Dünyanın çatışmalı bölgeleri hakkında tarafsız çalışmalar yapan Uluslararası Kriz Grubu uzun zamandır Kerkük’teki gelişmeleri yakından takibe alıyor ve gerek Irak’taki grupları, gerekse Amerikan yönetimini bu kentte bir oldubittiye izin vermemesi için uyarıyor. Partilerüstü Irak Çalışma Grubu da raporunda da Kerkük’ten “patlamaya hazır” bir sorun olarak söz etti ve 2007 bitene kadar yapılması gereken, Kerkük’ün geleceğini belirleyecek referandumun ertelenmesini önerdi.Ancak Bush yönetimi ve Irak hükümeti geri adım atmayınca Kerkük konusu Türkiye’nin gündemine tamamıyla yerleşti. Artık Türkiye’de Irak denilince akla ilk olarak PKK, ardından Kerkük ile Türkmenler ve nihayet Sünni Araplar geliyor. Ne var ki ortada çok sorunlu bir durum var: Ankara Kerkük hassasiyetine hep Irak’ın toprak bütünlüğü kaygısını gerekçe gösterdi ve Kerkük referandumunun buna zarar vereceğini savundu. Fakat Saddam’ın asılmasıyla birlikte Irak’ın tek parça halinde kalmasının mümkün olmadığı iyice netleşince Türkiye’nin kendine yeni bir dayanak bulması zorlaştı. İşte bu sıkıntılı durumdan hareketle bazıları, “Nasılsa Irak bölünüyor, Kerkük’ü niye Kürtlere bırakalım, biz alalım” deyip “Kim ne karışacak ki!” diye meydan okumaya başladılar.Dünya ayağa kalkarTabii ki öncelikle Irak Kürtlerinin hamisi ABD karışacak. Ankara’nın Kuzey Irak’ta PKK’ya karşı operasyon yapmasına bile onay vermeyen Bush yönetiminin Türk ordusunun Kerkük’e yürümesine itiraz etmeyeceği düşünebilir mi? İki ülkenin Kerkük yüzünden çatışması gibi bir kâbus senaryosunu bir kenara bırakalım, sırf Vatan Gazetesi’nde Necati Doğru’nun günlerdir F-16’lar üzerine yazdıklarını okuyanlar bile, ABD’nin olumsuz bir tutum takınması durumunda Türkiye’nin savaş kabiliyetini ne ölçüde yitireceğinin herhalde farkındadırlar.Ardından kuşkusuz AB devreye girecektir. Kerkük yoluna koyulacak ilk Türk birliğiyle birlikte yılların Avrupa rüyasının da sona ereceği aşikârdır. AB’nin muhtemel yaptırımları da cabası. Rusya, Çin, hatta İsrail gibi güçlerin de, Ortadoğu’yu iyice altüst edecek böylesi bir adıma karşı çıkmaları kuvvetle muhtemeldir. Bunun anlamı BM Güvenlik Konseyi’nden hızla aleyhte bir karar çıkmasıdır.Kürtleri yabana atmayınTürkmenler dışında Irak’taki hiçbir gücün de böyle bir niyete onay vermesi beklenemez. Öncelikle Kürtler, ardından Şii-Sünni fark etmez Araplardan çok ciddi bir direniş gelmesi kaçınılmazdır. Kimse Irak Kürtlerini küçümsemeye kalkmasın. Yıllarca Baas rejimine karşı mücadele ettiler. Ardından Birinci Körfez Savaşı’yla birlikte adım adım devletlerini örgütlediler. Nihayet Irak’ın işgaliyle birlikte, Şii ve Sünnilerin birbirlerini tükettiği iç savaşı uzaktan izleyip iyice güçlendiler. Düne kadar alay konusu edilen Peşmergeler, sayıları katlanmış, iyi eğitilmiş ve donatılmış düzenli bir orduya dönüştü. Gerek PKK’nın, gerekse Kuzey Irak’ta üslenen diğer PKK artıklarının böylesi bir çatışma durumunda kimlerle birlikte hareket edeceği de ortadadır. İran, Suudi Arabistan, Mısır gibi bölge ülkelerinin de Türkiye’nin Kerkük’ü ilhakına ve böylece ekonomik ve siyasi açıdan iyice güçlenmesine, bölgenin süper gücü olmasına razı olmasıysa herhalde hayal bile edilemez.Kuyuya atılan taşı çıkartmak için daha fazla çabaya gerek yok. “Kerkük’e girelim” diyenlere aslında söylenecek tek şey var: Bari Bağdat’ı da alın, hatta oldu olacak Basra’ya da uzanın.
Hayır Saddam’ın idamını onaylamıyorum. Aksine idamını tam da bu nedenle eleştiriyorum. Çünkü araç hep amacı belirliyor. Birçok ulvi, haklı dava, işkence, idam gibi insanlık dışı bir yönteme başvurduğu andan itibaren bütün meşruiyetini kaybetti. Yani Saddam’ın yıllardır kendi halkına uyguladığı yöntemleri bugün ona karşı kullananlar onun bir kopyası olmaktan öteye gidemediler. Üstelik tüm dünyanın tanık olduğu kepazelikleri yüzünden, Saddam gibi eli kanlı bir diktatörü kahraman yaptılar.İnfazcıların Şii kimliklerini öne çıkartmaları Saddam’ı sanki bir “Sünni şehit” mertebesine yükseltti ki bunun çok vahim sonuçlarını yakında yaşayabiliriz. Zira 2007’nin Irak’ta Sünniler için tam bir kâbus yılı olacağına dair güçlü işaretler var. Örneğin ABD Başkanı Bush’un bu hafta açıklayacağı yeni Irak stratejisini daha fazla askerle Sünni direnişe ve El Kaide varlığına karşı topyekûn bir taarruz üzerine oturtması söz konusu.Bu strateji Bağdat’a odaklanacak. Başkentin Sünni mahalleleri, daha önce Telafer ya da Felluce’de olduğu gibi hallaç pamuğu gibi atılacak. Şiilerle aynı semtlerde yaşayan Sünniler de benzer bir operasyona tabi tutulacaklar. Amerikan askerleri, eşzamanlı olarak Anbar bölgesinde de harekete geçecekler. Başkan Yardımcısı Dick Cheney ve yönetim üzerinde etkili olan Neo-conlar, ilk aşamada Şii milisleri, örneğin Mukteda Sadr’ın Mehdi Ordusu’nun denetimindeki Sadr kentini hedef almanın yanlış olduğunu savunuyorlar. Bu arada Şiilerin hiç hoşlanmadığı Amerikan Büyükelçisi Zalmay Khalilzad’ın (ki Afgan asıllı ve Sünni kökenlidir) BM Büyükelçisi olacağını, yani yakında Irak’ı terk edeceğini de akılda tutmak lazım.Türkiye ne yapabilir?Saddam’ın idamı, Türkiye dahil birçok İslam ülkesinde genel olarak Sünnilere yönelik bir saldırı olarak algılandı, hatta ABD ile İran’ın ortak bir komplo tezgahladıklarını ileri sürenler bile çıktı. Eğer Washington sadece askeri çözümde ısrar eder ve sadece Sünnileri hedef alırsa, Irak’ta bir tür “mezhep temelli arındırma” yaşandığı duygusu daha fazla hakim olabilir. Buna bağlı olarak Sünni-Şii çatışması önce Ortadoğu’ya, giderek tüm İslam dünyasına yayılabilir.İşte Başbakan Erdoğan’ın “Artık Irak bizim için AB’den daha öncelikli hale geliyor” sözleri ve MİT Müsteşarı Emre Taner’in kamuoyunda ilgiyle karşılanan yazılı açıklaması tam da böylesi bir kâbus ihtimalinin arifesinde geldikleri için daha anlamlılar. Acaba Türkiye “bekle-gör-tavır al” hantallığından sıyrılabilecek mi? Öte yandan, statükoculuk ne kadar riskliyse, savunma pozisyonundan çıkma adına Irak’ın (ve Ortadoğu’nun) cangıllarına yalınkılıç dalmak da o denli tehlikeli. Lafı dolandırmaya gerek yok: Düne kadar Ankara’nın tek kaygısı Irak’ta Kürtlerin aşırı güçlenmesiydi ve yalnızca Türkmenlere oynayarak bunu aşabileceğini sandı. Irak’ın parçalanmasının engellemez olduğu bugünlerde Türkiye kaygılarını ve partnerlerini yenilemek zorunda. Ne var ki bu, Türkmenlerin yerine Sünnileri koymakla çözülebilecek bir sorun değil. Çünkü Türkiye, Irak Çalışma Grubu’nun tanımladığı gibi “önde gelen Sünni bir ülke” değil. Halkının çoğunun Müslüman, bunların önemli bir kısmının Alevi olduğu, laik, demokratik ve AB ile üyelik müzakerelerini sürdüren bir ülke. Özetle Kürtler dahil, Irak’taki (buradan hareketle Ortadoğu’daki) tüm güçlere eşit mesafeli durup aktif bir rol oynamak mümkün ve şart. Yoksa 2007 bizim için de çok berbat bir yıl olur.
ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Stephen Hadley 30 Ekim’de Bağdat’a gitti, 8 Kasım’da da Başkan Bush’a Irak Başbakanı Nuri El Maliki hakkında rapor verdi. New York Times Gazetesiyse 29 Kasım günü, yani Ürdün’deki Bush-Maliki görüşmesinden bir gün önce bu raporu manşetten yayınladı. Hadley özetle “Maliki güçlü olmaya çalışan bir lider, ama bunun nasıl olacağı konusunda güçlük çekiyor. İyi niyetli ama olaylar, ya ne olup bittiğinden bihaber olduğu ya niyetini yanlış aktardığı ya da niyetlerini icraata dökecek yeteneği olmadığını gösteriyor” diyordu.Maliki ne mi yaptı? Tabii ki Bush’la görüştü.Saddam’ın idam süreci, Hadley’in haklı olduğunu gösterdi. Örneğin kendisi Dava Partisi’nden olmasına rağmen idamı Mukteda Sadr’ın adamlarında havale etti. Aslında bu şaşırtıcı değil. Çünkü Dava’nın geleneksel rakibi Irak İslam Devrimi Yüksek Konseyi (IİDYK). Bu partinin “Bedir Tugayları” diye İran Devrim Muhafızları tarafından eğitilmiş çok etkili bir milis örgütlenmesi var. Davacılar ise, Mukteda Sadr’ın “Mehdi Ordusu”nun önünü açarak IİDYK’yı dengelemek istiyorlar. Zaten Maliki hükümeti de Sadr yanlısı 30 milletvekili sayesinde ayakta duruyor; hatta şu günlerde Sadrcıların şantajı nedeniyle sallantıda. Kimbilir belki de, hükümete desteklerini sürdürmeleri karşısında Saddam’ın başını Sadrcılara sunmuştur.Talabani şaşırttıMaliki, Saddam’ı “Irak halkına bayram armağanı” vermek için alelacele idam ettiklerini söylüyor. Yani Saddam’ın infazına derinden üzülen Sünni Arapları Iraklı saymıyor. “Nasılsa Irak bölünecek” denebilir. Doğru, ama Şiiler Sünnilerle komşu olmaya devam edecekler. Hatta bir dizi Sünni ülkenin kuşatması altında kalacaklar ki sırtlarını sadece İran’a dayamaları yetmeyebilir.Benzer bir durum Kürtler için de geçerli. Onlar da ister güçlü bir federasyona, ister bağımsız bir devlete sahip olsunlar, Sünni Araplarla komşu olacaklar. Üstelik muhtemelen arkalarında İran gibi bir destekçileri olmayacak.Başbakan Maliki’nin yeteneksizliği ve beceriksizliği şaşırtmadı da peki Irak’taki siyasetçilerin en tecrübeli ve kurnazı olan Cumhurbaşkanı Celal Talabani’ye ne demeli? Talabani, Saddam’ın idamını engellemeyerek, en azından geciktirmeyerek (örneğin Saddam’ın Kürtlere yönelik katliamları nedeniyle yargılanmasını şart koşabilirdi, bu da epey zaman kazandırırdı) çok önemli bir fırsatı tepti. Hazır “ilke olarak idama karşı”yken şu Bayram günü rezaletine izin vermeyerek hem Irak, hem bölge, hem uluslararası kamuoyu nezdinde itibar kazanabilirdi. Bu arada Türkiye’de giderek tırmanan Kürt düşmanlığını da bir nebze olsun dizginleyebilirdi. Böylelikle Irak’ta iyice şiddetlenmiş olan iç savaşın havasını biraz olsun alabilir ve daha önemlisi, ister tek, ister iki, ister üç parça halinde yola devam edecek olan Irak’ta egemen olan düşmanlık ve intikam duygularını kısmen köreltebilirdi. Olmadı, yapmadı veya yapamadı.Üç küçük devletArtık Irak’ta belirleyici dürtüler nefret, düşmanlık ve kan davasıdır. Bu talihsiz ülke muhtemelen üçe bölünecek. Sonuçta ortaya üç “milli güvenlik devleti” çıkacak. Yani her an komşularından gelebilecek saldırılara karşı tetikte olan, bütçesinin aslan payını silahlanmaya ayıran, bu nedenle silah üreticisi ülkelere göbekten bağlanan ve bütün bunları yapabilmek için kendi halkının aşından, işinden, hak ve özgürlüklerinden kesecek olan üç ayrı küçük devlet.
Bundan tam bir yıl önce “2005, ABD Başkanı George W. Bush için tam bir kâbus yılı oldu. Bunun böyle sürmesinin kime ne zararı olabilir ki!” demiştim. 2006’da temennim büyük ölçüde gerçekleşti, Bush debelendikçe daha da battı. Yıllık bilançosunu düzeltmek için apar topar Saddam Hüseyin’i astırmış olması da (Sahi, Irak’ta bağımsız bir yargı olduğunu, Saddam’ın idamında Amerikalılar’ın dahli olmadığını söyleyenlere inanan var mı?) hiçbir işine yaramadı. Tam tersine kendisine yönelik öfke ve nefreti daha da artırdı. Ne var ki Bush’un iflası dünyanın ihyası anlamına gelmiyor. Onun (ve tüm Amerikan başkanlarının) her hatasının bedelini Amerikalılar’dan çok dünyanın diğer halkları, son yıllardaysa en fazla Müslümanlar ödüyor. Tokat üstüne tokatBush yine en çok İslam coğrafyasına el uzattı, ama kime ve neye oynadıysa yine çok kötü kaybetti:1) Irak: Sonunda Direnişle baş edilemediği gibi iç savaş da engellemedi. Bush da “kazanıyoruz” demekten vazgeçmek zorunda kaldı. Bush asker sayısını kısmen artırmak istiyor ama sonunda Kongre’de çoğunluğu ele geçiren Demokratların da baskısıyla Irak’tan çekilme kararı alabilir. Bu arada, artık Irak diye bir ülkenin kalmadığı 2007’de resmen onaylanabilir.2) İran: ABD’nin yanlış politikaları en çok İslam cumhuriyetinin işine yaradı. Tahran, yeni Irak’ta epey nüfuz sahibi oldu. Bölgedeki “Şii canlanış”a öncülük etti. Bu arada nükleer programını da aralıksız sürdürdü.3) Suriye: Bush, ne Başar Esad rejimini içten sarsabildi, ne de Irak, Lübnan ve Filistin’deki etkisini sınırlayabildi.4) Lübnan: Washington, Hizbullah’ın belini kırmak ve Suriye-İran etkisini silmek için elinden geleni yaptı, İsrail’in saldırganlığına göz yumdu, ama bir şey elde edemedi.5) Filistin: İç savaş kışkırtıcılığı, İsrail saldırıları, ekonomik ambargo ve siyasi ablukaya rağmen Hamas iktidardan indirilemedi.6) Afganistan: Taliban yeniden alabildiğine güçlendi, sadece Hamid Karzai yönetimini değil Pakistan’daki Pervez Müşerref’in iktidarını da sarstı. Nitekim Müşerref Taliban’la kısmi bir anlaşmaya gitti.7) Somali: CIA’nin İslamcıları safdışı bırakma operasyonu fiyaskoyla sonuçlanınca devreye Etiopya girdi. Böylece “medeniyetler çatışması” Afrika’nın bağrına da taşınmış oldu.8) El Kaide: Somali, Irak, Afganistan’da yerel unsurlarla birlikte ABD’ye karşı hareket eden El Kaide, her ne kadar çok güçlü eylemler yapmadıysa da iki numaralı ismi Eymen el Zevahiri’nin nerdeyse periyodik basın toplantılarıyla tehditlerini sürdürdü. Arka bahçe karışıkBush sadece İslam dünyasında kaybetmiyor. Latin Amerika’daki bütün kaleleri teker teker sol’un eline geçiyor. Önce Venezuela’da Hugo Chavez (1998) vardı. Onu Brezilya’da Luis Inacio Lula (2003), Arjantin’de Nestor Kirchner (2003) ve Uruguay’da Tabare Vazquez (2005) izledi. 2005’in son günlerinde Evo Morales Bolivya’ya başkan seçildi. 2006’daysa açılışı Şili’de Michelle Bachelet yaptı. Ardından Ekvador’da Rafael Correa ve yıllar sonra Nikaragua’da yeniden Daniel Ortega seçilerek solun yükselişini sürdürdüler. Sol adaylar Meksika ve Peru’da kılpayı ve şaibeli bir şekilde kaybettiler. Geçen yıl Chavez ve Lula yeniden seçildi. Bütün bu sürecin başlatıcısı Küba lideri Fidel Castro da ölüme direnerek Bush’u hayal kırıklığına uğrattı.Görüldüğü gibi dünya, ne kadar “tek süper güç” olursa olsun ABD’ye rağmen şekilleniyor. Herkesin bayramını kutluyor ve mutlu yıllar diliyorum.
Donald Rumsfeld, Savunma Bakanlığını bırakmadan kısa süre önce hazırladığı ve New York Times tarafından ele geçirilen raporda Amerikan ordusunun Irak’taki üç ana hedefini şöyle sıralamıştı: El Kaide, ölüm mangaları ve ülkedeki İranlılar. Nitekim geçen hafta Irak’ta bir ilk yaşandı ve Amerikan askerleri ikisi diplomat beş İranlı’yı tutukladı. Üçü kısa sürede serbest bırakılan İranlılar’ın, Iraklı sivillere, güvenlik güçlerine ve Koalisyon askerlerine saldırı hazırlığı içinde olduklarını ileri sürdüler.İranlılar’ın Irak’ta cirit attığı, başta Irak İslam Devrimi Yüksek Konseyi (IİDYK, İngilizce kısaltması SCIRI) olmak üzere tüm Şii gruplarıyla işbirliği yaptığı biliniyordu. Zaten İranlılar’ın ikisi, Bağdat’ta IİDYK lideri Ayetullah Abdülaziz el Hekim’e ait bir yerleşkede, sekiz Iraklıyla birlikte yakalandılar. İlginçtir, Hekim üç hafta önce Başkan Bush tarafından Beyaz Saray’da ağırlanmıştı. IİDYK içinden Hekim’e rakip unsurların Amerikalılara bilgi sızdırdığı söyleniyor.Amerikalıların zamanlaması çok anlamlı çünkü:1) Tam da Irak’ta siyasi kriz sürüyordu. IİDYK, Washington’un istediği şekilde Nuri el Maliki hükümetine destek vermeye yanaşmıyordu;2) İran Dışişleri Bakanı Bağdat’a, Talabani de Tahran’a gitmişti. İki ülke ilişkilerini daha da geliştirme yolunda güçlü irade beyanında bulunmuştu;3) Irak Çalışma Grubu (IÇG) ABD’nin İran ve Suriye ile doğrudan ilişki kurmasını en temel öneri olarak dile getirmişti.4) Başkan Bush, bu öneriye sıcak bakmamıştı ve yeni Irak stratejisi üzerine çalışıyordu.İran’ın diğer yüzüKim ne derse desin şu an Ortadoğu’nun en kilit ülkesi İran. Çünkü Tahran, Filistin ve Lübnan’da doğrudan taraf. İsrail’e açıktan meydan okuyor, “Şii canlanışı”nın öncülüğünü yapıyor, yeni savunma stratejileri geliştiriyor (örneğin Genelkurmay İkinci Başkanı Org. Ergin Saygun’un İsrail temaslarında ana gündem maddesinin Şahap füzeleri başta olmak üzere İran olduğu söyleniyor) ve tabii ki nükleer programıyla ürkütüyor. Ve tüm bunları, fiyatları alabildiğine artmış olan petrol ve doğal gaz üretimiyle finanse ediyor.Johns Hopkins Üniversitesi’nden Roger Stern ise, ABD Ulusal Bilimler Akademisi tarafından yayınlanan analizinde farklı şeyler söylüyor. Ona göre İran’da petrol sanayi, o kadar kötü durumda ki 2015 yılında silinip gidebilir. Üstelik iç enerji talebi sürekli artıyor ve devlet bunu sübvanse ederek ciddi gelir kaybına uğruyor. Vardığı sonuç çok basit: İranlıların gerçekten nükleer enerjiye ihtiyaçları var.Ekonomi coğrafyası uzmanı olan Stern 2004 İran bütçesinin yüzde 65’ini petrol gelirlerinin oluşturduğunu hatırlatıyor ve ülkenin OPEC kotasının 300 bin varil altında, günde 3.7 milyon varil petrol ürettiğini vurguluyor. Bunun anlamı yılda 5.5 milyar dolarlık bir kayıp. “Eğer rafinerilerdeki sızıntıları denetim altına alamazlarsa bu kayıp yılda 10-11 milyar dolara kadar çıkabilir” diyen Stern sözlerini şöyle bağlıyor: “İranlılar kendilerine, başkalarının yapamayacağı kadar kötülük ediyorlar.” BM Güvenlik Konseyi İran’la ilgili ilk yaptırım kararını aldı. Bunların uygulanma, uygulansalar bile etkili olma şansları çok düşük. Geriye askeri seçenek mi kalıyor? Yani ABD veya İsrail ya da ikisi birden İran’a saldırır mı? Saldırırsa ne olur? Sözü Roger Stern’e bırakalım: “İran’ı birleştirecek tek şey onu bombalamak olur.
Abdullah Öcalan, tutuklu bulunduğu İmralı’da avukatlarıyla yaptığı son görüşmede Kuzey Irak’taki Kürt oluşumundan olumlu söz etti ve Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani’ye teşekkür etti. “Ne var bunda?” diyecekler için birkaç açıklama yapalım:1) “Ateşkes” nedeniyle ortalık biraz sakinleşmiş olsa da PKK Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri olmaya devam ediyor. Ve örgüt yeniden terör eylemlerine başlayabileceği yolunda tehditlerini aksatmıyor;2) Her ne kadar aksini iddia etse de PKK Öcalan tarafından yönlendiriliyor, hatta yönetiliyor. Onun her söylediği dışarıdaki militanlar tarafından bir şekilde hayata geçiriliyor, geçirilmek isteniyor. Örneğin ateşkesleri o başlatıp o bitiriyor; yasal ve yasadışı örgütlenmeleri o açıp kapatıyor;3) Öcalan’ın avukatları aracılığıyla yaptığı açıklamaları internette bulmak mümkün. Bunların hemen hemen tümünü okudum. Yakalandığı andan itibaren, kendisini ve PKK’yı Türkiye’nin bütünlüğü içinde tarif etmeye çalıştı. Ülkenin bölünmesine karşı olduğunu vurgulayıp “konfederal” bir yapı önerdi;4) Öcalan yedi yıldır Kürt milliyetçisi olmadığında ısrar etti, Iraklı Kürt liderleri “ilkel milliyetçi” olmakla suçladı (kuşkusuz bunda rekabet, kıskançlık gibi kişisel motiflerin de etkisi var) ve Irak’taki Kürt oluşumuna cephe aldı. Dolayısıyla onun ilk kez “Kürtlerin de dayanacağı güçler var. Sonuçta Güney’de Kürtlerin sığınabilecekleri bir ulus devleti de var” demesini ciddiye almak gerekiyor.PKK’dan korkuyorlarPKK’nın K. Irak’taki varlığına bakıp örgütün Irak Kürtleriyle çok iyi ilişkiler içinde olduğunu söylemek kolaycılık olur. Kuşkusuz Barzani ve Talabani, PKK’yı Türkiye’ye karşı koz olarak kullanmak istiyorlar ve kullanıyorlar ama KDP ve KYB’nin PKK’ya karşı harekete geçmemelerinin bir diğer nedeni kendi tabanlarının PKK’ya sempatiyle bakması, esas nedeniyse ondan korkmalarıdır. Çünkü geçmişte bu üç örgüt kendi aralarında sık sık çatıştı ve PKK bunların çoğundan güçlenerek çıktı. Dolayısıyla isteseler de PKK’yı kendi topraklarından atabilmeleri çok zor. Mutlaka Amerikan desteğine ihtiyaçları olacaktır ki Washington Irak’ın diğer bölgelerindeki güvenlik sorununu gerekçe gösterip Kuzey’e güç yollamaya yanaşmıyor. Bunun yerine koordinatör Joseph Raltson’la veya Avrupa’da PKK’nın para kaynaklarını kesmeye çalışan diplomatlarla zaman kazanmaya çalışıyor.Washington’a havalePKK’ya sempatiyle bakan kesimler son yedi yıldır, Öcalan’ın şu ya da bu nedenle tavır alması nedeniyle Irak’taki Kürt oluşumuna hep mesafeyle, kuşkuyla yaklaştılar. Bu yüzden Kuzey Irak bir türlü Türkiye Kürtleri için tam anlamıyla “cazibe merkezi” olamadı. Sonuçta “Birleşik Kürdistan” fikri Türkiye’de hep marjinal kaldı. Türk devleti de, bu sayede Irak Kürtlerine daha rahat meydan okuyabildi. İşte şimdi aynı Öcalan Irak Kürtlerine ve özel olarak da Talabani’ye selam yolluyor. Kuşkusuz esas derdi, “ateşkes”e cevap vermeyen Ankara’ya şantaj yapmaktır. Yani bir-iki lafına bakıp bugüne kadarki çizgisini değiştirmekte olduğu öngörüsünde bulunmak abartılı kaçabilir. Ama PKK’nın Irak Kürtleriyle omuz omuza hareket etme ihtimalinin Türkiye’ye faturasını şimdiden hesaplamakta da yarar var.Ayrıca Öcalan’ın, selamının bir şekilde Washington’a da ulaşmasını temenni ettiğini de düşünebiliriz. Bunun anlamı, PKK’nın Kürt sorununun çözümünü ABD’ye havale edecek olmasıdır. Tıpkı Ankara’nın yaptığı gibi.
İç siyasetin gölgesinde geçtiği için fazla ilgi uyandırmadı ama Başbakan Erdoğan’ın iki günlük New York ziyareti yaptığı özel görüşmeler ve özellikle Ortadoğu konusunda verdiği mesajlar nedeniyle önemliydi.Başbakan, hem ABD’de iktidardaki Cumhuriyetçilerin efsanevi ismi eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, hem her yönetim üzerinde epey etkili olan Musevi kuruluşlarının üst düzey yöneticileri, hem de Kongre’de çoğunluğu ele geçiren Demokratların iki sembol ismiyle ayrı ayrı görüştü. Demokratların sol kanadının etkili senatörlerinden Edward Kennedy görüşmesiyse son anda, zaman uyuşmazlığı nedeniyle gerçekleşmedi.Kissinger, Amerikan dış politikasında realist çizginin bir numaralı aktörü olduğu için Neo-Conlar tarafından sevilmez, ama Başkan Bush tarafından görüşlerine değer verilir. Hatta Kissinger’ın, Robert Gates’in Savunma Bakanı olmasıyla daha etkili olacağı söyleniyor.Yine de AKP’liler, haklı olarak Kissinger’dan çok Demokratlarla temasları önemsiyorlardı ve bu ilişkilerin artacağını vurguladılar. Gerçekten de Bill Clinton, hem mükemmel sekiz yıllık başkanlık kariyeri, hem de 2008’in en güçlü aday adaylarından Hillary Clinton’ın eşi olması nedeniyle isabetli bir seçimdi. Clinton döneminin en parlak diplomatlarından Richard Holbrooke ise, hem Demokratların iktidara gelmesi durumunda dışişleri bakanlığı için akla ilk gelen isimlerden, hem de Cumhuriyetçilerin bile görüşlerine önem verdiği “merkez” de bir isim. Zapsu’nun kapıya kadar uğurladığı Holbrooke bize “Çok mükemmel bir görüşme oldu. ABD’yi değil Türkiye’yi konuştuk, ama ne konuştuğumuzu söyleyemem” dedi. Kendisine, kısa süre önce Amerikan askerlerinin Kuzey Irak’a çekilmesini önerdiğini, Erdoğan’ın da hemen buna karşı çıktığını hatırlattığımda “Sözlerimi Türk basını çarpıttı” karşılığını aldım. Basın toplantısında aynı konuyu Erdoğan’a sordum. Şu cevabı verdi: “O, Türkiye ile görüşme, anlaşma kaydını koyarak diyor. O, Kuzey Irak’ın bir güvenli bölge olduğunu ifade ediyor. Biz de, şu anki yapısıyla Kuzey Irak’ın tam aksine güvensiz bölge olduğunu söyledik, terör örgütünün yerleştiği bir bölgenin nasıl güvenli bölge olarak tanımlanabileceğini sorduk.” Hamas ısrarıIrak Çalışma Grubu’nun raporuyla birlikte ABD’nin Ortadoğu politikasının iflas etmiş olduğu resmen ilan edilmiş oldu. Galiba bunun da etkisiyle Erdoğan’ı New York’ta, özellikle Irak ve Filistin söz konusu olduğunda daha fazla kendine güvenli vgördük. Filistin Devlet Başkanı Abbas’ın erken seçim çağrısına karşı Hamas’tan yana tavır aldı. AB yolundaki en sadık destekçisi İngiltere Başbakanı Blair’i Ortadoğu misyonunda yalnız bıraktı. Erdoğan Musevilere de hiç alttan almadı. Filistin’de erken seçim olsa bile pek bir şeyin değişmeyeceğini söyledi. Dün Hamas’ın Ankara ziyaretine kızanlar bugün Erdoğan’ın bu çıkışını da beğenmiyorlar. Kısa süre içinde yine yanıldıklarını anlayacaklarını sanıyorum. Çünkü İsrail ile Batı, Hamas gerçekliğini kabul etmedikçe Ortadoğu’da barış yolunda ciddi ilerlemeler kaydetmek mümkün değil.Uzun bir süredir neden Türkiye’nin Irak’a hiç bakan yollamadığını bu köşede soruyorum. Sonunda Başbakan’a “bunun siyasi bir nedeni mi var” diye sordum, tek bir cümleyle cevap verdi: “Buna siyasi diyebiliriz ama her an bir adım da atabiliriz.” Anlaşılan Abdullah Gül ve hatta Erdoğan’ı her an Bağdat’ta, hatta Kerkük’te, kimbilir belki Erbil’de de görebiliriz.
İki şeyi birbirinden ayırmak lazım: ABD’de partilerüstü Irak Çalışma Grubu (IÇG), hem Irak’ın tüm komşularını ve bazı bölgesel ve küresel güçleri içine alacak bir “Uluslararası Irak Destek Grubu” (ki bunun içinde İran ve Suriye de var) kurulması, hem de Amerikan yönetiminin, Irak’ın istikrarı için İran ve Suriye ile doğrudan ilişkiye geçmesi gerektiğini önerdi. İlkine itiraz eden pek yok ama ikinci açıkçası kıyameti kopardı. Tahran ve Şam ile diyaloga kimlerin neden itiraz ettiğine bakacak olursak: 1) Washington’un İran ve Suriye’de rejim değişikliği politikalarından vazgeçmesi anlamına geleceği için, hâlâ “Ortadoğu’yu dışardan demokratikleştirebileceklerini” sanan neo-conlar ve her iki ülkenin sürgündeki muhalifleri;2) Ortadoğu’daki “Şii canlanışı”nı meşrulaştıracağı için Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün gibi Sünniliği öne çıkartan devletler;3) Ülkeleri yeniden Şam’ın denetimine girebileceği için Lübnan’daki Suriye karşıtları;4) Hamas ve Hizbullah’ın da tanınmasına kapı açacağı için İsrail; 5) İran’ın nükleer silaha sahip olma şansını artırabileceği için başta İsrail olmak üzere Türkiye dahil bölge ülkelerinin nerdeyse tümü;6) Washington’un bu iki ülkeyle görüşmesi Irak’ın egemenliğinin yok sayılması demek olduğu için Şiiler dahil, Irak’taki mevcut yönetim.Bush ve Rice karşıBaşkan Bush, yeni Irak stratejisini, dolayısıyla IÇG raporu hakkındaki görüşlerini Ocak ayında açıklayacak. Ama Tahran ve Şam’la diyalog önerisine sıcak bakması, en azından bunu gürültülü bir şekilde sahiplenmesi beklenmiyor. Nitekim Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, Washington Post yazarlarına, bu tür bir adımın bedelinin çok ağır olacağını, Irak’ta barış karşılığında Suriye’ye Lübnan’ın egemenliğini veya İran’a nükleer silaha sahip olma iznini vermeyeceklerini söyledi. IÇG’nin “ABD’nin Irak’ta başarısız olması İran’ın da işine gelmez” saptamasına atıfta bulunan Rice, “Eğer gerçekten Irak’ta istikrar istiyorlarsa zaten ona göre hareket edeceklerdir” dedi. Gazete de bir gün sonraki başyazısında “Masaya oturmadan önce kendilerine saldırganlıklarının bedelini ödetmeliyiz” diyerek Rice’a desteğini ilan etti.Gates’in misyonuYine de IÇG’nin bu önerisinin rafa kalktığı asla söylenemez. Bir kere, artık kimse İran ve Suriye’yi “şer gücü” ilan edip onlara sırtını dönemeyecek. İkincisi, Bush’un Savunma Bakanlığı’na Robert Gates’i getirmiş olması, özellikle İran’la 27 yıl sonra yeniden diplomatik ilişki kurma arzusunun işareti olarak görülebilir. Çünkü Gates, bundan iki buçuk yıl önce Zbigniew Brzezinski ile birlikte Dış İlişkiler Konseyi’nin kurduğu İran Çalışma Grubu’nun eşbaşkanlığını yapmıştı. “İran: Yeni Bir Yaklaşımın Zamanı” başlıklı rapor (Profil Yayıncılık tarafından Türkçe de basıldı) “ABD, İran’a bölgesel istikrarı ilgilendiren belirli konularda diyalog önermelidir” diye başlıyordu. Gates şimdilik yalnız gözüküyor olabilir, ama “realist” yaklaşımını hayata geçirmede kararlı davranırsa, en azından Kongre’de çoğunluğu ele geçiren Demokratların önemli bir bölümünün desteğini alması mümkün. Daha şimdiden Demokratik senatör Bill Nelson Suriye Devlet Başkanı Başar Esad ile bir saat görüştü; biri Cumhuriyetçi üç senatörün daha Şam’a gitmesi bekleniyor.Yakınlarda Tahran’da da Amerikalı senatörler görebiliriz. İşte o zaman çok şeyler değişecek demektir.