Ergun Babahan, Sabah Gazetesi genel yayın yönetmenliğini bıraktıktan sonra, aynı gazetede dikkate değer, güzel yazılar yazıyor. Dün de “655 bin ölünün hesabını verin” başlığıyla çarpıcı bir yazı kaleme aldı. Irak işgaline destek vermiş olan Türk gazetecilere çok sert ve haklı eleştiriler yöneltti ve okurlarını onlardan hesap sormaya davet etti. Babahan, savaş destekçilerinin en önemli savının kitle imha silahları (KİS) olduğunu, ama bunun kısa sürede fos çıktığını yazdı. Halbuki onun yönetimindeki Sabah da (Vatan dahil, diğer birçok Türk gazetesi gibi) hep Amerikan tezlerine yakın durup, Saddam’ın “KİS’imiz yok” açıklamalarına şüpheyle yaklaşmıştı. Örneğin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’ın BM Güvenlik Konseyi’nde yaptığı tarihi konuşmayı, 6 Şubat 2003 tarihli Sabah “Saddam’a suçüstü” başlığıyla manşetten vermişti. Sabah’a göre Powell “teknolojik şov” yapmış ve Irak’ın denetimden kaçtığını uydu fotoğrafları ve ses kayıtlarıyla anlatmıştı. Powell’ın söylediklerinin tamamen göz boyamaca olduğunu, zaten bu konuşmadan dolayı pişmanlık duyduğunu biliyoruz.Irak’a Atatürk modeliSavaş öncesi çok sayıda Türk gazeteci de, “Amerika, Irak’a ve bölgeye demokrasi, huzur ve barış getirecek. Bölgede diktatörlükler devri kapanacak” korosuna katılmıştı. Babahan haklı olarak bunlarla dalga geçiyor. Ama onun yönetimindeki Sabah, 14 Ocak 2003 günü, Aslı Aydıntaşbaş’ın eski CIA Başkanı James Woolsey’le yaptığı özel röportajı, yine manşetten ve “Ortadoğu’ya Atatürk modeli” başlığıyla okurlarına sunabilmişti.İşte Sabah’ın “her cümlesi olay yaratacak” diye sunduğu röportajdan bazı seçmeler: Atatürk, Ortadoğu’da izlenmesi gereken rotayı çizmiştir. Ortadoğu’nun çehresini Atatürk’ün çizdiği istikamette değiştirmekten söz ediyorum. Irak’ta bu mümkün. Irak’ta toplumun laik yapısı, kadınların konumu, petrol zenginliği ve hali hazırda oluşmuş bir Irak kimliği var. Birkaç yıl kalıp doğru dürüst bir hükümet kurduktan sonra Irak’ta uzun kalmamız gerekmeyecek. Bir an önce bu iş bitsin istiyoruz. Irak halkının önemli bir yüzdesinin ülke dışında yaşıyor olması işimizi kolaylaştıracak. 30 yıllık bir diktatörlükten sonra Irak halkı, ilk Arap demokrasisi olmaya hazır.Lübnanlaşan IrakWoolsey’in söylediklerinin hiçbiri çıkmadı: Amerikan işgali sayesinde Irak’ta laiklikten eser kalmadı, kadınların konumu yıllarca yıl geriye gitti, petrol gelirlerinden halk yararlanamıyor ve en önemlisi, “Irak kimliği”nin yerinde yeller esiyor. Mezhepsel ve etnik çatışmalar ülkeyi kimi uzmanlara göre “Balkanlaştırdı”, kimilerine göreyse “Lübnanlaştırdı”. Dışarıdaki Iraklıların çoğu dönmediği gibi, binlerce Iraklı güvenlik nedeniyle ülkelerinden kaçıyor. Onca seçim yapıldı ama Irak “ilk Arap demokrasisi” olmanın hâlâ çok uzağında.Woolsey röportajda, “Bu Başkan (oğul Bush) doğru yolda. Babası, Saddam sonrası ne olur diye çekindiği için onu devirmemişti” demiş. Aradan topu topu üç yıldan biraz fazla zaman geçti. Baba Bush’un Dışişleri Bakanı James Baker, New York Times’a iki gün önce şöyle konuştu: “Biliyor musunuz, ne zamandır kimse bana ‘neden zamanında Saddam’ı devirmediniz?’ diye sormuyor.” Bundan daha beter ne olabilir? Oğul Bush babasını, Irak’ın bugünü dününü aratıyor.Ama biz bugünkü Ergun Babahan’dan çok memnunuz; eskisini aramıyoruz.***İyi bayramlar
Tarih: 2003 Ocak sonu. Yer: Beyaz Saray, Washington. Kişiler: ABD Başkanı George W. Bush ve üç Iraklı rejim muhalifi. Gündem: Saddam Hüseyin’in devrilmesinden sonra neler olur? Sonuç: Konuklar Bush’un daha Şiilikle Sünnilik arasındaki farkı bilmediğini anlıyor ve mecburen uzun uzun bunu anlatıyorlar. Amerikalı diplomat Peter W. Galbraith, bu olayı, “Irak’ın Sonu” adlı kitabında “Orduyu yollamadan iki ay önce Amerikan Başkanı, ülkenin tarihini ve siyasetini şekillendirmiş olan bölünmeden habersizdi” diye naklediyor. Amerikalılar başlangıçta, tümüne Baascı muamelesi yaptıkları Sünnileri dışlayıp Kürtler ve Şiileri kayırdılar. Ancak bu politika kısa sürede iflas etti. Çünkü:1) Sünnilerin büyük kısmı direnişe yöneldi. İçlerinden bazıları El Kaide ile birlikte hareket etmeye başladı.2) Şiilerin alabildiğine güçlenmesinden, Amerikalıların Mısır, Suudi Arabistan, Ürdün gibi sadık müttefikleri rahatsız oldu;3) Şiilerin içinden Mukteda el Sadr gibi denetlenmesi zor bir radikal lider türedi;4) Bazı önemli Şii partileri İran’la çok yoğun ilişki içine girdiler;Washington tavır değiştiriyorBush’un cehaletinin bedelini Irak halkı çok ağır ödedi, ödemeye devam ediyor. Kimileri Irak’ın iç savaşın eşiğinde olduğunu, kimileriyse bunun çoktan başladığını söylüyor. Taraflar en acımasız yöntemlerle karşılıklı olarak toplu katliamlara imza atıyorlar. Kuşkusuz Irak ordusu ve polisinin imkanlarını (silah, mühimmat, istihbarat) kullanabilen Şiiler daha avantajlı. Dahası, asker ve/veya polis bazı Şiiler geceleri “ölüm mangası” olarak Sünni avına çıkabiliyorlar.Bu nedenle Amerikalılar desteklerini Şiilerden Sünnilere kısmen kaydırmış durumdalar. Bu nedenle Amerikan askerleri Şii milislerle daha sık çatışır oldu. Washington Irak yönetimindeki Şiilere milisleri en kısa sürede silahsızlandırmaları için öylesine baskı yapıyor ki bazı Şii gruplar “Amerikalılar yeniden Baas rejimi kurmak istiyor” diye şikayet edebiliyor.Şii-Sünni ayrılığı tarihte nice kanlı olaylara yol açmış olsa da yakın zamana kadar, Pakistan dışında mezhep çatışmalarına pek tanık olunmuyordu. İran Devrimi’yle birlikte epey canlanmış olan Şiiler daha sonra sakinleşmişlerdi. Ama Irak’la birlikte yeniden silkindiler. Öyle ki, İran asıllı Amerikalı araştırmacı Vali Nasr, iki ay önce piyasaya çıkan “Şii Canlanışı” adlı kitabını, “Ortadoğu’nun geleceğini bu ayrılık şekillendirecek” tezi üzerine oturttu. (Şii-Sünni ayrımının dünü, bugünü ve geleceği üzerine çok hayati bilgi, analiz ve öngörüler sunan bu kitabı ilerde daha ayrıntılı ele alacağız.)Türkiye’nin ilgisizliğiAmerikan medyası her gün Şii-Sünni çatışması haberleri veriyor. Ama hâlâ olayın ne olduğundan habersiz. Örneğin Jeff Stein adlı hınzır bir gazeteci (New York Times, 17 Ekim) Federal Soruşturma Bürosu’nun (FBI) üst düzey isimlerinden Willie Hulon’a soruyor: “İran ve Hizbullah, Şii mi Sünni mi?” Cevap: Sünni. Yani yanlış.Stein, Temsilciler Meclisi İstihbarat Komisyonu Başkan Yardımcısı Terry Everett’e iki mezhep arasındaki ayrımı sorunca “Gerçekten bilmiyorum. Bana anlatsana” karşılığını alıyor. Stein’den kısa bir İslam tarihi dersi aldıktan sonra Everett “Sahiden işimiz çok zormuş” diye itiraf ediyor.Aynı komisyonun başkanı Jo Ann Davis de aynı soruya “Aralarındaki fark Sünnilerin daha radikal olması” diye cevaplıyor.Amerikalılar böyle de, biz Türkler ne derece biliyoruz Sünni-Şii ayrımını? Türkiye bir an önce Irak’ın sadece kuzeyine bakmaktan vazgeçmek zorunda.
Almanya eski Dışişleri Bakanı Joschka Fischer, geçtiğimiz aylarda Washington’da ABD’nin global terörle mücadelesi üzerine bir panelde diğer tartışmacılara “Belli ki, hepiniz ‘Cezayir Savaşı’ filmini izlemişsiniz. Ama anlaşılan sonuna kadar sabredememişsiniz” demişti.Fischer, İtalyan yönetmen Gillo Pontecorvo’nun çektiği ve 1965’de ilk kez gösterime giren “Cezayir Savaşı” filmini kastediyordu. Yani, ABD Savunma Bakanlığı uzmanlarının, 2003’den itibaren Irak’taki direnişle baş edebilmek için defalarca izlemiş oldukları sinema klasiğini.Fischer haklıydı. Çünkü iki saati aşkın filmin ilk bölümleri, Fransız güvenlik güçlerinin 1957 yılında Cezayir’in başkenti Cezayir’de Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN) militanlarını alt edebilmek için her yola başvurduklarını; en gelişmiş silahlar kullandıklarını, insanları satın aldıklarını, satın alamadıklarına karşı en acımasız işkenceler yaptıklarını anlatır. Ve bu yönüyle Amerikalılar’ın bugün Afganistan’da, Irak’ta, Ebu Garib’de, Guantanamo’da yaptıklarını çağrıştırır. Fischer sonuna kadar haklıydı, çünkü filmin sonunda bütün bu insanlık ve hukuk dışı yöntemler sonuçsuz kalır ve Cezayirliler kazanır. Tıpkı Amerikalılar’ın bugün hiçbir hedeflerine varamamaları gibi.***Pontecorvo zengin bir Yahudi ailenin çocuğuydu, ama komünistti. 2. Dünya Savaşı’nda faşizme karşı direnişe katılmıştı. Hep muhalif kaldı ve 12 Ekim Perşembe günü Roma’da hayata gözlerini yumdu. Aynı gün Paris’te, yani onun filmini yıllarca yasaklamış olan Fransa’nın başkentinde, Meclis “Ermeni soykırımı”nı reddetmeyi cezalandıran yasayı kabul etti. Yine aynı gün Orhan Pamuk Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandı.***Pamuk’un Nobel alması, gurbetteki birçok Türk’ün olduğu gibi, bizim Washington banliyösündeki evimizi de şenlendirdi. Eşim Müge (İplikçi), meslektaşı Pamuk’la ilgili New York Times’ın birinci sayfasında çıkan haberi kesip oğlumuz Ali Deniz’e verdi; sınıfta arkadaşlarına okuması için.Ama “Türkiye’de iyi hiçbir şey cezasız kalmaz” sözü bir kez daha doğrulandı. Kısa süre içersinde, internette ülkemizin nasıl beter bir cepheleşmeye doğru sürüklendiğini, bu vesileyle bir kez daha gördük. Kuşkusuz bizim gibi Pamuk’la gurur duyan çok kişi var, ama Pamuk düşmanlarının ve bir de “dansözler”in sesi daha gür çıkıyor.Örneğin hükümet Pamuk’a sahip çıkarken TBMM Başkanı Bülent Arınç anlaşılması zor bir çıkış yaptı. Cumhurbaşkanı Sezer ise ağzını açıp tek söz söylemedi. En büyük hayal kırıklığınıysa “Aşık Veysel ne Nobel Ödülü aldı, ne de başka bir ödüle aday gösterildi. Aşık Veysel bu milletin hafızasında binlerce yıl yaşayacak. Ama Orhan Pamuk ve onun gibi milletine küfür etmeyi marifet sayanlar unutulup gidecek” sözleriyle ANAP lideri Erkan Mumcu yarattı.Bazılarıysa “Pamuk, Jean-Paul Sartre gibi Nobel’i reddetmeli” diyor. Bu kişiler galiba Sartre’ı tanımıyor, ateşle oynuyorlar. Çünkü Pamuk eğer Sartre kadar cesur olabilseydi Türkiye herhalde çığrından çıkardı?***Akşam Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Serdar Turgut, isabetli bir şekilde Pamuk’u Amerikalı muhalif kadın yazar Susan Sontag’a benzetti ve şu öneride bulundu: “Pamuk Amerika’ya yerleştiğinde eminim ki Susan Sontag ile bir araya gelip yaşadıklarını paylaşacaklardır. Çünkü Susan Sontag da bir P.E.N (Yazarlar Birliği) üyesi New York’ludur. Umarım deneyleri konusunda ortak bir kitap da yazarlar.” Öneri cazip, ama bir sorun var: Sontag 28 Aralık 2004 günü New York’ta öldü.
Ünlü Amerikalı muhalif düşünür Noam Chomsky’nin, Lübnan asıllı Fransız araştırmacı Gilbert Achcar’la sohbetlerinden derlenmiş olan “Perilous Power” (Tehlikeli Güç: Ortadoğu ve ABD’nin Dış Politikası) adlı kitap geçtiğimiz günlerde piyasaya çıktı. Chomsky kitapta, ABD’nin sadece 1997 yılında Türkiye’ye yolladığı silahların (1 milyar 270 milyon dolar), 1950-1983 arasında (yani Soğuk Savaş sürecinde) yollananların toplamından (1 milyar 196 milyon dolar) fazla olduğunu belirtiyor. Tabii bu silahların esas olarak PKK ile mücadele için kullanıldığını da ekliyor. O yıl ABD’nin başında Bill Clinton vardı. Türkiye ise 28 Şubat sürecini yaşıyordu. Önce Necmettin Erbakan, ardından Mesut Yılmaz başbakanlık yaptı. PKK ile mücadelenin perde arkasındaki isimse, 1996 Ekim ayında İçişleri Bakanlığı’ndan istifa etmiş olmakla birlikte, polis içinde çok köklü bir örgütlenmeye gitmiş olan Mehmet Ağar’dı.Tansu Çiller, 1993 Haziran’ında başbakan olduktan kısa bir süre sonra PKK’ya karşı “topyekun bir harekat” başlatmıştı. Çiller, Genelkurmay Başkanı Org. Doğan Güreş’in geniş desteğine sahipti. Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar’a da açık çek vermişti. Ağar’ın demir yumruğu hâlâ belleklerde. Emniyet’te “Özel Harekat Dairesi”ni kurdu. PKK’nın ülke içindeki finansör ve sivil destekçilerine karşı “yargısız infazlar” onun döneminde zirveye çıktı. Amerikan planı mı?Dolayısıyla, artık DYP Genel Başkanı olan Ağar’ın, “PKK’lılara af çağrısı” olarak yorumlanan çıkışını ciddiye almak gerekiyor. Tam da PKK’nın yeniden ateşkes ilan ettiği, Türkiye-ABD ve Irak’ın koordinatörler aracılığıyla sorunu çözme çabalarını yoğunlaştırdığı bir döneme denk geldiği için bu çıkış daha fazla anlam kazanıyor.Zaten bunu, “Washington’un PKK planı”nın bir uzantısı olarak tanımlamaya çalışanlar var. Öncelikle Bush yönetiminin herhangi bir PKK planı olduğunu sanmıyoruz. Olsa bile, şimdiye kadarki planlarının hepsi fiyaskoyla sonuçlanan Bush’un bu sefer de duvara toslayacağı aşikârdır.Burada Chomsky’nin Türkiye Kürtleri için sarf ettiği şu sözleri anmadan olmaz: “Bugüne kadar başlarına gelen bütün baskıların destekçisi ABD’ydi. Bugünse birtakım haklar -her ne kadar hâlâ arzuluyor olsalar da özerklik umudunu tamamen kaybettiler- elde edebilmek için yalnızca ABD’nin kendilerine yardım edebileceğine inanıyorlar.” Ağar da eğer Amerikalılar’a güvenerek “af” dediyse kısa süre içinde hüsrana uğraması kaçınılmazdır. Evet, onu ve partisini Washington’da “AKP’nin tek, en azından en makul alternatifi” olarak pazarlamaya çalışanlar var. Ama o, geçmişte çok yoğun ilişkiler içinde olduğu Amerikalılarla ne zamandır birlikte anılmak istemiyor. Örneğin kendisini Washington’a götürmek isteyenler olduğunu, ama Ağar’ın hep reddettiğini duyuyoruz.Ezberler bozulduAğar, kendisininki başta olmak üzere Türk siyasi hayatındaki ezberlerin çoğunu bozdu. Peki, sözlerinin devamını getirebilecek mi? DYP’nin üst düzey yönetimi ve tabanı bu sözlerin arkasında durabilecek mi? Galiba her iki sorunun da cevabı “çok zor”.Ama o bu sayede, hem siyasi liderlik kariyerinde ciddi bir sıçrama yaptı, hem de yaklaşan seçimler öncesi, ne zamandır ciddi bir kimlik krizi içinde bocalamakta olan partisine yeni açılımlar sağladı. Nitekim AB sürecinde AKP hükümetine çok geniş destek vermiş olan bazı liberal şahsiyetlerin DYP’ye ilgileri artmış durumda. Uluslararası güç odaklarınınsa bundan böyle Ağar ve DYP’yi daha yakından izleyecekleri de kesindir.
Önce geçen hafta, AB’nin en üst düzey dış politika yetkilisi Javier Solana, İran’ın nükleer programıyla ilgili müzakerelerin tıkandığını açıkladı. Ardından Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi (ABD, Rusya, Çin, İngiltere, Fransa) ile Almanya’nın üst düzey yöneticileri Cuma günü Londra’da toplandı. Beklendiği gibi, krizi diplomatik yöntemlerle aşmanın artık mümkün olmadığına karar verdiler. Görüşmeler bu hafta dışişleri bakanları düzeyinde video konferanslar aracılığıyla sürecek ve İran konusu çok kısa süre içinde Konsey’e havale edilecek. Bakanların İran’a uygulanacak yaptırımları da süre zarfında saptamaları kuvvetle muhtemel.Kademeli bir yaptırım paketi öngörülüyor. İlk aşamada İran’ın nükleer programını iyice kısıtlamak için, örneğin bu programda yer alan bilim adamı ve yöneticilerin yurtdışı seyahatlerini engelleme; her türden teknoloji transferini yasaklama düşünülüyor. İleriki aşamalardaysa, dozu daha da artacak olan yeni ekonomik ve siyasi yaptırımlar söz konusu olabilir.İran’daki İslam rejim ise tavizsiz tutumunu sürdürüyor. Çünkü çok iyi ekonomik ve siyasi ilişkilere sahip oldukları Çin ve Rusya’nın, hatta bir ölçüde AB ülkelerinin, örneğin bir zamanlar Saddam Hüseyin Irakına uygulanan türden çok katı yaptırımlara onay vermeyeceklerinden eminler. ABD’nin askeri seçeneği hep masada tuttuğunun da farkındalar ama bir dizi gerekçeyle bunun gerçekleşmesini pek mümkün görmüyorlar.Aslında İran’a yaptırımlar daha önce gündeme gelebilecekti ama tüm dünya Hamas ve Hizbullah’ın kaçırdığı İsrail askerleri ve İsrail bunlara misilleme olarak yürüttükleri operasyonlara yoğunlaştı. Öyle ki, Tahran’ın, büyük ölçüde kontrolü altında olan Hizbullah’ı sırf nükleer krizi unuttursun diye İsrail’in üzerine saldırttığı yorumları bile yapıldı.Kaos endişesiEğer bölgede yeni krizler çıkmazsa daha uzun bir süre, ağırlıklı olarak İran konuşacağa benzeriz. Nitekim Başbakan Recep Tayip Erdoğan, geçen hafta Beyaz Saray’da Başkan George W. Bush ile İran’ı da konuştu. Bush, İran’ın nükleer silaha sahip olmasına izin vermeyeceklerini açık bir dille tekrarladı. Bölgedeki tüm sorunlarda olduğu gibi İran krizinde de iki arada bir derede kalmış bir haldeyiz. İşte Türkiye’nin başlıca açmazları:1) İran Türkiye’nin bölgedeki en eski ve en güçlü rakibi. Devletin hemen tüm kademeleri “nükleer bir İran” ı, iki ülke arasındaki dengeleri bozacağı için kabul edilemez buluyor. Ama İran’ın bu sayede İsrail’i dengeleyebileceği görüşü tüm İslam dünyasında olduğu gibi Türk kamuoyunda da epey etkili.2) İran’a uygulanacak ekonomik yaptırımlardan, tıpkı daha önce Irak’la yaşandığı gibi, en ağır zarar görecek ülkelerden biri de Türkiye olacaktır. Ama Güvenlik Konseyi kararı çıkarsa Ankara’nın uymaması söz konusu olamaz.3) Ankara’yı en çok endişelendiren husus, Washington’un, BM kararlarından tatmin olmayıp, tıpkı Irak konusunda olduğu gibi bağımsız bir uluslar arası inisiyatif (coalition of will) oluşturması. BM yaptırımlarına uymakta bile zorlanacak olan Türkiye’nin ABD’nin peşinde İran’la cepheden savaşabilmesi imkansızdan da öte. Bu da Türk-Amerikan ilişkilerinin yeniden dibe vurması anlamına gelecektir.4) Ankara bu krizden İran’ın bir ölçüde zarar görmüş çıkmasını isteyebilir. Ama ölçünün kaçması, İran’ın istikrarsızlaşması durumunda her şey altüst olacaktır. Özellikle İran Kürtlerinin Irak’takine benzer bir mecraya sürüklenmesi ihtimali Türkiye için kâbus olur.
Benim gözümde Türkiye’nin yaşayan en önemli gazetecisi Hasan Cemal’dir. O Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’dan önce, meslekte kendisinden çok şey öğrenen benim kuşağımın gazetecilerinin “Hasan Abi”sidir. Hasan Cemal özellikle son birkaç yıldır kaleme aldığı demokrasi, düşünce özgürlüğü, hukuk devleti ve sivilleşme konusundaki çok isabetli, cesur yazılarıyla “gerçek bir demokrat aydın” olarak ayrıca sivriliyor.Cemal’le 1 Mart tezkeresi öncesi ters düşmüştük. Erdoğan ile geldiği Washington’da yine tartıştık. Konu bu sefer irtica idi. Cemal, Erdoğan’ın ABD yolunda uçakta irtica hakkındaki çıkışlarını çok önemsiyordu. Bense bunların yeterli olmadığını, 28 Şubat sürecinde Necmettin Erbakan başta olmak üzere RP’lilerin sözlerini çağrıştırdığını, bu sürecin de benzer bir şekilde ilerlemesinden kaygılandığımı söyledim. Derdimi anlatamadım. O beni “aşırı”, bense onu “fazla iyimser” buldum; konu kapandı.Önceki gün ABD Ankara Büyükelçisi Ross Wilson’ın Washington’daki basın brifinginde de benzer bir durum yaşandı. Wilson sözleriyle kimilerini kızdırmış olabilir, ama bana göre daha açık, doğrudan ve etkili sözler sarf edebilirdi. Öte yandan, Salı akşam üstü internet sitelerinde yer alan, bazı gazetelerin dünkü nüshalarına da taşan “kuru gürültü” gibi sözler bir “çeviri zorlama”sından ibaret. Wilson çok daha temkinli ve ölçülü konuştu.Gerilimden nasıl kaçılır?İngiltere dönüşü Erdoğan başta olmak üzere AKP kurmayları, uçaktaki gazetecilere “gerilim yaratmak istemediklerini” anlatmışlar. Örneğin Cemal AKP’nin bundan sonraki stratejisini altı maddede özetlemiş. Hasan Abi ve AKP’liler kusura bakmasınlar ama, eğer TSK’nın yeni komuta kademesi ilk bir aydaki yaklaşımlarını sürdürürlerse bu strateji sonuç alıcı olamaz.Örneğin Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in Genelkurmay Başkanı’na gönderilmesi ne işe yarar? Veya komutanlar şikâyetlerini dile getirmeyi hükümetle yüzyüze görüşmelerle sınırlarlar mı? Bir de yıllardır süren, irticanın ne olduğu, bunun somut bir tarifini yapma meselesi var. Halbuki Türkiye, herkesin ortak bir irtica tarifinde birleşememesinden değil, birinin irtica diye tanımladıklarına diğerinin sahip çıkmasından ıstırap çekiyor. AKP’nin seçenekleriPeki ne yapılabilir? İlk bakışta hükümetin önünde dört seçenek var gözüküyor:1) TSK’nın istediği düzenlemeleri yapmak;2) Aslında pek bir sorun yokmuş gibi yapıp devekuşu politikası izlemek;3) İnişli çıkışlı, uzun vadeli ve etkisiz bir “irtica ile mücadele stratejisi” geliştirmek;4) İrtica diye suçlanan kesimleri sahiplenip açık bir çatışmayı göze almak.Ama irtica tartışalım derken çok önemli hususları göz ardı edebiliyoruz. Örneğin Org. Büyükanıt konuşmasında TESEV’in “Almanak Türkiye: Güvenlik Sektörü ve Demokratik Gözetim” başlıklı raporunu çok sert biçimde eleştirdi.İyi de bu raporun irtica ile ne ilgisi var? Yoksa TESEV bir irtica odağı mı? Bu raporun koordinatörü Prof. Ümit Cizre, TSK bölümünü kaleme alan gazeteci Lale Sarıibrahimoğlu, raporun sunumunda bir konuşma yapan AB Ankara Büyükelçisi Hans-Jörg Kretschmer mi Türkiye’deki irticaın baş sorumluları?İrticanın ve irtica tartışmalarının ilacı, özgürlükleri kısıtlamak değil, genişletmektir. Dolayısıyla hükümetin önünde beşinci bir seçenek daha var: Dinle ilişkileri ne olursa olsun, Türkiye’nin demokratikleşmesini, sivilleşmesini, şeffaflaşmasını isteyen toplumun tüm kesimleriyle birlikte AB’ye tam üyelik sürecine hız vermek.
Bush-Erdoğan görüşmesi, Türk iç politikasının gölgesinde gerçekleşti. Kuvvet komutanlarının çıkışlarına karşılık Erdoğan "irtica yok" demişti. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ve Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt ise ayrı ayrı kendisine karşı çıktılar. Hepimiz dün merakla Başbakan'ın cevabını bekledik ama o sessizliği tercih etti. Daha önemlisi Beyaz Saray'ı "irtica" tartışmalarını gölgede bırakabilecek bir kazanımla terk edemedi. Erdoğan'ın Beyaz Saray ziyaretinin en dikkat çekici noktalarını şöyle sıralayabiliriz:1) Bir saat olarak öngörülen görüşmenin yarım saatten daha fazla uzaması;2) Bush'un görüşme sonrası basın mensuplarına yaptığı açıklamada ne PKK'nın adını anması, ne de Türkiye'nin terör konusundaki hassasiyetlerine özel olarak değinmemesi; 3) Bush'un Erdoğan'dan "dostum" ve "barış insanı" olarak söz etmesi; 4) Erdoğan'ın basın toplantısında Org. Büyükanıt'ın konuşması hakkında görüşü sorulması üzerine "O buranın konusu değil, dönünce konuşuruz" demesi; 5) First lady Laura Bush'un Emine Erdoğan, kızı Sümeyye Albayrak ve Hayrünisa Gül'ü "çay" a davet etmesi; Ramazan nedeniyle konuklara servis yapılmaması ve grubun ağırlıklı olarak Mevlana, onun eseri Mesnevi üzerine konuşmaları...ÇOK KONUŞUP AZ ANLATTILARPeki iki lider bir buçuk saati aşkın süre ciddi ve önemli hiçbir şey konuşmadılar mı? Tabii ki konuştular. Şunu söylemek mümkün: Bush ile Erdoğan çok konuştular, ama medyaya, en azından şimdilik çok az şey anlattılar. Önümüzdeki günlerde her iki tarafın da görüşmeyle ilgili birtakım bilgileri sızdırmaları muhtemel. Sonuçta iki liderin birçok sorunda bazı somut ortak adımlar konusunda anlaştıklarını, ama bazı noktalarda da tam uyuşamadıklarını öğrenebiliriz. Örneğin Bush "İran ve Irak konusunda önemli tartışmalar yaptık" derken, Erdoğan basın toplantısında Kerkük'ün statüsü konusundaki kaygılarını ilettiklerini özellikle vurguladı. Öğrendiğimize göre Bush, İran konusunda diplomatik adımların sonuçsuz kaldığına karar vermesi durumunda yeni stratejiler geliştirirse, Ankara'yı yanında görüp görmeyeceğini merak ediyor.YiNE PKK BELİRSİZLİĞİKuşkusuz görüşmenin en önemli gündem maddesi PKK oldu. Erdoğan, Bush'u bu konuda önceki buluşmalara kıyasla daha kararlı gördüğünü belirtti, ama somut olarak hiçbir şey söylemedi. Bunun iki anlamı olabilir: Ya daha önce olduğu gibi hiçbir somut adım atılmayacak ya da çok yakında Türk kamuoyunu bir ölçüde tatmin edebilecek bazı operasyonlara tanık olacağız. ABD ve Türkiye'nin atadığı özel temsilciler ve onların kısa sürede belirgin ilerlemeler katetmesi ikinci şıkkı kuvvetlendiriyor. Erdoğan'ın "süreç başladı" demesi de bu açıdan çok önemli. Ama şunu hatırlatmak şart: Bu kez de PKK konusunda Washington'ın açık ve net çabaları görülmezse Türk-Amerikan ilişkileri iyice krize girebilir.
ABD Başkanı George W. Bush yakın zamanda İslam dünyasından çok lider ağırladı. Pakistan’dan Pervez Müşerref ile Afganistan’dan Hamid Karzai’yi iftarda bir araya getirdi ve iki ülke arasındaki sorunları aynı masada tartıştırdı. Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani ile ortak basın toplantısı düzenledi. Hatta Talabani’nin Kürtçe bir soruya Kürtçe karşılık vermesine övgü düzdü. İnsan hakları savunucularının şiddetli protestolarına rağmen Kazakistan’ın otoriter lideri Nursultan Nazarbayev’le de öğle yemeği yedi.Bush’un ilgisi söz konusu liderlere mi, yoksa onların ülkelerine mi yönelik? Bu tartışmayı bir yana bırakıp, bu sabah Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’la neden yaklaşık bir saat görüşecek olduğunu anlamaya çalışmak daha isabetli olacaktır. Yeni Şafak yazarı Fehmi Koru “Bir kaynağım ‘heyetler arası görüşme iş yemeğiyle devam ederse şaşırmam’ dedi” diye yazmıştı. Böyle bir şey olmayacağı artık belli.Yine Koru “ABD açısından olağanüstü sonuçlar doğurabilecek bir buluşma bu” da demişti. Şu ana kadar bu iddiayı doğrulayabilecek en ufak bir işaret bile alabilmiş değiliz. Hatta teamüllerin aksine Amerikalı yetkililer, Washington’daki Türk gazetecilere görüşme öncesi brifing verme ihtiyacı bile hissetmediler.Hangi PKK?Mayıs ayı ortalarına gidip hafızamızı zorlayalım. Erdoğan Endonezya’daki D-8 Zirvesi’nde, ortada bir neden yokken Bush ile görüşme arzusunu dile getirmişti. Ve ikili ilişkiler dışında esas olarak İran konusunu konuşmak istediğini açıklamıştı. Ama şimdi ABD yolunda uçakta gazetecilerle yaptığı sohbette “ABD gezisinde PKK, Lübnan, Irak, enerji konuları var. Kıbrıs var. İran’ı onlar gündeme getireceklerdir” dedi. Demek ki Ankara’nın, İran nükleer krizinde oynayabileceği pek fazla bir rol yok. Vardıysa da kalmamış.Aslında iki liderin bir saat içinde birden fazla konuya yoğunlaşabilmeleri teknik olarak mümkün değil. Zaten Erdoğan da “en önemli konu ne olacak?” sorusunu duraksamadan “PKK” diye yanıtlamış.Evet iki lider daha çok PKK konuşacaklar. İyi de hangi PKK’yı? Son dönemde PKK tartışmalarını tek başına belirleyen Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani’nin iddia ettiği gibi “biten ve hiçbir geleceği olmayan” bir örgütü mü? Yoksa TSK başta olmak üzere bir dizi kişi ve kurumun inandığı gibi, “irtica” ile birlikte Türkiye’nin bugününe ve geleceğine yönelik en ciddi tehdidi mi?Erdoğan Washington’a bir hafta önce gelmiş olsaydı, hiç kuşkusuz PKK’nın süren terör eylemleri nedeniyle Bush’tan çok acil ve somut adımlar atmasını isteyecekti. Ama şimdi PKK’nın ilan etmiş olduğu ateşkes nedeniyle tam tersi bir durumla karşılaşabiliriz. Bush, pekala Talabani’nin yaklaşımının etkisinde kalabilir ve Erdoğan’dan ateşkes fırsatından istifade edip daha somut adımlar atmasını isteyebilir.İç politika gölgesiErdoğan’ın Washington gezisi kesinleştiğinde, Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt’ın aynı gün Harp Akademileri’nin açılış konuşmasını yapacağı ve bunun televizyonlardan canlı yayınlanacağı bilinmiyordu. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in de bir gün önce TBMM’nin açılışında konuşacağı da akıllara gelmemişti.Erdoğan uçakta “irtica tehditi yok” dedi. Bir gün sonra Sezer kendisini tekzip etti. Erdoğan Pazartesi sabaha karşı sahur için kalktığında muhtemelen Org. Büyükanıt’ın konuşmasından da bir şekilde haberdar olacak, hatta canlı olarak izleyecektir. Org. Büyükanıt’ın da Erdoğan’a rağmen irtica konusuna vurgu yapması şaşırtıcı olmayacaktır. Ve birkaç saat sonra Beyaz Saray’da o kısa buluşma gerçekleşecek ve Türk iç siyasetinin gölgesinde geçecek.