Almanya eski Dışişleri Bakanı Joschka Fischer, geçtiğimiz aylarda Washington’da ABD’nin global terörle mücadelesi üzerine bir panelde diğer tartışmacılara “Belli ki, hepiniz ‘Cezayir Savaşı’ filmini izlemişsiniz. Ama anlaşılan sonuna kadar sabredememişsiniz” demişti.
Fischer, İtalyan yönetmen Gillo Pontecorvo’nun çektiği ve 1965’de ilk kez gösterime giren “Cezayir Savaşı” filmini kastediyordu. Yani, ABD Savunma Bakanlığı uzmanlarının, 2003’den itibaren Irak’taki direnişle baş edebilmek için defalarca izlemiş oldukları sinema klasiğini.
Fischer haklıydı. Çünkü iki saati aşkın filmin ilk bölümleri, Fransız güvenlik güçlerinin 1957 yılında Cezayir’in başkenti Cezayir’de Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN) militanlarını alt edebilmek için her yola başvurduklarını; en gelişmiş silahlar kullandıklarını, insanları satın aldıklarını, satın alamadıklarına karşı en acımasız işkenceler yaptıklarını anlatır. Ve bu yönüyle Amerikalılar’ın bugün Afganistan’da, Irak’ta, Ebu Garib’de, Guantanamo’da yaptıklarını çağrıştırır.
Fischer sonuna kadar haklıydı, çünkü filmin sonunda bütün bu insanlık ve hukuk dışı yöntemler sonuçsuz kalır ve Cezayirliler kazanır. Tıpkı Amerikalılar’ın bugün hiçbir hedeflerine varamamaları gibi.
Pontecorvo zengin bir Yahudi ailenin çocuğuydu, ama komünistti. 2. Dünya Savaşı’nda faşizme karşı direnişe katılmıştı. Hep muhalif kaldı ve 12 Ekim Perşembe günü Roma’da hayata gözlerini yumdu. Aynı gün Paris’te, yani onun filmini yıllarca yasaklamış olan Fransa’nın başkentinde, Meclis “Ermeni soykırımı”nı reddetmeyi cezalandıran yasayı kabul etti. Yine aynı gün Orhan Pamuk Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandı.
Pamuk’un Nobel alması, gurbetteki birçok Türk’ün olduğu gibi, bizim Washington banliyösündeki evimizi de şenlendirdi. Eşim Müge (İplikçi), meslektaşı Pamuk’la ilgili New York Times’ın birinci sayfasında çıkan haberi kesip oğlumuz Ali Deniz’e verdi; sınıfta arkadaşlarına okuması için.
Ama “Türkiye’de iyi hiçbir şey cezasız kalmaz” sözü bir kez daha doğrulandı. Kısa süre içersinde, internette ülkemizin nasıl beter bir cepheleşmeye doğru sürüklendiğini, bu vesileyle bir kez daha gördük. Kuşkusuz bizim gibi Pamuk’la gurur duyan çok kişi var, ama Pamuk düşmanlarının ve bir de “dansözler”in sesi daha gür çıkıyor.
Örneğin hükümet Pamuk’a sahip çıkarken TBMM Başkanı Bülent Arınç anlaşılması zor bir çıkış yaptı. Cumhurbaşkanı Sezer ise ağzını açıp tek söz söylemedi. En büyük hayal kırıklığınıysa “Aşık Veysel ne Nobel Ödülü aldı, ne de başka bir ödüle aday gösterildi. Aşık Veysel bu milletin hafızasında binlerce yıl yaşayacak. Ama Orhan Pamuk ve onun gibi milletine küfür etmeyi marifet sayanlar unutulup gidecek” sözleriyle ANAP lideri Erkan Mumcu yarattı.
Bazılarıysa “Pamuk, Jean-Paul Sartre gibi Nobel’i reddetmeli” diyor. Bu kişiler galiba Sartre’ı tanımıyor, ateşle oynuyorlar. Çünkü Pamuk eğer Sartre kadar cesur olabilseydi Türkiye herhalde çığrından çıkardı?
Akşam Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Serdar Turgut, isabetli bir şekilde Pamuk’u Amerikalı muhalif kadın yazar Susan Sontag’a benzetti ve şu öneride bulundu: “Pamuk Amerika’ya yerleştiğinde eminim ki Susan Sontag ile bir araya gelip yaşadıklarını paylaşacaklardır. Çünkü Susan Sontag da bir P.E.N (Yazarlar Birliği) üyesi New York’ludur. Umarım deneyleri konusunda ortak bir kitap da yazarlar.”
Öneri cazip, ama bir sorun var: Sontag 28 Aralık 2004 günü New York’ta öldü.

