15 Kasım 2003 Cumartesi sabahı saat 9.30 sıralarında, 22 yaşındaki Gökhan Elaltuntaş, kullandığı patlayıcı yüklü kamyonetle İstanbul Beyoğlu’ndaki Neve Şalom Sinagogu’na saldırdı. İlk anda kendisi dahil 13 kişi öldü, 107 kişi yaralandı.Hemen hemen aynı dakikalarda, 23 yaşındaki Mesut Çabuk da patlayıcı yüklü başka bir kamyonetle İstanbul Şişli’deki Bet İsrail Sinagogu’na girdi. Eylem sonucu Çabuk ve bir güvenlik görevlisi dahil olmak üzere 14 kişi hayatını kaybetti ve 213 kişi de yaralandı.Aynı gün saat 17.28’de, “Ekşi Sözlük” adındaki web sitesinde “spacetimereality” adını kullanan kişi saldırıları şöyle özetledi: “Ülkemizde adet olduğu üzere iki güne kadar unutulacak olay.” Haklı çıktı.Tam “sıramızı savdık” diye kendimizi teselli ederken, beş gün sonra, 20 Kasım 2003 Perşembe sabah 10.55 sıralarında 47 yaşındaki İlyas Kuncak, kullandığı patlayıcı yüklü kamyoneti İstanbul Levent’teki HSBC Bankası Genel Merkezi’nde havaya uçurdu. Kendisiyle birlikte 14 kişinin ölümüne yol açtı. 192 kişi de yaralandı.Bu olaydan yaklaşık beş dakika sonra, 27 yaşındaki Feridun Uğurlu da kamyonetiyle Beyoğlu’ndaki İngiltere Başkonsolosluğu’na saldırdı. Burada Uğurlu, Başkonsolos Roger Short, iki güvenlik görevlisi dahil olmak üzere toplam 19 kişi öldü ve 258 kişi yaralandı. Yıldönümünde sessizlikDün sinagog saldırılarının üçüncü yıldönümüydü. İnternetten Vatan, Hürriyet, Sabah, Milliyet, Yeni Şafak, Zaman, Radikal, Akşam gazetelerini taradım. Suriye asıllı Luai Sakka’nın “star” olduğu mahkemeyle ilgili kısa haberleri saymazsak hiçbir şey göremedim. Tıpkı geçen yıl olduğu gibi bu yıl da, konuyu ele alan tek bir köşe yazarına raslamadım.Unutmak için elimizden geleni yaptık, yapıyoruz. Diyelim ki unutmayı başardık, yeni saldırılar olmayacağının bir garantisi var mı? ABD’deki ara seçimlerle birlikte başta Irak olmak üzere Ortadoğu’da çok şeyler değişeceğe benziyor. El Kaide ve benzeri şebekeler, sürece müdahale edebilmek için terörü dışarıya, özellikle de Irak’ın komşularına taşımak isteyebilir, Türkiye’yi yine “kolay lokma” olarak görebilirler. Herhalde en kolayı adam bulmak olacaktır. Örneğin Çeçenistan’da Türk gönüllüler yakalanmaya, ölmeye devam ediyor. Afganistan’da Taliban militanları öldürülüyor, aralarında Türkler çıkıyor; Irak’ta Türk gençleri canlı bomba olabilmek için birbirleriyle yarışıyor... İçlerinden bazıları, El Kaide ve benzeri şebekeler adına ülkemizde yeni terör eylemleri kotaramazlar mı? İyice profesyonelleşen bu gençlerden sağ kalanlar Türkiye’ye döndüklerinde ne yapacaklar? 9 Mart 2004’de İstanbul Kartal’daki Mason Locası’nı basan Engin Vural ve Nihat Doğruel gibi yeni “amatör” lerin çıkmasını kim, nasıl engelleyecek?Yine Ekşi Sözlük’te, 15-20 Kasım saldırılarından iki ay sonra “atrin” adını kullanan kişi şöyle yazmıştı:“Türk halkının bir olayı ne kadar çabuk unuttuğunu, yapılan ya da yapılacak şeyleri ne kadar umursamadığını gösteren, üzerinden geçen birkaç ay içerisinde tamamen unutulmuş, yitip gitmiş ve zihinlerde bir anı ve mazilerde bir hatıra olarak bile tutunamamış olay. İşin acı olan tarafı, hemen örtbas değil, halkımızın bu olay karşısında duyduğu kini, nefreti ve acıyı bu kadar çabuk bastırabilmiş olmasıdır.” Amerikalılar 11 Eylül 2001’den sonra “artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” dediler ve çok şeyi değiştirdiler.Üç yıl önce biz kendi 11 Eylül’ümüzü yaşadık. Hiçbir şey demedik.Zaten hiçbir şey eskisinden farklı olmadı.
Ülkenizde Amerikan karşıtlığı neden bu kadar yüksek?” diye soran Amerikalılara cevabımız çok basitti: “Bizdeki Amerikan değil Bush karşıtlığı.” Artık bu cevabı ciddi olarak gözden geçirmek gerekiyor. Zira ABD’de altı yıllık Bush dönemi kapanıyor, ama Türkiye’de herhangi bir sevinç ve coşku havası yok. Halbuki Cumhuriyetçilerle Demokratlar arasında, dünyanın ve bu arada Türkiye’nin kaderini doğrudan etkileyebilecek birçok yaklaşım farkı mevcut. Örneğin Baba Bush’tan sonra Demokrat Clinton’ın sekiz yılı İslam dünyasına ilaç gibi gelmişti. Öyle ki Filistinliler Monica Lewinsky olayını “MOSSAD komplosu” bile ilan etmişlerdi. Aynı Clinton’ın deprem sırasında Türk halkına yaptığı jestin binde birini, oğul Bush, değil tsunami mağduru Endonezyalılardan, Katrina mağduru kendi vatandaşlarından bile esirgedi.Duygular ve gerçeklerAncak dış politikada ne zaman duygulardan, ilkelerden, simgelerden söz etseniz hemen birileri karşınıza “gerçekler” le çıkıyor ve “Türkiye’nin yüce çıkarları böyle sübjektif şeylere kurban edilemez” diyor. Dün, 1 Mart tezkeresi öncesinde de böyle olmuştu. Ama bizleri “romantik” vs. olmakla suçlayanların “gerçek” diye pazarlamaya çalıştıkları şeylerin birer yalan olduğu kısa sürede ortaya çıktı. Bugünse, Bush’un hezimetine sevindiğinizde “bu dünyanın hayrına olabilir ama biz Türkiye’nin çıkarlarına bakarız” diyorlar. “Nasıl yani?” diye sorduğunuzda bir dizi kaygı sıralanıyor: “Fransa’dan sonra Amerikan Kongresi’nden de Ermeni Soykırım Tasarısı artık kesin geçer. Irak’ta Kürt devleti ilan edilir. PKK’yı iyice şımartırlar. İnsan hakları konusunda bizi çok sıkıştırırlar...” Dünyanın lehine olan bir şey bizim aleyhimizeyse, bundan “bütün dünya bize düşman” sonucu çıkarmak yerine biraz dönüp kendimize bakmak daha iyi olabilir dedikten sonra sırayla gidelim: 1) Fransızlar Türkiye’yi AB’den dışlamak istedikleri için Ermeni konusunu istismar ettiler, buna karşılık Irak sorununu çözmek zorunda olan Amerikalılar -Demokratlar dahil- Türkiye’yi kazanmak zorundalar;2) Her ne kadar Demokratlara yakın bazı uzmanlar Irak’ın üçe bölünmesini savunsalar da bunun resmi parti politikası olduğu söylenemez. Kaldı ki önümüzde iki yıl, bir “cohabitation” dönemi olacak, yani ABD’yi Cumhuriyetçi Bush ile Demokrat Kongre birlikte yönetecekler. Irak konusunda farklı görüşler çarpışacak ve muhtemelen “en makul”, “en az masraflı” ve “en realist” politikalar hayata geçirilecek. 3) Demokratların Cumhuriyetçilere kıyasla PKK’ya daha sıcak yaklaştıkları konusunda elimizde fazla somut kanıt yok. Tam tersine, Abdullah Öcalan Türkiye’ye Clinton döneminde teslim edilmişti. 4) Demokrat ağırlıklı Kongre’nin insan hakları konusunda daha duyarlı olması gerçekten mümkün ve bu hiç de fena bir şey değil. Türkiye eleştirileri “size ne?” diye savuşturmaya çalışmak yerine, temel hak ve özgürlüklerde daha kalıcı ve inandırıcı iyileştirmelere gitmeli.Türkiye’nin ev ödevleriABD’deki yeni dönem Türkiye’ye krizden çok fırsatlar sunuyor. Ama Türkiye’nin de yapması gerekenler var. Örneğin gazetem dahil, Türk medyası, ilk kadın Kongre Başkanı Nancy Pelosi’den her defasında “Ermeni dostu” olarak bahsetmekten vazgeçmeli. Ankara da, uzun yıllar ihmal ettiği Demokratlarla bir an önce sağlam köprüler inşa etmek durumunda. Ve nihayet, Türkiye’nin, kaygılarını dile getirmenin yanısıra, Amerikalılar ve Iraklıların önemli bir bölümünün aklına yatabilecek çözüm önerileri geliştirmesi de şart.
ABD seçimleri Türkiye’nin önüne yeni fırsatlar sunuyor. Evet, Nancy Pelosi’nin Ermeni lobilerine verdiği sözler ortada. Görünüşte soykırımtasarısının Kongre’den geçme ihtimali arttı. Ancak Demokratlar elde ettikleri gücü Bush’u daha da zora sokmak için değil, Amerikan ve dünya kamuoyuna kendilerinin ne derece makul ve işbilir olduklarını göstermek için kullanacaklardır. Artık Bush ile aynı gemideler ve bu geminin Irak’ta batmasını engellemeleri gerekiyor. Ve bu yüzden Türkiye’ye çok ihtiyaçları var. İşte birkaç ipucu: * Irak Çalışma Grubu raporunda İran, Suriye ve Türkiye’nin Irak’ta çözüm sürecine dahil edilmesinin önerilmesi bekleniyor.* Muhtemel bir Demokrat iktidarında Dışişleri Bakanlığı için adı geçen Richard Holbrooke, ısrarla Türkiye ile iyi geçinilmesini savunuyor. Son olarak, bir an önce Irak’ın komşularını kapsayacak bir bölgesel konferans önerdi. Ki, Türkiye savaş öncesinden itibaren Irak’a komşu ülkeleri defalarca bir araya getirdi.* Türk kamuoyu, Demokratların Irak’ın bölünmesinden yana olduğunu düşünüyor ama partinin en ağır toplarından Howard Dean, seçim arefesinde bölünmeye “müttefik Türkiye’yi istikrarsızlaştıracağı” için karşı çıktı.Bush’un ikinci döneminde, Condoleezza Rice’ın dümenine geçtiği Amerikan dış politikası realist bir rota izlemeye başlamıştı. Yeni Savunma Bakanı Robert Gates de “realist” biliniyor. Artık “ya yanımızdasınız, ya karşımızda” dönemi kapanıyor. Zaten Ortadoğu realitesi, ABD’nin Türkiye’yi düşman etmesine izin veremez. Türkiye strese girmek yerine, yeni dönemin keyfini çıkarmaya bakmalı.
ABD’de bir devir kapanıyor, Amerikan sistemi kendini yeniden yapılandırıyor. Daha ilk günden Donald Rumsfeld istifa etti. Ama kimse hemen, daha fazla çetin hesaplaşmalar beklemesin. Demokratlar daha ilk gece, Bush’dan Irak politikalarını değiştirmesini isteyeceklerini ilan etmiş olabilir ama fazla alternatif de öneremiyorlar. Kaldı ki hesaplarını 2008 Başkanlık seçimi için yapıyorlar ve seçmeni ürkütecek hırçınlıklara yönelmezler.Bu seçimler gerçek bir referandumdu. Amerikalı seçmen, Bush politikalarına, özellikle Irak’ta olup bitenlere itirazını beklenenin de ötesinde sert bir şekilde dile getirdi. Zaten Bush kendi partisinden de sert eleştiriler alıyordu ve Irak konusunda söyleminde bazı oynamalar yapmıştı. Ama artık daha köklü değişikliklere gitmesi gerekiyor; kaçacak yeri kalmadı.İRAN TEHLİKESİ BİTTİABD Irak’ta tam bir batakta. Bush Irak’ın istikrarını sadece sandığa ve ordu ile polisin eğitimine daha fazla endeksleyemez. İş Rumsfeld’in istifasıyla da çözülecek gibi değil. Robert Gates’in ne gibi yenilikler getireceği önemli. Hız mı kesilecek, hız mı artırılacak? İlk işaretler Amerikan ordusunun kademeli biçimde Irak’tan çıkacağını gösteriyor. Peki sonrası? Meçhul.11 Eylül’den bu yana kökten değişmiş olan Amerikan dış politikasında birçok noktada geriye dönüş söz konusu. Öncelikle “önleyici savaş” stratejisi geri plana itilip, önemli sorunlarda “tekyanlılık” yerine olabildiğince uluslararası uzlaşma arayışına gidilecektir. Örneğin İran’a silahlı müdahale ihtimali iyice azalmışa benziyor. BOP ya da GOKAP, adı her neyse, zaten yürümüyordu, herhalde iyice rafa kalkacaktır. Ortadoğu’da idealist “demokrasi ihracı” yerine realist “denge politikaları” na dönüşe tanık olabilir ve İsrail’in başına buyrukluğunun da bir ölçüde frenleneceğini umabiliriz.
Önce hızla Irak’ta son üç buçuk yılda olanları hatırlayalım:8 Nisan 2003: Saddam Hüseyin’ın heykeli işgalci Amerikan ordusu tarafından devrildi22 Temmuz 2003: Musul’da Saddam’ın oğulları Uday ve Kusay öldürüldü.13 Aralık 2003: Saddam Tikrit’te yakalandı.18 Ekim 2005: Saddam’ın mahkemesi başladı.5 Kasım 2006: Saddam’a idam cezası verildi Şiiler, Kürtler ve işgalci Amerikalılar Saddam’ı açık bir şekilde yargılayarak siyasal kazanımlar elde etmeyi hesaplamışlardı. Ama olmadı. Tam tersine Saddam yaptığı çıkışlarla mahkemeyi yer yer kürsü olarak kullanabildi. Dolayısıyla mahkemenin daha fazla uzamasında yarar görülmedi. Sonunda, ilginç bir tesadüf sonucu, Irak’ta yaşananların gölgesinde gerçekleşecek olan kritik Amerikan ara seçimlerinden iki gün önce idam kararı açıklandı.Zor bir süreçİdam kararını almak kolaydı, Ama zorluklar bundan sonra başlıyor. Görünüşte soru çok basit: Saddam’ı idam edecekler, edebilecekler mi? Ama bu soruya “Kimler?” diye ikinci bir soru eklediğinizde işler karışıyor.Saddam’ın bir an önce infazını isteyenlerin başında Şii Araplar geliyor. Böylelikle:1)İntikam almak;2)Irak’ta gerçekten iktidar olduklarını göstermek;3)Sünni direnişi geriletmek;4)En büyük destekçileri İran’ı da memnun etmek istiyorlar.Kürtlerinse Saddam’la hesaplaşmayı Şiilerden daha çok istedikleri açıktır. Ama yakın bir gelecekte Şiilerle amansız bir mücadeleye girmek durumunda olduklarını kestirebilecekleri için daha realist davranabilirler. Zaten bir süredir duygularıyla değil mantıklarıyla hareket ediyorlar. Giderek tırmanan Sünni-Şii çatışmasında taraf olmuyorlar. Bugün iktidarı Şiilerle paylaşıyor olabilirler, ama Sünnileri siyasal sürece katmanın şart olduğunun farkındalar. Bu nedenle Saddam’ı koz olarak kullanmaları kimseyi şaşırtmamalı. Benzer bir realist manevrayı Amerikalılardan da bekleyebiliriz. Saddam’ın asılmasının ne getirip ne götüreceği bir süredir Washington’da tartışılıyor ve birçok konuda olduğu gibi yine her kafadan bir ses çıkıyor. Cevabı aranan temel sorular şunlar:1)İnfaz, Irak’taki Sünni direnişi nasıl etkiler?2)Irak’a komşu ülkelerde ve genel olarak İslam dünyasında hangi tepkilere yol açar?3)Ortadoğu’daki “Şii canlanışı” daha da tırmandırır mı?Şeytandı melek olduEvet Saddam Hüseyin zalim bir diktatördü. Kendi halkına karşı kimyasal silah kullanabilecek ölçüde gözü dönmüştü. İran’a savaş açarak yüzbinlerce kişinin boşu boşuna ölmesine sebep oldu. Kuveyt’i işgal ederek Ortadoğu’nun dengelerini bir daha düzelemeyecek şekilde altüst etti. Ve en sonunda ABD’nin ülkesini işgal etmesine ve bölgeye iyice yerleşmesine neden oldu. Dolayısıyla idam kararı çok az kişiyi şaşırttı ve rahatsız etti. Ama “idamı hak etmişti” diyenlerin çoğunun “ama idam edilmesi de iyi olmaz” dediklerini görüyoruz. Çünkü işgal ona hak etmediği bir sembolik değer kazandırdı. Yani “şeytanı cezalandırma” iddiasındaki Amerikalılar onu bir nevi “melek” konumuna getirmiş oldular. Üstelik Avrupalılar gibi “Bizde idam cezası yok” diyerek yan çizme şansları da bulunmuyor. Peki ne olur? Abdullah Öcalan olayında olduğu gibi, Saddam’ın idamının müebbete çevrilmesi pek mümkün değil. Sonuçta iki eğilim çatışacağa benziyor: 1)“Temyiz sürecini uzatıp Saddam’ın hayatı üzerinden Sünnilerle pazarlık edelim”ciler;2)“Hemen asalım. Ne olacaksa bir an önce olsun. Sonra da önümüze bakalım”cılar.Saddam’ı ne asmak, ne de beslemek kolay olmayacak.
ABD’de Demokrat Partili adaylar işin kolayını bulmuş durumdalar: Rakiplerinin ABD Başkanı George W. Bush ile birlikte görüntülerini; Bush için sıraladıkları övgüleri ya da Bush’un o Cumhuriyetçi şahsiyet hakkındaki olumlu sözlerini buluyor ve sloganı çakıyorlar: “Bush için doğru olan ABD için yanlıştır!” Tabii bunu, “Bush için doğru olan tüm dünya için yanlıştır” şeklinde geliştirmek de mümkün, ama Amerikalı seçmen kime oy vereceğine karar verirken dünyayı öyle çok fazla önemsemiyor. Ne var ki 7 Kasım’da atacakları oylar, sadece ABD’nin değil tüm dünyanın ve belli ölçülerde Türkiye’nin kaderinde etkili olacak.Kamuoyu yoklamaları, Demokratların yıllar sonra Kongre’de üstünlüğü ele geçireceğini söylüyor. Yani altı yıllık saltanat bitecek ve Bush ile Kongre farklı partilerden olacak. Aslında bu çok rastlanan bir olay ve derin krizlere de yol açmıyor. Örneğin Bill Clinton Cumhuriyetçilerin çoğunlukta olduğu Kongre’ye rağmen iki dönem çok işler yapabilmişti. Hatta Amerikan sisteminin, bu tür “birlikte yaşamalar” sayesinde daha da güçlendiği söylenebilir. Durdukları yerde kazanıyorlarAma bu sefer ortalık fena karışacağa benziyor. Kavganın ana ekseninde Irak olacak. Halbuki Irak’ın işgaline başlangıçta Demokratların önemli bir bölümü de destek vermişti. Ama Bush’un kendilerini ikna ederken iki bariz yalana ( “Saddam’ın elinde kitle imha silahları var” ve “Saddam’ın El Kaide ile ilişkisi var” ) başvurmuş olmasına çok öfkeliler. Bazı radikal grupların başlattığı “Bush’u azletme” kampanyasının başarı şansı yok, ama Demokratlar Bush’u ikinci kez seçildiğine pişman edebilirler. Fakat ortada çok önemli bir sorun. Demokratların elle tutulur, net bir Irak politikası yok. Her ne kadar, Brookings Enstitüsü, Amerikan İlerleme Merkezi, Açık Toplum Enstitüsü gibi Demokratlara yakın düşünce kuruluşları bunca zamandır konu üzerinde kafa yoruyor olsalar da, elimizde “İşte Demokratların görüşü” diyebileceğimiz herhangi bir metin söz konusu değil. Zaten Demokratlar eğer 7 Kasım’dan zaferle çıkarlarsa, bunu alternatif politikalar geliştirmiş olmalarına değil, Bush yönetiminin kelimenin gerçek anlamıyla duvara toslamasına borçlu olacaklardır. Yani Demokratlar kıpırdamadıkları, tehlikeli alanlardan uzak durup hata yapmadıkları için güçlendiler. İçlerinde John Kerry gibi beceriksiz ama muhteris (son gafına kadar ikinci kez adaylığı düşündüğü tahmin ediliyordu) politikacılar bulunduğunu bildikleri için belki de doğru olanı yaptılar.Türkiye için kim iyi?2004 yılı sonundaki başkanlık seçimleri öncesi çok sayıda Türk Bush’u desteklemiş, hatta onun için çalışmıştı. Temel gerekçeleri, Demokrat Kerry’nin Ermeni lobisiyle arasının iyi olmasıydı. Şimdiyse Temsilciler Meclisi başkanlığına Kaliforniyalı Nancy Pelosi’nin gelmesi bekleniyor. Pelosi Ermenilere “soykırım tasarısı” nın ilk fırsatta geçeceğine dair çoktan söz verdi. Yani Amerikan Başkanı’nın son anda müdahale ederek tasarının görüşülmesini engellemesi bu sefer pek mümkün olmayabilir.Peki Türkiye tercihini sadece Ermeni konusuna bakarak mı yapmalı? Clinton’lı sekiz, Bush’lu altı yılda Türk-Amerikan ilişkilerinin seyrini, Ortadoğu’nun halini kıyaslamak daha isabetli olmaz mı? Birçok konuda Demokratlarla Cumhuriyetçiler arasında çok da fark olmadığı doğru, ama Bush’dan daha kötüsü olabilir mi? Bush kılpayı yeniden seçildiğinde bunu politikalarının onaylanması olarak göstermişti. Bir kez daha yanıldığını anlaması için bariz bir seçim yenilgisi tatması iyi olmaz mı?
Bir zamanlar Irak denince, akla Ürdünlü El Kaide lideri Ebu Musab el Zerkavi geliyordu. Irak’taki bütün kötülüklerden o sorumlu tutuluyordu. Nihayet 8 Haziran günü büyük bir operasyonla Zerkavi’yi öldürdüler. Ancak Irak düze çıkamadı; tam tersine her şey daha da kötüleşti. Peki neden? Bu soruyu Perşembe günü bir basın brifingi sırasında ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Irak Koordinatörü Büyükelçi David Satterfield’e sordum. “Biz zaten başından beri onun yönettiği örgütün çok etkin ve tehlikeli bir şekilde faaliyetlerini sürdürebileceğini söylemiştik” dedi.Aynı soruyu, Perşembe akşamı Washington’daki Türk Büyükelçiliği’nde 29 Ekim kutlamalarına katılan bir başka Amerikalı büyükelçiye yönelttim. Irak’ı çok yakından tanıyan bu büyükelçi şöyle konuştu: “Evet durum daha da kötüye gidiyor. Çünkü onun tahrik ettiği mezhepler savaşı giderek tırmanıyor. Maalesef Zerkavi başarılı oldu.” Brifingte Satterfield’e “Irak’ta iç savaş mı yaşanıyor?” diye de sormuş, ummadığım kadar açık ve karamsar bir cevap almıştım: “Adı ne olursa olsun şu bir gerçek: Irak’ta mezhepler arası şiddet, cinayet ve çatışma yaşanıyor. Konuyu çok ciddi ve hızlı bir şekilde ele almak şart. Aksi takdirde Irak’ın güvenliğine yönelik en vahim tehdit haline gelir; ülkenin dokusunu bozabilir; siyasi ve ekonomik gelişmesini riske atar.” Çatışmanın anatomisiEvet durum gerçekten çok vahim. Çünkü: 1) Bu esas olarak dinsel değil, siyasi bir savaş. Yani din adamlarının ortak fetvalarıyla çözülebilecek bir sorun değil. Zira mezhepler Irak’ta bir nevi “etnik kimlik” işlevi görüyor. 2) Irak’ta siyasi iktidarı büyük ölçüde, ülkenin yüzde 65’ini oluşturan Şiiler kontrol ediyor. Yıllarca ülkeyi yönetmiş olan Sünniler dışlanmayı kabullenemiyorlar. Özellikle de “federalizm, gevşek federasyon, ülkenin üçe bölünmesi” gibi tartışmalardan tedirgin oluyorlar.3) Mezhepler arası savaşa ek olarak Şiiler kendi aralarında çatışıyorlar. Bazı Sünni aşiretlerle El Kaide’ye yakın grupların birbirlerine saldırdıkları da oluyor.4) Kürtlerin çatışmaların uzağında durması geçici bir olgu olabilir. Özellikle Kerkük’ün statüsü ve petrol gelirlerinin paylaşımı konusunda Şiilerle Kürtler arasında da gerginlikler yaşanabilir. Böylesi bir durumda her iki taraf Sünnileri kendi yanlarına çekmek isteyecektir.Şii canlanışıIrak’ta yaşananlar tüm Ortadoğu’yu çok yakından ilgilendiriyor. Örneğin İran asıllı Amerikalı araştırmacı Vali Nasr’ın, bölgenin geleceğini Sünni-Şii çatışmasının belirleyeceği tezi üzerine kurduğu “The Shia Revival” (Şii Canlanışı) kitabı ABD’de büyük yankı uyandırdı. Nasr, kendisiyle yaptığım ve Vatan Kitap Eki’nin Ekim 2006 sayısında yayınlanan röportajda şöyle dedi: “Irak’taki Şii canlanışının İran’da devrim sonrasında yaşananla karıştırılmamasını istiyor: İran Devrimi üst düzeyde ideolojikti ama günümüzdeki Şii canlanışlarının herhangi bir ideolojisi yok. İstedikleri sadece iktidarlardan pay almak. İran devrimi zaten Şiilerin yönetimde olduğu ve Arap olmayan bir ülkeyi merkez almıştı. Şimdiyse Arap dünyasında başladı.” Nasr’dan şu iki cümleye de ayrıca dikkat çekmek istiyorum:“Günümüzde demokratikleşme Şiilerin çıkarına çünkü siyasal süreçlerde nüfuslarına orantılı bir şekilde etkili olabilme imkanları sağlıyor.” “Ortadoğu’nun çekim merkezi Mısır’dan İran ve Irak’a kayacak.” ***İyi ki cumhuriyetimiz var. Geçmiş bayramınız kutlu olsun.
ABD’de Demokrat Parti’nin 7 Kasım seçimleriyle yıllar sonra Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğu ele geçireceği, Senato’da da çoğunluk olamasa bile en azından parlak bir sonuç alacağı tahmin ediliyor.Cumhuriyetçilerin bir nebze toparlanabilmesi için, Başkan George W. Bush’un seçimlerin arifesinde Irak’ta çarpıcı adımlar atması bekleniyordu. Önünde iki seçenek vardı: Ya asker sayısını azaltmaya başlayacak ya da Savunma Bakanı Donald Rumsfeld’i görevden alıp asker sayısını artıracaktı; yani ya kaçarak ya da daha fazla saldırarak, geçici bir dönem için bile olsa inisiyatifi ele geçirecekti. Ama dağ fare doğurdu. Bush ne hız kesti, ne hız artırdı, aynı tempoda yoluna devam etti ve aracı iyice çamura saplandı.Gariptir 7 Kasım yaklaştıkça Irak’taki Amerikan kayıpları alabildiğine arttı. Zerkavi’nin öldürülmesinin ardından durması beklenen Sünni direniş iyice tırmandı. Mezhep çatışması iyice çığrından çıktı ve nihayet Şii gruplar arasında iktidar kavgaları yeniden başladı. Sonuçta Irak sayesinde oylarını artırabilmenin hayalini kuran Cumhuriyetçiler Irak yüzünden seçimlerde tam bir hezimete uğrama paniğine kapıldılar.Holbrooke planıArtık yapacak bir şey yok. ABD’de bundan böyle Bush’un Kongre’deki Demokrat çoğunlukla nasıl başedebileceği, tabii ki en çok da, yeni dönemde Washington’un Irak politikalarının nasıl şekillenebileceği üzerine kafa yoruluyor.Bu nedenle, muhtemel bir Demokrat iktidarında Dışişleri Bakanlığı için adı geçen Büyükelçi Richard Holbrooke’un Salı günü Washington Post’ta kaleme aldığı Bush’a açık mektubu ciddiye almak gerekiyor. Holbrooke Irak’ı terk edip yenilgiyi kabul etmek yerine Amerikan ordusunun Kuzey’e çekilmesini savunuyor. Böylece birkaç kuş vurulmuş olacak:1) ABD daha fazla güç ve itibar kaybetmeyecek;2) Sünni ve Şiiler başbaşa kalınca belki aralarında anlaşmak zorunda kalacaklar;3) ABD en güvendiği müttefiki Kürtleri korumaya alacak;4) Amerikan ordusu Kürtlerle Türkiye’nin çatışmasını da engelleyecek.“Komşuları katmak şart” Aynı gün New York Times da uzun bir başyazıyla “Irak felaketi”ni kontrol edebilmek için bazı öneriler sıraladı. Gazete Rumsfeld’in azlini “olmazsa olmaz” bir adım olarak tanımladı. Güvenlik konusunda önceliğin Bağdat’a verilmesini savundu. Ardından Nuri el Maliki hükümetin daha da güçlendirilmesini; tarafların bugüne kadar erteledikleri en hayati konular üzerine sonuç alıcı müzakerelere başlamalarını önerdi. ABD’nin de çekilme takvimi için Iraklı liderlerle ayrıca müzakereye oturması gerektiğinin altını çizdi.Gerçeklerle yüzleşmenin kaçınılmaz olduğunu vurgulayan gazete, eski Dışişleri Bakanı James Baker’ın başkanlığındaki bağımsız komisyonun da yapması beklenen bir uyarıda bulundu: “Irak’ın komşularını mutlaka sürece katmak lazım.” Burada esas kastedilen İran ve Suriye, ama Türkiye’yi de hesaba katmak şart. Bu bakımdan, AKP hükümetinin savaştan hemen önce başlattığı “Irak’a Komşu Ülkeler Konferansı” girişiminin ne kadar isabetli olduğu ortaya çıkmış oldu. ABD’nin ve bizdeki Amerikancıların engellemelerine rağmen hayata geçirilen bu girişimin bugüne kadar fazla meyve vermediği söylenebilir. Ama bütün Amerikan strateji ve taktiklerinin çöktüğü bir aşamada pekala buradan bir yerlere varılabilir.Komşular durumdan vazife çıkarmazsa Irak’ın üçe bölünmesini engellemek mümkün olmaz. Irak bir kere bölünürse komşuların tek parça olarak yollarına devam edebilmeleri de iyice zorlaşır.