. Daha önceki suikastlarda kanıtlanmış olan İran parmağı gibi bir dış ilişki iddiası da ortaya atılmadı.2) Profesyonel ama İslamcı değil: Önce Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin "sürprizlere hazır olun" dedi. Ardından Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, saldırının asıl hedefinin hükümet olduğunu söyledi. Zaten Arslan yakalanır yakalanmaz bazı "ulusalcı" kişi ve çevrelerle organik ilişki içinde olduğuna dair güçlü iddialar ortaya atıldı. Muhafazakâr basın-yayın kuruluşlarının liderliğini yaptığı bu yoğun kampanyada adı geçen bir kısmı asker kökenli ulusalcı şahsiyetlerin çoğu savcılık tarafından serbest bırakılınca kafalar iyice karıştı.3) İslamcı ama profesyonel değil: Tartışmalar ilk iki seçenek etrafında yoğunlaşıp ülkedeki kamplaşma daha da keskinleştiği için Arslan'ın, kendi başına hareket eden İslamcı bir militan olabileceği ihtimali pek dillendirilmedi bile. Halbuki Batı'da "yalnız kurt" adı verilen bu tür teröristlere çok büyük önem atfediliyor. Yalnız kurtlar çok tehlikeli çünkü istihbarat servislerinin, kendi başlarına veya çok küçük bir çevreyle hareket eden teröristleri önceden saptayabilmesi imkansız gibi. Bizde 9 Mart 2004 günü İstanbul Kartal'daki Mason Locası'nı basan Nihat Doğruel ve Engin Vural da El Kaide'den bağımsız ama onun çizdiği perspektifte hareket etmeye çalışan İslamcılardı.4) Ne İslamcı, ne profesyonel: Arslan pekala hem kendi başına hareket eden, hem de klasik İslamcı profiline uymayan bir terörist olabilir. Kendisinin hem milliyetçi, hem de muhafazakâr reflekslere sahip olduğu anlaşılıyor. Aslında özellikle İç ve Doğu Anadolu'da veya buralardan göç alan büyükşehirlerin varoşlarında böyle onbinlerce genç var. Ülkücülükle İslamcılık, AKP ile MHP, bazen de BBP arasında gidip geliyorlar. Arslan'ın doğduğu Bingöl kısmen, büyüdüğü Elazığ ise tamamen bu iklime sahip. "Kurtlar Vadisi"ni üretenlerin çoğunun Elazığlı olması, Arslan'ın da, yazılanlar doğruysa, kendisini Polat Alemdar ile özdeşleştirmesi hiç de tesadüf olmayabilir.Hangi şık geçerli olursa olsun Arslan bir teröristtir ve en ufak bir hoşgörü ya da anlayışı hak etmemektedir.
Daha önce defalarca olduğu gibi İngiltere'deki terör operasyonu da fos ya da abartılı çıkabilir. Bunun, dünyanın dikkatini Ortadoğu'dan, dolayısıyla İsrail'in teröründen çekmek için tertiplenmiş bir komplo olduğuna inananlar da vardır muhakkak.Doğru ya da yanlış, bu operasyon bize ne zamandır unuttuğumuz bir olguyu, global terörü, dolayısıyla El Kaide'yi hatırlattı. Bu terör şebekesi ne zamandır ses ve video kayıtlarıyla tehditler sıralamaktan başka bir şey yapmıyor. Zaten birçok uzman son dönemdeki etkili terör eylemlerinin çoğunun El Kaide ile organik ilişkisi olmayan kişi ya da gruplar tarafından yapıldığını ileri sürüyor. Buradan hareketle de El Kaide ve Usame bin Ladin'in 11 Eylül gibi operasyonlar düzenleyemeyeceğini savunuyorlar.E1 Kaidecilerin artık eski güçlerinde olmadıklarına inanmıyorum. Tam da şu günlerde El Kaide'yi hatırda tutmakta yarar var. Çünkü El Kaide eğer çok iddialı bir eylem, hatta eylemler için hazırlık yapıyorsa şu günlerin yeni 11 Eylül'ler için son derece uygun olduğunu düşünüyorum. Çünkü:El Kaide'nin tam zamanı1) El Kaide kendi deyimleriyle "Haçlı seferleri ve Siyonizmle mücadele" amacıyla kuruldu. Buna rağmen Tunus ve İstanbul'da sinagoglara saldırma dışında Yahudi ve/veya İsrail hedeflerine hiç vurmadı. Bu nedenle El Kaide, dünyanın, özellikle Müslümanların İsrail'e karşı eleştiri ve nefretinin doruğa çıkmış olmasından herhalde istifade etmek isteyecektir.2) El Kaide'yi en çok zorlayan hususlardan biri eylemlerde çok sayıda sivilin ölmesiydi. Artık, İsrail'in Filistin ve Lübnan'daki katliamlarını bahane ederek "misilleme" yaptığını söyleme şansı daha fazla olacaktır.3) İran destekli Hizbullah, İsrail'e karşı direnerek dünya çapında bir belli sempati topladı. Bu sayede Şii İslamcılığın, İslam dünyasında radikalizmin liderliğini yeniden ele geçirdiğini söyleyebiliriz. Bu kuşkusuz El Kaide'yi fazlasıyla rahatsız ediyor. 4) Bu noktada, Irak'ta El Kaidecilerle İran yanlısı Şii grupların çatışmakta olduğunu; El Kaidecilerin çoğunun benimsediği Vahhabilik ya da Selefilik gibi akımların genel olarak Şiiliği İslam dışı gördüğünü akılda tutmak gerekiyor.Türkiye'nin yeri15-20 Kasım 2003 tarihlerinde, global teröre karşı ülke olarak bağışıklığımız olmadığını acı bir şekilde gördük. Bazıları kızacak ama şimdi de, "El Kaide bize yeniden saldırabilir mi?" sorusunu sormamız şart."Doğru olsa bile bunları söylemek yanlış" mantığıyla çok sert eleştirilere maruz kalacağımı biliyorum. Ama kendimi, yeni saldın ihtimalininhayli yüksek olduğunu söylemek zorunda hissediyorum. Peki neden?1) El Kaide'nin iki numarası Eymen el Zevahiri'nin yaklaşık iki ay önce Türkiye'yi hedef gösteren bir açıklama yaptı.2) Türkiye'de Yahudi ve/veya İsrail hedeflerinin sayısı hayli fazla. Örneğin 15-20 Kasım eylemcileri iki sinagoga saldırdı. Daha önce Antalya'ya gelen bir İsrail gemisine saldırmayı planlamışlardı. Suriye asıllı El Kaideci Luai Sakka da aynı gemiye yönelik eylem hazırlığında yakalandı.3) Türkiye'de İsrail aleyhtarlığı ve en kötüsü Yahudi düşmanlığı giderek tırmanıyor. El Kaide bu tür bir eyleme katılacak Türk bulmakta zorluk çekmeyecektir. Yine bu tür bir eylem sayesinde propaganda da yapmış olacaktır. "Hem halk, hem hükümet olarak Filistin ve Lübnan'ın yanındayız. Bize niye saldırsınlar ki!" demek yerine, olarak bu riske karşı hazırlıklı olmalıyız.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a kırgın olduğuna dair haberin Vatan da yer aldığı gün Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ü görme ve bu konuyu kendisine sorma imkanım oldu. Tabii ki iddiaları yalanladı.Bunda şaşacak bir şey yok: Yıllardan beri birbirini tanıyan, Milli Görüş hareketi içindeki "yenilikçi" kanat içinde birlikte hareket eden ve AKP ile tam bir kader birliği içine girmiş olan Erdoğan ile Gül'ün birbirlerine kırılma, küsme gibi lüksleri yok. Çünkü birbirlerini çok iyi tamamlıyorlar. Ama aralarındaki "meşrep farkları" nın son dönemde iyice su yüzüne çıktığı da bir gerçek.Öncelikle Cüneyd Zapsu konusu: AKP içinde, kime yakın olurlarsa olsunlar, Zapsu'nun bir günde dört büyükelçiyle görüşmesinden rahatsız olmayana rastlamadım. "Daha Başbakan kendisine yeni sahip çıkmıştı. Bir müddet ortalarda gözükmemesi gerekirken o çıktı Yasin el Kadı yüzünden yıpranan imajını tamir etmeye kalktı."Bu sözler genel hissiyatı yansıtıyor. AKP'liler, bu görüşmelerin basına bizzat Zapsu tarafından sızdırıldığına inanıyor, en çok da buna kızıyorlar.Gül ve çevresini Sabah Gazetesi'nin Zapsu için "Gölge Dışişleri Bakanı" manşeti atması epey öfkelendirmiş. Zapsu'nun gazetenin Genel Yayın Yönetmeni Fatih Altaylı'yla iyi ilişkilerinin olması kafalarda soru işaretleri doğurmuş.AKP içindeki iktidar çekişmeleri büyük ölçüde medya üzerinden yürüyor. Bu noktada muhafazakâr yayın organlarından ziyade büyük medyanın daha belirleyici olduğu görülüyor. Örneğin Altaylı, yine Zapsu'nun dostu olan Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök ve bazı köşe yazarları değişik vesilelerle Başbakan Başdanışmanı Prof. Ahmet Davutoğlu'na ve onun öncülüğünü yaptığı "stratejik derinlik" yaklaşımına sert bir şekilde eleştiriyorlar. Buna karşılık Prof. Davutoğlu'na son dönemde, yine aynı yayın organlarındaki bazı yazarların sahip çıktığı gözleniyor.Prof. Davutoğlu'nu ilginç ve daha önemli kılan hem Erdoğan, hem Gül ile aynı yakınlık ve yoğunlukta çalışması. Onun gibi ikinci bir danışman pek yok. Ortadoğu eksenli dış politikanın son derece öne çıktığı günlerde Prof. Davutoğlu'nun iki lider arasında bir nevi köprü işlevi gördüğünü de söyleyebiliriz.Üslup farklarıAma Erdoğan ile Gül dış politikada her zaman aynı şeyleri söylemiyorlar. Erdoğan'ın AB konusuna eskisi kadar sahip çıkmadığı, Kıbrıs'ta eski çizgiye dönüş sinyalleri verdiği (örneğin Rauf Denktaş'ı ziyaret etmesi çok ciddi bir mesajdı) dikkat çekiyor.İki lider arasında belirgin bir üslup farkı da var ve bu nedenle zaman zaman birbirlerini zor durumda bırakabiliyorlar. Ayrıca Gül, Türkiye'de dengeli ve ölçülü olmanın sembolü haline gelmiş olan Dışişleri bürokrasisiyle belli bir uyum yakalamış durumda. Çoğu durumda o susuyor, diplomatlar konuşuyor.Buna karşılık Erdoğan hep konuşmak durumunda. Çünkü yakın çevresinde bir bölümü sorun çözmekten çok sorun çıkartan danışmanlarından başka pek kimse yok. (Sahi Başbakanlık Müsteşarı Prof. Ömer Dinçer'e, onun "Kamu Yönetimi Reformu" ve "Yerel Yönetimler Reformu" projelerine ne oldu?)AKP içinde fraksiyonlar, kanatlar olmasa da Erdoğan ve Gül'ün, hatta Bülent Arrnç'ın birer odak oluşturdukları kesin. Cumhurbaşkanlığı seçimleri sürecinde AKP'de kartların yeniden karıştırılma ihtimali hayli yüksek olduğu için bu odaklar etrafında yaşanacak şekillenmeler daha fazla önem kazanacak. Erdoğan, Gül ve Arınç birbirleriyle herhangi bir açık çekişme, çatışma içine girmeyecekleri için biz gazetecilerin gözleri esas olarak onların yakın çevrelerinin üzerinde olacak. - BİTTİ -